
Transkript
AGESA Hayat ve Emeklilik Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi Sunar Herkese merhaba, Türkiye'nin en çok dinlenen podcasti, Ortamlarda Satılacak Bilgi''ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün günlerden cumartesi, çoğumuzun en sevdiği ve kendini en mutlu hissettiği günlerden biri.
Ben de bugün size kalıcı mutluluğun sırlarından bahsetmek istedim.
Bu sırları veren kişi ben değilim, merak etmeyin.
Katie Glass isimli İngiliz bir yazar fakat bu onun takma adı.
Katie aslında bir koruyucu bakıcı arkadaşlar.
İstismara maruz kalan bir sürü çocuğu büyütmüş bir isim.
Sosyal hizmetlerde senelerce çalışmış bir uzman ve bu deneyimlerini gerçek hayata dayanan yazılarını paylaştığı pek çok kitabı var ve her bir kitabı The Times'ın çok satanlarına girmiş.
Bugün anlatacağım onun Mutlu Yetişkinler kitabından bir de Mutlu Çocuklar diye bir kitabı var.
Onu da ebeveynlere önermiş olalım burada.
çocuk esirgeme görevlisi olarak çalıştığı dönemde o çocukların hikayelerini, onlarla olan anılarını tabii ki isimlerini değiştirerek hiçbir şekilde tanınmamalarını sağlayacak şekilde yayınladıktan sonra dünyanın
dört bir yanından mailler almaya başlıyor.
Benzer hikayesi olanlar onunla hayat öykülerini paylaşıyorlar ve Katie bir şey fark ediyor bunca hayat hikayesinin arasında.
Bu yetişkinler ki çoğunun korkunç bir hayatı olmuş, trajik hayatları var ama bir kısmı şimdiki hayatlarını dönüştürmeyi başarıyor.
Bir şekilde mutlu olmayı başarmışlar.
Mutlu aileler kurabilmişler.
Ama bir kısmı o acı batağına saplanıp kalmış.
Oradan çıkamamışlar. Hala geçmişin hayaletleriyle yaşıyorlar.
İşte bugün neden bazı insanların geçmişlerindeki o kötü deneyimlerini atlatamadığını hala acı, depresyon, zihinsel hastalıklarla mücadele ettiğini konuşacağız.
Onların acısı diğerlerinden daha mı büyüktü Merve demiş olabilirsiniz.
Ya da şimdi mutlu olanların belki onların...
farklı olarak yaptığı bir takım şeyler vardır diye düşünmüş olabilirsiniz.
Doğru. Bu insanlarla böyle yazışmaları arttıkça kişisel tutum ve hayat tarzlarıyla ilgili bir takım ortak özelliklerin olduğunu tespit ediyor yazarımız.
Bu arada yazar psikolog değil ama her anlamda istismar edilmiş öksüz ve yetim çocuklarla yıllarca çalışmış bir isim ve olayların kalbinde yaşamış.
Biliyorsunuz psikolojimiz için çocukluğumuz çok önemli.
Ben böyle Katie'nin vermiş olduğu tavsiyeleri bir dost tavsiyesi gibi okudum.
Umarım bu podcast size bir dost tavsiyesi gibi gelir.
Şimdi bu podcast nereden çıktı?
Ondan da bahsetmek istiyorum. Çünkü bir hikayesi var.
Geçen gün Instagram'da hatırlarsanız bir story atmıştım.
Arkadaşlar yine Linkin Park batağına düştüm diye.
O gün bütün gün Linkin Park dinledim tabii ki.
E aklıma kim geldi? Solisti Chester geldi.
E onun da az önce anlattıklarımla benzer bir hayat hikayesi var.
Küçükken uğradığı cinsel istismar onun yakasını asla bırakmadı.
Albümü dünyada 70 milyondan fazla sattı Linkin Park'ın.
Gelmiş geçmiş en iyi solistlerden biri Chester.
Grammy ödülleri aldı. En yakın arkadaşı hayatına son verdi.
Bunu kaldıramadı. Onun olmadığı bir dünyada yaşamak çok anlamsız dedi.
Çok geçmeden de kendisi hayatına son verdi.
Yıllarca uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele etti.
Depresyonla mücadele etmeye çalıştı ama başaramadı.
Giderken arkasında bir not bıraktı.
O notta şöyle yazıyordu. Milyonlarca yıldızın bulunduğu bir gökyüzünden bir ışık daha sönse kimin umurunda olur ki yazıyordu.
Beni anılarınızda tutun ve gerisini boş verin dedi.
Hani nam parçasında diyor ya ters akıntıya yakalandım diye.
