
Karaca hakkında detaylı bilgi almak için: Link
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*
*Bu bölüm Karaca hakkında reklam içerir*
Transkript
Herkese merhaba, Karaca ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ İşbirliği ile hayata geçen Karaca X-East Collection serisinin sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün İstanbul'un stüdyetlerini konuşacağız.
Şöyle güzel bir hafta sonu podcastı yapmak istedim sizler için.
Şimdi desem ki arkadaşlar gözlerinizi kapatın, İstanbul'u hayal edin, aklınıza ilk gelen yerleri tek tek sayın desem büyük ihtimalle şu sonuçlar çıkacaktır.
Galata Kulesi, Kız Kulesi, yere batan sarnıcı, boğazın o mavi sularında süzülen vapurlar ve Boğaziçi Köprüsü ve bir de tabii ki de yüzyıllardır herkesin ilgisini celbeden sarayın
en özel ve sırlarla dolu haremi gelecektir eminim.
Hadi o zaman gelin bugün bu tarihi güzelliklerin mitolojik hikayelerine, zengin geçmişlerine kısaca bir göz atalım.
Bu podcast bittiğinde eminim İstanbul'a böyle eskisinden farklı gözlerle bakacaksınız.
Öncelikle Üsküdar'ın simgesi Kız Kulesi ile başlayalım.
İstanbul'un en güzel süreçlerinden birisi Bizans devrinden kalan tek yapı.
Şimdi bu kuleyi kimin yaptığını bilmiyoruz ama Kız Kulesi'nin yerinde küçük bir kale.
Tarihte ilk kez 5. yüzyılda Atinalı komutan Asybiades tarafından yaptırılmıştır.
Boğaz'dan geçen gemilerden vergi almak için Asibiades'in kim olduğunu Sokrates podcastini dinleyenler çok iyi biliyorlar.
Şu an aaa dediğinizi duyuyorum hatta.
Ama bu net bir bilgi değil.
Antik çağda Arkla yani küçük kale ve Damalis yani dana yavrusu demektir Damalis.
Bu isimlerle anılıyormuş burası.
Sonradan Leandros'un kulesi demişler.
Peki neden bu isimler takılmış kız kulesine?
Gelin önce mitolojik hikayesiyle başlayalım.
Efsaneye göre Sestus'taki Afrodit mabedi rahibelerinden Hero, Abidos köyünden genç bir delikanlıya aşık oluyor.
Ve rahibenin aşık olduğu gencin adı bilin bakalım nedir?
Leandros tabii ki.
Leandros kulesi denme sebebi bu.
İşte bu genç delikanlı her gece yüzerek denizi geçer ve aşkı Hero ile buluşur.
Ama bir gün çok kötü bir olay yaşanır.
Bir fırtına çıkar ve rüzgar kulenin fenerini söndürür.
Leandroz o karanlıkta yolunu şaşırır ve maalesef boğulur.
Bunu duyan Herod'a kendini denize atarak canına kıyar.
O yüzden aşkın simgesidir kız kulesi ve o yüzden Leandros kulesi de denir.
Bitti mi? Asla.
Kız kulesi hakkında pek çok efsane var.
Dilden dile dolanan. Bunlardan birisi de şudur.
Bir gün bir padişaha falcı gelip diyor ki kızın yalan sokmasından dolayı ölecek diyor genç kız olduğu dönem.
Padişah da kızını alıyor.
Bu kaderden, bu musibetten korumak için denizin ortasına bu kuleyi yaptırıyor.
Ancak günün birinde prensese gönderilen bir sepet üzümün içinden bir yılan çıkıyor ve prensesi sokup öldürüyor.
Bir diğer efsanede Malatya'dan geliyor Battalgazi efsanesi.
Battalgazi Selçuklu döneminde Üsküdar Tekfur'un kızına aşık oluyor ve Tekfur'da kızını alıyor kıymetli eşyalarıyla beraber bu kuleye hapsediyor.
Ama Battalgazi bu durur mu?
Kız kulesini bastığı gibi sevdiği kızı da kaçırıyor, hazineleri de alıp kayıplara karışıyor.
Yani buraya şu sesi vermesem olmaz.
Bunu unutmamışsınızdır diye düşünüyorum.
Şimdi şehir Osmanlı'ya geçtikten sonra Kız Kulesi bir süre savunma yapısı olarak kullanılıyor.
18. yüzyılın başında da...
İstanbul'un meşhur yangınları vardır biliyorsunuz.
Yangında zarar görüyor, ahşap olarak yapılıyor tekrar.
Sonrasında işte buradan böyle şehre önemli bir elçi geldiğinde ya da işte padişah çıktığında tahta top atışları yapılıyor, kutlamalar yapılıyor kız kulesinden.
Yani kule sadece kule olarak kullanılmamış.
Hatta 1830 yılında kolera salgınında, 34'teki de veba salgınında burası karantina bölgesi olarak da kullanılmış kule.
Peki... Bu kulenin adı neden kız kulesi?
Şimdi esas bombayı sona saklıyorum demiştim.
