
Terappin Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: http://www.terappin.com
İlk seans için % 15 indirim kodumuz: BASLA15
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir*
Transkript
Terapinin sunduğu, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz, ben Merve.
Bugün karanlık yanlarımızı konuşalım istedim.
Hepimizin içinde olan o karanlık yanı, Mr.
Hyde tarafımızı, belki de kendi içimizde bile böyle kabullenemediğimiz.
kendimizden ve başkalarından sır gibi sakladığımız o taraflarımızı konuşalım istiyorum.
Bilinçsizce başkalarına yansıttığımız o karanlıklarımızı konuşmak istiyorum bugün.
E Merve bunu neden konuşuyoruz?
Bize ne faydası var ki diyorsanız.
Çok faydası var arkadaşlar.
Carl Jung çiçeğimin dediği gibi.
Onu ayrı seviyorum ya. O spritel bir tarafı var ya Jung'un.
Diyor ki bir insan Aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir.
Bakın karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir.
Çok güzel, çok omenli bir söz.
Hatta karanlığın demeliyim çünkü biz o karanlığı ortaya çıkarıp onu sahiplenmediğimiz zaman ne oluyor biliyor musunuz?
O karanlık bize her türlü korkuyu, her türlü mutsuzluğu yaşatıyor.
Boyun eğdiriyor, bastırıyor, engelliyor ve ne oluyor biliyor musunuz?
Hayatımıza... O karanlığımıza aynalık edecek insanları çekiyoruz bilmeden.
Bence burası çok önemli.
Ve şimdi size podcast'ın açılışında altın budanın taşınma olayını anlatmak istiyorum.
Aslında bugün anlatacaklarımın da özeti niteliğinde bu.
1957'de... Tayland'da bir manastır yeni bir yere taşınacak arkadaşlar ve bu manastırda bir grup keşiş o manastırdaki devasa bir Buda heykeli taşıma göreviyle görevlendiriliyor.
Bu taşıma işi sırasında da keşişlerden biri bu Buda heykelinde bir çatlak görüyor keşfediyor ve bu heykele zarar vermemek için.
Keşişler taşıma işini bir gün erteleme kararı veriyorlar.
O gece keşişlerden biri dev heykeli kontrol etmeye gidiyor.
Hani çatlak dedim ya bakmaya gidiyor.
El fenerini alıyor ve heykelinin üzerinde gezdirmeye başlıyor.
Ve keşiş bir anda heykelin içindeki çatlaktan bir parıltının yansıdığını görüyor.
Tabii hemen bir çeki çalıyor, bir keski alıyor, koşuyor böyle.
Kilden yapılmış o dev buda heykelini yavaş yavaş yontmaya başlıyor.
Parçalarını yonttukça Buda'da giderek daha çok parlamaya başlıyor.
Saatler süren hummalı bir çalışmadan sonra keşiş şaşkınlık içinde dizlerinin üstüne çöküp kalıyor.
Çünkü o kilin altından ne çıkıyor biliyor musunuz?
Devasa altından bir Buda heykeli çıkıyor.
İşte Buda heykelinde olduğu gibi aslında bizim dış kabuğumuzda bizi dış dünyadan koruyor arkadaşlar.
Ama gerçek hazinemiz nerede?
İçimizde saklı hani küçük prens diyor ya çölü güzel yapan bir yerlerde su kuyusu saklıyor olmasıdır.
Bizler belki de böyle bilinçsiz bir şekilde o içimizdeki altını bir kil tabakası altında gizliyoruz.
Altınımızı ortaya çıkartmak için yapmamız gereken tek şey o dış kabuğumuzu parça parça yontacak cesareti gösterebilmemiz.
Şimdi o zaman o dış kabuğu parçalamaya ve yontmaya başlayalım.
Gölge aslında Budizm'de orta yol dediğimiz uygulama gibi.
Yani gölgeyle bütünleştiğimiz zaman onun yıkıcı etkisi azalmaya başlıyor ve yaşam enerjimiz serbest kalır diyor yıllarını bu işe adamış olan Debbie Ford.
Gölgenin başka başka isimleri var.
Karanlık yan diyen var, değişmiş ego diyen var.
Düşük benlik, öteki benlik, insanın çifti, karanlık ikizimiz.
Bu benim çok hoşuma gidiyor karanlık ikizimiz demek.
Sahiplenilmemiş benlik, bastırılmış benlik ve alt ben yani it.
Şimdi şöyle bir durup şunu düşünmenizi istiyorum.
Kendinizden ve dünyadan, eşinizden, dostunuzdan, çevrenizden bir şey gizlemenin.
Ne kadar zor olduğunu düşünmenizi istiyorum ve bunun nasıl büyük bir enerji gerektirdiğini düşünmenizi istiyorum.
Bir meyve alın mesela elinize, bir elmayı alın ve tüm gün o elmayı elinizde tutmaya çalışın, hiçbir şekilde bırakmayın.
Ve çevrenizde başka insanlar varken onların o elmayı görmemeleri için uğraşın.
Ne olacak birkaç saat sonra?
Ne kadar çok enerji harcadığınızı fark edeceksiniz.
Çünkü elma bütün gün elinizdeydi, artık yoruldunuz.
İşte bedenimizde tüm...
gün boyunca bilinçsiz bir şekilde belki bunu yapıyor.
Gölgemizi saklamaya çalışırken enerjimiz bitiyor arkadaşlar.
Yani kendimizle ilgili gerçekleri saklamaya çalışmak çok yorucu.
Bizler aslında sırlarımız ölçüsünde hastayız.
Ve bu sırlar bizim hakiki benliğimize ulaşmamızın önünde çok büyük bir engel.
Ben geçen gün terapide hani diyorum ya sırlarımız kadar hastayız.
Kimseye anlatmadığım bir şeyi anlattım ve o kadar içime dert olmuş ki o kadar bastırmışım ki.
Küçüklüğümde yaşadığım bir şey. Hayalimde o küçük Merve'ye gidip sarıldım böyle hüngür hüngür ağladım.
Tabii ki sonra çok rahatladım.
Üzerimden büyük bir yük kalktı anlattıktan sonra.
Ya Merve bizim öyle terapiye gidecek zamanımız mı var diyorsanız aynı durumdayız merak etmeyin.
Ben zaten evden online bağlanıyorum terapinin sayesinde.
Yollarda böyle gel git zaman kaybetmiyorum.
Hem de kendimi çok daha rahat hissediyorum bu şekilde.
Yani evimin konforunda olduğum için.
Nasıl yapacağız Merve diyorsanız açıklamalara bir link bırakıyorum arkadaşlar.
Buradan direkt terapine bağlanıyorsunuz.
Burada alanında uzman 200'den fazla klinik psikolog var arkadaşlar.
Neye ihtiyacınız varsa onu siz daha iyi bilirsiniz.
Depresyon olur, anksiyete.
yeme bozuklukları, ilişki sorunları olur, boşanma, panik bozukluk.