Bu podcastı Chester gibi ters akıntıya yakalanmış gibi hissedenler için çekiyorum.
İşte o gün onu dinlerken kütüphanemde böyle okumadığım kitaplara bakıyordum.
Bu kitapla göz göze geldim.
Bilmiyorum belki bir tesadüftü ama bu kitapta da onunla benzer çocukluk travması yaşayanları görünce bu bölümü çekmem gerektiğini düşündüm.
Bu arada bu kitabın yazarı dedim ya çocuk istismarı mağdurlarıyla çalışıyor.
Chester'ın da babası aynı şekilde bu vakalarda çalışan bir polis memuru ama kendi çocuğunun bir yabancı tarafından senelerce istismar edildiğini fark edemeyecek kadar ona duygusal olarak soğuk ve mesafeli
uzak bir baba. Anne ve babası zaten ayrı parçalanmış bir aile var.
Ortada Chester birkaç defa evleniyor, altı çocuğu oluyor, aile kuruyor ama içindeki o derin karanlık, o boşluk onu bir şekilde içine çekmeyi maalesef başarıyor.
Hani in the end de diyor ya çok çabaladım, çok ilerledim ama en sonunda hiçbir şey anlam ifade etmiyor diyor.
Imagine Dragons'ın solisti geçen gün seyircilerine şöyle seslendi sahnede.
Yalnız değilsiniz, pek çok insan sizin gibi hissediyor.
Bu insani bir tecrübe.
Bizimle kalın. Hayat her zaman yaşanmaya değer.
Bizimle kalın dedi. Ve Burt's parçasında dediği gibi.
Mevsimler değişecek.
Hayat seni yaşlandıracak.
Hayaller seni ağlatacak.
Her şey geçici. Her şey akıp gidecek.
Hadi başlayalım artık. Çok duygusal bir giriş yaptım.
Ama bunları bilsek bile bazen böyle birinin bizi hatırlatması gerekiyor.
İyi geliyor. Benden de duyun izledim.
Şimdi Katie diyor ki. Öfkenizi lütfen son kullanma tarihi geçince bırakın.
Öfkenizde tutunmak İnanın sizi hasta eder arkadaşlar.
Daha önce de söylediğim mide üslerinden migrene, ağır psikozlara kadar her türlü fiziksel ve psikolojik hastalığa hatta kansere bile yol açabilir.
Yıllardır o içinizde tuttuğunuz öfke hayatınızda olumlu olan ne varsa hepsini çürütür.
Öfke çürüten bir şey içten içe bize çürütüyor.
Sizi en sonunda negatif böyle her şeyden nefret eden nefretçi şirin vardı ya ona dönüyorsunuz en sonunda.
Peki bir şey soracağım. Hayatınızı gerçekten böyle mi sürdürmek istiyorsunuz?
Yani öfkenizle tutunarak.
Evet belki ihanete uğradınız.
Belki yarı yolda bırakıldınız.
Belki ailenizde çok büyük problemler yaşadınız.
Belki çok daha kötüleri bilmiyorum ama bunların sizinle alakası yok.
Bazen başkalarının eylemlerinin sorumluluğunu isteniyoruz.
Üstelik o olayların üzerinde hiçbir kontrolümüz olmamasına rağmen o eylemlerin sonucu olarak suçlanacak kişinin kendimiz olduğunu düşünüyoruz ve öfkeleniyoruz.
Ya da karşı tarafa kin duyuyoruz senelerce.
Kindar sürpriz yumurtalar diyoruz.
Öfkemiz dinmiyor.
Şunu dememiz gerekiyor.
Evet o bunu bunu bunu yaptı ama onun eylemleri bu.
Ben sorumlu değilim bundan.
Tabii ki öfkeleneceğiz. Bu çok normal hani öfkelenmek.
Hiç öfkelenmeyeceğiz diye bir şey yok ama son kullanma tarihi geçince bırakalım o öfkeyi.
Tutunmayalım ona. Bunu kendi iyiliğimiz için.
Mental ve fiziksel sağlığınız için yapın arkadaşlar.
Ve hayatınızın sorumluluğunu üstlenin diyor Katie.
Çünkü bazen kabul etmesek bile bunu istemesek bile bizler kendi karar...
Karar ve eylemlerimizden her zaman sorumluyuz.
Bakın kendi karar ve eylemlerimizden dedim.
Az önce farklı bir şey söylüyordum.
Hatalarımızın bedelini lütfen karşı tarafa yıkmaya çalışmayalım.
İşte o bunu bunu yapmasaydı ben de bunu bunu yapmazdım.
gibi kabahatimizi başkalarına yükleyerek aslında biz ne yapmaya çalışıyoruz?