Neden? Çünkü bu hikayeyi anlatmayı çok seviyorum.
Şimdi en başta Damalis demiştim değil mi?
Kız Kulesi'nin bir diğer adı Damalis demiştim.
Damalis de kim? Şöyle ki Atinalı bir komutan var.
Onun eşidir Damalis.
O olay da şöyle. Makedon General Philip donanmasıyla İstanbul'a saldırmaya kalkışıyor.
Ve İstanbul yana döne Atina'dan yardım talep ediyor.
Atina da düşünüyor.
Diyor ki bizim çok ünlü bir deniz komutanımız var.
Bu işi bir tek o çözebilir deyip Kares'i gönderiyor.
Karis, Philip ile karşılaşıyor ve savaşı Karis kazanıyor ama o savaşta çok sevdiği eşi Damalis maalesef ölüyor ve ünlü komutan Karis karısının naaşını alıp bir sandala koyuyor ve
tıpkı Titanic filminde olduğu gibi denizin sularına bırakıyor onu.
Yani deniz Damalis'in toprağı oluyor, suyun içine gömülüyor ve o günden beri oraya Koris Pyrgosis deniliyor.
Yani kız kulesi.
Orada Damalis'in bir mezar taşı varmış önceden.
Ve bu mezar taşının üzerinde şu sözler yazarmış.
Bana Boydion derlerdi.
Şimdi kayalıklarda her iki kıtadan faydalanıyorum.
Mezar taşında bu yazıyormuş.
Boydion da eski Yunan edebiyatında çok güzel kadınlara söylenen bir söz.
Boydion anlamı da...
Küçük ineğim, küçük danam demektir.
Gülmeyin. Zaten boğazın anlamı Bosphorus diyorlar ya boğaza.
İnek geçidi demektir Bosphorus.
Peki neden inek geçidi demektir?
Onu da açıklayalım. Yunan mitolojisinde baş tanrı Zeus'un çapkınlıklarını duymayan yoktur diye düşünüyorum.
Efsaneye göre Zeus yine bir gün çapkınlık peşinde Argos kralının kızı Io'ya gönlünü kaptırıyor.
Bu arada Zeus tanrıça Hera ile evli ve Hera çok kıskanç bir kadın.
Ama Zeus'un umurunda mı?
Değil. Io'yla büyük bir aşka yelken açıyorlar derken Hera'ya yakalanıyorlar bir gün.
Ve Zeus hemen böyle etrafı bulutlarla çeviriyor Hera'nın geldiğini görünce.
Çünkü Io'ya zarar verecek, korkuyor.
Hera bu tabii yani bulutları böyle üfleye üfleye üfleye dağıtıyor ve bir anda manzarayla karşılaşıyor.
Ama nasıl bir manzara?
Zeus bakıyor ki kurtuluş ümidi yok.
Hemen diyor hani bir şey yapmam lazım.
O anda Io zarar görmesin diye kızı alıyor ineğe çeviriyor Zeus.
Hera geldiğinde karşısında bir...
İnek görüyor. Herhalde adamcağızın günahını aldım ya diyor kendi kendine.
Konuyu kapatayım neyse diyor.
Desem de inanmayın bu Hera asla inanmaz.
Aa diyor Zeus bu ne kadar tatlı bir inek bunu bana versene diyor.
Zeus tabii böyle ne yapacağını şaşırıyor o anda.
Sonra bu ineğin üzerine bir at sineği musallat ediyor Hera.
O at sineği Io'nun canını o kadar çok acıtıyor ki ısıra ısıra ısıra.
Ve artık Io...
Bu acıya dayanamayacağı bir noktaya geliyor ve kıtadan kıtaya koşmaya başlıyor Io yani inek.
İşte Ege'den Karadeniz'e koştuğu sırada tam karşıya geçecekken vadi bir anda sularla doluyor ve İstanbul Boğazı oluşuyor.
İşte mitolojik hikayesi bu Bosphorus.
Bu sebepten dolayı inek geçidi Bosphorus.
Bir de şu var Io'nun o sinekten kaçarken boynuzlarını vurduğu yerlerde derin derin çatlaklar oluşuyor, yarıklar oluşuyor.
İşte bunlardan birisi de Haliç'tir arkadaşlar.
Haliç'in adı o yüzden Golden Horn'dur.
Yani altın boynuzdur.
Ve Io Haliç'i yüzerek geçtikten sonra karaya çıkıyor ve bir kız çocuğu doğuruyor.
Bu kızın adı Kereosa ve bu güzel kız deniz tanrısı Poseidon'la evleniyor ve Poseidon'dan bir oğlu oluyor.
İşte bu oğlun adı da Bizas'tır.
Bizas İstanbul'da doğuyor ve İstanbul'a adını veren kraldır.
Yani Bizans İmparatorluğu'nun kurucusudur, kralıdır.
İstanbul'un Konstantinopolis'ten de önceki ismi Bizantion yani Bizans'tı.
İşte İstanbul'un ismi atası buradan geliyor.