Her dağda uzmanları var zaten.
Hatta doğru psikoloğu bulmanız için harika bir test yapmışlar.
Onu da çözebilirsiniz. Onu yaptıktan sonra zaten sizi yönlendiriyor.
Ya en güzel yanı da bence sürekli çevrim içi bir psikolog bulabiliyorsunuz.
Yani ihtiyaç anında 7-24 online terapi imkanı var.
Randevu saatini kendiniz seçebiliyorsunuz.
Gece olur, gündüz olur ne zaman ihtiyaç duyuyorsanız.
Emer ve ücreti nasıl acaba derseniz tüm bütçelere uygun arkadaşlar.
Geniş bir yelpazeleri var fiyat konusunda.
Çünkü psikologlar kendi seans ücretlerini kendi belirliyor.
Ruh sağlığımız gerçekten çok önemli.
O yüzden böyle hizmetleri çok kıymetli buluyorum.
Ve gönül rahat. Bir de sistemde zaten hizmet veren tüm psikologların danışanlarının yaptığı yorumlar var onlardan da faydalanabilirsiniz.
Size büyük bir motivasyon sağlayacağını düşünüyorum.
Bir de seans sonrası uygulama üzerinden psikologunuzla ücretsiz olarak mesajlaşabiliyorsunuz.
Ve bonus öyle kendi adınızla soyadınızla katılmak zorunda değilsiniz.
Kendimi ifşa etmek istemiyorum diyorsanız anonim olarak katılabiliyorsunuz.
Aşağı bırakmış olduğum linkten sizler de hemen online terapi hizmetinden faydalanabilirsiniz arkadaşlar.
Hatta şu anda tüm kullanıcılara özel ilk seansta %15 indirimimiz var.
Kodumuz basla15.
O zaman hadi devam edelim.
Hani her gün duyduğumuz çok klişe bir söz vardır ya kendinizi de barışın.
Ne bu? Jung'un dediği gibi diyor ya ben iyi olmak yerine bütün olmayı tercih ederim.
Bunu diyebilmeliyiz. Bütün olmayı tercih ederim.
Bu olay aslında tıpkı beyaz renk gibi.
Birçok kişi beyazın renksiz olduğunu düşünür ama öyle değildir.
Beyaz tüm renkleri kapsar aslında.
Çünkü beyaz tüm renklerin birleşimi bildiğiniz gibi.
Tıpkı sevgi gibi aslında.
Sevgi de... Duygunun, nefretin, öfkenin, kıskançlığın bunların yokluğu değil.
Tüm bu hislerin toplamıdır aslında sevgi dediğim şey.
Sevgi de her şeyi kapsar.
Tüm insani duygularımızı kapsar.
Şimdi o yungun. Bütün olmak isterim demesi bence bize daha anlamlı geldi diye düşünüyorum.
Hepimiz makrokozmosu yansıtan bir mikrokozmosuz aslında.
Yani her birimiz var olan her insan niteliğine sahibiz.
Görüp kavrayabildiğimiz şeyler içinde biz olmayan hiçbir şey yok.
Ying ve yang gibi. Yani olumlu ve olumsuz.
Cesur ve korkak.
İyi ve kötü. Tüm tüm veçeler aslında bizim içimizde var.
Belki hareketsiz, belki atıl bir halde ama var.
Eğer böyle tanınıp pislişemizde bütünleştirmezsek onları harekete geçebilirler.
Ve belki de o yüzden içimizdeki karanlığa, o uçurumumuza bakmaya cesaret göstermemiz gerekebilir.
Şimdi Jung bize gölge terimini...
Kişiliğimizin işte korku, cehalet, utanç ya da sevgiden yoksunluk yüzünden reddedilmiş yanlarını ifade etmek için sunmuştu gölgeyi.
Onun temel gölge fikri de şudur.
Gölge sizin...
Olmamayı tercih ettiğiniz kişidir der Jung ve bu gölgemizle bütünleşmemiz gerektiğini ve eğer bunu başarabilirsek ruhsal yaşamımızın daha derin bir kaynağını keşfedeceğimizi söyler.
Yani arkadaşlar ışığını arayanlar o en en en karanlık mağaralarına girmeli.
Neden? Çünkü olamadığımız şey...
Bizim olmamıza izin vermeyecek.
Biz herhangi bir hissi ya da herhangi bir dürtüyü bastırdığımız zaman aslında ne yapıyoruz?
Onun zıt kutbunu da bastırıyoruz.
Mesela eğer aşk özlülüğümüzü bastırırsak cömertliğimizi de azaltmış oluyoruz.
Öyle diyorlar yani.
Çünkü gölge bizim olmamayı tercih ettiğimiz kişi.
Sahiplenemediğimiz kişi. Biziz aslında o.
Yani senin sahibin oluyor bir şekilde.
Seni ele geçiriyor. Direndiğimiz o şey her neyse varlığın...
gizlice ve ısrarla sinsi sinsi sürdürmeye devam ediyor.
Ne yapacağız Merve?
Şimdi olay şu sevmediğiniz, nefret ettiğiniz bütün özellikleri bir kağıda yazın arkadaşlar ve onların size olan armağanlarını bulmaya çalışın.
Olay onlardan kurtulmak değil aslında.
Bu veçelerimizin olumlu yanlarını bulmamız ve onları yaşamımızla bütünleştirebilmemiz.
Her bir veçemizin olumlu ve olumsuz özelliklerini görüp savunma yapmayı bırakıp diğer insanlara onları özgür bırakabilmemiz gerekiyor.
Amaç ne Merve? Bir bütün olmaya çalışmak.
Yani olumlu, olumsuz.
iyi, kötü ama neticede ne?
Bir bütün. Jung'un dediği gibi altın karanlıkta bulunur.
Yani gölge bizim aslında sırtımızda taşıdığımız görünmez bir çanta.
Biz büyürken işte ailemiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz vesaire vesaire bunlar tarafından kabul edilmeyen her bir parçamızı biz bu sırtımızda taşıdığımız görünmez çantanın
içerisine koyuyoruz ve yaşamımızın belki de 20-30 yılını artık Kaç yaşındaysanız bu çantamızı doldurarak geçiriyoruz.
Aslında tüm sözde hatalarımız, kendimizle ilgili hoşlanmadığımız her şey bizim en değerli niteliklerimiz.
Yeter ki onları, gölgelerimizi doğru kullanmayı bilelim.
Ama kendimizi aldatmadan, kendimizi yanıltmadan, her şeyiyle olduğumuz gibi yüzleşecek cesarete sahip olduğumuz zaman olaylardan başarıya götürecek yolu gösteren bir ışık gelişecektir.
Diyorlar peki Merve biz bu gölgelerimizi nasıl bulacağız bir söyle bana.
Şimdi gölgelerimizin pek çok yönü var.
Korkulu, öfkeli, bencil, kinci, kurnaz, tembel ne aklınıza geliyorsa.
