
Vodafone kariyer fırsatlarını incelemek için tıklayın. Vodafone’da çalışmak güzel iş.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri:https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Vodafone" hakkında reklam içerir
Transkript
Vodafone Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün iş hayatımızdan keyif almanın yollarını konuşacağız arkadaşlar.
Bana gelen mesajların çoğunda takipçilerim diyorlar ki işte Merve ben işimi hiç sevmiyorum ne yapabilirim bana bir yol göster dediğini fark ettim.
Sonra acaba dedim bu konuyla ilgili bir çalışma yapan var mı?
Karşıma Dave Carnegie çıktı arkadaşlar.
Kendisi Amerikalı bir yazar, iletişim uzmanı ki zaten onu Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı kitabından tanıyorsunuzdur.
Bu kitap ilk basıldığı 19...
36 yılında 30 milyon satışa ulaşmış bir kitaptır.
Sanırım onunla ilgili de bir bölüm yapmıştım.
O kadar eskide kaldı ki bazı bölümler.
Çoğunu hatırlamıyorum bile ama oldular hatırlıyordur.
Bu arada arkadaşlar ilk podcast ile başladığımda benim mikrofonum yoktu.
O yüzden böyle tost makinesiyle çekilmiş gibi geliyor.
Ay Merve sesin ne kadar değişmiş diyorlar ondan.
Ya bir de arkadaşlar çok acemiydim böyle elim ayağıma karışıyordu.
Hani ilk başladığımda sanırsanız böyle bir milyon kişi falan çekirdeğini alıp karşıma geçmiş ve beni izliyor.
İzliyor yalnız dinlemiyor.
Bir de podcast'ı hiç durdurmadan, hiç mola vermeden böyle bir yudum su bile içmeden çekiyordum.
Çünkü şey zannediyorum durdurursam bir daha yapamayacağım.
Ve o bölümleri tek seferde çekmeye çalışıyordum.
Gerçekten çok zor zamanlardı.
Neyse ki bugünlere geldik hep beraber.
Ve Türkiye'nin en çok dinlenen bir numaralı podcast kanalı oldu bu kanal sayenizde.
Bu arada bunu istatistiklere bakarak söylüyorum arkadaşlar.
Hani başka yerlerden uydurmuyorum.
Emin olabilirsiniz buna. Ama bunun sebeplerinden biri ne arkadaşlar?
Bir kere ben bu işi gerçekten büyük bir adammışlıkla ve çok severek yapıyorum.
Ve tek işim bu. Yani ben işimi bırakıp bu işe başladım.
Ve normalde influencer ya da ne bileyim ünlü olup da bu işe girmedim.
Zaten ünlüyseniz otomatikman zaten podcastsınız.
Tutma ihtimali çok yüksek.
Takipçi kitleriniz çok olduğu için bir anda böyle hop hype'lanıyorsunuz.
Ama Spotify'ın algoritmalarından dolayı hani çok yukarıda görünüp sonra bir anda aşağı düşebiliyorsunuz.
O tamamen sizin başarınıza bağlı.
Hani düşmeye de bilirsiniz. Şimdi arkadaşlar ben hayatta ne iş yaparsam yapayım hep böyle en iyisini yapmaya çalıştım.
Eğer başka bir sektörde de olsam muhtemelen yapmaya çalışacağım.
Yani o işten keyif almaya çalışırdım.
Hatta geçen gün arkadaşımla şöyle bir muhabbetimiz oldu.
Bana dedi ki Merve dedi sen kapalı olsan kesin dedi onu da tam bir adanmışlıkla yapardın dedi.
Nasıl yani dedim. Böyle giyiminden kuşamına her şeyin yani dört dörtlük bir kapalı olurdun dedi.
Niye dedim öyle diyorsun.
Çünkü inanılmaz kendini adıyorsun yaptığın her şeye dedi.
Yani bu insan benim 20 yıllık arkadaşım bunu söylüyor.
Vardır bir bildiği dedim.
Merve keyif almasan da mı öyle yapardın?
Kendimi tanıyorum arkadaşlar.
Büyük ihtimalle o işten keyif almak için elimden gelen her şeyi yapardım.
Baktım olmuyor. Gerçekten hiç keyif almıyorum.
Hayatımın tadı tuzu kaçtı.
O zaman şöyle yapardım muhtemelen.
O keyif almadığım işte çalışırken.
Keyif alacağım işe yönelik böyle işte araştırmalara girerdim.
Gerekirse kurslara giderdim, eğitimler alırdım, bir şeyler yapardım ki o işi bıraktığımda o kanala geçebileyim.
Tabii bu benim stratejim olurdu, sizi bilmiyorum.
Bu podcastı da dediğim gibi tam bir adanmışlıkla yapıyorum.
Yani hobi olarak ya da böyle işte arta kalan zamanlarımda yapmış olduğum bir şey değil.
Zaten bunu anlıyorsunuzdur.
Gerçekten severek yapıyorum ve o yüzden de size geçtiğini düşünüyorum.
Şimdi arkadaşlar görev ne olursa olsun pek çok kişinin yaşamının büyük bir bölümü işte geçiyor zaten.
Yani benim için direkt öyle zaten günde 18 saat çalıştığım bile oluyor söylüyorum işte sabah 04.05 başlıyorum.
Bazen inanın gece 12'lere kadar çalışıyorum.
Hatta bu bölümü Kıbrıs'a tatile gelmişken hazırladım arkadaşlar.
Yine sabahın köründe kalktım ve yine gece yarılarına kadar çalıştım.
Tatil matil demedim yani.
Arada bir tatilde yaptım ama bunları da yaptım.
Şimdi şöyle dediğim gibi bu çalışma hayatı bizim yaşamımızın yarısını kaplıyor.
Bu ne demek? Eşittir.
İşimize karşı takınacağımız tavır bizim günlerimizin işte heyecanlı, coşkulu ve üstün bir çalışma karşılığı duyulan o gönül rahatlığı vardır ya.
onunla geçmesini sağlayacak ya da hayal kırıklığı, can sıkıntısı ve yorgunluk getirecek o iş bize.
O yüzden yaptığımız işten keyif almak çok önemli.
Dale işten ve yaşamdan keyif almanın yolları derken bunu kastediyor.
Çünkü iş demek yaşantımızın yarısı demek.
İşte ondan keyif alamamak, hayattan keyif alamamak arkadaşlar neredeyse eşdeğer ne kadar önemli.
O yüzden şimdi size Dale'ın tespit etmiş olduğu işten ve yaşamdan keyif almamızın 7 yolunu anlatacağım.
Birinci yolumuz şu. Kendinizi keşfetmek arkadaşlar.
Kendiniz olmak. Şimdi burada çok güzel bir örnek var.
Bayan Edith Allred adında bir danışanı var.
Ona yazdığı mektupta ben son derece hassas ve utangaç bir çocuktum.
Oldukça şişmandım. Tombul yanaklarım beni olduğumdan şişman gösteriyordu.
Güzel giyinmenin aptalca olduğunu düşünen eski kafalı bir annem vardı.
Annem beni bu düşüncesi doğrultusunda giydiriyordu.