Mitoloji severler bunu beğendi bence.
Devam edelim. Şimdi kız kulesine geri dön.
Çünkü daha en sevdiğim hikayesini anlatmadım sizlere.
Bu hadiseyi Sunay Akın'ın bir kitabında okumuştum çok da severim.
Şöyle ki Nazım Hikmet 1959'da cezaevinden çıkıyor 13 sene yattıktan sonra ve çıktığı gün daha ilk gün Kız Kulesi'ni izlemeye gidiyor.
Ve sabaha kadar kız kulesini izliyor.
Peki ama neden Nazım Hikmet kız kulesini izliyor ve ilk gitmek istediği yer orası?
İşte bu kısım önemli.
Şöyle ki hemen 1827 yılına gidelim.
1827'de Almanya'da Carl Detroit adında bir çocuk dünyaya geliyor.
Bu çocuğun anne babası böyle sürekli kavga eden asla anlaşamayan insanlar ve en sonunda Carl'ı alıp bir Fransız yetimhanesine bırakıyorlar.
Carl büyüdüğü zaman denizci olmak gibi bir hayal.
12 yaşında bir gemide miço olmayı başarıyor ve Almanya'dan kalkan bir gemiye atlayıp İstanbul'a gidiyor.
Karl'ın bir planı var.
Çalıştığı gemi İstanbul'a geldiği anda kendini denize atıp bir şekilde İstanbul'da kalmayı planlıyor.
Çalıştığı gemi İstanbul'a vardığı an kendini denize atıyor fakat kıyıya doğru yüzemiyor.
Çünkü akıntı onu kız kulesine doğru sürüklemeye başlıyor ve kız kulesine sürüklendiğinde bir bekçi tarafından kurtarılıyor.
Bekçiye resmen yalvarıyor diyor ki ne olur beni geri gönderme ama bu hadise o kadar büyüyor ki Almanya ile Osmanlı arasında ufak da olsa diplomatik bir probleme dönüşüyor.
Ve bu meseleyi çözmek dönemin malisi Sadrazam Ali Paşa'ya düşüyor.
Karl önce onun himayesi altına giriyor ve hemen adını değiştiriyorlar.
Adını Mehmet Ali yapıyorlar Karl Detroit'in.
Sonra Harbiye'de eğitim görmeye başlıyor ve mezun olduktan sonra da Kırım seferine gönderiliyor.
Bosna Karadağ Savaşları'na katılıyor.
Hatta 2. Abdülhamit döneminde paşa ünvanını alıyor ve Mehmet Ali Paşa 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden 3 kişiden biri
oluyor. O kadar yüksek bir kademeye ulaşıyor.
Derken Mehmet Ali Paşa bir gün evleniyor ve 4 kızı oluyor.
Kızlarından birinin adı Leyla'dır.
Leyla'nın da evlenmesiyle Mehmet Ali Paşa'nın bir torunu oluyor.
Torununun adı da Celile.
Celile Hanım kim?
Nazım Hikmet'in annesi.
İşte Nazım Hikmet'in hapisten çıkar çıkmaz kız kulesini izleme sebebi tam olarak budur dedesinden mütevellit.
Artık siz de Nazım gibi bence böyle bambaşka gözlerle kız kulesine bakacaksınız.
Bu arada Nazım Hikmet dede tarafından Sabahattin Ali ile de yakın akrabadır.
Dipnot atalım. Hatta şair Oktay Rıfat da akrabasıdır.
Nazım Hikmet'in kuzeni olur. Bu da böyle bir dipnot olsun.
Hadi devam edelim. Şimdi podcast'ın başında yere batan sarnacı demiştim.
Gözlerinizi kapatığını hayal edin dediğinde benim aklıma yere batan sarnacı kesin gelir.
İşte bu sarnacı koruduğuna inanılan Medusa.
Yani namı değer yılan saçlı kadın diyoruz ya.
Medusa'nın da... podcastını yaptım.
Dinlemek isteyenler varsa mutlaka bir göz atsın derim.
Şimdi yere batan sarnıcının önemi ne?
Şu ki Konstantinopolis'in yani İstanbul'un en büyük su mahzenidir burası ve imparatorcusun yani döneminde yapılmış.
Çok eski yani o yüzden 526-527 seneleri arasında yapılmıştır ve denizden 30 metre yüksekliktedir.
Çok etkileyici bir yapı.
Yani çok mistik bir atmosferi var.
Gittiğimde böyle adeta büyülendiğimi hatırlıyorum.
Ayasofya'ya ziyarete gidenler mutlaka buraya da gitsin derim.
Pas geçmeyin. Çünkü böyle diyorlar ki orayı görmesem de olur.
Hayır mutlaka görün bence burayı.
Çünkü gerçekten etkileyici bir yer.
Peki adı neden yere batan sarnıcı?
Çünkü böyle suyun içinden yükselen dev mermer sütunlardan dolayı sanki böyle yerin dibine batmışlar gibi duran 336 tane sütun var içeride.
Ve bunların boyu da epey yüksek 9 metre.