O sorumluluğu bir şekilde üstümüzden atmaya çalışıyoruz.
Bu bir nevi kendimizi aklama çabası gibi değil mi?
Kitapta altını çizdiğim yerlerden biri diyor ki orta yaş ve üzerinde olup da şu anki hayatlarında yanlış olan her şey için hala ana babalarını suçlayanların sayısı beni oldukça şaşırtıyor diyor.
Bence doğru. Yani bugünün yetişkinleri olarak bizler şimdinin ve geleceğin sorumluluğunu üstlenmeyi ve yolumuza devam etmeyi kendimize borçluyuz.
Genel bir kural olarak 25 yaşına gelmiş olup kendi hayatınızın sorumluluğunu eğer ki üstlenmediyseniz bunu lütfen en kısa zamanda yapmayı deneyin diyor Katie.
Evet geçmişimizi değiştiremeyiz ama sorumluluğunu üstlenerek şimdiyi ve geleceğimizi değiştirebiliriz ki başarınızın anahtarı ne olacak bu durumda kendi elimizde olacak.
Her ne yaşadıysak evet belki çok büyük açılardan geçtik ama eninde sonunda bir noktada arkadaşlar hayatınızın sorumluluğunu üstlenip değiştirilmesi gereken ne varsa artık onunla uğraş.
Aksi takdirde ne olur?
Kocaman bir dalganın üstünde böyle bir tahta parçası gibi savruluruz o gelgitlerin kaprisine göre.
Oradan oraya sürükleniriz.
Hayatımızın ipleri elimizden kaçar.
Hayat arabanızda direksiyonda oturan kişi sizsiniz.
Ama düşünün gaz pedalına başkası basıyor.
Frene de başkası basıyor.
Vites de başkasının kontrolünde.
O araba nereye gidecek ya soruyorum size.
Eninde sonunda bir kaza yapacaksınız.
Halbuki o sorumluluk sizde ise o direksiyonun başında siz varsanız ne olur?
Olacak canınız nereye isterse oraya gideceksiniz.
It's my life. Bon Jovi'nin efsane parçası geldi şu an aklıma.
Öyle diyor ya bu benim hayatım.
Sadece hayatta olduğum sürece yaşamak istiyorum.
Yarın daha da zorlaşır.
Hata yapmayın. Şans bile şanslı değil.
Kendi şansınızı yaratın diyor o parçada.
Çağan Irmak'ın Nadide Hayat filminde hani çok güzel bir sahne vardı.
Instagram'ımda da var benim. Nadide diyordu ya, bu hayat benim.
Yarısını başkaları için yaşadım.
Geriye ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum.
Belki 40 yıl, belki bir gün.
Geriye kalan hayat benim ve ben nasıl istiyorsam.
Öyle geçecek. Ben bu gemiden mutlu ineceğim diyordu.
Ben de bu gemiden mutlu inmek istiyorum.
Daha böyle çok fazla gerçekleşmesini istediğim hayallerim var diyorsanız.
AGES'e hayat ve emeklilik var.
Hepimizin bir gelecek hayali var.
Belki emeklilik planları.
Hani küçükken John Lennon'a öğretmeni soruyor.
Büyüyünce ne olacaksın diye soruyor.
O da mutlu olacağım diye cevap veriyor.
Öğretmeni de sen sanırım soruyu anlamadın deyince bence siz hayatı anlamadınız diye cevap veriyor.
Belki bu bir şehir efsanesi ama AGES'e hayat ve emeklilik planıyla mutluluk hayallerimiz gerçek olabilir.
Peki ama nasıl?
AGES'e hayat ve emekliliğin bireysel emeklilik sisteminde %30 devlet katkısına ek fon getirileriyle birikimlerimiz daha da artıyor.
Güvenli ve oldukça kazançlı bir emeklilik sistemi.
Ödeme periyotlarınızı kendiniz belirleyebiliyorsunuz.
İster yıllık bir ödeme planı çıkarın, isterseniz 3 aylık size nasıl uygunsa.
Üstü ve 18 yaş altı çocuğunuz da bu bireysel emeklilikten devlet katkısıyla yine faydalanabilir.
Yaşı kaç olursa olsun. Paranız enflasyona yenik düşmüyor.
Bu kısım çok güzel çünkü sistem sizi fon çeşitliliği sayesinde olası piyasa dalgalanmalarından koruyor.
Piyasa koşullarına göre birikimlerinizi döviz, altın, hisse senedi, teknoloji, sürdürülebilirlik fonlarında değerlendirebiliyorsunuz.
Eğer bu meselelerden hiç anlamıyorsanız problem değil.