Partilere gidemiyordum, eğlenemiyordum.
Okula gittiğimde açık hava aktivitelerine katılamıyordum.
Çok çok utanıyordum ve kendimi son derece tuhaf ve istenmeyen biri gibi görüyordum diyor.
Sonra işte kendimden büyük biriyle evlendim ama bende hiçbir değişiklik olmadı.
Eşimin ailesi kendine oldukça güvenen çok güçlü insanlardı.
Onlarda benim sahip olmak istediğim pek çok şey vardı.
Onlar gibi olabilmek için elimden geleni yaptım ama başaramadım.
Onlar beni dışa dönük biri yapmaya çalıştıkça ben daha fazla içime kapandım.
Ve gitgide sinirli ve huzursuz birine dönüştüm.
Bütün arkadaşlarımdan uzaklaştım.
Tam bir başarısızlık örneğiydim.
Bunu biliyordum ve eşimin bunu anlamasından çok korkuyordum.
Bu yüzden toplum içine çıktığımızda oldukça abartılı davranıyordum.
Bunun farkındaydım ve sonrasında bu yaptıklarımdan ötürü çok mutsuz oluyordum.
Hayatıma son vermeyi bile düşündüm diyor.
Sonra işte bir gün eşinin annesinin laf arasında söylemiş olduğu bir söz.
Onun hayatını değiştiriyor arkadaşlar.
Eşinin annesi bir gün ona çocuklarını nasıl büyüttüğünü anlatırken şöyle diyor.
Bir cümle geçiyor orada.
Ne olursa olsun diyor.
Onların hep kendileri olmalarını sağlamaya çalıştım diyor.
Kendin olmak arkadaşlar.
Bu söz onu o kadar etkiliyor ki.
Hani bazen diyorum ya böyle laf arasında arkadaşımız bir şey söyler, bir cümle söyler ve böyle kala kalırsınız.
Geçen gün yaşamış olduğum bir olay.
Hatta tweet atmıştım bununla ilgili.
Arkadaşım da böyle dertleşirken bana dedi ki Merve dedi baktın olmuyor bakmayacaksın dedi.
Kaldım böyle ya o kadar duyduğumuz bir söz ki aslında bu hani neden o anda etkilendim bilmiyorum.
Demek ki o anda söylenmesi gerekiyordu bana.
Bazı cümlelerin gerçekten bir anı var beklenen bir an belki.
Belki de o an o andı benim için.
Bir kaldım böyle dedim ki o kadar doğru söylüyorsun ki dedim.
Yani şu an çarem bu yani benim için.
Yani değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmemiz gerekiyor.
Bence çoğumuzun en büyük problemi bu.
Böyle savaşıyoruz böyle değiştireceğiz diye ama değişmiyor ya değişmiyor işte yani.
Kabul edeceksin kardeşim değiştiremiyorsan.
Kabul edeceksin. Kabul de edemiyorsan o zaman yapacak bir şey yok yani değil mi?
Neyse ben bu konuya bir bölüm yapacağım.
Kendim için yapacağım arkadaşlar. Kabul etmenin önemi.
Şimdi ne diyordum? Bu kadın da işte eşinin annesiyle konuşurken kendini olmak bu sözden çok etkileniyor.
Diyor ki arkadaşlar ben diyor hep olmadığım biri gibi davranmaya çalıştığımı fark ettim o anda.
Hep kendimden farklı davranarak böyle kendimi bir kılıfa sokmaya çalışarak Kendi kendimi mutsuz etmişim senelerce diyor ve o gece bir karar alıyor.
Artık diyor ben kendim gibi davranacağım.
Bir başkası gibi değil. Kendim gibi davranacağım.
Kendi kişiliğimi bulmaya çalışacağım.
Kim olduğumu anlamaya çabalayacağım diyor.
Güçlü yönlerimi keşfedeceğim.
İşte tarzıma uygun giyinmeye çalışacağım.
Arkadaşlara edineceğim diyor. Gerçekten de bunları yapıyor.
İşte öncelikle gidiyor küçük bir organizasyonda görev alıyor.
İlk başta tabii görev verildiğinde böyle korkudan eli ayağına karışıyor.
Çünkü hiç öyle bir şey yok. Cesareti yok.
Ama diyor ki sonra her konuşmamda daha da cesaret kazandım.
Hani insanlarla işte iletişimi...
Kuvvetleniyor bir şeyler oluyor falan ve zamanla gerçekten özünü buluyor.
Kendi oldukça mutlu olduğunu fark ediyor.
Olay bu. Şimdi birinci kural ne olursa olsun kendiniz olun diyor.
Doktor James Gordon Kelly diyor ki insanın kendisi olması sorunu tarih kadar eski ve insanla hayatı kadar evrenseldir.
Çünkü arkadaşlar birçok nevroz ve psikoz vakasının ardında insanın kendisi olmaktan kaçması yatıyor.
Yani olmak istediğimiz kişiyle olduğumuz kişi arasındaki fark ne kadar açıksa işte o kadar büyük bir yara açılıyor ruhumuzda.
Çocuk yetiştirme konusunda 13 kitap ve binlerce makale yazan Angela Petri diyor ki insanı kendinden başka biri olmaya çalışmak ve zihninde Bedeninde var olan kişiyi reddetmek
kadar üzen bir şey yoktur diyor.
Bu olduğundan farklı görünme çabası biliyorsunuz özellikle Hollywood'da çok yaygın.
Hatta ünlü yönetmen Sam Wood en büyük sıkıntısının işe yeni başlayan genç aktörlerin.
Kendileri olmalarını sağlamaya çalışmak olduğunu söylemiş.
Ve çoğu yeni aktör kendisinin yeni bir versiyonu olmak istiyormuş.
O şekilde yola çıkıyormuş. Ve diyor ki deneyimlerim sonucunda yapılacak en akıllıca işin kendinden başka biri olmaya çalışan kişilerden hemen vazgeçmek olduğunu gördüm diyor.
Böyle oyuncularla çalışmadığını söylüyor.
Ünlü bir petrol firmasında insan kaynakları müdürü olan Paul Boynton'a aynı zamanda yazardır.
İnsanların işe başvururken yapmış oldukları en büyük hatanın ne olduğunu soruyorlar.
Ki kendisi 60.000'den fazla adayla görüşme yapmış ve iş bulmanın altı yolu diye de bir kitabı var.
Bu soruya şöyle bir cevap veriyor.
Diyor ki insanların bir işe başvururken yapmış oldukları en büyük hata...
Kendileri olmamak diyor.
Şimdi arkadaşlar bu kendin gibi olmaktan kasıt ne?
Hep bunu söylüyoruz ama içsel benliğimize uyumlu hareket etmemek yani Kendimizi olduğumuz gibi ifade edememek, kendi değer ve inançlarımıza aykırı davranmamız.
Hani başkalarını kabına göre şekil alıyoruz ya bazen.
Olmadığımız biri gibi görünmeye çalışmamız.
Hani sırf bunları kabul ve değer görmek için yapıyoruz.