Bir de bu sarnıçlardan bahsetmek istiyorum.
Kuyulardan sarnıçlardan. Şöyle ki Osmanlı döneminde insanlar böyle evlerin...
Zemin katlarında bulunan kuyulardan su çekiyordu biliyorsunuz kovalarla.
Hatta balık tutanlar bile varmış ben bunu bilmiyordum.
Ve bu yere basan sarnıcın büyüklüğünü şimdi hayal etmeniz için söylüyorum ne kadar büyük bir sarnıç olduğunu.
Burayı yeniden keşfeden Arman erkeolog Şişme Botula gezmiştir buranın içini o kadar büyük.
Ve buradaki o dev sütunlar çok ilgi çekiyor okey ama özellikle iki sütunun altında böyle kaide olarak kullanılan Medusa başı var.
Ve bunlar Roma dönemi heykel sanatının şaheserleri.
Tamam da neden Medusa başı kaide olarak kullanılmış Merve demiş olabilirsiniz.
Bu konuda da epeyce bir rivayet var.
Bir efsaneye göre Medusa Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının zaten dişi canavarı olan 3 Gorgon'dan birisi.
Ve bu 3 kız kardeşten Gorgon'dan yılan başlı Medusa kendisine bakanları bakışlarıyla taşa çevirme özelliğine sahip.
Onun özelliği bu. Ama Medusa Podcast'ımda da anlatmıştım hatırlarsanız Şahmaran kısmını.
Bunlar nazara karşı, kem göze karşı da bir muska olarak kullanılır Medusa başı.
Ve bu yapıda da bence bu amaçla kullanılmış olabilir.
Peki neden ters?
Yani neden düz koymamışlar Medusa'yı derseniz?
Bakanlar taşa dönmesin diye.
Bir de sarnıçtaki suların Medusa'nın gözyaşları olduğu rivayeti var.
O konuya hiç girmeyeceğim.
Ama daha bomba bir iddia var.
Bunu söylemeyecektim ama dayanamayacağım galiba.
Öyle ki Fatih Sultan Mehmet döneminde İtalyan bir heyet geliyor.
Bu arada parantez içinde sayılarının gizeminde bahsetmiştim ya gül haçlar diye bir şeyden bahsetmiştim.
İşte bu heyettekiler gül haçlar örgütüne mensupmuş bilemiyorum.
Ve bu sarnıçta çok büyük bir hazine olduğunu iddia ediyorlar.
Ve bu hazinede şu mumyalanmış bir ceset.
Hatta bu cesetin Medusa'ya ait olduğu iddia ediliyor.
Yani gördüğünüz gibi yere batan sarnıcında da rivayetler ve efsaneler tükenmiyor.
Bu arada hani demiştim ya burayı keşfeden.
Adam şişme botla dedim dikkat edin gezebiliyor içini hani planını çıkartmış diye.
İşte o planı çıkartan kişi Alman bir arkeolog ve sarnacı gezebilmek için yana döne adam sandal aramış günlerce.
Ama Türkler oraya girmeyen o sarnıç uğursuz diye adama sandal kiralamamışlar.
Ve en son adamcağız şişme botla gezmek zorunda kalmış sandal vermedikleri için.
Bir de meşhur bir bilgisayar oyunu var ya Assassin's Creed diye.
Orada da Bizantin Sırlar Labirenti kısmında yere batan sarnıcını görmüştür oynayanlar.
Hatta Dan Brown'un meşhur romanı var ya Cehennem diye bir filmi de var hatta.
Orada da yere batan sarnıcı vardır.
Dünyaca ünlü bir sarnıcımız mutlaka görün derim.
Bir de İstanbul deyince.
Eminim çoğunuzun aklına vapurlar geliyor.
Ada vapurları. Hatta Melih Cevdet Anday'ın Ada Vapuru yandan çarklı şiiri.
Sezen Aksu'nun Şinanay şarkısını hatırlayın.
Çok severim ben o parçayı.
Böyle mutluluk verir bana. Bir de Şinanay cicili bicili demektir aynı zamanda.
Hatta bitti tükendi kalmadığı gibi de bir anlamı var.
Merve bize mutluluk verecek bir şey söyler misin ama tükenip bitmesin bize de kalsın diyorsanız Karaca ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ İşbirliği ile hayata geçen Karaca X East Collection serisi
diyebilirim. Çünkü evinizde böyle yemek masanızda gördüğünüz an sizlere mutluluk verebileceğini düşündüğüm özel bir koleksiyon.
Kız Kulesi, Yerebatan Sarnıcının Koruyucusu Medusa, Galata Kulesi.
harem, bosphorus ve vapur gibi İstanbul'un simge yapılarını yansıtan eşsiz parçalar var bu koleksiyonda.
Neden eşsiz peki?
Çünkü bir yemek takımından ötesini tasarlamış Karaca.
Mesela kız kulesi takımı.
Yani ben bu takımı alsam asla dolabıma koymam.
Salonumun baş köşesine koyarım.