Kontrol, manyağız, saldırgan, çirkef, bayağı değersiz, zayıf, eleştiren, yargılayan bir ton liste var bu uzar gider.
Öyle olmadığımızı iddia edeceğimiz şeyler listesi arkadaşlar.
Ben şimdi desem ki ben böyle böyle değilim, şöyle şöyle de değilim.
Aa bu asla değilim dediğim şeyler var ya işte bu.
Yani insanlara asla göstermek istemediğimiz, kendimize nefret ettiğimiz her ne varsa onlar bizim gölgelerimiz.
Daha küçücük bir çocukken bu bize öğretiliyor.
Sevilebilmek için kusursuz davranışlar sergilemeliymişiz gibi.
Olduğu için ne yapıyoruz?
Git gide kendimizi o rolümüze öyle bir kaptırıyoruz ki.
Aslında yalan söylediğimizi, aslında olmadığımız biri gibi davrandığımızı bile unutuyoruz günün sonunda.
Kendimizi gizlemek, kendimizi kapatmak için o kadar çok uğraş veriyoruz ki bunun altyapısında da sevilme üçgüdüsü var.
Aman beni sevsinler. Ne oluyor?
Kusurlarını dışa vuran birini gördüğümüz zaman dayanamıyoruz ya çıldırıyoruz.
İşte orada gölge tetikleniyor, ortaya çıkıyor.
Şimdi kendinize şu soruları sorun.
En çok neden korkuyorsunuz?
Başkalarının sizinle ilgili en çok neyi keşfetmelerinden korkuyorsunuz?
Kendiniz hakkında en çok neyi keşfetmekten korkuyorsunuz?
Ve kendinize söylediğiniz başkalarınıza söylediğiniz yalanlar var mı?
Varsa bunlar ne? Bu soruları müsait bir zamanda yanıtlayın arkadaşlar.
Şimdi gelelim en önemli kısmımıza gölgemizi bulmaya.
Şimdi size projeksiyondan bahsedeceğim.
Yani başkalarına yansıtma olayından bahsedeceğim.
Bu çok önemli çünkü kendi bilinç dışı davranışlarımızı istem dışı olarak başkalarına yansıttığımızı söylüyor psikoloji.
Küçük Prens diyor ya kendini yargılamak bir başkasını yargılamaktan çok daha zordur.
Eğer kendini iyi bir şekilde yargılamayı başarırsan bu senin.
gerçek bir bilgi olduğunu gösterir.
Şu an anlatacaklarım da yine bu minvalde olacak.
Yani aslında olay şu.
Kendi duygularımızın, kendi kişiliğimizin kabul edilmeyen kendimizde eleştirdiğimiz yanlar var ya bunlar hakkında endişeye kapıldığımız zaman ne yapıyoruz?
Biz bu niteliklerimizi bir savunma mekanizması olarak diğer insanlara projekte ediyoruz örnek ver Merve mesela ilk aklıma gelen şu anda tabii ki homofobikler oldu bununla
ilgili yapılan bir çalışma geçen bir makale koymuştum instagramda hatırlarsanız diyordu ki orada gizli eşcinsel eğilimleri olan insanların eşcinsellere tahammülsüz olduğu yani homofobik olduğu çok çarpıcı
bir şekilde açıklandı arkadaşlar yani o nefret ettiğiniz şeylere lütfen bir daha bakın tahammül edemediğiniz şeylere her ne varsa artık bir daha düşünün bastırmaya çalıştığınız, gizlemeye çalıştığınız
şey olabilir mi acaba diye bir sorun.
Hatta yeri gelmişken hemen bu konuyla ilgili bir film önereceğim sizlere.
The Power of Dog filmini lütfen izleyin.
Devam ediyorum. Yani dediğim gibi nefret ettiğiniz şeylere bir daha bakın.
O tahammül edemediğiniz şeyleri bir daha düşünün.
Altında belki de bastırmaya çalıştığınız, gizlemeye çalıştığınız bir şeyler olabilir.
Tabii ki daima bu projeksiyonumuzu davet eden bir kanca var.
Başka insanlardaki o bazı kusurlu gördüğümüz nitelikler aslında bizim gölgelerimizi aktive ediyor.
İşte o yüzden kendimizde sahiplenmediğimiz her şeyi başka insanlara projekte ediyoruz, yansıtıyoruz.
Şimdi size çok anlamlı bir şey söyleyeceğim hazırsanız.
Biz sadece ve sadece olduğumuz şeyi görürüz.
Yani sadece kendinde olan şeyi tanıyabilir bir insan bir başkasında gördüğü zaman.
Bunu şöyle düşünmenizi istiyorum.
Göğsünüzde yüzlerce farklı elektrik çıkışı bulunduğunu hayal edin ve her bir çıkış farklı bir niteliği temsil ediyor olsun.
Kabul edip benimsediğiniz niteliklerin üzerinde koruyucu kaplamalar olsun.
Yani onlar güvenli, onlar da elektrik akımı yok.
Ama bizim için uygun olmayan, sahiplenemediğimiz o nitelikler gölgelerimiz bir elektrik yüküne sahip ve bu niteliklerden birini sergileyen bir insanla karşılaştığımız
zaman onlar elektrik fişini Bize takıyorlar ve bizi aktive ediyorlar.
Örnek ver Merve.
Mesela biz öfkemizi yatsırsak, yok sayarsak ya da işte o konuda rahat değilsek yaşamımıza daima öfkeli insanları çekeriz.
Yani kendi öfkemizi bastırıp öfkeli olarak gördüğümüz insanları yargılarız.
Eğer mesela ben sizin kibrinizden rahatsız olmuşsam bunun nedeni benim kibrimi benim sevemiş olmamdan kaynaklanır.
Bu benim ya şimdiki yaşamımda sergilediğim ama görmediğim belki de görmek istemediğim bir kibir olabilir.
Ya da... Gelecekte sergileyebileceğim bir kibir olabilir.
İlla yapacaksınız diye bir şey yok. Yani potansiyeli taşıyor olabilirsiniz.
Anlatabildim mi? O zaman ben sizin kibrinizden rahatsızsam eğer kendime şu soruyu sormam gerekiyor.
Geçmişte ben ne zaman kibire düşmüş olabilirim?
Ben şu an kibirli bir insan mıyım?
Peki ben gelecekte kibirli bir insan olabilir miyim diye sormam lazım.
Yani ben... Kendi kibirime sahip çıkarsam, onu benimsersem ve onun farkında olursam o zaman sizinkinden de rahatsızlık duymam.
Yani rahatsız olma nedenim kendime kibirli olmadığım yalanını söylememden kaynaklanıyor.
Bazen böyle bir adını koyamazsınız ya böyle içinizde böyle garip duygular coşar falan böyle bir huzursuzluk bir böyle aksiyete bir şey.
Neden? Çünkü o sırada gölgeleriniz aktif olmuş olabilir.
