
Amazon Prime Day 22-29 Haziran! Bu fırsatlarla yerinde duramayacaksın. Hemen keşfet!
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Bu bölüm "Amazon" hakkında reklam içerir.
Transkript
Amazon Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size Kaizen'den bahsedeceğim arkadaşlar.
Yani alışkanlıkları dönüştürmenin Japon yönteminden hayatımızı iyi yönde değiştirebilmek için ve kalıcı bir değişim olması adına hatta yaşam kalitemizi arttırmak için de diyebilirim.
Bu alışkanlıklar üzerine epey bir bölüm çekeceğimi söylemiştim size.
Bu da onlardan biri olacak. Şimdi bu Kaizen öyle bir şey ki arkadaşlar, düşünün savaş sonrası yerle bir olmuş, böyle kaynakları tamamen tükenmiş olan bir ekonomiyi bile dünyanın en büyük, en verimli
otomobil devine dönüştüren o sır Kaizen.
Bunu anlatacağım size bugün çünkü bu sır bizim böyle bir türlü başlayamadığımız o diyetler, erteleyip erteleyip durduğumuz yabancı dil eğitimimiz, o yazmayı bir türlü beceremediğimiz tezlerimiz, içinden çıkamadığımız
o düzensiz evimiz, bir türlü başlayamadığımız o spor başlasak da bıraktığımız ve benzeri şeyleri belki kalıcı olarak çözebilecek diye düşünüyorum.
Çünkü çoğumuz bence değişimi şöyle kurguluyoruz.
İşte bir pazartesi sabahı aniden uyanıp ya da işte bir ocak günü en meşhuru bir ocak günüdür.
Yeni yıl. bir sabah uyanıyoruz ve yepyeni bir insan olarak uyanacağımızı hayal ediyoruz değil mi?
Çünkü zannediyoruz ki alışkanlıklarımızı değiştireceğiz ve hayatımız değişecek.
Evet gerçek bu zaten alışkanlıklarımız değişince hayat değişiyor ama 2 Ocak günü bırakıyoruz.
1 Ocak günü yapılan planlar.
En maksimum hadi 5 Ocak olsun.
Hep diyorum ya yapan varsa bana yazsın.
Gerçekten Merve bir senedir ben yılbaşı hedeflerimi gerçekleştirdim diyen varsa yazsın.
Geçen bölümde de sormuştum ama hiç kimse yazmıyordu.
Demek ki yok.
Şimdi arkadaşlar o kadar büyük hedefler koyuyoruz ki kendimize ve bu hedefler dediğim gibi birkaç hafta içinde ya da işte maksimum 3-5 gün içinde bir tükenmişlikle yoğun bir suçluluk duygusuyla maalesef
son buluyor. Ki zaten sorunumuz tam olarak bu.
Bugün bunu konuşacağız. Kalıcı değişim için gerçekten ne yapabiliriz?
Şimdi belki zannediyoruz ki sorun bizdeki irade eksikliği, motivasyon kaybı ya da kişisel bir zayıflıktan kaynaklanıyor.
Hayır. Ortada nörolojik bir uyumsuzluk var.
Çünkü insan beyninin değişime vermiş olduğu evrimsel bir tepki var arkadaşlar.
Ve bu tepkiyi anlamadan herhangi bir alışkanlığımızı kalıcı olarak değiştirmeye çalışmayı anlamak böyle akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey.
Peki o akıntıyı nasıl kendi lehimize kullanabiliriz?
İşte bunu anlatacağım size. Sadece Kaizen'i değil bir sürü Japon felsefesini anlatacağım.
Kaizen'e bağlayacağız konuyu.
Bu alanda araştırmalar yapan ve bizzat böyle bunu derinden yakınen deneyimleyen bir isim var.
Yazar Sarah Harvey. Onun deneyimlerinden de bahsetmek istiyorum size.
Şimdi Sarah Harvey. Londra'da yaşıyor ve her gün her şeyin sürekli bir koşturma içinde olduğu, rekabetin, stresin tavan yaptığı bir yayıncılık şirketinde çalışıyor.
Ve burnout dedikleri yani modern çağımızın tükenmişlik sendromunu da birliklerine kadar yaşıyor.
Tam da öyle bir gün çok büyük bir karar alıyor.
Tıpkı East Prey Love filmindeki gibi.
Ben diyor buradan alıp başımı gideceğim.
Japonya'ya yerleşeceğim diyor ve dediğini de yapıyor.
Ama şimdi komik olan şey şu.
Sakinlik aramaya gittiği yer aslında biliyorsunuz dünyanın en kalabalık, en yoğun metropollerinden biri Tokyo.
Hayat korkunç bir hızla akıyor Tokyo'da.
Sonra Sara Tokyo'da onu bekleyen manzaranın Londra'dan çok farklı olduğunu anlıyor.
Büyük bir aydınlanma yaşıyor.
Çünkü milyonlarca insanın her gün böyle bir karınca yuvası gibi aktığı bu devasa metropolde Tokyo'da her şeyin inanılmaz bir sükunet, bir akıcılık ve mikroskobik bir düzen içerisinde ilerlediğini
fark ediyor. Bu arada giden bir arkadaşım var yakın dönemde aynısını söylemişti.
Sara'nın fark ettiği şey şu.
Bir gün Tokyo metrosunu gözlemliyor ve insanların vagonlara gerçekten çok yoğun bir şekilde bindiğini fark ediyor.
Fakat içeride O batı metrolarında görmeye alışık olduğu pasif agresif akış yok.
O gerginlik yok hani itme kakma vesaire bunlar yok.