Çünkü bu koleksiyondaki ürünler böyle birleştiriliyor, sökülebiliyor.
Mesela işte kız kulesi yemek takımını aldınız diyelim.
Üst üste dizdiğiniz zaman ortaya kız kulesi çıkıyor.
Bir de bu koleksiyonda favori parçalarımdan birisi Medusa oldu.
Yere batan sarnıcının efsanevi koruyucusu.
Hani demiştim ya sütun ters duruyor nezara karşı demiştik.
İşte Medusa'dan ilham alınarak tasarlanmış bir kahve fincanı var burada.
Böyle ters çevrilmiş Medusa başı şeklinde.
Gerçekten çok yaratıcı.
Bu ürünler hem yaratıcı hem de bayağı üzerine düşünülmüş.
Mesela Bosphorus fincan takımı var iki kişilik.
Burada Boğaziçi Köprüsü'nden ilham alınarak tasarlanmış.
Nasıl ki Boğaziçi böyle Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlıyorsa.
siz de sevdiklerinizle paylaşacağınız güzel anılarınızla böyle kalpten kalbe güçlü bir köprü kurabilin diye Bosphorus fincan takımı böyle düşünülmüş mesela.
Kahvaltı seti ada vapuru şeklinde oluyor birleştiği zaman.
O kadar güzel ki yani boğaz havasının atmosferini böyle evinizde taşımak istiyorsanız buna da mutlaka bir bakın derim.
Eee Merve ben ağaçlıkları birleştiren Galata Kulesi'ni istiyorum diyenler.
Tabii ki o da var Galata pasta takımı.
Yine böyle tabakları birleştirdiğiniz zaman ortaya çok güzel bir İstanbul süreliği olan Galata Kulesi.
Son olarak koleksiyonun en göz alıcı parçalarından biri olan harem var.
Harem odalarında kullanılan desenlerden ilham alınarak tasarlanmış.
İstanbul'u böyle kahvemi yudumlayarak keyif içerisinde gezmek istiyorum diyorsanız bu seriden Travel Kupa'yı öneriyorum sizlere.
Göz alıcı bir mavi ve çok güzel bir desen.
Yani kısaca bildiğiniz tüm yemek takımlarını unutun.
Evinize böyle sadece yemek takımı değil İstanbul'un eşsiz ruhunu da katmak istiyorsanız eminim ilk görüşte aşık olacağınız bir koleksiyon.
Aşağı bırakacağım linke tıklayarak bu koleksiyonu inceleyebilirsiniz.
Hangi ürünü beğendiyseniz evinde görüntüle ibaresinden ürünü ayarlayabilirsiniz.
Gerçeklikle evinizde de görüntüleyebilirsiniz.
Şimdi İstanbul'un en güzel manzaralarından biriyle devam edelim.
Galata Kulesi. Galata Kulesi deyince benim aklıma direkt Hezerfen Ahmet Çelebi geliyor.
Sonra İstanbul Kanatlarımın Altında filmi geliyor.
Sonra da hayallerimi yıkan İlber Ortaylı hocamız geliyor.
Hani dedi ya geçenlerde Hezerfen Ahmet Çelebi olayı tamamen uydurmadır dedi.
İnstagramıma koymuştum bunu hatta.
Evliya Çelebi'ye bakmayın siz dedi.
Sonra Halil İnalcık da bunu desteklemiş.
Yani Hezerfen Ahmet Çelebi uçmamış Galata Kulesi'nden.
Bu bir rivayetmiş. Ama ben uçtuğuna inanmak istiyordum ya keşke bunu bilmeseydim.
Tarihsel gerçeklerin fantezileşmesi işte bu.
Sunay Akan'ın bir şiiri var ya Hezerfen Ahmet Çelebi ile ilgili çok güzel diyor ya adımlarken Galata Kulesi'nin daracık basamaklarını uçup uçmayacağını bilmiyordu Hezerfen.
Bir tek şeyden emindi yalnızca inmeyecekti yürüyerek çıktığı merdivenlerden.
Bir de Bedir Rahmi Eyüboğlu'nun şu dizileri ama şu kız kulesinin aklı olsa Galata Kulesi'ne varır diyor ya.
Ben de bu hep bu iki kuleyi iki aşık gibi tahayyül etmişimdir nedense.
Yani ikisini böyle kavuşamamış iki aşık gibi kafamda romantize ediyorum.
Şimdi Galata Kulesi'nin bulunduğu semtle başlayalım anlatmaya.
Galata kenti önemli.
Neden? Çünkü İstanbul'daki o kozmopolit yapanın izlerinin...
En net görüldüğü bölgelerden birisi burası.
Galata isminin kökeni de Ceneviz dilinden geliyor.
Merdivenli yokuşlar anlamına geliyor.
Galata merdivenli yokuş demek.
Ve tarihte Latin mahalleleri olarak da anılır burası.
Çünkü Galata'da Katolikler karşı tarafta da Ortodoks ve Müslümanlar oturuyormuş o zamanlar.