Duygusal bir elektrik yükü almış olabilirsiniz.
Ken Wilber'ın Gölgeyle Karşılaşma kitabında söylediği bir şey var.
Diyor ki ego düzeyinde projeksiyon yani yansıtma çok kolay tanımlanır.
Eğer çevredeki bir kişi ya da bir şey...
Bizi bilgilendiriyorsa büyük olasılıkla bir projeksiyon yapmıyoruzdur.
Öte yandan eğer bizi etkiliyorsa hani duygusal yük yükleniyoruz ya.
Büyük olasılıkla biz kendi projeksiyonlarımızın kurbanı oluyoruzdur.
Bakın burası çok önemli.
Diyor ki çevredeki bir kişi ya da bir şey bizi bilgilendiriyorsa bu ayrı bir şey.
Biz projeksiyon yapmıyoruz o zaman.
Ama sizi etkiliyorsa işte önemli olan kısım bu.
Etkileniyor musunuz?
Tepki verdiğiniz şeyler ne bu hayatta?
Şöyle bir düşünün. Üzerinde çalışmanız gereken şey tam olarak bu.
Bu tepki verdiğimiz şeylerin altyapısında çocukluğumuzda yaşadığımız şeyler de olabilir.
Belki küçükken bir şey yaptınız ve aileniz buna çok büyük bir tepki gösterdi.
Sonra dediniz ki bir daha asla yapmamanayım böyle bir şey ve içinize attınız bastırdınız.
Sonra ne oldu? Aradan yıllar geçti.
Geldiniz 20-30 yaşına.
Aynı şeyi birinde gördünüz ve tetiklendiniz.
Ve şu an aklıma psikolog Adem Güneş'in yaşadığı bir olay geldi.
Bir gün ailesiyle bir pikniğe gidiyorlar.
Orada da bir kız çocuğu görüyor.
Bu kız çocuğu işte ağacın dallarını böyle eğmiş.
Çiçeklerini koparıyor, yapraklarını koparıyor.
Ve o sırada Adem Güneş inanılmaz sinirleniyor.
Kendi kendine içinden işte acaba gitsem mi söylesem mi uyarsam mı vesaire işte böyle anlık yükselişler yaşıyor.
Sonra kendi kendine diyor ki bir dakika Adem otur ve bunun üzerine düşün.
Psikolog olmak böyle bir şey.
Ve olayın altından ne çıkıyor biliyor musunuz?
Çocukluğunda yaşadığı bir anı çıkıyor.
O da şöyle bir gün işte çocukken çiçek toplamış.
Böyle çok güzel çiçekler topladım diyor eve getirdim diyor.
O sırada da evde babam ve bir arkadaşı vardı diyor misafir olarak gelmiş.
Bu misafir... Küçük Adem Güneş'e diyor ki sen diyor ne yaptın diyor çiçekler koparılır mı?
Onların bir canı var diyor onları öldürdün sen diyor.
Yani resmen sen katilsin demediği kalmış çocuğa.
Ve Adem Güneş bundan o kadar etkileniyor ki ben diyor bir daha asla çiçek falan koparmadım.
Ve koparanlara da aşırı tepki göstermeye başlıyor.
O farkında değil niye yaptığını.
Dışarıdan gören biri şey diye düşünebilir.
İşte çevreye çok sahip çıkıyor o yüzden.
Mesela ben de şeye deliriyorum.
Onu şu an bulamadım niye olduğunu. Belki evet bu çevre bilinciyle yapıyoruzdur bunu.
İşte suyu açık bırakanlara, dişini fırçalarken suyu böyle deli dehşet akıtanlara, saatlerce duş alanlara deliriyorum yani.
Ama altyapısında ne var bilmiyorum.
Çıkken böyle derinliklerimize ittiğimiz olaylar bazen ileriki yaşantımızda içsel alarmımızı tetikliyor, devreye giriyor.
Sizi duygusal olarak böyle etkileyen büyük büyük tepki verdiğiniz olayları düşünün.
Gölgeniz orada saklanıyor olabilir.
Yani Adem Güneş'in...
Çiçekleri çok sevdiğini bu yüzden onlara böyle zarar verilince aşırı tepki verdiğini zannediyor olması gibi.
Yani olayın aslı o değilmiş gördüğünüz gibi.
Aslında orada kendine tepki veriyor.
Yani çiçek koparan o kıza değil kendi projeksiyonuna tepki veriyor.
Hani Nasrettin Hoca'nın bir öyküsü vardır ya.
Bir Sufi ile Nasrettin Hoca bir gün hocanın evinde buluşmak üzere randevulaşıyorlar.
Sufi işte randevu saati gelince Nasrettin Hoca'nın evine gidiyor ama kapıyı çalıyor çalıyor kapı duvar hiç kimse yok.
de bulamıyor ve Sufi çok sinirleniyor.
Nasreddin hocanın kapısına kocaman harflerle bir tebeşirle salak herif yazıyor.
Neyse Nasreddin hoca eve geliyor ve kapısında bu kocaman salak herif yazısını görünce hemen koşarak adamın yanına gidiyor ve diyor ki kusura bakmayın diyor özür dilerim diyor ben sizin geleceğinizi tamamen
unutmuşum ama diyor adınızı kapımda görünce o tebeşirle yazdığınızı görünce hemen anımsadım diyor.
Sufi'ye buradan iki kapak beş bardak.
Yani başkalarının davranışlarına karşı duyduğumuz öfke genelde böyle çözülmemiş bir veçhemizle ilgili olabilir.
Eğer başkalarıyla konuşurken, onları yargılarken ya da işte onlara öğüt verirken ağzımızdan çıkan her sözü dinlersek gerçekten çok iyi olur.
Filozof hocanın kapısına başka hakaretler de yazabilirdi.
Acaba neden gelmedi randevuya diye düşünebilirdi.
Bir işi mi çıktı acaba diye düşünebilirdi.
Ama onu yapmayı tercih etti. Kapıya kocaman s...
Salak herif yazmayı seçti.
Yani kendi benim sevmediği salaklık niteliğini Nasrettin Hoca'ya projekte etmiş oldu.
İşte bizler de kendi yetersizliklerimizi, kendi kusurlarımızı başkalarına projekte ediyoruz.
Kendimize söylememiz gereken şeyleri aslında biz başkalarına söylüyoruz.
Başkalarını yargılarken de aslında kendimizi yargıladığımızı unutuyoruz.
Hiçbir şey de öyle tesadüfen yapmıyoruz, tesadüfen söylemiyoruz.
Hepsinin bir sebebi var, bir altyapısı var.
Aslında biz daima kendimizle konuşuyoruz.
Birileriyle konuştuğumuzu zannediyoruz ya hayır biz kendimizle konuşuyoruz.
O yüzden başkalarını yargılarken başkalarını eleştirirken ve hatta nasihat verirken o verdiğiniz derslere lütfen kulak verin.