Ya da işte çevre baskısıyla, aile baskısıyla gerçek benliğimizi çok çok derinlere itiyoruz ve bizden beklenen rolü oynuyoruz.
Bu. Mesela bir iş görüşmesine gidiyorsunuz tamam mı?
Burada size sorulan sorulara dürüstçe cevap vermek yerine karşınızdaki...
insanı manipüle etmeye çalışıyorsunuz.
Karşınızdaki insanın beklediği cevapları vermeye çalışıyorsunuz.
Olmadığınız birini anlatıyorsunuz orada.
Az önce dedim ya 60 bin kişiyle görüşmüş.
Bu adam, insan kaynakları müdürü ben de o sahtekarlığı hemen hissediyorum diyor ki çoğu insan kaynaklarında çalışan bunu hisseder zaten.
Ve diyor ki kim bir sahtekarla çalışmak ister?
Bunu soruyor. Aklıma şu an Umudunu Kaybetme filmi geldi.
Yine o film geldi. Biliyorsunuz gerçek bir hayat o hikaye.
Şimdi orada Chris'in borsa şirketine iş görüşmesine gittiği bir an vardı ve boya yaparken giymiş olduğu böyle leş gibi bir pantolon vardı.
Hep böyle takım elbiseyle olduğu halde o gün çok büyük bir aksilik yaşamıştı ve o şekilde iş görüşmesine gitmek zorunda kalmıştı.
Boyalı pantolonu ve işte gömleği bile yoktu düşünün.
Tabii sordular yani nasıl bu şekilde işe gelirsin niye senin takım elbisen yok diye.
O da tamamen dürüstçe anlattı işte ben diyor park cezası yedim nezarette yattım başıma şununla.
geldi işte boya yapıyordum vesaire her şeyi tamamen dürüstçe anlattı ve adamlar böyle büyülenmiş gibi izlediler Chris'i çünkü doğru söylediği ve samimiyeti o kadar geçti ki karşı tarafa o sahneyi izleyin arkadaşlar YouTube'da
vardır umudunu kaybetme mülakat yazarsanız çıkar yani adam tamamen dürüst davrandı olduğu gibi Başka biri gibi olmaya çalışmadı.
Orada yalanlara başvurmadı.
Kardeşim başıma bunlar geldi.
Bunları bunları yaşadım. Her şeyi dürüstçe anlattı ve işe alındı.
Ya da Freddie Mercury arkadaşlar.
Diş yapısını biliyorsunuz ki vakti zamanında dişleri alay konusu olmuştu.
Ama dişlerini yaptırmayı asla düşünmedi.
Kendi gibi oldu kardeşim. Mal bu.
Beğeniyorsanız bu yani. Bu arada Bohemian Rhapsody filmini de izleyin.
Eğer izlemediyseniz müthiş bir filmdir.
Freddie Mercury dişlerini düzelttirmedi.
Niye? Çünkü ses yapısının bozulacağına...
korkuyordu. Hem kendine has bir tarzı vardı.
İşte o dişleriyle, beyaz atletiyle, beyaz çorabıyla olduğu gibi.
Neyse o. Yani özünde ne varsa onu yaşadı ve yaşattı.
Değil mi? Hani olmadığı biri gibi görünmeye çalışmadı bence.
Ya da Cass Daly benzer bir hikayesi var.
Kendisi 1940'lar ve 50'lerde işte radyolarda film ve televizyon dünyasında çok büyük bir popülarite kazanıyor.
Ve ilk başta arkadaşlar sahneye çıktığında dişlerini saklamaya çalışıyor.
Çok utanıyor şarkı söylerken.
Beni böyle ağzıyla kapatmaya çalışıyor.
Haliyle gülüyorlar onu izleyenler.
Hani ne yapıyorsun çok saçma görünüyor diye.
Ama sonra kulüpte bulunan yetenek avcısı bir adam var.
Yanına gelip diyor ki hanımefendi diyor sizi izledim ve neyi saklamaya çalıştığınızı biliyorum.
Dişlerinizden utanmadığınızı gördüklerinde insanlar sizi emin olun daha çok sevecektir diyor.
Yani beğenmeyip o sakladığınız dişleriniz emin olun hayatınızı değiştirecektir diyor.
Gerçekten de öyle oluyor arkadaşlar.
Case bu adamın öldüğünü...
Ve o günden sonra hiçbir şekilde ağzını saklamıyor.
Ağzını böyle kocaman açarak içinden geldiği gibi hani dişlerini saklamaya gerek duymadan şarkılarını söyledikten sonra alıp yürüyor.
Ve sonra diğer şarkıcılar artık onu taklit etmeye başlıyor.
Bu arada bence dişleri çok tatlı.
Charlie Chaplin film yapmaya yeni başladığı sıralarda yönetmeni gelip diyor ki o günlerin işte çok önemli bir Alman komedyeni var.
Ona diyor şey yap hani benzet kendini bir şekilde o zaman tutarsın diyor.
Hani kendine olma diyor yani Charlie.
Chaplin'e ama Charlie Chaplin ne zaman kendini oynamaya başladı?
O zaman ünlü oldu arkadaşlar.
Bir başkası olmaya çalışmadıktan sonra şöhrete kavuştu ve insanlar onu bağrına bastı.
Emerson'un özgüven üzerine denemesinde dediği gibi herkes bir gün başkalarına imrenmenin kendini aşağılamak taklitin ise kötü bir intihar olduğunu anlar ve sonunda
kendisini iyi ya da kötü olduğu gibi görmesi gerektiğini öğrenir diyor.
Bakın başkalarına imrenmek, kendini aşağılamak, taklit ise kötü bir intihardır diyor arkadaşlar.
Yani birinci kuralımız başkalarını taklit etmeyin, özgün olun, kendinizi keşfedin ve kendiniz olun.
Tabii kendimiz olmamıza müsaade edecek, kendimizi bulacağımız bir işte çalışmak da çok önemli arkadaşlar.
Vodafone'da çalışmak güzel iş diyorlar ki bence de öyle.
Vodafone müşterilerinin mutluluğu için çalışan ekibine...
Birçok fayda sunuyor arkadaşlar.
Mesela hibrit çalışma.
Hibrit çalışma sayesinde Vodafone'lular 2 gün ofisten 3 gün diledikleri yerden rahat rahat çalışıyorlar.
Bence çok iyi bir motivasyon kaynağı bu.
Ofis ortamında da çalışanlarına birçok hizmet sunuyor Vodafone.
Hepimiz işte kuaför, spor salonu gibi ihtiyaçlarımızı planlamak için oldukça büyük bir çaba harcıyoruz.
Kendimize vakit yaratmaya çalışıyoruz.
ofis çatısı altında çalışanlarına zaten sunuyor.
Hatta arkadaşlar fizyoterapi hizmeti bile var ofisin içerisinde.
Öğle yemeğinde nereden ne yemek söylesem gibi bir dertleri de yok.
Çünkü vejetaryen ve vegan seçenekleri de bulunan bir yemekhane var.
Vodafone binasında her damak zevkine hitap ediyor.
Vodafone müşterileri mutlu olsun diye çalışan ekipleri için birçok avantajı aynı çatı altında.