Pera'nın anlamı da Galata'nın dışı demektir arkadaşlar.
Yani karşı kıyı, karşı yaka demektir.
Ama Galata ismi hakkında çeşitli söylentiler var.
İşte kimi diyor ki Galyalıların komutanının Bizans'a düzenlediği sefer sonrası...
Pera'ya yerleşmesinden dolayı buraya Galatlar dendi.
Çünkü Romalılar Galyalılara Galatlar der.
Galata buradan geliyor olabilir.
Bu mantıklı görünüyor.
Bir başka söylenti de bu bölgede yaşayan Cenovalılardan dolayı İtalyanca'da Calatto çok yokuş anlamına geliyormuş.
Yani buradan türede diyenler var.
Calatto Galata. Bu kulenin de ne zaman yapıldığını bilmiyoruz ama takriben 528 yıl diyebiliriz.
1. Anastasius tarafından Fener Kulesi olarak yapıldığı iddia ediliyor.
İddia ediliyor. TRT spikeri gibi konuştum yine.
Haçlı seferleri esnasında yıkılıyor ve 1348 yılında şu an gördüğünüz son şeklini almıştır Galata Kulesi.
Ya bazen böyle anlatasım geliyor cidden.
Fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz.
Neyse daha sonra İstanbul Latinler tarafından işgal edilince Pera bölgesine Cenevizliler yerleşiyor.
Ve bu kendi yaşadıkları yeri Cenevizliler surlarla çevirmişlerdir.
Bu surlara Hristos surları diyoruz arkadaşlar.
İşte bu surlar birçok burcun birleşmesinden oluşuyor.
Tepede yer alan o büyük burca...
Hristos Kulesi diyoruz.
Diğer adıyla da İsa Kulesi diyorlar.
Biz Galata Kulesi diyoruz İsa Kulesi'ne.
Bir de Galata Kulesi deyince aklıma İsa Noktay Anar'ın o efsane kitabı geliyor.
Puslu Kıtalar adlısı vardı ya.
Hani kitapta ilk kez İstanbul'a gelen Cenevizlilere Akbir Martı yol gösteriyordu.
Hatırlıyor musunuz? Karanlıkta yol gösterdiği anlatılıyordu Akbir Martı'nın.
Ve Martı Cenevizlilerin inancına göre Hazreti İsa'nın bir tezahürüydü.
Sonra Cenevizliler o Martı'yı yuvasına kadar...
Takip ettiler, yakalayı pişirip yediler.
Vicdansızlar. Martı'nın yuvasının bulunduğu yere de onun hatırası için sağ olsunlar Galata Kulesi'ni inşa ettiler.
Bir de Roma döneminden kalma bir efsane var Galata Kulesi ile alakalı.
Hep söylerler Galata Kulesi'ni duymuşsunuzdur çıkanlardan bunu.
İlk kez Galata Kulesi'ne birlikte çıktığınız kişiyle...
Evlenirsiniz öyle derler ama eğer gittiğiniz kişi sizden önce bir başkasıyla çıkmışsa bu tılsım bozuluyormuş.
Eğer kaderinizde o kişi yoksa Galata Kulesi'ne ömür boyu...
Çıkamıyormuşsunuz. Hep böyle karşınıza bir engel çıkıyormuş.
Yani kısaca Galata Kulesi ömür boyu beraber yaşayamayacak çiftleri kabul etmiyor arkadaşlar.
Kız Kulesi gibi işte romantik bir kule.
Bedri Rahmi Eyboğlu bile şiirinde diyor ya İstanbul deyince aklıma kuleler gelir.
Ne zaman birini çizsem öbürü kıskanır.
Ama şu kız kulesinin aklı olsa Galata Kulesi'ne varır diyor.
Bu iki kuleyi hep birbirine yakıştırıyorlar.
Birbirlerine aşık onlar diyorlar.
Neden? Çünkü...
Yine bir efsaneye göre Galata Kulesi ve Kız Kulesi birbirine aşık ama aralarında bulunan İstanbul Boğazı bu sevgililerin kavuşmasını engelliyor.
Ve Galata Kulesi'ne çıkan Hezarfen Ahmet Çelebi kuleye Üsküdar'a doğru uçacağını söylüyor.
Galata Kulesi de diyor ki rica etsem diyor benim de aşkımı diyor Kız Kulesi'ne anlatır mısın?
Şu mektupları Kız Kulesi'ne verir misin diyor.
Ama Hezerfen uçtuğu sırada o göğsüne koyduğu mektuplar rüzgarla beraber savrulup gidiyor.
Mektuplar denize düşüyor ve dalgaların yardımıyla kız kulesine bir şekilde ulaşıyor o mektuplar.
O yüzden bu iki kule bu aşk sayesinde böyle yüzyıllardır ayakta sapasağlam durur diyorlar.
Efsane arkadaşlar bu.
Ve Galata Kulesi zaten dünyanın en eski kulelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Milattan sonra 507'den beri var ve 63 metre öyle uzun da bir kule.
Roman eski mimari üslubuna dayanıyor.