Tabii medeni insanlar o yüzden demiş olabilirsiniz ama Avrupa'da hani medeni kabul ediliyor ya o yüzden bu örneği verdim.
Ya da sokakta işte bir yol çalışmasına denk geliyor.
Hani bizdeki yol çalışmalarını bilirsiniz haftalarca sürer, trafik felç olur, her köşe başına bir çukur olur, o çukurları arabayla geçersiniz falan korkunç yani.
Ama Japonya'da görmüş olduğu yol çalışmaları böyle değil.
Çünkü işçilere bir bakıyor.
İşçiler arasında adeta hani cerrahi diyebileceğimiz bir iş bölümü var.
Bir işçi sadece milimetrik ölçüm yapıyor.
Diğerine bakıyor sadece yolu böyle belirli bir açıyla kazıyor.
Başka bir işçi yayalardan sorumlu.
Yayaları işte kusursuz bir ritimle yönlendirmeye çalışıyor.
Ve o kocaman yol çalışması saatler içinde bitiyor.
Ya da işte birkaç gün içinde maksimum.
Ve kimseyi rahatsız etmeden böyle sessiz sedasız bitiyip geçiyor.
Hani hiç anlamıyor insanlar orada yol çalışması olup olmadığını.
Tabii sadece bunlar değil gözlemleri.
Japonya'da sushi şeflerinin sadece bakın sadece pirinci doğru yıkamayı.
Bir pirinç yıkamak nedir değil mi?
Ne kadar basit bir eylem gibi görünüyor.
Hayır. Ve o pirinci pişirmeyi öğrenebilmek için sushi şeflerinin yıllarını verdiklerini öğreniyor.
Bu vesileyle biz de öğrenmiş olduk bunu.
Hatta şey bu balon balığı üzerine bile senelerce çalışıyorlar.
Balon balığı bile mi? İşin en önemli kısmı.
Çünkü zehirleyebilir. Japonlar beni her defasında şaşırtmayı başarıyor.
İşte Sara bu küçük detaylara bakarak ve sürece verilen o muazzam önemin aslında bir rastlantı olmadığını ve bunun bütün Japon toplumuna nüfus etmiş bir şey olduğunu ve altyapısında da bir
felsefe olduğunu fark ediyor.
O felsefeyi konuşuyoruz işte.
Kaizen felsefesi. Şimdi Kaizen Japonca iki kelimeden oluşuyor.
Kan Ve değiştirmek anlamına geliyor.
Özde değiştirmek anlamına geliyor.
Kay doğru olmak veya iyi anlamına geliyor.
Zen ise temel olarak daha iyiye doğru değişim ve sürekli iyileştirme anlamına geliyor.
Kaizen aslında her bir bireyin fikirlerinin Eyleme dökerek küçük, yönetilebilir ve sürekli böyle minik minik adımlarla ilerlemeye odaklanan bir şey.
Ve işin özünde şu var arkadaşlar.
Hani tek bir kişinin yüz adım atmasındansa yüz kişinin bir adım atması daha iyidir gibi bir düşünce var altyapısında.
Bu arada dün filenin sultanları yine tarih yazarken bunları düşündüm.
Aklıma sürekli Kaizen geldi.
Çünkü Kaizen bize hani büyük başarıların bir anda ortaya çıkmadığını söylüyor ya.
Başarı her gün yapılan o küçük iyileştirmelerin tekrar...
ve vazgeçmeyen bir disiplinin sonucu.
Milli takımımız da bunun çok güzel bir örneği.
FIVB Milletler Ligi'nin ikinci etapında oynadıkları dört maçı da kazandılar.
Heyecanla izledim her bir maçı ve Ankara'daki galibiyetlerle dünya sıralamasında Filenin Sultanları biliyorsunuz ABD'yi geride bırakarak üçüncülüğe yükseldiler.
Bu başarı tek bir maçın, tek bir yıldız oyuncunun ya da tek bir mucizenin sonucu değil arkadaşlar.
Yıllardır süren emeklerinin, her gün biraz daha iyi olmaya çalışma kültürlerinin bir sonucu.
Aslında hayatın birçok alanında da aynı şey geçer.
Bizi harekete geçiren şey çoğu zaman hep söylüyorum ya devrim niteliğinde öyle büyük kararlar değil.
Hayatı biraz daha kolaylaştıran, biraz hızlandıran, biraz daha verimli hale getiren o küçük adımlar.
Bu noktada Amazon'un seni harekete geçiren fırsatlar yaklaşımı da bana bunu hatırlatıyor.
Çünkü bazen doğru zamanda karşımıza çıkan küçük bir fırsat günümüzü sandığımızdan çok daha fazla kolaylaştırabiliyor.
Filenin sultanlarından İlkin ve Cansu'nun yer almış olduğu reklam filmini görmüşsünüzdür.
Harika yani tam da bu enerji var orada.
Hareket etmek, fırsatı görmek, o fırsatı değerlendirmek.
Üstelik fırsat kadar güven de çok önemli biliyorsunuz.
Amazon'un geçtiğimiz Kasım ayında fırsatlar konusunda en güvenilir e-ticaret platformu olarak öne çıkması da o yüzden anlamlı.
Kaizen'in özünde bu da var.
Büyük sonuçlar peşinde koşarken küçük adımların gücünü unutmamak.
bir şampiyonluğu da daha kolay bir günü de mümkün kılan şey doğru zamanda atılmış.
küçük bir adımdır. Amazon hakkında daha detaylı bilgi almak isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Ve devam ediyorum. Kaizen'in tarihsel kökeni de aslında çok ilginç.
