
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün uzun zamandır çekmek istediğim bir bölümle geldim arkadaşlar.
Çok merakımı celbeden bir konu.
Geçen gün Yogi Kazım'ı izliyordum.
Kendisi gerçekten mucize bir insan.
105 yaşında ama gerçekten 50 yaşında gibi görünüyor.
Ve onu izlerken aklıma bir anda Prof.
Dr. Bruce Lipton'ın inancın biyolojisi çalışması geldi.
Hatta sanırım ondan placebo bölümünde bahsetmiştim arkadaşlar.
Siz de Merve buna bir podcast isteriz demiştiniz.
Ben de isterim çok ilgimi çekiyor böyle meseleler biliyorsunuz.
Daha önce rezonans kanunu diye bir bölüm yapmıştım.
İşte çekim yasası mevzularını falan konuşmuştuk.
Ve bugün anlatacaklarım yine benzer konular ama daha böyle bilimsel bir açıdan bakacağız olaya.
Prof. Dr. Bruce Lipton ünlü bir hücre biyoloğu ve genetik bilimci arkadaşlar.
Ve epigenetik deyince yine önemli isimlerden biri.
Alanında devrim yaratan çalışmaları var.
Uluslararası bir üne sahip.
Ama bu demek değil ki her anlattığına gözümüzü kapatıp inanıyoruz.
Ki kendisi bilim camiasında çok eleştirilen bir isim ama akademik kariyerini de görmezden gelemeyiz.
Dünyanın önde gelen üniversitelerinde bir kariyer yapmış.
Her zaman söylediğim gibi anlattıklarımı her ne olursa olsun inanalım diye değil bilelim diye anlatıyorum.
Bu konuda öyle. Şimdi bugün anlatacaklarım biraz ağır onu söyleyeyim.
O yüzden beni sakince dinleyin.
Kendinizi tamamen bana vererek dinleyin.
Yoksa anlamayabilirsiniz.
Şimdi önce Bruce'un hayatını değiştiren o anıyla başlayalım.
Bir gün hücrelerin fizyoloji ve hareketlerini kontrol etmelerini sağlayan mekanizmalar üzerinde bir araştırma yapıyor.
Ve bu araştırmayı gözden geçirirken bir anda şunu fark ediyor.
Hücrenin yaşamının genleri tarafından değil de fiziksel ve enerjitik çevre tarafından...
Yani genler sadece...
hücre, doku ve organların oluşumundaki genetik planı oluşturuyorlar.
Burası çok omelli, buraya dikkat.
Çevre ise bu genetik plana anlam yükleyen ve onları birleştiren şey.
Yani hücre yaşamının niteliği onun sorumluluğu altında arkadaşlar.
Çevrenin sorumluluğu altında.
Peki bunun ne gibi bir önemi var Merve?
Şimdi eğer tek tek hücreler böyle çevresel farkındalıkları tarafından yönetiliyorlarsa biz de trilyonlarca hücreden oluşan canlılar olarak ister istemez yine çevre tarafından yönetiliyoruz
değil mi bu durumda? Vücudumuzda yaklaşık 37 trilyon hücre olduğu söyleniyor.
Bruce'un araştırmaları sonucunda edinmiş olduğu bir bilgi var.
Kısaca şöyle açıklayabilirim.
Hayatınızı yöneten inançların çoğu asılsız arkadaşlar.
Ve sadece kısıtlayıcılar.
O yüzden önce inançlarını değiştir.
Ondan sonra hayatının kontrolü senin eline geçecektir diyor.
Yani düşüncelerini, inançlarını değiştir ki hayatın değişsin diyor.
Tabi bunu bilimsel bir düzeyde açıklıyor.
Genler kaderimizi belirlemiyor diyor.
düşüncelerin ve çevresel etki belirliyor diyor.
Çok bilimsel jargona girmeden oldukça basite indirgeyerek anlatmaya çalışacağım arkadaşlar.
Çünkü gerçekten saç baş yolduracak kadar bence ağırdı anlattıkları.
Adam genetik bilimci ve hücre biyoloğu sonuçta.
Ne kadar basite indirgeyebilir değil mi?
Ama ben çok bilimsel jargona girmeden anlatmaya çalışacağım.