Yani Vodafone'da çalışmak gerçekten güzel bir işmiş.
Hatta Dale'ın ikinci maddesiyle de çok uyumlu.
Ben madde diyorum arkadaşlar ama yol aslında.
Şimdi Dale bize yorgunluğa ve üzüntüye engel olabilecek, bize huzur ve mutluluk verebilecek dört iyi çalışma alışkanlığı öneriyor.
Vodafone'da çalışmak gibi.
Birinci iyi çalışma alışkanlığı şöyle arkadaşlar.
Hemen çözümlenmesi gereken sorunlarla ilgili olanlar dışında lütfen tüm kağıtları o masanızdan kaldırın.
Yani o masada sadece o anki işiniz, o günkü işiniz olsun.
Bence bu çok doğru çünkü benim masam gerçekten bazen çerçici dükkanı gibi oluyor.
Yani geçen bir baktım masada 7 tane kitap duruyor.
Ne yapacaksın onu? Ve bir yandan da çalışmaya çalışıyorum.
Böyle gerçekten inanılmaz strese giriyorum hepsini birden görünce.
ay diyor nasıl okuyacağım bunlar nasıl yetişecek falan filan bunu yapmayın arkadaşlar o an işiniz neyse o olsun diyor doğru bence sıradan bir iş adamının masası haftalardır göz atmadığı kağıtlarla darmadağınlık
bir durumda olabilir Ve yapılacak binlerce işin olduğu ve bunları yapmaya vaktinizin olmadığı bu şekilde size sürekli hatırlatılırsa ki bunu kendiniz yapıyorsunuz o masaya o hale getirerek.
Bu sadece gerilim ve yorgunluğa neden olur arkadaşlar.
Hatta bununla da kalmaz yüksek tansiyon, kalp düzensizlikleri ve ülser gibi hastalıklara da yol açabilir diyor.
Ne alaka demiş olabilirsiniz.
Stres arkadaşlar stres her şeyin kaynağı zaten sebebi.
Ünlü psikiyatrist Dr.
William Seller. Bu basit yöntemi kullanarak yani sırf çalışma masasında sadece odaklanacağı o anki işi tutarak bir iş insanı olan hastasının sinirsel buhranını engellemiş.
Dr. Sattler'ın çekmeceleri boşmuş arkadaşlar.
Hani sadece bugün halledileceği işler varmış masasında ve bugün halledileceği hiçbir işi yarına bırakmadığını söylüyor.
Yani o an diyor ne kadar zamanımı alırsa alsın o konuyu ertelemek yerine bir karara varırım ve bunu sonuçlandırırım diyor.
Mesela işte kendisine gelen mektupları bile o gün hemen gün içerisinde yanıtlamadan bırakmıyormuş.
Yani bugünün işini yarına bırakmıyor.
Hemen diyor sekreterime göndereceğim mektubu dikte ettiririm.
Yani arkadaşlar birinci yolumuz iş hayatında bugünün meselesini yarına bırakmamamız gerekiyor.
Mümkünse o gün hallediyoruz.
Onu kafadan siliyoruz.
Tamam mı? Olay bu. Ve masanın üzerinde sadece o gün çalışacağımız, o gün odaklanmamız gereken iş bulunsun.
Çevrenizde de dikkatinizi dağıtacak hiçbir şey olmaz.
Çünkü masanın üstü böyle yığılı bir şekilde iş olunca işte dünün işi bir önceki haftanın işi işte yapılacak işler vesaire bunlar olunca kaygı oluyor stres oluyor gerilim
oluyor bunlar bizi bekliyor masada.
Önümüzdeki işten de soğuyoruz o yüzden masanızda sadece çalışacağınız o şey olsun.
Gelelim ikinci iyi çalışma alışkanlığına.
İşleri lütfen önem sırasına göre düzenleyin diyor Dale arkadaşlar.
Bence bu da çok önemli. Ben bazen bunu yapmıyorum.
Gidiyorum iki hafta sonraki işte belirlediğim bir konu var.
Çok da hoşuma gitmiş o belli ki.
Diyorum ki ay şimdi ben bunu çalışayım.
Halbuki o iki hafta sonra ne alaka.
Önemli de yarının işi var.
Bunu yapmayın diyor. Sıfırdan başlayarak zirveye çıkan ve Amerika'nın önemli şirketlerinden birinin başkanlığına yükselen bir iş insanı var.
Şöyle diyor arkadaşlar. Kendimi bildim bileli saat 5'te kalkarım.
O insan benim.
Sanki kendimi anlatıyormuşum gibi hissettim.
Hani yalandan böyle araya sokuyormuş gibi.
Gerçekten adam 5'te kalkıyor.
Benimle alakası yok. Yeni gelenler için 5 ne alaka diyorsunuz.
Ben 5 senedir 5'te kalkıyorum.
İşte 4-5 gibi kalkıyorum.
O yüzden arkadaşlar 5 benimle özleşmiş bir şey artık.
Şimdi arkadaşlar bu adam diyor ki ben kendimi bildim bileli saat 5'te kalkıyorum.
Çünkü Merve de o saatte kalkıyor.
O saatlerde diğer saatleri oranla daha iyi düşünebiliyorum diyor.
Bu yüzden o günün planını yaparım ve bu plana yapılması gereken işleri önemine göre sıralarım diyor.
Yapılması gereken işleri önemine göre sıralamak altını çizerim.
Ve yine Amerika'nın en başarılı hayat sigortası satıcılarından biri.
Amerika'da arkadaşlar bu iş çok önemli.
Frank Betker kendisi zaten pazarlama alanında çalışanlar varsa aranızda.
Onlar tarafından iyi bilinen bir isim kitapları var.
O da arkadaşlar. bir gece önceden planlarını yaparak ertesi gün için kendisine bir hedef belirliyormuş.
Belirli miktarda bir sigorta poliçesi satmayı planlıyor.
Eğer diyor ben bu rakama ulaşamazsam eksik kalan sayıyı bir sonraki günün satışlarına eklerim diyor.
Ve Dale şunu fark ediyor.
Yıllar içinde bir sürü başarılı iş insanıyla çalışmış ve onlarda görmüş olduğu ortak özellik bu insanların işlerini daima önem sırasına göre yapması diyor.
Mesela eğer Bernard Shaw öncelikli işi, önce yapmayı kendine ilke edinmeseydi bir yazar olarak belki başarıya ulaşamayacaktı ve hayatı boyunca sevmediği o işte vezneden olarak
çalışacaktı değil mi? Çünkü her gün arkadaşlar 5 sayfa yazma planı kuruyor kendine ve 9 yıl boyunca bu planına sadık kalıyor.
9 yıl boyunca her gün 5 sayfa yazmış.
İnanabiliyor musunuz? Şu istikrara bakın.
Bize bundan lazım.
Ya da Robinson Crusoe arkadaşlar o ıssız adada bile günün hangi saatinde hangi işi yapacağını gösteren bir çizerge hazırlamıştı kendine.
Yani ikinci iyi çalışma alışkanlığımız işlerimizi...
Önemli sırasına göre planlamak.