Çünkü AGES'e hayat ve emeklilik.
Fon danışmanlığı hizmeti var.
Fon pro ile isterseniz fon yönetiminizi işin uzmanlarına da bırakabilirsiniz veya fon tavsiyesi de alabilirsiniz ya da kendiniz de yönetebilirsiniz.
Bu arada bilmeyenler için devlet tüm bireysel emeklilik katılımcılarına ödedikleri katkı payının %30'u oranında ek katkı sağlamaya başladı.
Mesleğiniz ne olursa olsun hiç fark etmez.
İster öğrenci olun ister ev hanımı, çiftçi, podcaster fark etmiyor.
Yaşınız da fark etmiyor. 8 yaşın altı bile faydalanabiliyor dediğim gibi bireysel emeklilikten.
Kendiniz için, çocuğunuz için, eşiniz için hiç fark etmez.
Emeklilikte hayat standardımı korumak istiyorum diyenler, hatta daha da yükseltmek istiyorum diyenler için gerçekten harika bir sistem.
Ben o gemiden mutlu ineceğim diyenleri açıklayacağım.
açıklamalardaki linke davet ediyorum.
AGES'e hayat ve emeklilik sistemini hem kendiniz için hem de sevdikleriniz için mutlaka inceleyin derim.
Hadi devam edelim. Şimdi ne diyorduk?
Hayatımızın sorumluluğu diyorduk.
Peki. Bu sorumluluğu üstlenmek bize ne kazandırır?
Birincisi yetki kazandırır.
Çünkü hayatımızda ne yapmak istediğimize karar verme yetkisi bizde olur.
İkincisi bir özgürlük kazandırır.
Çünkü başkalarının kısıtlamalarına onların beklentileri dahilinde bir hayat yaşamaya mecbur kalmayız.
Ne diyordu Chester? Olmamı beklediğin kişi olmaktan yoruldum.
Benden ne beklediğini bilmiyorum.
Senin gibi olmanın...
baskısı altındayım. Tek yapmak istediğim daha az senin gibi, daha fazla kendim gibi olmak.
Gökhan Çınar'ın da dediği gibi biz bu dünyaya beklenti olmaya, başkası olmaya gelmedik.
Benim bir yolum var. Kimine manzaralı, kimine sevimsiz diyordu ama bir yolum var.
Athena'nın partası gibi ben böyleyim diyor ya kendi yolumda.
Hayat benim. Her anımı yaşadıkça sevesim var.
Aldırmam hiç yağmurlara.
Benim güzel hatalarım var.
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan.
Çok müzikli bir bölüm oldu bu ya.
Belki Sonuçlar istediğimiz gibi olmaz.
Belki aldığımız kararlar bir felaket yaratacak ama nihayetinde sorumluluk bizim.
Bu bizim hayatımız diyebileceğiz.
O hatalar da bize ait.
Onlardan da çıkaracağımız dersler var.
Ve bunlar bize içsel bir güçlenme sağlayacak günün sonunda.
Yeter ki biz...
Elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışalım.
Çünkü o zaman sonuç kötü bile olsa deriz ki benim elimden gelen buydu.
Benim adamı hıdır, elimden gelen budur değil mi?
Öyle diyorduk. Bu kadarını yapabildim deriz ya.
Hani kendi sınırlarımızı görmüş oluruz.
Neler yapabileceğimizi, neler yapamayacağımızı.
Ve olumlu düşünün diyor Katie.
Çünkü ne düşünürseniz olsunuz diyor arkadaşlar.
Çok iddialı bence. Ne düşünürsen olsun diyor.
Düşüncelerimizin şu anda olduğumuz kişiyi yarattığını...
Ve yaratacağını söylüyor.
Bakın gelecek de var işin içinde.
İyimsel olan kişi bir bardağın yarısını dolu görür değil mi?
Kötümsel olan kişi de o bardağın yarısını boş görür.
İşte bu ikisi arasındaki tek fark bardağa bakan kişilerin düşünme biçimi.
Olumlu düşünürsek olumlu davranırız ve bu da bizi olumlu bir sonuca götürür.
Tam tersi ise olumsuz bir sonuca.
Çünkü olumlu ve olumsuz düşünceler adeta böyle bir mıknatıs gibi benzer bir zihin durumunda olanları çekiyor.
Ne düşünüyorsanız o geliyor size.
Peki Merve nasıl olumlu düşüneceğiz?
Hayatınızdaki, çevrenizdeki, dünyadaki iyi olan şeyleri görmeye çalışın.
Hiç kimsenin mükemmel olmadığını ve asla olmayacağını bilin.
Mükemmel diye bir şey yok.