Çünkü muhtemelen siz de aslında bunu Japonlardan çıkmış ve bilmem kaç bin yıllık bir öğreti falan zannediyorsunuz ama öyle değil.
Hatta Amerika'dan çıkmış desem daha da şaşıracaksınız.
Az sonra oraya geleceğim. Şimdi Kaizen evet yüzyıllardır Doğu felsefesinin Zen Budizminin bir parçası olmuş bir felsefe.
Mesela geleneksel çay seromonisi.
Bu seromonisi Sadece oturup çay içmekten ibaret bir şey değil.
Bizdeki gibi değil yani.
Biz çayı koyuyoruz, içiyoruz.
Gerisini düşünmüyoruz.
Onlarda bu yok. Onlar suyun nasıl döküldüğünden o çay kasesinin nasıl tutulduğuna kadar.
Bakın bu kadar detay.
Bu kadar kasmaya gerek var mı demiş olabilirsin ama bilemiyorum altan.
Kendimi Japonya'da bir çay seremonisini hayal edemiyorum.
Çünkü ben bir çay bağımlısıyım ve bana derlerse ki Merveciğim çayını işte bu küçük ritüelle bin bir saat içerisinde yavaş yavaş içeceksin.
Ben dayanamam.
Ben böyle peş peşe çay koyup içmem lazım.
Damarlarımdan çay versinler o derece yani.
Bu ritüele katılamayacağım kusura bakmayın.
Acaba onlar da çok meraklıydı zaten.
Merve gelsin de bir ritüel yapalım.
Arkadaşım burada amaç ne diyorsanız şimdi şöyle.
Burada en küçük ritüellerin bile bakın çok küçük bir ritüel çay içmek onlar için.
Ama bunu büyük bir niyetle kusursuzlaştırmaya çalışıyorlar.
Ve burada işte verimlilik, hız vs.
bunlar söz konusu değil. Tamamen o anda var olmak ve o süreci mükemmelleştirmek için yapılan bir şey o çay seromonisi.
Ya da yine Japonların işte hat sanatı.
Baktığınız zaman işte fırçayla atılan tek bir darbe değil mi?
İşte kağıda bir şeyler çizmişler.
Belki öyle görüyorsunuz ama o da öyle bir şey değil.
Burada şu var. O anki ruh halleri ve konsantrasyonlarının bir ifadesi.
O gördüğümüz tek bir fırça darbesi.
Ve o kusursuz fırça darbesine ulaşmak için yıllar süren ve bıkıp usanmadan yapılan tekrarlar gerekiyor.
Hatta bununla ilgili çok sevdiğim bir hikaye var.
Onu da anlatmak istiyorum size.
Bir gün genç bir öğrenci bir zen ustasının yanına gidiyor ve ona şöyle bir soru soruyor.
Ustam diyor. Ben bu sanatta gerçekten ustalaşmak istiyorum ama ne kadar sürer diyor benim ustalaşmam.
Usta da cevap veriyor. 10 yıl diyor.
Öğrenci tabi sabırsızlanıyor.
Peki diyor herkesten daha çok çalışırsam.
Günde saatlerce çalışırsam.
Kendimi tamamen bu işe adarsam diyor.
Hani sürenin kısalacağını zannederek.
Usta şöyle bir cevap veriyor.
O zaman diyor 20 yıl.
Öğrenci tabi çok şaşırıyor.
Nasıl yani diyor. Ağam bizle eğleniyor.
Daha çok çalışırsam diyor.
Daha kısa sürmesi gerekmiyor mu?
Usta da diyor ki. Eğer bir gözün sürekli varmak istediğin yerde olursa.
O yolu görmek için geriye sadece.
tek bir gözün kalır. Yani sonuca takıntılı olan insan o süreci gerçekten asla öğrenemez.
Kaizen de bize işte acele etmeyi değil her gün aynı yola biraz daha bilinçli basmayı öğreten bir şey aslında.
Ve bu hikayede öğrencinin derdi Bir şeyleri öğrenmek değil.
Bir an önce usta olduğunu görmekti fark ettiyseniz.
O yüzden ustası ona çok daha uzun süreler söyledi.
Çünkü insan bir şeyi sadece sonuca varmak için yapıyorsa yolun kendisini kaçırıyor değil mi?
Hep diyorum ya ben yolda olma halimi daha çok seviyorum bir yere varmaktansa.
Kaizen bize diyor ki aslında büyük sıçramalar, işte ani dönüşümler, kendini tüketen disiplinler değil.
Her gün küçük bir adım atın ya.
Hani bugününüz dünden %1 daha iyi olsun.
Bunu söylüyor %1 ya hiçbir şey değil.
Bugün dünden %1 daha iyi olsun.
Çünkü ustalık böyle bir gün içerisinde işte kendimi parçalayayım ve usta olayım.
Ya da 3 ayda kendimi paralarcasına çalışayım usta olayım.
Öyle bir şey değil. Her gün her gün kendini biraz daha biraz daha inşa ederek gelen bir şey.
Dediğim gibi acele eden insan hedefe bakıyor, sonuca bakıyor.
Ama gelişen... insan yola bakıyor.
İşte bu daha önemli. Yola bakmak daha önemli.
Kaizen de bize hedefe koşmayı değil yolu ustalıkla yürümeyi öğreten bir şey.
Ya da yine işte Japonya'da dövüş sanatlarına bakın orada ortak bir temel kural var.
Tek bir şeye odaklanmak, o eylemi basitleştirmek ve hedeflenen kusursuz sonuca ulaşana kadar bıkıp usanmadan pratik yapmak değil mi?