Çünkü orada kendinizi göreceksiniz.
Ben mesela işte arkadaşlarıma sürekli sağlıklı yaşasana spor yapsana falan diye darlıyorum.
İçten içe aslında kendimin buna ihtiyacı olduğunu keşfettim bu gölge çalışmalarından sonra.
Ya en basiti geçen gün bir arkadaşımı Moby Dick kitabını okusana diye darlıyorum.
O da böyle yani 800 sayfa böyle kocaman tuğla gibi bir kitap.
Darlıyorum. Neden? Çünkü kendim okuyamayacak kadar yoğunum ve içten içe o kitabı okumanın açlığını çekiyorum.
Çıldırıyorum yani. Ve kendime o kitap için zaman yaratmak istiyorum ama yaratamıyorum.
Ne yapıyorum? Başkalarına kendi duymam ya duymak istediğim şeyleri söylüyormuşum meğersem.
Yani bilinç dışı arzularımı arkadaşıma söylüyorum.
Ve neyse okumaya başladım sonuç olarak.
Yani bu projeksiyon olayıyla aslında gölgeler çok güzel bir şekilde açığa çıkıyor gördüğünüz gibi de.
Bir de Debbie Ford diyor ki bu bana çok çarpıcı gelmişti.
Bayağı üzerine düşünmüştüm.
Diyor ki insanların çoğu bazı bakımlardan...
Anne babalarına benzemeye çalışmaktan hatta onlar gibi olmaktan kaçınır ve bunu gizler bastırır.
Anneniz çok sert bir kadınsa siz çok yumuşak biri gibi olabilirsiniz.
Eğer yoksul bir ailede büyüdüyseniz zengin olmak için çok güçlü dürtüleriniz olabilir.
Anneniz veya işte babanız çok otoriterse siz pasif bir karakter olabilirsiniz.
Eğer anne ve babanız işte birbirlerine sadık bir çift değilse siz aşırı sadık biri olabilirsiniz.
Bunu sonuna kadar savunmayın. Yani işin özü şu ki anne ve babanıza karşı bir tepki olarak davranmak, tam tersini sergilemek davranışlarınızda.
Çoğu kez aslında sadece bir şeyleri gizleyen bir maskedir diyor bu.
Çok çok çarpıcı gelmişti bana ve çok doğru bence.
Ve bir danışanın olayını anlatmıştı.
Diyor ki bir danışanın vardı işte babası çok cimri olduğu için babasından nefret ediyordu.
Kendisi hayatı boyunca ailesindeki herkese...
Herkese, arkadaşlarına vesaire hep böyle hediyeler alan çok bonkör bir kadın.
Arkadaşlarıyla yemeğe çıktığında bile hesabı daima o ödermiş.
Yani anlayacağınız üzere cömertliğiyle gurur duyan bir kadın.
Ve Debbie Ford ona diyor ki babanı bağışlaman gerekiyor.
Kırgınlığını bırakman gerekiyor ki kendi cimrilik dürtünü sahiplenebilmen lazım.
Ve bunu söyledikten sonra kadın tabii ki inanmıyor.
Saçmalama diyor ben çok bonkör bir insanım.
Sonra bir gün süpermarketten arıyor.
Diyor ki ben diyor var ya birkaç kuruş tasarruf edebilmek için saatlerdir markette ürün bakıyorum.
Evet bir kaza düşünmeden.
Ben 500 dolar veriyorum onu da veren benim ama bir kağıt mendilin hesabını yapan kişi de benim kuruş kuruş hesap yapan benim ve bir aydınlanma anı.
Kadın aslında farklı bir biçimde olsa bile.
Aynı böyle babası gibi cimri olduğunu fark ediyor marketteyken.
Hani normalde har vurup harman savuruyor ya.
Böyle çok ufak yerlerde çıkan bir cimriliği var ortaya.
Ve enerjisinin çoğunu babası gibi olmamak için harcamış bir insan.
Yıllardır o cimriliğini maskelemiş bir insan.
Emel Bey bunu öğrendik de ne oldu?
Yani cimriliğin böyle bir gölgenin bize ne gibi bir katkısı olabilir ki demiş olabilirsiniz.
Benim podcastler de iyice şeye döndü.
Kendim pişir, kendim yavar ya.
Kendim soruyorum, kendim cevaplıyorum.
Şöyle ki aslında o cimri yanı var ya onun işte geleceğini planlaması için emekliliği için birikim yapması için gereken bir şey.
Yani bu danışan para biriktiremiyordu böyle harburu parmağını savuruyordu.
Neden? Babası gibi cimri olmamak için maskelemişti kendini.
Ne oldu? Sonra o gölgesiyle cimri gölgesiyle yüzleşti ve artık ne yaptı?
Babasını kabule geçtiğinden sonra birikime başladı.
Yani hoşlanmadığımız bir şey olmaktan kaçınmaya çalışırken gördüğünüz gibi kapanlara kısılıyoruz ve bütünlüğümüz...
Bir şekilde dağılıyor parçalanıyor.
Hep de kötü şeylerden bahsettim.
İçimiz şişti ama şu da var.
Biz başkalarına sadece olumsuz özelliklerimizi değil olumlu özelliklerimizi de projekte ediyoruz.
Yani çoğu insan başkalarına kendi dehalarını ve kendi yaratıcılıklarını güçlerini ve başarılarını projekte eder arkadaşlar.
Eğer siz başkaları gibi olmak istiyorsanız bunun nedeni aslında sizin de o potansiyeli taşıdığınızdan kaynaklanır.
Yani onlar gibi olma yeteneğinize sahipsinizdir.
Buradan gelir. Eğer sürekli işte ünlü kişilerin, bu bir yazar olur, bir müzisyen olur, filozof olur artık her kimse.
Hayatlarını ve biyografilerini okuyorsanız, araştırıyorsanız.
Yani en çok kimi stalkluyorsanız, takip ediyorsanız, dinliyorsanız.
Hep diyorum ya aslında onların o sevdiğiniz parçalarını kendi içinizde taşıdığınızdan mütevellit.
Yani benim biyografi podcastlerimi öylesine yaptığımı ben düşünüyordum.
Hani işte öylesine çektiğimi falan sanıyordum ama.
Stephen Zweig ile başlamıştım zaten ilk biyografiye.
Sonra düşündüm işte bu gölgelerle uğraşırken falan.
Dedim ki yani ben bunları öyle alelade çekmiş olamam.
Hangi parçamı görmüş olabilirim diye düşündüm.
Sonra işte Zweig'le başladığım için onun kitaplarında böyle özellikle işte hani diyorum ya biyografi kitaplarını çok seviyorum diye.
Detaycılığı Zweig'in çok hoşuma gidiyor.
Yani çok güzel anlatıyor.
Çok hoşuma gidiyor. Çünkü ben de detaylarda boğulan bir tipim.
Onun o yazılarındaki ruhuma dokunuş biçimi beni çok harekete geçiriyor.