Peri masallarında bile yok.
Olumlu sonuçları gözünüzde canlandırmaya çalışın.
Hani bir şey yapacaksanız böyle çok mutlu bir sonla bitmiş gibi bunu gözünüzde canlandırmaya çalışın.
Başkaları hakkında iyi şeyler düşünmeye çalışın.
Minnettar olmaya çalışın.
En kötü durum... bile minnettar olacağınız şeyler var.
Onları hatırlamaya çalışın.
O şeyi bulun ve o şeye sahip olduğunuz için şükredin.
Benim en sevdiğim yerli filmlerden biri ağır romandır ve en sevdiğim repliği de oldular bilir.
Güzelleş be oğlum. Şimdilik ölümüne dek hayattasın.
Bu rayipliği çok severim. Ve hayatın size borçlu olduğu inancından kurtulun.
Hayat bize hiçbir şey borçlu falan değil.
Size borçlu olan tek kişi yine sizsiniz diyor Katie.
Hayatı iyi kılmayı kendinize borçlusunuz.
Bir insanın kendisine ettiği kötülüğü bazen inanın hiç kimse yapmıyor arkadaşlar.
Sizin bürütüsünüz belki de sizsinizdir.
Sezar'ın bürütüsünden bahsediyorum.
Gün içinde kafanız...
Bundan geçen olumsuz düşünceleri lütfen hemen yakalayın ve onu olumluya çevirmeye çalışın.
Dün böyle arkadaşımla oturuyoruz.
Baktım böyle olumsuz şeyler söylemeye başladı.
Ben de şey diyorum dalgasına.
Hemen iptal ediyorsun onu.
İptal, iptal. Yeni nesil yaşam koçlarından çok sık duyuyoruz değil mi bunu?
İşte hayal kırıklıklarımı iptal ediyorum.
Bana güzellikler getirecek ilişkilere kendimi açıyorum ve kabul ediyorum.
Ya gülüyorum ama bunlar gerçekten işe yarayan şeyler ki psikologlar da biliyorsunuz olumlama cümleleri veriyor.
İptal et diyorlar mı onu bilmiyorum ama sevgili psikologlar diyor musunuz?
İşte kendimi seviyorum, kendimi olduğum halimle kabul ediyorum gibi şeyler söylüyorlar, söyletiyorlar bize.
Sadece olumlu düşünmeyin arkadaşlar.
Olumlu da davranın diyor Katie.
Mesela gülümseyin. Gülümsemenin gücü gerçekten çok büyük ki araştırmalar da bunu gösteriyor.
Araştırmalar gülümsememizin doğal bir kendini iyi hissetme faktörü olduğunu gösteriyor.
Çünkü gülümsediğimiz zaman kan dolaşımımıza doğal endorfinler yani bir nevi doğal ağrı kesiciler ve serotonin salgılanıyor.
Dolayısıyla mutlu oluyoruz.
Gülümsediğimiz zaman yüz kaslarımız böyle beynimize mutluluk mesajları yolluyor ve kendimizi iyi hissediyoruz.
O yüzden böyle kendinizi mutsuz hissettiğinizde bir gülmeyi deneyin bakalım ne oluyor.
Gülün bakalım. Olumlu davranma konusunda dediğim gibi en önemli şeylerden biri, başı çeken şey gülümsemek.
Yeni şeyler denemek, yeni bir hobi edinmek.
çok iyi geldiği söyleniyor. Hani ister pasta yapmayı deneyin ister paten kaymayı ister kamp atmayı hiç fark etmiyor.
Yeni bir şeyler olsun hayatınızda.
Bir de şu var ki insanları sürekli yermeyin.
Biraz da övmeyi bilin.
Çünkü övmek böyle paylaştıkça azalan bir şeker torbası değil.
Bedava sonuçta. Övgü ruha kondurulan bir öpücük gibidir arkadaşlar.
Karşınızdaki insanın size ısınmasını sağlar ki araştırmalar da bunu kanıtlıyor.
Ama kendinize övme işini bırakın genelde başkaları yapsın.
Kendi kendinizeyken hani değil.
tabii ki ama insanların yanında böyle habire de kendinizi övüp durmayın.
Hani Jim Carrey Oscar töreninde kendisiyle dalga geçiyordu ya.
Ben iki kez altın küre kazanmış olan Jim Carrey'im.
Geceleri uyumaya gittiğimde uyumaya giden sıradan bir adam değilim.
İki sefer altın küre kazanmış Jim Carrey olarak biraz kestirmeye gidiyorum demişti.
Kendimizi fazla övmek iyi bir şey değil.