O yüzden onlar için böyle tek bir yumruğu binlerce kere tekrar etmek sıkıcı bir rutin değil.
Bizim için çok sıkıcı görünebilir ama onlar için öyle değil.
Mükemmele giden yolun...
ta kendisi. Bunu çay seremonisinde de görüyoruz.
Hat sanatında da görüyoruz.
Dövüş sanatlarında da görüyoruz.
Çünkü bu dediğim gibi mükemmele giden yolun Ta kendisi.
Mükemmel nedir? Onu da konuşacağız az sonra.
Ya da bir kılıç ustasına bakın Japonya'da.
Zanaatkarlığına bakın. O çeliğe şekil vermesi onlarca yıl sürebiliyor.
Hani böyle işte iki günde de yapabilir onu.
Ama onlarca yıl o çeliğin üzerinde çalışıyor.
Burada aslında el becerisi dışında ne var?
Çok büyük bir adanmışlık var değil mi?
Hatta Japon kültüründe işine ruhunu katan bu usta zanaatkarların ruhuna shakunin deniliyor arkadaşlar.
Yani zanaatkar ruhu.
İşine ruhunu katan usta zanaatkarlara veriliyor.
Şakunin ruhu ve sadece bir mesleği icra etmekten ya da işte bir el becerisinde uzmanlaşmaktan çok daha derin bir adanmışlık felsefesi var bunun altında.
Bir şakunin işini sadece sıradan bir görev olarak görmüyor.
Yaptığı işe bütün ruhunu katıyor.
Bütün benliğini katıyor. Ve ustalıklarında mükemmelliği aramalarının sebebi kişisel bir kibirden ya da egodan kaynaklanmıyor.
Tamamen böyle zanaatlarına duymuş oldukları o derin saygıdan kaynaklanıyor.
Bir şakulin asla acele etmiyor arkadaşlar.
O işin kestirmesine, kolayına kaçmıyor.
İster suşi yapsınlar, ister ahşaba şekil versinler, isterse sadece bir ayakkabıyı tamir etsinler.
O göreve tamamen kendilerini adayarak yapıyorlar bunu.
Ve en önemlisi de Şakun'un ruhu taşıyan bir usta asla çıkıp da ben oldum ya gibi bir şey söylemiyor.
Her zaman... bir sonraki o küçük gelişimi arıyor ve işini nasıl daha iyi yapabileceğine odaklanıyor tamamen.
Bu da Kaizen'in ruhunda olan o sürekli iyileştirme felsefesinin vücut bulmuş hali gibi bir şey.
Kaizen'in köklerinde bunlar var.
İşte geleneksel çay saramonisinde anlattığım hat sanatı, dövüş sanatları.
Bunların altyapısında anı yaşamak ve sürekli bir tekrar görüyoruz.
Ve her eylemi büyük bir dikkatle yavaş yavaş mükemmelleştirme hedefi görüyoruz.
Bir de Japonya'nın Edo döneminde Monozukuri diye bir şey var arkadaşlar.
Bu da bir şeyler üretme sanatı anlamına geliyor.
Bu da çok büyük bir önem taşıyor.
Ve zanaatkarlar sürekli bir gelişim arayışı içerisindeler.
Hatta o dönemde atıkların gübre olarak kullanılması gibi böyle erken geri dönüşüm sistemlerini görüyoruz.
Bakın burada bile elde olanı sürekli iyileştirerek yaşam kalitesini artırma gibi bir hedefleri var.
Ama modern anlamda bu sürekli iyileştirme metodolojisinin temellerine bakarsak aslında 2.
Dünya Savaşı'nda Amerika Birleşik Devletleri devletlerinde atılmış olduğunu görüyoruz.
Şimdi savaş nedeniyle erkekler cephedeler ve dolayısıyla işletmelerin üretimini sürdürebilmeleri, tedariklerin aksamaması için ABD hükümeti sanayi için eğitim vermeye hazırlanıyor ve bir dizi program
başlatıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'nın ekonomisi ve endüstrisi biliyorsunuz tamamen yıkıldı.
Çok kötü bir durumdaydı ve savaş sonrası dönemde Japon ürünleri ucuzdu ama çok düşük kaliteli olarak biliniyordu.
ABD Japonya'nın ekonomisini yeniden inşa etmesine bir şekilde yardımcı olmak amacıyla aralarında Amerikalı istatistik uzmanı Edward Deming'in de bulunmuş olduğu danışmanlarını Japonya'ya gönderiyor.
Deming Japon mühendislere ve Japon yöneticilere kalite kontrol prensiplerini öğretiyor.
Süreçleri test edip iyileştirmeye yarayan bir şeyler öğretiyor.
Burada şu var. Planla, uygula, kontrol et ve önlem al.
Bu döngüyü öğretiyor. Bunu hayatımıza da uyarlayabiliriz bu arada.
Japonlar Amerikalılardan öğrenmiş oldukları bu yönetimi ve sürekli iyileştirme tekniklerine böyle büyük bir hevesle sahipleniyorlar.
Ondan sonra kendi pratiklerini, kendi kültürel değerlerini, disiplinlerini bu mevcut durumla asla yetinmeme tutumlarıyla harmanlıyorlar.
Ve ortaya ne çıkıyor? Kaizen dediğimiz o iyi değişim anlamına gelen şey çıkıyor arkadaşlar.
Hatta bu sistemin en büyük başarı hikayesi Toyota fabrikalarında yaşanmıştır.
Hatta Toyota Kaizen'i bir proje ya da bir eğitim olarak değil, şirketin çalışma biçimi haline getirmiştir.