Romanesk de şu Romalılardan gelen demektir Romanesk.
Roma artı Bizans mimarisinin harmanlanmasıdır.
Hatta en güzel örneklerden biri de İtalya'daki Pisa Kulesidir.
Bizde de Galata Kulesidir.
Galata Kulesi deyince son olarak kızgın panda grafitisinde pas geçmeyelim.
İstanbul sokaklarının böyle en güzel yerlerine dünyaca ünlü grafitiler yapan Leo Lunatic isimli bir grafik sanatçımız var.
Gerçek adı İbrahim Kurtuluş ve Galata Kulesi'nin tam karşısına çizdiği dev kızgın panda grafitisiyle The Guardian tarafından en etkileyici 15 grafite sanatçısından biri seçildi.
Gurur duydum gerçekten. İsmi de çok güzel.
Leo, Ninja Kaplumbağalardaki Leonardo.
Lunatic de geceleri dış açı...
çıkan yaratık demek. Yani bir grafiti sanatçısı için muhteşem bir nickname gerçekten.
Şimdi sırada harem var arkadaşlar.
Merakla beklediğinizi biliyorum.
Öncelikle şunu söyleyeyim.
Harem bir okuldur.
Yani öyle zannedildiği gibi padişahların gönlünü eğlendirdiği bir yer kesinlikle değildir.
Muhteşem yüzyılcılar bana üzüldü.
Harem aslında Osmanlı'ya has bir kurum da değildir.
Floransa senyorlarının bile haremi var.
Çinlilerin var, Bizansların, İranlıların hepsinin haremi var.
Fakat bunların içinde Türk'ün haremi bambaşka.
Neden? Çünkü şöyle mevzuyu en baştan başlayacak olursak Arapçada haram biliyorsunuz ki yasak anlamına geliyor.
Buradan geliyor. Bu da şu demektir.
Eşlerin, aile üyelerinin girebileceği bölümdür.
Yani sırf sarayda değil normal bir evde bile harem diyebileceğimiz bir nokta var.
Erkeklerin oturduğu gelen misafirleri karşıladığı bölüme de selamlık diyoruz.
Yani haremlik selamlık.
Şimdi Türk'ün haremi başka bir fonksiyona oturuyor dedik.
Neden? Çünkü şöyle doğrudan doğruyor aristokrat ailelerden kız almamak.
Yani Osmanlı sarayını kuvvetli ve nüfuslu hanedanların etkisinden korumaktır amaç.
Zaten dikkat ederseniz devletin hizmetindekiler de aristokrat değildir.
Hatta az önce anlattım ya Nazım Hikmet'in dedesinden bahsettik onu hatırlayın.
Ve Topkapı Sarayı'nın bir kısmında Enderun Mektebi dediğimiz bir yer var.
Çok ciddi bir okul burası değil mi?
Talim, terbiye burada her şeyi öğretiyorlar.
Ve bunların çoğu Makedonya'nın, Yunanistan'ın, Sırbistan'ın, Kafkas'ın dağlarından devşirilmiş delikanlılar.
Bunlar işte Türkçe'yi, İslam dinini, musiki, had sanatını, sporu bunları öğreniyorlar.
Ve devlet adamı olarak yetiştikleri yerdir Enderun.
Çok önemli hep biliyoruz zaten. Çoğu da köylüdür.
Şimdi Osmanlı'nın şöyle bir özelliği var.
Diyorlar ki devlette çalışan işte devşirmeden yetişen iyi asker olsun, kafası çalışan memur bunların hepsinin kendileri gibi karıları olsun istiyor.
O yüzden harem bir okuldur.
Yani bu şöyle bir okul. Kızlar orada Türkçe öğreniyorlar.
Hatta Hürrem Sultan gibi şair olanları da vardır.
Nakış, dikiş, musiki bunları öğreniyorlar.
Öyle ki hatta bazısının yazdıkları mektuplar hizmetinde oldukları şehzadelerinkinden bile daha iyidir.
Yani o kadar iyi bir okul. Hatta şöyle olmuştur Hürrem Sultan bütün hanedanın kadın mensupları cariyeler hep beraber bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin olduğu yer var ya eski sarayda oturuyorlarmış önceden
ama Hürrem Sultan bu uzaklıktan dolayı rahatsız oluyor ve Kanuni Sultan Süleyman'a diyor ki birlikte olalım saraya taşınalım diye ikna ediyor onu ve bundan sonra o padişahların bütün gün oturdukları çoğu
zaman geceyi de geçirdikleri o Topkapı Sarayı'nın harem bölümünü Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Mimar Sinan yapmıştır ve dikkat ederseniz o sarayın simetri planını bozan çok dar bir yapıdır.
Bu sebebi de budur. Yani dediğim gibi Osmanlı'da ırsi bir aristokrasi yok.
Zaten olanların da kökünü kazıyıp bitirdiler ve haremden çıkan kızlar kendileri gibi böyle devşirme olarak dört bir yandan gelen Enderunlularla imparatorluk görevlilerine eş olurlardı ve yetişmeleri
de bundan dolayıydı.