Yani karşı tarafta öyle hoş bir intiba bırakmıyor ve olumlu davranışlar içerisinde hayır demeyi öğrenmek de var arkadaşlar.
Ben hayır diyemiyorum diyenler için podcastı var kanalımda.
Nasıl hayır deriz? Başkalarına evet derken kendinize hayır demediğinize emin olun arkadaşlar.
Hayata karşı pozitif bir felsefeniz olsun.
Felsefemiz çoğu zaman dile getirdiğimiz özdeyişlerde, deyimlerde saklı.
Mesela pozitif özdeyişler.
İşte bir kapı kapanırsa bir başkası açılır.
Her şerde bir hayır vardır.
Ben bunu çok sıkı söylerim.
İşte negatifler şöyle. Aksilikler geldi mi üst üste gelir.
Huylu huyundan vazgeçmez negatif özdeyişler.
Sizin En sık kullandıklarınız neler arkadaşlar?
Belki de hayat felsefeniz orada yatıyor.
Pozitif mi negatif misiniz hayata karşı?
Okulda zorba çocukların sürekli tacizine uğrayan 12 yaşındaki bir çocuk şöyle demiş mektubunda.
O çocuklar yaptıklarıyla yaşamak zorundalar.
Ben onların yerinde olmak istemezdim demiş.
Ne kadar pozitif bir çocuk. Her durumdaki olumlu şeyi görmeye çalışın.
Tıpkı buradaki gibi. Kötünün içindeki iyiyi görmeye çalışın.
Ve bir hedefiniz olsun diyor.
Bir vizyon edinin diyor Katie.
Bunlar hayatınıza... Bir motivasyon, bir anlam katar.
Hedeflerimiz, gerçekleştirmeyi arzu ettiğimiz ve gerçekleştirmek için çalıştığımız ve mantıksal olarak da gerçekleştirebileceğimiz şeyler kısa ve uzun vadeli amaçlarımız.
Vizyon ise bunlardan farklı.
Vizyon uzun vadeli planlar arkadaşlar.
Umutlarımız, arzularımız, belki böyle Alaaddin'in sihirli lambası gerçek olsa ve gerçekten o cin oradan çıksa ondan isteyebileceğimiz şeylerden biri, vizyonlarımızdan biri olabilir.
Hedeflerimiz, kabiliyetlerimiz dahilinde olmalı.
Hep söylüyorum bunu. Ve tabii ki...
imkanlarımız dahilinde atıyorum evi temizlemek bile olur kısa vadeli bir hedef.
Ya da işte çocuğuma karşı artık daha sabırlı olacağım gibi ya da bir kitap bitirmek gibi şeyler.
Kısa vadeli hedefler olabilir.
Uzun vadeli hedefler ise daha fazla planlama, önceden düşünme gerektiren şeyler.
Bir aile kuracağım, evimi dekore edeceğim, evimi taşıyacağım, yabancı bir dille öğreneceğim, bir kitap yazacağım gibi uzun vadeli hedefler olabilir.
Vizyon dediğimiz şey ise kişisel rüyamız gibi.
Uğrunda çalıştığımız ve gerçekleşmesi belki bir ömür sürecek ama ondan asla vazgeçmeyeceğimiz umut, ihtiras ve özlenen başarıdır.
Martin Luther King'in I have a dream demesi gibi.
Kalıcı mutluluk için ne düşündüğümüz kadar ne yediğimiz de önemli.
Ne yiyorsak oyuz diye bir söz var.
Bence çok doğru. Çünkü yediklerimizle zihnimiz arasında biliyorsunuz sağlığımız arasında bir paralellik var.
Bir şey yediğimiz ya da içtiğimiz zaman beynimizde mevcut olan kimyasallar yani işte endorfin, dopamin ve serotonin seviyeleri değişmeye başlıyor.
Bunlar da haliyle ruh hali bize etki ediyor.
Egzersiz yapmak zaten biliyorsunuz serotonin, endorfin seviyemizi yükseltiyor.
Aynı böyle çikolata yemiş gibi oluyoruz egzersiz sonra.
Ve öz saygımız yükseliyor.
Bir amaç duygusu veriyor.
Daha ne olsun? Ve iyi hissetmek için dış görüntünüz gerçekten çok önemli diyor.
Çünkü içimizde iyi hissetmek istiyorsak dışımızda da buna ihtiyacımız var.
Burada bahsettiğim şey şu değil.
Sosyal medyada gördüğünüz o kusursuz medya imajları değil.
Bundan bahsetmiyorum. Bu bizim kişisel en iyimize ulaşmakla ilgili.
Kendinizin en iyi versiyonu olmak.