Arada böyle çılgın konular iyi oluyor arkadaşlar.
Biraz monotonluktan çıkmak lazım bence.
Bu arada bugün 17 Ağustos arkadaşlar.
Monotonluğu kırma...
günü tam bu zamanda bu podcast Yeni deneyimler edinmek için hepimize ilham olsun.
Mesela nasıl olsun?
Hayal edin arkadaşlar ormanda bir yürüyüşe çıkmışsınız.
Ormanda bir çiçeği ilk kez görüyorsunuz ve mutluluktan kalp atışlarınız hızlanıyor.
Akıllı saatiniz bu sefer zamanı değil de kalp atışlarınızı gösteriyor.
Zaten bence zamanın nasıl geçtiğini kalp atışlarımız belirliyor.
Bu çiçeği böyle hemen herkesle paylaşmak istiyorsunuz ama koparmak istemiyorsunuz tabii.
Fotoğraf makinenizde ya da akıllı telefonunuzla çekiyorsunuz.
Bu güzel anı ölümsüzleştirmenin mutluluğuyla evinize dönüyorsunuz.
Nasıl? Hayal etmesi bile güzel değil mi?
Hayalde kalmasın, gerçek olsun diyorsunuz.
Adresimiz belli. Dilerseniz Mediamarkt mağazalarından, dilerseniz mediamarkt.com.tr adresinden hayatınızın monotonluğunu kıracak pek çok ürünü hemen keşfedebilirsiniz.
Yapabileceklerinizi keşfetmenin Mediamarkt ile tam zamanı.
Hadi devam edelim. Darwin biliyorsunuz Türlerin Kökeni kitabında kişisel özelliklerin kalıtım yoluyla ebeveynlerden çocuklara geçtiğini söylemişti.
Bireyin hayatının niteliğinin ebeveynlerinden çocuklara aktarılan kalıtsal faktörler tarafından kontrol edildiğini öne sürmüştü.
Yani bunu demesi hücrenin yapısının içinde yaşamı yöneten kalıtsal bir mekanizma var olabilir anlamına geliyordu değil mi?
Yıllar süren araştırmalar sonrasında insan hayatında kalıtımın etkili olduğu sonucu ortaya çıktı zaten.
Eğer diyelim ki kusurlu bir mutluluk geniyle doğduysanız arkadaşlar bu ne demektir?
Mutsuz bir yaşam sizi bekliyor değil mi?
Böyle bir kapıya çıkıyor bu. Ya da işte babanızla annenizde bir kanser geçmişi bir hikayesi varsa sülalenizde sizde de olabilir gibi bir şey.
Bu arada Dr. Bruce Lipton'un da babası kanserden vefat ediyor.
O da hep Böyle kendinde de böyle bir şey çıkacağını, bu hikayenin onu da bulabileceğini düşünmüş.
Hep bu yüzden de hani mutsuz olmuş, tedirgin olmuş.
Haksız da sayılmaz. Bu zaten çok okey bir şey.
Daha önce konuşmuştuk. Hatta geçen bir doktoru seyrediyordum.
Diyor ki bana annenizin, işte anneannenizin, babanızın, babaannenizin, dedelerinizin neden vefat ettiklerini söyleyin.
Ben de sizi bekleyen hastalıkları söyleyeyim demişti.
Yani bu klasiktir tıpta biliyorsunuz.
Tülalemizde en çok olan hastalık neyse bizi de muhtemelen o bulacaktır derler.
Bruce Lipton diyor ki siz...
Kendinizi bir birey olarak düşünebilirsiniz ama bir hücre biyoloğu olarak ben tek hücreli 50 trilyon vatandaştan oluşan dayanışma içindeki bir toplum olduğumuzu söyleyebilirim.
Vücudumuzu oluşturan hücrelerin neredeyse tamamı amibe benzeyen bir diğerinin hayatta kalabilmesi için sürekli dayanışma içinde olan bireysel organizmalardır diyor.
Yani bunu şöyle düşünün.
Bir ulusun vatandaşlarının özelliklerini taşıması gibi insanlığımız da hücresel birikimlerimizin temel özelliğini yansıtıyor olabilir diyor.