Dediğim gibi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya'nın kaynakları çok sınırlı.
Toyota'nın da ne böyle büyük fabrikalar kuracak ne de Amerikan otomobil delileriyle yarışacak bir gücü yok.
Yani üretim yapacak gücü yok.
Bu yüzden Toyota şu soruyu soruyor.
Bir anda büyük büyük sıçramalar yapamıyorsak her gün çok küçük iyileştirmeler yaparsak ne olur?
İşte Kaizen'in özü budur.
Hep söylüyorum sürekli ve küçük gelişmeler.
Şöyle bir karar alıyorlar.
Toyota'da sadece yöneticiler değil bantta çalışan işçiler de sistemi geliştirmekten sorumlu tutuluyor.
Mesela bir işçi şöyle bir şey fark ediyor.
Bir parçayı almak için her seferinde iki adım atmak gerekiyor değil mi?
Ve bu yürüyüş o işçiye 3 saniye kaybettiriyor.
Normalde bunu hiç kimse önemsemez.
3 saniye ne ki? Toyota'da şöyle bir şey oluyor.
Parçanın yeri değiştiriliyor.
Ve o 3 saniyeyi geri kazanıyorlar.
Yani daha yakın bir yere koyuyorlar o parçayı.
Sonra başka biri tornavidanın yerini değiştiriyor.
2 saniye daha kazanıyorlar.
Böyle böyle. Bir başkası bir parçanın montaj sırasını değiştiriyor ve hata oranı düşüyor.
Bakın bu her kafadan bir ses çıkıyor gibi görünebilir ama öyle değil.
Tek başına önemsiz görünen bu tarz değişiklikler milyonlarca kez tekrarlanıldığında işte devasa sonuçlar yaratıyor.
Dediğim gibi bir işçi üretim hattında hata görürse hemen ipi çekip durdurabilir.
Biliyor ya da düğmeye basıyor.
Üretim hattı duruyor. Hani birçok şirkette şey vardır ya işçilere.
Ya sen karışma sen işine bak çalışmaya devam et denilir.
Burada böyle bir şey söz konusu değil.
Burada sorunu şimdi çözmezsen daha sonra binlerce arabada aynı hata olacak var.
Dolayısıyla yine burada Kaizen'in önemli bir parçasını görüyoruz.
Sorunları gizlemek değil onları görünür hale getirmek.
Hatta bunu kendi hayatımıza da uygulayalım demiştim az önce.
Hani önümüze bir defter kalem alalım.
İşte ekonomimiz ne durumda, aşk hayatımız, ilişkilerimiz hepsini görünür hale getirelim demiştim.
Şimdi Toyota yıllar boyunca böyle büyük büyük devrimler yapmak yerine binlerce küçük küçük iyileştirme yaptı.
Yani Kaizen yaptı. Sonuçta ne oldu?
Daha az hata üreten, daha az israf yapan, daha kaliteli.
araçlar çıkaran ve daha verimli çalışan bir sisteme dönüştü.
Hatta bu sistem bugün dünyanın her yerinde böyle büyük şirketlerin kullanmış olduğu yalın üretim anlayışının temelini de büyük ölçüde etkilemiştir.
Yani Toyota'nın başarısı aslında şu fikri kanıtlıyor bize.
Mükemmel olmak için öyle devasa adımlar atmanıza gerek yok.
Her gün %1 daha iyi olmanız yeterli.
Bunu kendinin en iyi versiyonu olmak bölümünde uzun uzun anlattım bu %1 iyileşme.
İşte Kaizen de oradan geliyor zaten.
Bu yüzden hani Kaizen sadece bir otomobil üretimiyle ilgili bir şey değil.
Peki biz bunu nasıl hayatımıza uygularız?
Şimdi Kaizen ile bir hayat stratejisi oluşturmak için öncelikle oturuyoruz ve hayat envanterimizi çıkarıyoruz.
Mevcut alışkanlıklarımızı yazıyoruz.
Bakın görünür kılıyoruz aslında.
Aile durumumuzu, romantik ilişkilerimizi, kariyerimizde olduğumuz noktayı.
finansımızı, sağlığımızın durumunu bunları lütfen dürüst bir şekilde görünür kılıyoruz kağıda yazarak.
Yazarken de her bir alan için kendimize şu soruları soruyoruz.
Ben bu alanda ne kadar başarılıyım?
Hangi konularda yetersiz kalmıştım ya da kalıyorum?
Ya da nasıl daha iyisini yapabilirim?
Eğer bu alanda uzun vadeli bir başarıya ulaşsaydım bu nasıl görünürdü?
Hayal edin bunu. Sonra burada yazdığımız cevaplar doğrultusunda değiştirmek istediğimiz hedefleri kısa, uzun ve orta vadeli olacak şekilde özetliyoruz.
Ama burada dikkat edeceğimiz şey şu.
Hedeflerinizi belirledikten sonra her şeyi lütfen aynı anda çözmeye çalışmayın.
Çünkü bu çok bunaltıcı olur.
Takdir edersiniz ki. Onun yerine ilk adım olarak daha kolay bir şekilde halledilebilecek işte bir iki hızlı kazanım alanı seçebilirsiniz ve onlara odaklanabilirsiniz.
Mesela iş yerinizde çok mutsuzsanız kariyerinizi tamamen değiştirmek oldukça uzun vadele ve zorlu bir hedef olacaktır.
Ne yapabilirsiniz? Mevcut çalışma ortamınızda bir takım bir şeyleri iyileştirebilirsiniz.
Hızlı kazanımlar arayabilirsiniz.