Üçüncü iyi çalışma alışkanlığımıza geçelim.
Bir problemle karşılaştığımızda karar verebilecek kadar veriye sahipse eğer bu problemi hemen halletmemiz arkadaşlar.
Bende o yok. Onu da yapamıyorum.
İyi ki menajerim var. Çünkü ben böyle önemli bir karar aşamasında işle ilgili çok panik oluyorum.
Saatlerce menajerimi darlıyorum.
Ne yapacağız şimdi, ne yapacağız falan diye.
Sağ olsun o çok kararlı bir insan.
Yani bir problemle karşılaşırsanız, karar verebilecek kadar veriye sahipseniz o problemi hemen çözün arkadaşlar.
Kararlarımızı ertelemememiz gerekiyormuş.
Dördüncü iyi çalışma alışkanlığına geçtik.
Bu organize etmeyi, yetkiyi devretmeyi ve yönetmeyi öğrenmek.
Gerçekten zor bir iş biliyorum. Yani arkadaşlar mümkünse o işinizin her her aşamasını kendiniz yönetmeye kalkmayın.
Yani işte her şeyi ben yaparım.
Çünkü hiç kimseye güvenmiyorum.
En mükemmelini ben yaparım.
Bunu demeyin arkadaşlar.
Çünkü işin sonunda kendinizi mahvolmuş bir şekilde buluyorsunuz.
Her şeye yetmeye çalışırken böyle ortada kalıyorsunuz.
O yüzden başkalarına sorumluluk vermekten çekinmeyin.
İnsanlara güvenmeye çalışın.
Merve şirketim dolandırıldı seni yüzünden battım.
Şimdi bu madde özellikle de çok büyük işler kurup yönetmeyi, yetkiyi paylaştırmayı ve denetlemeyi öğrenemeyen yöneticiler için geçerli arkadaşlar.
Dale diyor ki, onlar diyor muhtemelen bu insanlar 50 yaşına geldiklerinde gerilimin, stresinin ve kaygının nirvanasını yaşayacaklar, yaşanmışlıklar dolayısıyla.
Kalp krizleriyle karşı karşıya gelecekler diyor muhtemelen.
Biliyorum arkadaşlar bu işin en zor kısmı.
Yani birine kendi işinizin bazı parçalarını, sorumluluğunu emanet edebilmek çok önemli.
Hatta geçen Gülşen'i izliyordum.
İbrahim Selim'e konuk olmuştu.
Görmüşsünüzdür mutlaka. Diyordu ya işte evimin işini kendim yapıyorum.
Bütün temizliği kendim yapıyorum.
Çünkü çok control freak bir insanım.
Hiç kimseye güvenmiyorum dedi.
Ve düşünsenize o yoğun konser temposunda bir de gidip evde temizlik yaptığınızı düşünün.
Perperişan olursunuz yani ne gerek var değil mi?
O yüzden birine gerçekten işinizi emanet edebilecek kadar güvenmek en azından güveniyor olmaya çalışmak bence önemli ama zor biliyorum.
O yüzden sorumluluğu emanet edebilecek birilerini bulmamız önemli.
Siz o işin gerçekten dediğim gibi en mühim kısmıyla ilgilenirseniz daha verimli olacaksınız.
Ben geçen bir tiyatroya gittim arkadaşlar kapıda bize böyle yer gösteren bir kişi vardı.
Bir baktım iki dakika sonra.
Sahnede oyuncu hem de başrolde.
Sonra bir baktık dekorları da o çekiyor götürüyor bir şeyler yapıyor.
O karanlıkta bir şeyler devriliyor falan.
Yani sahnede her şey birbirine girdi.
Ve biz dedik ki yani ilk yarıda çıkacağız.
Gerçekten hayatımda ilk kez ilk yarıda bir tiyatrodan çıktım.
Koltuklar karıştı.
Herkes birbirine girdi.
Yok orada ben oturuyorum burada ben oturuyorum.
Şimdi adam da oyuncu oradan müdahale edemiyor sahneden.
Oyun da iyi değildi bu arada çıktım ama.
Bazen her şey olmaya çalışırken hiçbir şey oluyoruz arkadaşlar.
Şimdi bu dört madde bizim daha iyi çalışmamız için yol gösterici maddelerdi.
Sırada işten ve yaşamdan zevk almanın üçüncü yolu var.
Kendinize şu soruyu sorun arkadaşlar.
Sizi yoran şey ne?
Patronum. Ve bu konuda ne yapabilirsiniz?
Arkadaşlar uzmanlar yorgunluğumuzun çok büyük bir bölümünün zihinsel ve duygusal tutumumuzdan kaynaklandığını söylüyor.
Yani fiziksel olarak çok yorucu bir iş yapmasak bile yoğun stres, endişe, sürekli düşünme veya işte duygusal yükler taşımak kendimizi gerçekten böyle örselenmiş, tükenmiş hissetmemize
neden olabiliyor. Hatta geçen Safiye abla benleydi.
Safiye ablayı tanıyorsunuz oldular.
Kendisi geçim sıkıntısı bölümünde benim konuğumdu.
Kendisi haftada bir bana yardıma geliyor.
İşte Safiye abla dedi ki Merve dedi ya bu ev inişi vesairesi beni yormuyor.
Gittiğim temizlikler beni yormuyor.
Ama o evde yaşamış olduğum o stres o üzüntü onlar beni o kadar yıpratıyor ve o kadar yoruyor ki dedi.
Gerçekten ev işi bir şey değil dedi.
Hani mutlu bir şekilde o eve dönsem.
Hiç sıkıntı yok ama dedi o stresle kapıdan çıktığımda o üzüntüyle daha büyük bir yorgunlukla geliyorum.
Aslında beni temizlik yormuyor dedi.
Aile ve sıkıntılar dertler yoruyor dedi.
Bence çok doğru arkadaşlar.
Bir de bazı insanlar masa başında çalıştığı halde hani bütün gün oturduğu halde oturuyor görünüyor oturuyor derken yani beyni yoruluyor.
Ama eve gittiğinde sanki böyle bir inşaatta çalışmış gibi yorgun hissedebiliyor.
İşte bu psikolojik ve duygusal faktörler yani bir masa başı işçisinin yorgunluğuna neden olan duygusal faktörler var.
Peki nedir bunlar arkadaşlar?
Can sıkıntısı, gücenme, takdir görmeme çalıştığı iş yerinde işte patrondan sürekli bir azar yeme, boşa kürek çekme, acelecilik işte arkasından atlı koşturuyor gibi çalıştırıyorlar bazı
insanları. Anksiyete, kaygı değil mi bunlar mahvediyor.
Bunlar masa başında çalışan insanların enerjisini tüketen, verimliliğini düşüren hatta bağışıklığını bile düşüren faktörler.
Bağışıklık ne alaka demiş olabilirsiniz.
Bağışıklığımızın stres oranımızla çok yakından bir ilişkisi var.
Arkadaşlar bir de çalışırken özellikle zihinsel performans gerektiren bir işte çalışıyorsak çok geriliyoruz.
Yani bütün kaslarımız geriliyor, omuzumuz tutuluyor, boynumuz tutuluyor.