Böyle düşündüğümüz zaman sonuç neye çıkıyor arkadaşlar?
Biz genlerimizin kurbanı değiliz.
Kaderimizin... efendisiyiz.
Buna çıkıyor. Bruce tabii böyle düşündüğü için bayağı bir topa tutuluyor.
Çünkü biraz spritüel bir bakış açısı var.
E takdir edersiniz ki bilimde bu tarz şeyler pek hoş karşılanmıyor.
Ama bana geçen duygu şu.
Muhtemelen böyle oldu diye düşünüyorum.
Mesela bir astronot uzaya gittiği zaman, dünyaya uzaydan baktığı zaman hani böyle çok ulvi bir duyguyla da olabilir ya yani çok yüce bir kainat ve orada işte dünyaya dışarıdan bakıyor.
Onu görmek insanı böyle bir hayret makamına sürükler ya.
Muhtemelen Bruce da işte insanın en küçük Yapı taşını, hücreyi incelerken aslında ne kadar büyük bir dünya olduğunu gördü orada ve ondan sonra büyülenmiş gibi geçti bana.
Yani onun duygusu öyle geçti.
Bilemiyorum Altan ama dediğim gibi bilimde bu tarz şeyler hoş karşılanmıyor.
Karşılanmamasını ben çok normal buluyorum.
Dayanak noktası şu Bruce Lipton'ın İncil'de insanların Tanrı'nın suretinde yaratıldığını yazması.
Bunu diyor, bu da da söyler, Mevlana da söyler, İsa da söyler diyor.
Yani bizler eğer Tanrı'nın suretinde yaratıldıysak, bizler onun bir parçasını taşıyorsak eğer...
İçimizde ilahi, tanrısal bir güç var.
Yani biz onun parçasıyız gibi bakıyor olaya.
Hani bu gücü harekete geçirmek gibi düşünüyor.
Vücudumuzu ve zihnimizi genler tarafından yönlendirilen hormonlar ve sinirsel iletkenler kontrol etmiyor diyor.
Aksine inançlarımız vücudumuzu, zihnimizi ve dolayısıyla yaşamlarımızı kontrol ediyor diyor.
Bilinçli her zihnin kalıtımdan da çevreden de daha üstün olduğunu söylüyor.
Pozitif düşünceler davranışlarımızı ve genlerimizi derinden etkiliyor olabilir diyor.
Ama bilinçaltı programlamamızla uyumluysa eğer böyle oluyormuş.
Lipton hücreleri minyatür insanlar gibi düşünüyor.
Zaten bunun için de eleştirilmiş.
Hani insana benzetmek bir hücreyi aman tanrım ne diyorsun sen?
Yani hücre ve insan biyolojisi arasında pek çok benzerlik olduğunu iddia ediyor.
Neden? İnsanlar trilyonlarca hücreden oluşuyor.
Tek kişilik bir hücrenin işlevlerinden farklı yeni bir işleve vücudumuzda rastlanmaz diyor.
Çekirdeği olan her hücre sinir sistemimizin, sindirim sistemimizin, solunum sistemimizin, boşaltım, endokrin, kas ve iskelet, dolaşım, deri ve üreme sistemimizin hatta bağışıklık
sistemimizin bile işlevsel karşılığını içeriyor diyor.
Yani her hücre kendi yaşamını devam ettirebilen akıllı bir varlık.
Bunu bilim insanları bir hücreyi vücuttan alıp kültür ortamında yetiştirerek de kanıtlamışlar.
İnsanlar gibi hücreler de yaşadıkları o minik çevrelerinden gelen binlerce uyarıyı inceliyorlarmış arkadaşlar.
Bu bilgilerin incelenmesinden sonra yaşamlarının devamı için gereken bir davranışı tepki olarak seçiyorlarmış.
Tek hücreler çevresel tecrübelerinden yeni şeyler öğrenebilme ve hücresel bir hafıza yaratabilme yeteneğine sahipmiş arkadaşlar.
Hatta hücresel hafızalarını kalıtım yoluyla diğer nesillere aktarabiliyorlarmış.
Şimdi size muazzam bir örnek vereceğim arkadaşlar.
İnsan vücudunun büyülü dünyası diyebilirim bunun için.