Dün kız arkadaşım bana dedi ki böyle dertlerimi anlatıyorum sıkıntılarımı.
falan dertleşiyoruz. Nasıl dedi bu kadar sabrettin?
Ne kadar güçlüsün? Sonra dedi ki sen de dedi en çok takdir ettiğim şey beni senelerdir tanıyor.
Ne olursa olsun dedi.
Köy yanarken deli saçını tarar hesabı.
Öz bakımını ihmal etmiyorsun dedi.
Hani aşkı memnuda Bihter hayatına son vereceği gün rujunu sürüp hala bakım yapıyordu.
Hayat felsefem. Bunu daha önce Hayat İçin 12 Kural Podcast'ımda anlatmıştım neden böyle yaptığımı.
Kendimi iyi hissetmek için yapıyorum.
Çünkü içimde iyi hissetmek istiyorsam dışarıdan yıkık görünmemem lazım.
Bilmiyorum ben böyle düşünüyorum.
Çünkü modum düşüyor. Ağustos'un ortasında bile ince ipek çorabını giyen ve hanımefendilerden helal olsun övgeleri alan, seda sayan gibi hissettim kendimi şu an.
Görünüm önemli arkadaşlar.
Ne derseniz deyin önemli.
Çünkü insanlar kıyafetleriyle karşılanır, ilmiyle ağırlanır.
ahlakıyla uğurlanır der Mevlana.
Yapılan araştırmalar biri hakkındaki ilk izlenimimizin sonradan değişmesinin hatta sonraki karşılaşmalarımız farklı bir izlenim uyandırsa bile artık çok güç olduğunu göstermiş ve
yeni biriyle tanıştığınızda ilk birkaç saniyede notunu veriyormuşsunuz ve çok ilginç ilk izlenimimiz doğru çıkıyormuş kafamızdan geçenler.
Hatta çok enteresan bir araştırma var.
Deneklere iş başvurusunda bulunan kişilerin Görüşmecileri selamladıkları 20-30 saniyelik video klipler gösteriliyor ve deneklerden iş başvurusunda bulunanların dürüstlük, doğruluğu, kendine güven
gibi özelliklerini sıralaması isteniyor.
Deneklerin değerlendirmelerinin her bir başvuranla en az 20 dakika görüşme yapan profesyonel görüşmecilerin değerlendirmeleri kadar güvenilir olduğu tespit ediliyor.
Yani bir kişiyi 20-30 saniye gören kişiyle 20 dakika böyle eline boyuna...
Görüşme yapan kişi aynı sonuca varıyor.
Enteresan. Araştırmalar gösteriyor ki kendimizi bir parça moralsiz hissettiğimizde görünüşümüze ufak bir olumlu müdahalede bulunursak bile kendimizde oldukça iyi hissedeceğimizi gösteriyor.
Beden dilimiz de tabii ki çok önemli.
Etkili iletişim bölümünde bundan uzun uzun bahsetmiştim.
Mutlaka dinleyin derim. Dik duruşumuz bile gerçekten çok önemli.
Üç kutsal üçlü var arkadaşlar unutmayalım.
Dik duralım, gülümseyelim ve göz teması kuralım.
Kalıcı mutluluk diyorum diyorum.
Ama bazen mutsuzluklar da olacak tabii.
Bazen mutsuz olabileceğimizi de kabul etmemiz gerekiyor.
Hem mutluluğun kıymetini daha iyi anlıyoruz böylece değil mi?
Olumlu bakalım. Mutsuzluğa olumlu baktım şu anda.
Çünkü mutluluğun kıymetini onun sayesinde anlıyoruz.
Ve Katie diyor ki kararlı olun.
Çünkü kararsızlıklarımızın çoğu yanlış bir karar alma korkumuzdan kaynaklanıyor.
Ve çoğu zaman mükemmelliyetçiliğimizden kaynaklanıyor tabii ki.
Oğuz Atay'ın tutunamayanlarında harika bir tespiti vardı.
Diyordu ki yatağımın karşı...
Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden?
Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni.
İşte sonunda anlamsız bir oldum.
İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla.
Hiç resim asmadık. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadık.
Ne kadar anlamlı değil mi? Ve sırada sezgilerimiz var.
Araştırmalar bir karar alırken sezgilerimize de kulak vermemiz gerektiğini söylüyor.
Çünkü kararımızın doğru olma olasılığının daha yüksek olduğunu söylüyorlar.
Sezgilerimize de dayanırsak.
Einstein tek gerçek değerli şey sezgidir diyor ya.
Size tarihe geçmiş.
En ünlü sezgi olayını anlatmak istiyorum.