O naifliği çok güzel. Sonra işte Oscar Wilde yapmışım.
Onun o sivri dilini çok seviyorum.
Kıvrak zekalı. Duygularını asla saklamamasını, aşkını uçlarda yaşamasını, sürünse bile o inandığı hayat için mücadele etmesini seviyorum.
Eneşe Tertes biyografisi yapmışım zaten onu anlatmaya kelimeler yetmez.
Eşsiz, güzel ruhlu adam.
Yani onun da işte din, dil, ırk ayrımı yapmadan tüm insanlığı kucaklaması, o umudu, o sevgisini seviyorum.
İnsanlığını seviyorum Neşet Ertaş'ın.
Kalbinin güzelliğini, alçak gönüllülüğünü seviyorum.
Muhtemelen o yüzden yaptım.
Ben de harekete geçirdiği duygu bu.
İşte Marilyn Monroe yapmışım.
Muhteşem imajının arkasında aslında.
Çok zeki bir kadın Marilyn Monroe.
Ama işte hatta sarışın diyorlar ya hiç alakası yok.
Çok ters köşe bir kadın. Küllerinden doğan bir kadın.
Cleopatra. Aynı şekilde Da Vinci zaten çok yönlü, çok multidisipliner.
O hayranım o özelliğine.
Nikola Tesla yapmışım.
Onun da işte para için değil, insanlık için bilime baş koyması.
Bal ülkesi yapmışım.
O belgeseli anlatmışım da anlatmışım.
Oradaki işte Hatice'nin psikolojik dayanıklılığını anlatmışım.
Resilience dediğimiz olay.
Ya da işte Frida Kahlo'yu yapmışım.
Acılarını sanatıyla dindirmesi, o marjinalliği.
Picasso'nun işte azmi çalışkanlığı durmadan üretmesi.
Yani bir sürü biyografi yapmışım ve hani düşün.
Bu podcast'ı hazırlarken dedim ki ben niye bunları yapmışım?
Madem alelade yapmıyormuşuz.
Vallahi bunları çıkardım kendimce.
Şimdi podcast'ları inceleyenlerin aklında şu deli sorular var eminim.
Tarikat liderleri neden var o zaman?
Ya da seri katiller? Kendimden ürktüm.
Bilemiyorum Altan.
Psikologlar yazın bana.
Abi ben Jeffrey Dahmer podcast'ı yapmış bir insanım ya.
Şimdi olay şu. Mesela işte Charles S.
Manson yaptım ya tarikat lideri o podcast'ta.
Adam işte tecavüzcü, nefret dolu, katil, çok kötü biri.
Ben onunla nasıl aynı özellikleri taşıyabilirim diye kafayı yedim.
Bu olay da şöyleymiş.
Şöyle açıklıyor David Ford daha doğrusu.
Mesela katil.
Bunu analiz etmek lazım, açmak lazım diyor.
Şu soruyu sorun işte kendinize.
Ne tür bir insan bu tarz suçları işler?
Hani Charles Manson'un yaptığı gibi suçları işler.
Vereceğiniz cevaba bakın diyor.
Onu irdeleyin zaten oradan bulacaksınız.
Yani ben işte katilleri hayranlık duyuyorum.
Onlardan bir veçe taşıyorum değilmiş olay.
Size duygusal bir enerji yükü veren o nitelikleri bulmanız gerekiyor.
O fişi prize taktıran şey ne?
Tarikat liderleri içinde...
Ben şu sonuca vardım neden yaptığımı çünkü ben işte onları anlatmayıkla başlamıştım bu podcastlere.
Şundan dolayı insanları inanılmaz derecede etkileyebiliyorlar.
Hani bu özelliklerinden dolayı bende bir duygu harekete geçirmiş olabilirler.
Benim keşfim bu kendimde bilemiyorum Altan dediğim gibi.
Ama dediğim gibi yani bir insan bir başkasının olumlu ya da olumsuz davranışından duygusal olarak etkileniyorsa orada bir projeksiyon kesim vardır.
Çünkü insan ne demişler insanın aynasıdır.
Hayran olduğunuz kişileri bir düşünün derim.
Çünkü onlarda hayran olduğunuz şey aslında kendinizde olan bir parçanız.
Atıyorum Martin Luther King onun cesaretine hayransınız diyelim.
Bunun nedeni hayatınızda ifade etmeye muktedir olduğunuz bir cesaret görmenizden kaynaklanıyor olabilir.
O zaman ne yapıyoruz arkadaşlar?
Başka insanlar hakkındaki yargılarımızı gözlemliyoruz.
O kişilerde bizi rahatsız eden kısımları düşünüyoruz.
Hatta yazıyor. Size yakın olan arkadaşlarınız da olur işte onlarda sevmediğiniz şeyler eleştirdiğiniz yargıladığınız şeyler olur.
Millete verdiğiniz ayarlar öğütler bunları da yazın.
Acaba ben bu öğütleri aslında kendime söylüyor veriyor olabilir miyim diye düşünün.
Ve gerçek benliğimizi ortaya çıkarmaya çalışalım.
Çünkü olmaya muktedir olduğumuz kişiyi ortaya çıkarabilmek için olduğunuzu sandığınız kişiye meydan okumanız gerekiyor diyorlar.
Neden? Çünkü benliğimizi gerçekten tanıdığımız zaman.
artık o kabuğumuzun bizi böyle korumasına gerek kalmaz.
O kilden kabuk bahsetmiştim ya.
Maskemiz düşer ama bu acı veren bir düşüş olmaz.
Ve en önemlisi başkalarından daha fazlaymış gibi ya da işte daha azmış gibi görünmeye çalışmayız.
Dünyadaki herkesle eşit gibi oluruz, bütünleşiriz.
Kabuğumuz bizim ego idealimizden yaratılmıştır.
Ego başkalarından farklı görülen benliktir.
Ruh... Benliği ve başkalarını birleştir bir kılar.
O yüzden ruhla benlik birleşirse ne olur?
Kendimiz oluruz. Bu çok önemli.
Ve çoğu insan kendi kendisine karşı dürüst olmayı istemediği için ne yapıyor?
Gölgesini ortaya çıkartma konusunda ilerleyemiyor.
Çünkü ego kontrolü yitirmeyi sevmez.
Bizler iyi ve kötü tüm veçelerimizi kabul ve tasdik ettiğimiz anda egomuz savaşı kaybedecektir.
Ki ego bizim sahte ve cehaletten ötürü üstlendiğimiz bir kimliktir arkadaşlar.
O zaman ego gerçek kimliğimizin doğru bilgisinden yoksun olmamızdan kaynaklanır ve onun neticesidir.
Yani bizi tıpkı böyle bukelemun gibi sahtekar bir benliğe iter arkadaşlar.
Merve ben kendimde gölgemi hala göremiyorum.
Diyorsanız gidin arkadaşlarınıza sorun abi.