Mesela bir çocuk kızamağa yakalandığı zaman henüz gelişimini tamamlayamamış bir bağışıklık hücresi.
kızamık virüsüne karşı koruyucu bir protein antikoru üretmesi için çağrılıyor ve bu süreçte hücre kızamık antikor proteini üretebilmek için şablon olarak kullanabileceği yeni bir
gen üretiyor. Özgün bir kızamık antikoru üretirken İlk oluşum gelişmekte olan bağışıklık hücrelerinin çekirdeklerinde meydana geliyor arkadaşlar.
Nihayetinde hücre en iyi antikoru üreten değişken geni seçiyor ve o seçilen gen defalarca somatik mutasyona maruz kalıyor ve bu şekilde şekli daha da düzgünleşiyor ve
antikor kızamık virüsüne karşı mükemmel fiziksel bir tamamlayıcı haline geliyor.
Şekillenen antikor virüsün üzerine kitleniyor ve onu etkisiz hale getiriyor.
İha etmek için onu işaretliyor ve o çocuğu kızamığın yaratacağı tahribatlardan koruyor.
Ve o çocuk gelecekte yine kızamık virüsüne maruz kalırsa diye hücreler bu antikoru genetik hafızalarına kaydedip hemen koruyucu bir bağışıklık tepkisi başlatıyorlar.
Ve ne oluyor? Hücre ikiye bölündüğünde yani antikor geni bir sonraki nesle geçiyor.
Bu süreçte hücre yalnızca kızamık virüsü hakkında bilgi edilmiyor.
Aynı zamanda kalıtım yoluyla aktarılabilen ve yavru hücreler arasına paylaşılan bir hafıza yaratıyor.
atıyor. Peki ben bunları neden anlatıp beyninizi yaktım?
Hücrelerin gelişimini sağlayan kalıtsal bir zeka mekanizması mekanizması konuşamadım.
Olduğunu örnek olması için anlattım mekanizma.
İnsan vücudu gerçekten mucize gibi bir şey.
Yani inanılmaz büyüleyici bir sistem.
En küçük birimi bile böyle düşünün.
Gezegenimiz üzerindeki ilk yaşam formlarının tek hücreli organizmalar olduğunu biliyorsunuzdur zaten.
Tek hücreli organizmalar işte bakteriler, algılar ve amibe benzeyen protozonlar arkadaşlar.
Dünya nüfusunu oluşturuyordu bunlar bir dönem.
Biz yokken milyarlarca yıl onlar vardı.
Neredeyse 3.8 milyar yıl önce.
Çok Çok hücreli yaşamın ortaya çıkışıyla evrimsel biyolojide önemli bir dönüm noktası oldu.
İşte bitkilerin, hayvanların, mantarların ortaya çıkışı, çok hücreli yaşamın ortaya çıkışı.
İlk çok hücreli canlılara ise bundan yaklaşık 700 ila 900 milyon yıl önce rastlıyoruz.
Tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçiş, Cambrian patlaması denen bir hadiseyle ilişkilendiriliyor arkadaşlar.
Patlama derken gerçek bir patlama değil, metaforik yani canlılık çeşitliğinin bir anda hızla artması anlamında.
evrimin hızının artması.
Bu çok hücreli organizmalar ilk defa ortaya çıktığında bu akıllı hücreler daha da akıllı hale gelmenin bir yolunu buldular ki çok hücreli yaşam formları başlangıçta tek hücreli organizmalardan
oluşan dağınık topluluklar ya da kolonilerdi.
Lipton diyor ki hücresel topluluklar yani bir insan bir hayvan aslında trilyonlarca hücrenin iyi şekilde örgütlenmesi sonucu oluşmuşlardır.
Hatta daha da büyük topluluklara doğru baktığımız zaman çevrimsel bir baskı var.
Hani yalnızca biyolojik olarak hayatta kalma zorunluluğu.
Bir organizma çevreyi ne kadar iyi tanır ve farkına varırsa yaşama şansı da o kadar artar.
Bakın yine çevre etkisinden bahsediyor ve hücreler bir araya gelip bağlandığında bilgi ve farkındalıklarının da katlanarak arttığını söylüyor.
Epigenetik bilimi son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir şey.