Bir de tabii yanlış oturma pozisyonumuz var, farkında değiliz.
Gün içinde masa başında çalışırken hangi kaslarınızı gereksiz bir şekilde yoruyorsunuz bir dikkat edin buna.
Benim mesela boynum sürekli tutuk.
Yani işte kitap okumaktan, eğilmekten sürekli tutuk.
Bazen masadan bir kalkıyorum sanki gerçekten bakın 32...
iki kişi birleşmiş ve beni dövmüş gece.
Böyle bir ağrı. O yüzden yaptığınız işle ilgili olmayan kaslarınızı kullanıp kullanmadığınıza bir bakın.
Yani stresten kendinizi kasıyor musunuz?
Yeterince dinleniyor musunuz?
Sadece fiziksel olarak dinlenmekten bahsetmiyorum.
Zihinsel anlamda da dinleniyor musunuz?
Gelelim beşinci yola.
Beşinci yol şu. Yorgunluğa Üzüntüye ve alınganlığa neden olan sıkıntı nasıl giderilir?
Şimdi arkadaşlar yorgunluğumuzun belli başlı nedenlerinden biri de can sıkıntısı.
Şöyle düşünün eve gelmişsiniz işten yorgun argın bir şekilde.
Üstünüzü başınızı değiştirmişsiniz.
Böyle patates gibi yatıyorsunuz.
O sırada hoşlandığınız kişi arıyor.
Hadi diyor buluşalım konser varmış.
Hadi gidelim seni almaya geliyorum diyor.
Hemen bir heyecanla kalkıp böyle full enerji hazırlanmaya başlıyorsunuz.
E hani yorgundunuz? Yorgun değildiniz aslında.
Durumunuz iyi değildi. Can sıkıntısı yorgunluk yapmıştı değil mi?
Olay bu. Mesela bir deney var arkadaşlar.
Bir grup öğrenciye hiç bilmedikleri böyle can sıkıcı konularda bir test yapıyorlar.
Test bittiğinde öğrenciler kendilerini çok yorgun hissediyor.
Böyle uykuları geliyor, başları ağrıyor.
Huzursuzlar, kötüler yani ve metabolizmalarındaki değişiklikleri ölçüyorlar.
Ve yapılan testlerin sonucunda...
Kan basınçlarının arttığı gözlemleniyor.
Bundan ne sonuç çıkarıyorlar?
Canları sıkıldığında insanların oksijen tüketimi azalıyor.
İşlerinde keyifle çalıştıklarında ve ilgileri arttığında metabolizmalarında hemen olumlu bir değişim gözlemleniyor.
Yani heyecanlı ve ilginç bir işle uğraştığınızda Ender olarak yoruluyorsunuz arkadaşlar.
Hatta yeri gelmişken benim nasıl mutlu olunur akış teorisi diye bir bölümüm var.
Onu da mutlaka dinleyin.
Yani heyecanlı ve ilginç bir işle uğraşmak demişken bunu dinleyin.
Columbia Üniversitesi'nden Dr.
Edward Thorndike yorgunluk üzerine bir deney yapıyor arkadaşlar.
Bir grup genç adama sürekli olarak ilgilenecekleri böyle bir takım şeyler veriyor.
Heyecanlı şeyler ve onları bir hafta boyunca uyanık tutmayı başarıyor.
Ve bir raporu var. sıkıntısı iş gücünün azalmasının tek nedenidir.
Bu sonuca varmış. Eğer bir beyin işçisiyseniz yaptığınız işin sizi yorma olasılığı çok azdır deniliyor arkadaşlar.
Sizi yoran şey yapamadığınız işlerin çokluğudur.
Ben mesela bir podcast kaydını bitirince gerçekten onu böyle sisteme yüklerken hani ekibe atarken inanılmaz bir rahatlama yaşıyorum.
Yani bütün yorgunluğu o anda geçip gidiyor.
Yani bizi yoran şey aslında kaygı.
Yani işlerin sekteye uğraması, bozulması, hayal kırıklıkları bunları söylüyor Dale.
Hani Confucius demiş ya eğer sevdiğin işi yaparsan hayatın boyunca bir kez bile çalışmış olmazsın.
Bence çok haklı ve bu insanlar o kadar şanslılar ki sevdiği işi yapanlar.
Çünkü hem daha çok enerjileri var hem daha mutlular hem de daha az yoruluyorlar.
Merve ben işimi çok sevmiyorum ya ben ne yapayım diyorsanız.
Dale diyor ki arkadaşlar mış gibi yapın yani olaylara bakış açınızı değiştirin.
Sevmediğiniz işte çalışmak isteyecek.
O kadar çok insan var ki bunu düşünün diyor.
Hani işinizi gerçekten böyle sanki mutluymuşçasına gibi yapın.
Hani işinizi ilginç hale getirin diyor.
Gözünüzde o işi ilgi çekici hale getirmeye çalışın diyor.
İşinizi merak edin.
Onu nasıl daha iyi bir hale getirebileceğinizi düşünün diyor.
Bir de arkadaşlar bazı insanlar işini seviyor ama iş yerindeki insanlarla anlaşamıyor.
Onlardan pek haz etmiyor ve onlar onun modunu enerjisini düşürüyor.
Onu da şöyle yapın hatta geçen arkadaşım dedi bunu.
O da böyle çok stres oluyordu işte yerindeki insanlardan dolayı.
Dedi ki ben bu insanlarla dışarıda görüşmem.
Dışarıda hiçbir şekilde selam vermeyeceğim insanlar için niye kendimi üzeyim dedi.
Yani bu insanlar benim hayatıma girip bana işte eşlik dostluk yarenlik edecek insanlar değil.
Bunlar ben işim bu benim bu insanlar da burada çalışıyor.
Ben bu sınırı çektim kardeşim dedi.
Orada olan orada kalıyor dedi.
O iş yerinden çıktıktan sonra benim onlarla hiçbir muhatabım yok.
Bunu anladıktan sonra dedi hayatım daha da kaliteli bir hale geldi dedi.
Ben sadece işimi yapıyorum olması gerektiği gibi layığıyla işimi yapıyorum.
Bu insanlarla da çok fazla muhatap olmuyorum.
Çünkü onlar benim arkadaşım değil orada çalışan insanlar dedi.
Hani iş arkadaşı bile olmak istemiyor.
Gerçekten ondan sonra hayatının daha da böyle huzura erdiğini söyledi.
Belki size de iyi gelir söylemek istedim.
Geçen günde işte arkadaşım böyle yaptığı işe sayıp sövüyordu yine cinnet geçirmiş iş yerinde dedim ki bak dedim sen bu işe girebilmek için çok büyük bir emek harcadın vakti zamanında ve
seneler önce o işe girdiğinde biz inanılmaz sevinmiştik böyle havalara uçtuk resmen şu an dedin senin yerinde olmak isteyen sadece bak iş yerinde bile senin yerinde olmak isteyen kaç kişi var dedim şöyle bir bak en az
200 kişi vardır onun pozisyonda çalışmak isteyen neye dedim şımarıklık yapıyorsun kes sesini otur dedim Doğru diyorsun dedi.