Yarış otomobili sürücüsü Juan Fancio'nun başına gelen bir olay.
Fancio 1950 Monaco Grand Prix'sinde yarışırken kör bir noktaya doğru yaklaşıyor ve içgüdüsel olarak bir fren yapıyor.
Köşenin ardında hemen onun görmediği bir noktada çok ciddi bir kaza meydana gelmiş ama Fancio'nun bundan haberi yok.
Eğer fren yapmasaydı kaza yapan otomobillerin arasına dalacaktı ve o köşenin arkasını görmesi mümkün değil.
Ama iç güdüsüne uyarak sert bir fren yapıyor ve bu sayede ölümden dönüyor.
Ve sonra yapılan röportajlarda neden frene bastığını bilmediğini söylüyor.
Fansio'nun bu hayret uyandırıcı öngörüsü tabii ki kameralar tarafından da kaydediliyor.
Ve psikologlar iş başındaki bu 6.
hissin ya da Sezgin'in her ne diyorsanız 1.
sınıf örneği olan bu olayı araştırmaya tabii ki can atıyorlar.
Fansio da psikologlarla birlikte çalışma yapmayı kabul ediyor ve yarışın kamera görüntülerini beraber analiz etmeye başlıyorlar.
İlk başta Fansio'nun gerçekten de olağanüstü sezgisel bir algıya sahip olduğunu düşünüyorlar.
Çünkü kanıtlar çok şaşırtıcı ama kamera görüntülerini tek tek inceledikleri zaman çok ilginç bir şey ortaya çıkıyor.
Kayıtlar Fansio'nun otomobilinin hızla kör dönemece yaklaştığını gösteriyor ama aynı zamanda stadyumdaki seyircileri de gösteriyor.
Seyirciler o kazanın olduğu yeri diğer tarafı çok rahatça görüyorlar tabii ki yukarıdan ve Fansio'nun otomobiline değil o anda zincirleme kazanın olduğu yere bakıyorlar.
Fancio'nun seyircileri bilinçli olarak görmesi dediğim gibi mümkün değil.
Çünkü o kadar hızlı gidiyor ki o kadar büyük bir hızla giderken seyirciler ancak böyle bulanık görünür.
Ama şu oluyor bilinç altında seyircileri ve onların o zincirleme kazayı gördükleri anda yüzlerinde beliren ifade beliriyor.
Yani bir saliselik bir an belki ama Fancio'nun beyni önceki yarış deneyimlerinden yararlanarak seyircilerin yüzlerindeki o ifadeyi bir tehlike işareti olarak yorumluyor.
Ve Fancio'ya fren yaptıran şey tam olarak bu.
Dolayısıyla Sezgilerimiz aslında altıncı bir his gibi görünmüyor ama beynimiz bir saniyeden de kısa bir süre içinde bilinçaltında dış işaretleri yani etrafımızda neler olup bittiğini değerlendirebiliyor.
Bütün bunları geçmiş deneyimlerimizin ışığında işliyor.
Sonra da bir karar verip bilinçli beynimize bir mesaj gönderiyor.
Biz de bu mesajı sezgi olarak algılıyoruz.
Yani beynimiz normalde yaptığı şeyi yapıyor yani bilgileri alıyor ve onları kullanarak bir karara varıyor.
Fakat sezgi söz konusu olduğunda bu işlem o kadar hızlı gerçekleşiyor ki biz bunun farkına bile varmıyoruz.
Mesela deneyimli satranç oyuncuları sadece böyle taşların konumlarını analiz ederek ya da hamleleri bir mantık çerçevesinde kurgulayarak oynamıyorlar.
Binlerce satranç hamlesi kalıbını bilinçaltlarında tutuyorlar ve doğru hamleyi bir şekilde yapıyorlar.
Einstein diyor ki sezgisel zihin, Kutsal bir armağandır.
Akıllı zihin ise...
Onun sadık bir hizmetkarıdır.
Hizmetkarı onurlandıran ve armağanı unutan bir toplum yarattık.
Son olarak hayatta tabii ki güçlükler olacak.
Onlar her zaman var.
Bu güçlükler bizim karakterimizi inşa ediyorlar.
Bunu unutmayalım ve bizi geçmişin öfkelerine takılı kalmanın sebep olacağı üzüntü ve mutsuzluktan inanın daha üzgün yapmazlar.
Mutluluğu kendimizde borçluyuz.
Çünkü hayat bir prova değil ve ikinci şansımız olmayacak.
Her günü en iyi şekilde yaşayalım.
anda kalalım. Geçmişte yaşamayı lütfen bırakalım.
Gelecekte iyi ki demek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
AGES'e hayat ve emeklilik Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