Çünkü bazen büyük mutsuzlukların içinde bile küçük ama etkili bir iyileştirme alanı vardır.
Mesela işte güne sürekli dağınık bir masayla başlıyorsanız iş yerinizde her sabah işe başlamadan önce masanızı şöyle 5 dakika düzenleyin.
Bu sizin zihninizde toparlayacaktır.
Ya da iş ile ilgili iletişim trafiği sizi çok yoruyorsa her şeye anında cevap vermek yerine belli saatlerde mesajlara geri dönebilirsiniz ve bunu tabii karşı tarafa iletirsiniz.
Ben şu şu saat aralığında mesajlara dönüyorum gibi.
Kaizen dediğimiz şey. Gördüğünüz gibi hayatımızı tamamen değiştirecek cesareti bulana kadar beklemek değil.
Bugün kontrol edebileceğimiz küçük bir alanı iyileştirmek.
Ya da mesela evi toplamak mı zor geliyor?
Her odaya 5 dakika ayırın.
Kurun alarmınızı 5 dakika mutfak, 5 dakika bir yer, 5 dakika bir yer.
Bu şekilde bakın 15 dakikada, 20 dakikada hiçbir şey yapmamaktan iyidir ya.
Böyle 15 dakikada evi toplamış olursunuz.
Ya da spor yapmak çok zor geliyorsa her gün işten eve dönerken Bir durak önce inin.
Hani yürüyün bir durak önce inip yürüyün.
Ya da daha önce de konuştuğumuz gibi illa böyle bir saat spor yapmak yerine yarım saat yapın.
15 dakikayla başlayın.
Hiç yapmamaktan iyidir. Bakın %1 iyileştirmelerden bahsediyorum size.
İlişkinizde sorun yaşıyorsanız, aşk hayatınız, sürekli tartışıyorsanız tartışmanın ortasında şöyle bir durup haklı çıkmaya çalışmak yerine bir cümlenizi değiştirin.
Hani sen hep böylesin zaten demek yerine böyle olduğunda kendimi duyulmamış hissediyorum.
Bakın bir cümle değiştirin. Belki karşı tarafta etki yaratacak.
Odun değilse. Çünkü bazen ilişkiyi yoran şey sadece o sorunlar olmuyor.
O sorunları konuşma biçimimizde çok önemli.
Bu Kaize'nin ana felsefesi.
Bu kendilerinin en iyi versiyonu ol bölümünde anlatmıştım.
Yüzde bir kural arkadaşlar. Yani hayatımızı devasa ani hamlelerle değiştirmek yerine her gün sadece çok küçük ve hatta ilk bakışta görünmez gibi duran o bebek adımlarını atmak.
Gelişmeyi bu şekilde sürdürebilmek.
Hani bir bebek yürümeye başladığında koşuyor mu bebek adımları atıyor.
Bir tane atıyor düşüyor bir tane atıyor düşüyor sonra yürümeye başlıyor.
Onun gibi düşünün. Hemen koşmaya çalışmıyor.
Şimdi bu kuralın özünde şöyle bir gerçek var.
Başarı yoğunlukta değil tutarlılıkta gizlidir arkadaşlar.
Eğer bir işi her gün sadece %1 oranında daha iyi yaparsanız bir yılın sonunda başlamış olduğunuz noktadan tam 37 kat daha iyi bir seviyeye geleceksiniz.
Tıpkı bankadaki bileşik faiz gibi düşünün.
Her küçük iyileşme bir öncekinin üzerine inşa edilerek geliyor.
Ya da böyle dağdan yuvarlanan küçük bir kar topu düşünün arkadaşlar.
Bu başlangıçta çok görünmezdir değil mi?
Hani o kar topunu görmeyiz ama zamanla o küçük kar topu ivme kazanır ve devasa bir güce dönüşür.
Hatta durdurulama, yıkar geçer.
İnsanların hedeflerinde başarısız olmalarının temel nedeni değişimi böyle 30 güne sıkıştırmaları.
21 gün, 30 gün böyle bir sprint, bir hız.
Hızlı dönüşüm olarak görmeleri.
Ya da işte motivasyonla yola çıkıp her şeyi aynı anda yapmaya çalışmaları.
Sonra zaten o motivasyon falan kalmıyor.
Ya da bir hata yapıyoruz.
Mesela işte bir gün diyeti bozduk diyelim.
Hemen ya hep ya hiç tuzağına düşüp tamamen bırakıyoruz, pes ediyoruz.
Ama bu %1 kuralını hemen orada uygularsak bu tuzaktan kurtulabiliriz.
Yani mükemmeli bırakalım, iyiye odaklanalım arkadaşlar.
Onu demek istiyorum. Çünkü mükemmel iyinin düşmanıdır.
Bir de bu işin biyolojisi var.
Onu da anlatayım. Değişimin önündeki en büyük engelin irade eksikliğimiz olduğunu zannediyoruz ama öyle değil.
Aslında bu işin içerisinde beynimizin evrimsel mirası da var.
Şimdi atalarımız mağaralarda yaşarken her türlü ani değişiklik onlar için çok hayati bir tehlike anlamına geliyordu.
İşte aslan saldırısı mesela.
İşte beynimizin alarm merkezi olan amigdala hayatta kalabilmemiz için ne yaptı?
Bu negatiflik önyargısını geliştirdi.
O yüzden bugün işte biz ani bir şey yapmaya kalkınca hiç hayat...
Hayatımızda olmayan bir şeyi aniden ve çok büyük bir böyle motivasyonla ve çok büyük bir hedefle yapmaya kalktığımızda.