Deyin ki benim en sevdiğim en sevmediğim özelliklerim ne?
Dürüst olun deyin. Söyleyin yüzüme yüzüme söyleyin.
Şunu bir yüzüme yüzüme söylesene diyor ya soner sarı kafadayı.
Belki çok canınız yanacak ama şöyle bir şey var.
Canınız yanıyorsa zaten orada bir sıkıntı var demektir.
Eğer yanmıyorsa canınız o sözlere böyle pek aldırış etmiyorsanız zaten doğru değildir.
Kendinizi aldatmıyorsunuzdur yani diyorlar.
Başka ne yapabiliriz?
Mesela yüksek sesle ben nokta noktayım burayı doldurun.
Bu da biraz saçma oldu.
Şöyle yani hiç hoşlanmadığınız böyle tepki duyduğunuz sözcükler vardır ya.
İşte ben açgözlüyüm, ben sahtekarım, ben hırsızım, ben dolandırıcıyım, ben cimriyim, ben aşırı iffet taslayan biriyim.
Gibi gibi gibi bu boşlukları doldurun.
Ve bunları söylerken işte ben böyleyim, ben böyleyim derken duygusal bir yük hissediyor musunuz?
Orada bir sıkıntı var mı? Ona bir bakın.
Veya şunu düşünün işte yarın gazetelerde manşet olacaksınız.
Hakkınızda bir yazı çıkmış diyelim ki.
Hakkınızda söylenmesini istemeyeceğiniz o beş şey nedir?
Bunları yazın bulun yani. Ne yazsa böyle çıldırırsınız onları bir düşünün.
Sonra bir sorun kendinize doğru mu bu ya?
Ben böyle biri miyim diye sorun.
Bir de çok çarpıcı bulduğum bir detay var.
Eğer kabul etmediğiniz bir gölge varsa hayatınıza hep bunu yapan insanları çekiyormuşsunuz.
Çünkü evren size sizin gerçekte kim olduğunuzu göstermek istiyor olabilirmiş.
Bir Jung analizcisi olan James Baldwin diyor ki insan başkalarında sadece kendisinde yüzleşebildiği şeylerle yüzleşebilir.
Ve psikosantezin kurucusu Roberto Assagioli şöyle diyor.
Biz benliğimizin özdeşleştiği her şey tarafından yönetiliriz.
Biz özdeşleşmeyi bıraktığımız her şeyi yönetip kontrol edebiliriz.
Bence şahane bir söz. Şimdi arkadaşlar size çok sevdiğim bir imgeleme yaptıracağım.
Bunu arkadaşlarıma yaptım.
Harika oluyor gerçekten. Çıkıyor ortaya gölgeleri.
Şimdi hazırsanız gözlerinizi kapatın ve...
Kocaman bir otobüs canlandırın gözünüzde.
Kocaman bir otobüs. Ve bu otobüsün koltuklarında oturan kişileri hayal edin tek tek.
Kafanızdan hayali karakterler oturtturun.
Bazısı yaşlı olsun, bazısı genç olsun.
Lütfen hayal edebileceğiniz her çeşitte insan koyun o otobüse.
Belki gerçek hayatta görseniz böyle yolunuzu değiştireceğiniz türden insanlar da olabilir.
Her şey olabilir. İşte bu yolcuların her biri sizin bir veçenizi temsil ediyor arkadaşlar ve hepsi oradaydı.
Her biri kendisine has bir şey sunuyordu.
Eğer onlarla yüzleşip bilgeliklerine kulak verebilirseniz gölgenizin armağanlarını alabilirsiniz.
Şimdi o otobüsten alt kişilik...
Elinizden biriyle inmenizi istiyorum.
Asla istemediğiniz bir yolcu olsun.
Hani doldurdunuz ya otobüsü.
Asla asla istemeyeceğiniz bir yolcuyu tutun.
Elinden ve aşağıya inin hayalinizde.
Şimdi onu tarif edin kendi kendinize.
Nasıl biri o? Mesela işte David Ford şöyle diyor.
Ben çok şişman, çok kısa boylu, böyle seyrek saçlı, çok bakımsız 60 yaşlarında bir kadınla indim.
Aşırı derecede sigara kokuyordu, saç spreyi kokuyordu, yırtık çorapları vardı.
Hayalindeki yolcu buydu alt benlik.
Onunla indi. Peki ondan öğreneceği şey neydi?
Şuydu insanları dış görünüşüne göre yargılamaması gerektiğini.
Çünkü hayatım boyunca ben şişman insanları yargıladım diyor.
Gerçek yani bu ortaya çıktı orada diyor.
Üstelik bunu yapan kadın ruhsal olarak kendini geliştirmiş.
Yani baktığınız zaman halbuki o spritüel görünüşünün ardında yatan gerçek buymuş.
Maskelemiş onu, rol yapmış ve orada ortaya çıkmış.
Ve bu şişman kadın onun pisişesinin kabullenemediği bir parçası, bir gölgesi aslında.
O yüzden bu otobüs bize şunu gösteriyor.
Pisişenizin büyük öğretmenlerini bulun.
Yani otobüsünüze bir bakın kimler var otobüsün içinde.
Ve aslında o otobüste görmeyi en az istediğiniz kişilikler bize verecek en büyük hediyeleri, en büyük dersleri olanlar olabilir.
Yani arkadaşlar özetle sahiplenmediğiniz duygular ve davranışlar bizim gücümüzü kesiyor, önümüzü kesiyor, kapasitemizi daraltıyor, bütünlüğümüzü bozuyor, özgürlüğümüze engel oluyor.
O puzzle'ın bir türlü bulunamayan eksik parçası gibi kalıyoruz ve biz aslında bilmeden en değerli parçalarımızı nefret ettiğimiz kişilere ve sevdiğimiz kişilere teslim ediyoruz.
Evet belki belli şeyleri kabul edemiyoruz.
Kucaklayamıyoruz çünkü yargılarımıza ve eleştirilerimize çok fazla kulak asmışız, yatırım yapmışız.
Yanıldığımızı, yanlışlarımızı kabul etmemiz gerçekten cesaret istiyor.
Yani biz kusurlu olmaktan, başkalarında en nefret ettiğimiz şeylerin, gerçekte kendimizde en nefret ettiğimiz şeyler olduğunu idrak etmekten hep korkuyoruz.
Yani insan kendinde olmayan bir şeyi tanıyamaz bir başkasında gördüğü zaman.
Şu an aklıma Fabelmanlar filmi geldi.
Mutfakta anne ve oğlun bir yüzleşme sahnesi vardı.
Sonra kız kardeşi diyordu ya sen de anneme benzediğin için.
Kendini gördün onda yani.
O sahne geldi aklıma.
İzlerseniz güzel bir filmdi.
Bu arada geçen Instagram'dan size bunu sordum.
Dün sordum. Başkalarında en tahammül edemediğiniz şey nedir diye.
Ve bunu sorma amacım zaten buydu.