Çünkü arkadaşlar işimize karşı bazen hedonik adaptasyon yaşıyoruz.
Halbuki gerçekten bizim yerimizde olmak isteyecek o kadar çok insan var ki birinin çöplüğü gerçekten bir başkasının hazinesi olabiliyor.
Bunu unutmamak lazım. Ben bazen mesela çok çalışınca diyorum bilgisayarımı böyle kitaplarımı falan camdan aşağı atmak istiyorum.
Sonra diyorum ki Merve ne yapıyorsun?
Kendine gel. Kalk bir hava al.
Sevdiğin işi yapıyorsun. Bu işte başarılı olmak için gerçekten çok büyük fedakarlıklar yaptın.
Geceni gündüzüne kattın.
Neyin cinnetini geçiriyorsun kardeşim?
Hani bunu sen istedin. Allah da sana nasip etti.
Şimdi sen ne işim aradığını yaşıyorsun kızım diyorum.
Kes sesini otur diyorum. Sonra çalışıyorum uslu uslu.
İşimin artılarını düşünüyorum.
İşinizin artılarını düşünün arkadaşlar.
İyi geliyor. Yani bir de ben her gün o kadar güzel mesajlar alıyorum ki hiç tanımadığım, hiç tanışmadığım insanlar böyle beni bir dostu, bir kız kardeşi gibi görüyor.
Bunun değeri... Gerçekten hiçbir şeyle ölçülemez.
Yani dünyanın neresine gidersem gideyim bana evini açacak bir sürü arkadaşım oldu bu podcast'tan dolayı.
Podcast bahane bu duygu şahane.
O yüzden benim yorulmak gibi bir lüksüm yok arkadaşlar.
Yani bir mesajla yorgunluk falan gidiyor hiçbir şey kalmıyor.
Canlarım benim iyi ki varsınız.
Kendimi şey gibi hissettim Bülent Ersoy gibi dünya güzellerim.
İyi ki kalplerimiz buluştu yani bu podcast sayesinde.
Konuya dönecek olursak hani benim çok sevdiğim bir söz var ya Jack London'ın bir kitabında geçer.
Çiçekler hep varsa kim ne yapsın onları diyordu Jack London.
Yani insan bazen böyle hep aşinası olduğu imkanların değerini bilemiyor.
Bazı şeyleri kaybetmek gerekiyor değil mi değerini bilmek için.
Halbuki kaybetmeden değerini bilsek ne güzel olacak.
Eddie Rickenbacker arkadaşlarıyla Pasife'in ortasında 20 gün boyunca bir...
Can kurtaran sandalında mahsur kalıyor arkadaşlar.
Dale ona soruyor bu olaydan diyor aldığın en büyük ders ne?
O da diyor ki gereksinme duyduğunuz suya ve yemek istediğiniz tüm yiyeceğe sahipseniz hiçbir şeyden yakınmayın kardeşim diyor.
Böyle söylemiş. Hatta Time dergisinde yayınlanan Guadalcanal muharebesinde yaralanan bir savaş gazisiyle ilgili bir yazı dizisi var arkadaşlar.
Burada adam bir mermi parçasıyla boğazından yaralanıyor.
7 kez kan veriliyor hayata dönebilsin diye.
Ve doktoruna yazmış olduğu notta çünkü konuşamıyor.
Yaşayacak mıyım diye soruyor.
Doktor evet diyor. Sonra bir daha not yazıyor.
Peki diyor konuşabilecek miyim?
Doktor yine evet diyor.
Sonra son bir not yazıyor.
Öyleyse ne halt etmeye üzülüp duruyorum diyor.
Dale bize şu soruyu soruyor arkadaşlar.
Gözlerinizi diyor bir milyon dolar karşılığında satar mıydınız?
Ya da işte bacağınızı, kolunuzu, elinizi, kulağınızı, çocuklarınızı, ailenizi ya da bunların karşılığı edecek bir para birimi var mı?
Akrabalarımızı satsak olmuyor mu Merve?
Durun şimdi orayı karıştırmayın.
Dale diyor ki sahip olduklarınızın değerinin farkında mısınız?
Aslında ne kadar paha biçilemez şeylere sahibiz değil mi?
Chopin Aron dediği gibi sahip olduklarımızı çok az, sahip olamadıklarımızı...
Her zaman düşünürüz diyor Schopenhauer.
Burada arkadaşlar Dale sadece iş anlamında konuşmuyor.
Yani bu genel bir hayat tavsiyesi bize verilmiş olan burada.
Eğer üzüntüyü bırakıp yaşamaya bakmak istiyorsak bir kural da şudur diyor Dale.
Mutluluklarınızı hesaplayın, üzüntülerinizi değil.
Mutluluklarınızı hesaplayın, üzüntülerinizi değil.
Şimdi altıncı yol çok kısa ve çok öz şu.
Meyve veren ağacı taşlarlar diyor arkadaşlar Dale.
İş yerinizde böyle gerçekten emek vererek yükseldiyseniz ve sizi...
haşlıyorlarsa hazımsızlar canınızı sıkmayın diyor.
Çünkü haksız eleştirilerin aslında maskelenmiş bir övgü olduğunu unutmayın arkadaşlar.
Projeksiyon dediğimiz yansıtma mekanizmasını mutlaka duymuşsunuzdur.
Bir kişi kendi içinde kabul edemediği duygu ve düşünceleri hazmedemediği şeyleri barındıyorsa bunları başkalarına yansıtmaya çalışabilir.
Eğer ne bileyim başarısızsa ve kendi içinde bunu biliyorsa başarısız olduğunu gider başkalarının başarıları Haksız yere eleştirir ve suçlar.
Ve aslında eleştirdiği şey kendi içinde hissetmiş olduğu bir eksiklik olabilir.
Haset de biliyorsunuz gizli bir hayranlık içerir.
Hatta hasetle ilgili bir bölümüm de var.
O benim en sevilen bölümlerimden ve en komik bölümlerinden.
Mozart ile Salieri'nin arasındaki o muhabbeti anlatıyorum.
Mutlaka dinleyin derim. Haset dediğim gibi gizli bir hayranlık içeriği olabilir arkadaşlar.
Haset duygusu o kadar rahatsız edici bir şey ki.
Yani kimse böyle kendinde bunu...
kabul etmek istemez ya zor bir şey çünkü ben haset bir insanım hasetleniyorum keşke benim olsa diyorum içimden demeyiz değil mi kolay kolay bunu kabul etmek çok zor ne yapacağız o zaman eleştiri kılığında karşı tarafa
sunacağız mesela işte ya bu kadar bakımlı ve süslü kadınları ben hiç sevmiyorum ne o öyle ilgi çekmeye çalışır gibi süslenmiş püstenmiş çünkü kendi yapmak istiyor ve yapamıyor arkadaşlar bunun yerine
size böyle saldırgan bir eleştiride bulunuyor bakın saldırgan altını çizerim niye çünkü ruhun rahatlatıyor bunu yaparak tabi bu eleştiriler böyle gerçekten sizin iyi niyetinizi gözeten biri tarafından yapılıyorsa tabi
ki burada işte ay bu da hasret bu da kıskanç diye düşünmeyin arkadaşlar buradaki niyet çok önemli Gelelim yedinci yola.