Yani herkes öyle padişah oluyor falan diye bir şey yok.
Bunu unutalım. İstanbul gördüğünüz gibi çok özel ruhu olan bir şehir.
Hatta şairlerin adına şiirler yazdığı, aşık olduğu ve bence aşık olduğu nasıl bir şehir zaten.
Hani Orhan Veli diyor ya İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.
Necip Fazıl diyor ki canım İstanbul şiirinde ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar.
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar diyor Necip Fazıl.
Yahya Kemal de diyor ki sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel diyor canım İstanbul.
Yahya Kemal'in Sessiz Gemi diye bir şiiri var.
Daha sonradan şarkıya döndü, bestelendi.
Çok da severim bu şarkıyı.
Şimdi sizlere onun hikayesini anlatacağım.
1900'lü yıllara gidiyoruz.
Güzelliğiyle İstanbul'a nam salan Celile Hanım dönemin ünlü valilerinden Hikmet Bey'le evleniyor ve bir çocukları oluyor.
Adını da Nazım koyuyorlar.
O güzel çocuk büyüyünce tüm dünyanın tanıyacağı yurdumun en özel şairlerinden biri oluyor.
Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'in annesidir ressam Celile Hanım.
Celile Hanım eşiyle 16 sene evli kalıyor fakat bu evlilik esnasında sorunları hiç bitmiyor.
Nazım Hikmet o sıralarda genç bir Bahriyeli denizci ve şiire sevdalanıyor.
Hafta sonları Nazım Hikmet Yahya Kemal Bey atılıdan şiir dersleri almaya başlıyor.
Yahya Kemal hem Nazım Hikmet hem de Necip Fazlı Kısaküre'ye şiir dersleri vermiştir vakti zamanında.
İşte bu dersler vesilesiyle Yahya Kemal ile Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım tanışıyorlar ve birbirlerine aşık oluyorlar.
Celile Hanım ona aşık olduktan sonra diyor ki ben daha fazla bu evliliği sürdüremeyeceğim diyor.
Eşinden boşanıyor ve bir süre sonra Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım ile şair Yahya Kemal Beyatlı arasındaki bu yakınlık dilden dile dolaşıyor.
Hatta Nazım Hikmet'in okulunda bile duyuluyor ve Yahya Kemal de okulda öğretmen bir süre okula gidemiyor utancından.
Tekrar okula döndüğünde Necip Fazıl öğrencisi ya onun alaylarına maruz kalıyor.
Diyor ki hocam diyor kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk.
Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü sizlere söylemek isterim diyor.
Bu arada ben buna nedense hiç şaşırmadım.
Çünkü Necip Fazıl podcastimi dinleyin.
İşte bu hadiseden sonra Necip Fazıl'a da ceza veriyorlar.
Böyle kodes diye bir dolap var tahtadan oraya hapsediyorlar.
Neyse bir süre sonra Nazım da okuldakilerin alaylarına dayanamıyor ve öğretmeni yarattı.
Yahya Kemal'in paltosunun cebine şöyle bir not koyuyor.
Muallim olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz.
Ve Yahya Kemal bütün bunlardan sonra kendini bu aşktan geri çekiyor.
Zaten evlilikten çok korkarmış bir türlü yanaşmazmış.
Ama Celile Hanım onunla evlenmeyi çok istemiş.
Aşık olmuş ona çünkü. Yahya Kemal de hep kaçmış evlenmemiş ve bu aşk bu şekilde böyle hazin bir sonla bitmiş.
Neyse yıllar sonra Celile Hanım işte oğlu Nazım'ın cezaevinden çıkması için Galata Köprüsü'ne bir açlık grevine gidiyor.
Ve yolları burada tekrar kesişiyor Yahya Kemal ile.
Ama büyük şair cesaret edemiyor Celile Hanım.
Hanımın yanına yaklaşmaya çok çekiniyor.
Zaten yaklaşsa ne olacak?
Celile Hanım'ın gözleri kör olmuş görmüyor artık.
Yahya Kemal öldükten sonra notlarının arasından kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıkıyor.
Ve zarfın içindeki not da şöyle yazıyor.
Bu mektup içindeki hatıra 19 Ağustos 1930'da Sirkeci Garı'nda gece saat 10'da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir.
Bana koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim.
Celile Hanım ondan ümidini kesip Paris'e giderken son kez Sirkeci Garı'nda vedalaştığında vermiştir o iki dal çiçeği.
İşte Sessiz Gemi şiiri Büyük Aşkı Celile'nin ardından yazdığı bir şiirdir Yahya Kemal'in.
Artık demir almak günü gelmişse zamandan meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Benim için bu podcast bitince bu şarkıyı tekrar dinleyin.
Eminim bambaşka duygularla dinleyeceksiniz.
Karaca ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ İşbirliği ile hayata geçen Karaca X-East Collection serisinin sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Aşağı bırakmış olduğum linkten bu muhteşem koleksiyonu inceleyebilirsiniz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