İşte bir sabah uyanıyorsunuz ve şey diyorsunuz.
Ben bugünden itibaren her gün 10 bin adım atacağım.
Hadi bakalım. Öyle bir şey olmayacak.
Yani iki gün atacaksınız.
Üçüncüsü yok. Çünkü ilkel beynimiz devreye giriyor ve eski tepkisini veriyor.
Amigdala tetikleniyor. Aslan gelmiş gibi bir şey oluyor.
Ve savaş ya da kaç tepkimiz tetikleniyor.
Korku ve direnç sistemi bir kez uyanınca o beynimizde zaten vay halimize.
Hadi at bakalım o on bin adımı.
Atamayacaksın. Atsan da dediğim gibi pes edip bırakacaksın bir süre sonra.
O yüzden öyle ani gaza gelmeler, ani motivasyonlar beyin için bir tehdit.
Tehdit oluşturuyor. Alarm sistemi açılıyor.
Peki bu noktada ne yapabiliriz?
Psikolog Robert Maurer, Kaizen'in bu biyolojik bariyeri nasıl aştığını şöyle anlatıyor.
Diyor ki eğer amigdalamız bir alarm sistemi gibi çalışıyorsa küçük adımlar yani %1'lik adımlarımız işte o sisteme gizlice giren hırsız kediler gibi çalışır.
Bakın %1 yaptığımız zaman sistem bunu anlamıyor.
Sessizce, yavaşça ve yumuşakça bir kedi gibi bakın korkularınızın yanından süzülüp geçip gidiyorlar ve asla o alarmlarınız çalmıyor.
Hackliyoruz aslında burada. Kaizen işte bu hırsız kedi stratejisiyle beynimizin korku mekanizmasını çaktırmadan devre dışı bırakıyor.
Ve adımlar o kadar küçük ki burada nöral yollar hiçbir direnişle karşılaşmadan sessizce böyle yeniden inşa ediliyor.
Hiç farkında olmadan. Korkmuyor çünkü.
Yani Kaizen bize şunu diyor arkadaşlar.
Her şeyi oturup da böyle aynı anda düzeltmeye çalışmayın.
Kocaman kocaman hedefler koymayın kendinize.
Beyninizi korkutmayın. Her gün sadece bir parça.
çayı sadece %1 daha iyi hale getirin.
Hatta Kaizen'in başka Japon felsefeleriyle de bağlantısı var.
Onlardan da bahsedeyim. Mesela Wabi Sabi, Zen Budizmi kökenli bir Japon felsefesi.
Buna da bir bölüm çekmek istiyorum bu arada ama kısaca bahsedeyim.
Mükemmellik arayışından vazgeçmek, eksik olanı, kusurlu olanı da kucaklayabilmek.
Hani o Kintsugi'yi anlatmıştım ya size bir bölümde.
Japonlar bir şey kırıldığı zaman bir tabak atmazlar.
Onu böyle tekrar onarırlar.
Altın tozuyla hatta bu onarımı yaparlar ve tekrar kullanırlar.
Çünkü ondaki kusurun onu değerli kıldığını düşünürler.
Hatta böyle bir bölümüm var.
Kendini affet Kintsugi sanatı gibi bir şeydi başlık.
Onu da dinleyebilirsiniz. Burada şu var arkadaşlar.
Wabi Sabi'den bahsediyordum.
Bir şeyin güzel olması için böyle tam, eksiksiz, mükemmel olması gerekmiyor.
Wabi Sabi bize şunu öğretiyor.
Hayatın geçiciliğini, eksikliğini, kusurlarını kabul et.
Çünkü dikkatli bakarsan...
Tam da orada bir güzellik göreceksin.
Hani modern dünya bize sürekli daha iyi ol, daha güzel ol, daha bakımlı, daha başarılı, daha fit, daha genç, daha hızlı diyor ya.
Yani sürekli böyle bir tamamlama, bir düzeltme, bir yetişme halindeyiz.
Sanki olduğumuz kişi eksik, hayatta böyle bir projeymiş.
Biz de onun üzerinde çalışılması gereken kusurlu bir taslakmışız gibi hissettiriyor bize bu modern dünyanın dayatmaları.
Hobi Sabi diyor ki bir dakika kardeşim diyor eksik olan da güzel.
Geçici olan da değerlidir.
Kusurlu olan da güzeldir ve gerçektir.
Kaizen ne diyor bize? Sürekli diyor iyileştirme yap.
Yüzde bir, yüzde bir. Her gün küçük bir adım atlıyor.
Yani bu devasa şeyler beklemiyor.
Babi Sabi Kaizen'in kalbine şefkat koyuyor bakın.
Kaizen bize böyle minik adımlarla iyi yönde ilerle diyor.
Wabi Sabi de diyor ki evet diyor o yolda ilerlerken tökezleyip düşebilirsin ama düştüğünde bile lütfen insan olduğunu ve hata yapabileceğini, kusurların olabileceğini unutma.
Kendine acımasız olma diyor.
Kaizen bize küçük bir adım atlıyor.
Wabi Sabi diyor ki o adımın yamuk da olabilir.
Yamuk olsa bile...
Yine de çok değerli. Çünkü sen adım atmaya çalıştın.
Yani mükemmellikçilik bize ya kusursuz yap diyor.
Bir şey yapacaksan ya da hiç yapma diyor.
Kaizen kusursuz yapmak zorunda değilsin diyor.
Sen sadece başla.
Yüzde bir de olsa başla.
Wabi Sabi de başlangıcın kusurlu bile olsa yine de başlamış olman çok önemli bir şey.