Bunları yaparsanız eleştiriler sizi incitmeyecektir diyor Dale.
Diyor ki yıllar önce eğer insanların beni haksız yere eleştirip suçlamasını engelleyemiyorsam bundan çok daha önemli bir şey yapabileceğimi fark ettim.
Haksız suçlama ve hükümlerin beni etkileyip etkilememesi konusunda kararı Kendim verebilirdim diyor.
Hani siz söyleyin ben etkilenmiyorum kardeşim benim yapabileceğim şey bu etkilenmemek.
Yalnız burada dikkatinizi çekeceğim bir nokta var.
Burada şunu demiyor arkadaşlar aman hiçbir eleştiri sakın hala almayın kabul etmeyin.
Ben hiç etkilenmiyorum öyle bir şey değil.
Bunu yanlış anlamayalım. Haksız eleştiriye kulak asmayın diyor.
Çünkü bazıları haklı olabiliyor ve dediğim gibi kimden geldiği çok önemli.
Eğer yaptıklarınızın doğruluğuna yürekten inanıyorsunuz zaten hiç üzmeyin kendinizi diyor.
Ben önceden böyle bana gelen saçma sapan eleştiriler oluyordu.
Çok üzülüyordum. Şimdi bakıyorum söyleyen kişi iyi niyetli mi?
Hani bana nasıl bir mesaj atmış?
Bazısı gerçekten çok saldırgan bir şekilde mesaj atıyor.
Bazısı da diyor ki Merveciğim işte şunu şöyle yapsak böyle falan.
O kadar yapıcı ve olumlu ki belli ki benim iyi niyetimi gözetiyor.
Bu çok önemli bir şey ve söylediği şey doğruluk payı içeriyor mu?
Gerçekten orada benim bir kusurum, bir problemim var mı?
Bana bunu mu göstermeye çalışıyor?
Nedir amacı? Buna bakıyorum.
Ondan sonra diyorum ki tamam sen bunu...
Bunu bir düzelt Merve. Karşı taraf haklı olabilir diyorum.
Hani şey var ya işte eleştiri kabul etmiyorum sadece iltifat.
Bu dönem çok moda olan bir söz.
İşte onu yaparsak arkadaşlar bir arpa boyu yol gidemeyiz.
Yani kendi yankı odalarımızda hapsolur kalırız.
Eleanor Roosevelt'in bir sözü vardır.
Kendisi zamanında sırf böyle eleştirilmekten çok korktuğu için adım bile atamıyormuş.
Diyor ki doğruluğuna yürekten inandığınız şeyi yapın.
Çünkü nasıl olsa eleştirileceksiniz.
Yapsanız da size lanet okuyacaklar.
Yapmasanız da diyor. Devam edelim.
Ya bir de arkadaşlar kendimizi o kadar önemli zannediyoruz ki değiliz ya gerçekten değiliz.
Tabii ki önemliyiz ama kendimiz için önemliyiz ve en yakınımızdaki hani 3-5 kişi için falan çok çok çok önemliyiz.
Hani El Alem adı üstünde ya El Alem.
Yani bizim hikayemiz El Alem'in hayatında 3-5 dakika konuşulup unutulacak kadar önemli emin olabilirsiniz.
Şöyle bir kahve arasında bir dedikodu esnasında sizi konuşuyorlar ve bitiyor gidiyor yani.
Bütün gün şey diye düşünüyorum. Ah öyle demiş ne yapmış inanamıyorum falan.
Böyle bir şey yok. Ya da kendinizi düşünün.
El alem sizin için ne kadar önemli arkadaşlar.
Siz de 3-5 dakika konuşup unutuyorsunuz el alemi.
Ay şu da şunu yapmış böyle yapmış gördünüz mü bu kadar.
Sonra kendi hayatınıza dönüyorsunuz değil mi?
Peki o el alemin sırf böyle siz eleştireceksiniz diye.
Hayatını yaşayamadığını öğrenseniz ne hissederdiniz ne düşünürdünüz?
Böyle düşününce komik geldi değil mi?
Biz de aynı şekilde karşı taraf için o kadar önemliyiz.
O yüzden kendiniz için...
yaşayın ya hani el alem için değil aman beni eleştirirler ama gerek yok ve dediğim gibi sadece sizin iyi niyetinizi gözeten insanlara aldırış edin bazen şey görüyoruz ya işte instagramda ya bunun
hiç mi arkadaşı yok buna söylememiş hani böyle bir şey yapmış gibi o kadar doğru bir şey ki aslında o hani bunun hiç mi arkadaşı yok sözü Yani bunun hiç mi iyi niyetini gözetecek biri yok?
Haklı bir şekilde bu insanı eleştiren, onun iyiliğini düşündüğü için eleştirilerde bulunan insanlar yok anlamında.
O yüzden takacağımız insanlar gerçekten hayatımızda önem teşkil eden insanlar olsun.
Herkesten gelen eleştiriyi kabul edersek kendimiz gibi olamayız değil mi?
Bu podcastı Abraham Lincoln'un, Winston Churchill'ın çerçeveletip...
Duvara astığı şu sözleriyle sonlandırıyorum.
Churchill diyor ki eğer tüm saldırılara karşılık vermeye kalksaydım her şeye veda etmek zorunda kalırdım.
Elimden geleni doğru bildiğimi yapıyorum ve sonsuza dek de öyle yapacağım.
Doğruya ulaşırsam söylenenlerin önemi kalmaz.
Yanlış yaparsam on melek haklı olduğumu söylese de bir farkı olmaz.
Yani demek istiyor ki gerçeğe ulaşıldığında söylenenlerin zaten bir önemi kalmaz.
Yani bir şeyi doğru bir şekilde başardıysan veya gerçeği bir şekilde ortaya çıkardıysan başkalarının artık ne dediğine kulak asma, ne düşündüğüne artık düşünme.
Çünkü bunlar senin için artık belirleyici olamaz.
Sonuç ortada diyor. Ama yanlış yaptıysan destek alsan bile bu gerçeği değiştirmez.
Çünkü yanlış zaten yanlıştır diyor.
Haklı olup olmamak destekleyenlerin çokluğuyla değil gerçeklerle ölçülür.
Yani Churchill insanların ne dediğinden çok gerçeğin ve sonuçların aslında esas belirleyici olduğunu anlatıyor.
Evet arkadaşlar bugünlük anlatacaklarım şimdilik bu kadar ama bu konuyla ilgili daha anlatacak bence çok şey var.
Devamı gelsin Merve derseniz Instagram'a bekliyorum.
Bu bölümün gönderi postu altında buluşalım.
Vodafone ortamlarda çalışacak bilgiyi çalışacak yalnız satılacak bilgiyi sundu.
Yanlışlıkla çalışacak dedim çünkü Vodafone'da çalışmak gerçekten çok güzel işmiş.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bir sonraki bölümde yani cumartesi günü ve pazartesi, çarşamba, cumartesi tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