Şimdi gelen cevaplardan bazılarını paylaşıyorum.
En fazla ön yargı.
Cahillik ve kibir gelmiş arkadaşlar.
Bu üçü çok fazla söylenmiş.
Daha sonra saygısızlık, empati yoksunluğu, çok bilmişlik, yobazlık, ikiyüzlülük, hadsizlik, tembellik, narsistlik, yalan, materyalistlik ve işte görgüsüzlük demişsiniz.
Bunlar da bayağı gelmiş. Şimdi bu dediklerinizi bir daha düşünmenizi istiyorum.
E senin için ne Merve demiş olabilirsiniz.
Ben mesela en basitini söyleyeyim size.
Belki çok komik gelecek ama geç uyanan insanlara aşırı ayar oluyorum.
Böyle işte 1'e 2'ye kadar yatıyorlar ya.
Çıldırıyorum. Ya çok saçma bana ne abi değil mi yatsınlar yani.
Hani beni ilgilendiren bir durum yok ama işte duygularım orada aktif oluyor.
Nedenini çözdüm tabii ki bu kadar işte okuyup araştırınca.
Çocukluğumla alakalı bir durum çıktı altımdan.
Zaten her taşın altından çocukluğumuz çıkıyor.
Bir de ilişkilerde kıskançlık meselesi var.
Gölgeler demişken oradan da bahsedeceğim.
Şöyle ki karşınızdaki insana asla güveniniz yoksa.
Bazı kadınlar bana mesaj atıyor işte.
Her erkek aynı.
Hepsinin köküne kibrit suyu.
falan diyorlar. Şöyleymiş aslında biz kendi güvenilmezliğimizi onlara projekte ediyormuşuz.
Yani şu an kendini çok sadık ve çok güvenilir zannedenler üzüldü buna şu anda.
İlla fiziki ihanetten bahsetmiyorum.
Kafanızdan geçmesi bile sayılıyor.
O zaman eğer daha fazla sevgi istiyorsak kendimizi daha çok sevelim.
Eğer kabul edilmek istiyorsak önce kendimizi kabul edelim.
Eğer kendinizi varlığınızın en derin yerinden severseniz ve sayarsanız evren de size aynı düzeyde sevgi ve saygıyı gönderecektir diye düşünüyorum.
Joseph Campbell'ın dediği gibi diyor ya işte girmeye korktuğumuz o mağara umduğunuz hazineyi saklıyor olabilir.
Bu sözü çok severim. Ve çiçeğim yungun dediği gibi bilinçaltı düşünceleriniz bilince çıkmadıkça karşınıza kader olarak çıkacak.
Hayatınızı yönlendirecek.
Size bu konuyla ilgili gölge yanlarımızı böyle daha iyi keşfedebilmemiz için bir takım sorular hazırlayacağım.
Onları instagrama hikaye sabitleyeceğim.
Onları cevaplarsanız daha kolaylaşacaktır işimiz diye düşünüyorum.
Ve bu podcastı...
John Wellwood'un şato benzetmesiyle sonlandıracağım.
Çok güzel bir benzetme bu.
İçimizdeki dünyayı tasvir etmek için kullandığı bir benzetme.
Şöyle ki bir şato hayal edin arkadaşlar.
Böyle uzun koridorları olan binlerce odası olan muhteşem bir şatoda olduğunuzu hayal edin.
Hayır o malum yer değil.
Şatonun her odası mükemmel ve her odada bir armağan saklı.
Her bir oda...
Bir veçenizi temsil ediyor arkadaşlar ve tüm o mükemmel şatonun ayrılmaz parçası.
bu odalar. Daha siz çok küçük bir çocukken bu şatonun her köşesini karış karış araştırdınız.
Hiç yargılanmadan, hiç utanmadan ve daha doğrusu utandırılmadan korkusuzca her odanın mücevherini, her odanın gizemini araştırdınız ve her bir odayı sevdiğiniz,
sahiplendiniz. Çünkü her oda kendini özgü ve benzersizdi.
Şatonuz ışık Sevgi ve güzelliklerle doluydu.
Sonra bir gün biri şatonuza geldi ve sizin odalarınızdan birinin kusurlu olduğunu söyledi.
Kesinlikle sizin şatonuza yakışmadığını söyledi.
Hatta dedi ki eğer kusursuz bir şatoya sahip olmak istiyorsan lütfen o odanın kapısını kilitle ve bir daha asla açma dedi.
Siz de sevilmek, kabul görmek istediğiniz için hemen o kapıyı kapattınız ve zaman içinde siz büyüdükçe yeni yeni insanlar gelmeye başladı şatonuza ve hepsi odalarınızla
ilgili kendince bir yorumda bulundu ve siz de yavaş yavaş onların beğenmedikleri odaların kapılarını kapattınız, kilitlediniz.
O odaları ışıksız bıraktınız.
O odaları... Karanlığa gömdünüz ve bazen başka şatolar gördünüz.
Bu şatolar sizin odalarınıza benzemeyen odalara sahipti ve yine şatonuza gelip odalarınızı kapattınız.
Siz toplumun ölçütlerine, ailenizin ölçütlerine ya da kendi idealinize uymayan her odanın kapısını...
Tek tek kapattınız ve kilitlediniz.
Sizin artık sevgiyle bakacağınız o ışık dolu bir odanız bile kalmadı.
Halbuki o odalar bir zamanlar sizin şatonunuzun bir parçasıydı.
Ama siz onlardan kurtulmak istediniz.
İlk başta belki ne yaptığınızın farkında değildiniz.
Bu sadece bir alışkanlık haline gelmişti.
Herkes size muhteşem bir şatonun nasıl görünmesi gerektiği konusunda farklı farklı mesajlar veriyordu.
Ve siz tüm şatonunuzu seven o iç sesinize güvenmek yerine Onlara kulak vermeyi tercih ettiniz.
Ve artık küçücük bir odada yaşamaya mahkumdunuz.
İşte birçoğumuz şatolarımızı o kadar çok odamızı kapattık ki sonunda bir zamanlar bir şatoda yaşadığımızı bile unuttuk.
Küçük, iki gözlü, her yeri yıkık dökük, virane bir evde...
yaşamaya muhtaç olduğumuzu düşünür bir hale geldik.
Ama biz ancak şatomuzun bütün odalarını açarak kendi tamamlığımıza ulaşabiliriz.
İçsel evrenimizi araştırıp keşfetmemiz ve sahiplenmediğimiz her şeyi yeniden sahiplenmemiz gerekiyor.
Hepimizin şatolarına tekrar geri dönmesini diliyorum arkadaşlar.
Bütün kapıları açmaya ve gölgelerimizle yüzleşmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya bırakıyor olacağım.
Terapinin sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten sizler de online evinizin konforunda terapi hizmeti alabilirsiniz.
Kim bilir belki de gölgelerinizi bu şekilde keşfedebilirsiniz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