Çok değerli. Devam et diyor.
Yani arkadaşlar işin özü değişim hiç düşmemek değil.
Değişim düştüğümüzde bile kendimizi...
o yerden kaldırabilmekte ve yola devam edebilmekte.
Hani Tarkan bir şarkısında diyor ya aklıma geldi.
Arada bir şarkısı. Hani insanız arada bir dengemiz yaşabilir.
Ama akıl başa dönünce yine sevgiye eğilir diyor.
Hani tek bir kusurlu gün.
İnşa ettiğiniz o kusursuz yolculuğu yok etmez.
Hep söylüyorum hayatımızda kötü günlerimiz de oluyor.
O kötü günleri düşünüp lütfen işte bütün hayatım çok kötü her şey çok kötü olarak düşünmeyelim.
Bunu sınavdan beklediği sonucu alamayan genç arkadaşlarıma da söylüyorum.
Lütfen bütün hayatınıza mal etmeyin bunu.
Kusurlarınızla yüzleşin dediğim gibi.
Oturun muhasebenizi yapın ve yeniden başlayın.
Geç değil. Değişim yolculuğunda kusurlarımızı kabul ettiğimizde gerçek ve kalıcı bir dönüşüm yaşamaya başlıyoruz.
Bir de Japonların Gambaro felsefesi var.
Bu da dayanıklılık ve pes etmemeyi öğütlüyor bize.
Yine genç arkadaşlarıma duyurulur.
Zorluklar karşısında direnç göstermek.
Zor günlerde bile hayata tutunmak ve pes etmemek.
Bunu öğütleyen bir felsefe bu.
Çünkü dediğim gibi motivasyon geçici bir şey.
Yani insan her gün aynı enerjide kalkmıyor o yataktan.
Kötü veya yorgun hissettiğimiz günlerde her şeyi böyle bir anda yakıp yıkmak, bırakmak yerine Momentumumuzu yani ilmemizi korumak için yapabileceğimiz en asgari çabayı göstermemizi sağlayan güç Gambaru'dur
arkadaşlar. Kaizen iyileşmeyi Gambaru ise bize dayanma gücünü veren öğretidir.
Ve son olarak Musin'den bahsetmek istiyorum size.
Bu da dövüş sanatlarında ve efsanevi samuray Miyamoto Musashi'nin felsefesinden öne çıkan bir öğreti.
Musin zihnimizin şüpheden, tereddütten, egodan...
tamamen arınmış olan bir akış halinde olması demek.
Savaşta ya da kriz anlarında böyle paniğe kapılmadan sadece o anda ne gerekiyorsa onu berrak bir zihinle akış halinde ve sezgisel olarak yapabilme durumu.
Mesela çok iyi bildiğiniz bir yolda araba kullanırken ya da bir yemeğe artık böyle hiçbir tarife bakmadan otomatik bir şekilde yaparken.
Yıllardır yaptığınız bir işi akış halinde tamamlarken yaşadığımız şey.
Hani hiç panik olmuyoruz, kendimizi yargılamıyoruz, acaba yeterli miyim diye düşünmüyoruz.
Akış halinde otomatik olarak yapıyoruz o eylemleri.
Kaizen bize küçük tekrarların gücünü öğretiyor dedim.
İşte her gün bir sayfa kitap oku, her gün sadece 5 dakika bile olsa evini topla, her gün sadece %1 iyileşme göster diyor.
ya Kaizen. Musin ile bağlantısı şu.
Hani ilk başta bu eylemlerimiz bilinçli bir çaba istiyor ya.
Ne olursa olsun bir sayfa kitap okumak bile zoruna gidebilir bir insanın.
Kendimizi ikna etmemiz gerekiyor.
Ama her gün diyor minik minik bu alışkanlıkları tekrar ederseniz beyniniz artık bunları bir tehdit olarak algılamıyor.
Hani hep yaptığınız o yemeği artık tarife bakmadan yapıyorsunuz dedim ya.
Otomatik. İşte el ayarı diyorlar.
Direnç azalıyor, pazarlık azalıyor.
Her gün yaptığınızda o %1'lik tekrarı.
Ve bir gün bir bakıyorsunuz artık o zor zannettiğiniz şeyi yapmak için böyle büyük bir efor harcamanıza gerek yok.
Otomatik. Kendinizi uzun uzun motive etmenize gerek kalmıyor bu %1'i her gün yaptığınızda.
O artık sizin bir parçanız haline geliyor.
Çünkü eylem artık kimliğinizin, gündelik akışınızın bir parçası haline gelmiş oluyor.
İşte Kaizen'in tekrarları zamanla...
Musi'nin dinginliğine dönüşüyor.
Başta irade var sonra alışkanlık geliyor.
En sonunda da akış başlıyor.
Ve kalıcı bir değişim düşünmeye bile gerek kalmadan artık otomatik yapmış olduğumuz davranışlardan geliyor.
Kaize'nin ana hedefi de bu zaten.
İyi alışkanlıklarımızı o kadar küçük, o kadar kolay, o kadar tekrarlanabilir bir hale getirelim ki bir süre sonra zihnimiz...
direnç gösteremesin. Umarım Kaizen'i bütün hayatımıza böyle kolaylıkla uygulayabiliriz arkadaşlar.
Amazon Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Buradan filenin sultanlarına Japonya'da oynanacak 3.
etap maçları öncesinde gönülden başarılar diliyoruz OSB dinleyicileri olarak.
Eğer içinizde beni dinleyen varsa takımdan sizinle gurur duyuyoruz.
Buradan bunu tekrar söylemek istedim.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