Kelime anlamıyla genetik ötesinde kontrol demek.
Epigenetik yaşamın nasıl kontrol edildiğine dair olan inançlarımızı epey bir değiştirdi.
Genler kaderimiz değil diyor Lipton.
Beslenme, stres ve duyguları...
Faktörü de içine alan çevresel etkiler temel taslakları değiştirmeden buranın altını çiziyorum.
Temel taslaklar değişmiyor.
Bu genleri değişikliğe uğratabilir.
Yani bu değişiklikler de gelecek nesillere aktarılıyor.
Arkadaşlar genleri vücudumuzun tarif kitabı gibi düşünün.
Epigenetik de o tarif kitabının hangi tariflerini ne zaman kullanacağımızı belirleyen şey.
Çevresel faktörler ise nasıl kullanacağımızı etkileyen dış etkenler.
nasıl çalıştığını ve bu çalışmanın nasıl değiştirilebileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.
Mesela bir örnek vereyim.
Bir bitki düşünün. Bitki güneşe maruz kaldığında büyüyor.
Karanlıkta kalınca büyümesi duruyor.
Burada bitkinin büyüme talimatları aynıdır.
Yani genleri aynıdır.
Ama çevresel koşullar yani güneş ışığı genlerin ne kadar aktif olacağını belirliyor.
İşte epigenetik de genlerin açılıp kapanmasını sağlayarak vücudumuzun nasıl tepki vereceğini belirliyor.
Yaptığımız spor, beslenme düzenimiz, egzersiz alışkanlıklarımız, genlerimizin çalışma şeklini etkileyebilir.
Bakın değiştirir demiyorum.
Etkileyebilir. Ve bu etkiler bazen sonraki nesle aktarılabilir.
Yani iyi de aktarılabilir kötü de.
Epigenetik mekanizmalar aracılığıyla ebeveynler yaşadıkları çevrenin etkilerini çocuklarına hatta birkaç kuşak sonraki torunlarına bile aktarabiliyorlar.
Mesela son yıllarda yapılan araştırmalara göre babalar üzerinden gidecek olursak hep anneler Üzerinden gidiliyor.
Babaların alkol alma alışkanlıkları ile oğullarının alkole olan hassasiyeti ve alkolü tercih etme olasılığı olduğu söyleniyor.
Obez babaların çocukları daha iştahlı ve doyma duygusu zayıf olarak dünyaya gelebiliyor.
Uyuşturucu kullanan babaların çocuklarının normal çocukları oranına daha az hacimli beyinlere sahip olduğu ve öğrenme bozukluğuna yol açabileceği söyleniyor araştırmalara göre.
diğer yetişkinlere kıyasla daha yüksek oranda travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve yüksek tansiyon sorunları epigenetik kalıtımla ilişkilendiriliyor.
Hatta korku bile epigenetik yolla aktarılabilen bir şey.
Bir çalışmada baba farelere badem kokusundan korkmaları öğretiliyor arkadaşlar.
Bademi koklatıp koklatıp elektroşok vermişler zavallı hayvanlara.
Sonra o farelerin doğan yavruları da badem korkusundan korkuyor.
Üstelik hiç böyle bir elektroşok yaşamadıkları halde.
Yani arkadaşlar görüyoruz ki doğduğumuz genlere mahkum değiliz.
Çevresel faktörler genlerin ifadesinde değişikliklere neden olabiliyor.
Altını çiziyorum. Genlerin yapısını değiştirmiyor.
Genetik ifadeleri değiştiriyor.
Epigenetik biliminin öncülerinden sayılan Moshe Schiff epigenetik değişiklikleri noktalama işaretlerine benzetmiş.
Bence süper bir benzetme.
Farkını şu cümleyle açıklıyorum.
Çalış baban gibi eşek olma.
Çalış baban gibi eşek olma.
Bakın bir virgülün yarattığı anlam değişikliği.
İşte bu cümlede virgülün yarattığı bu dramatik değişiklik gibi bu epigenetik değişiklikler gen cümlesinin ifadesini değiştirebiliyor arkadaşlar.
Anlatılmak istenen şey bu.
Bruce'da defalarca yapmış olduğu araştırmalarda değişen çevrenin hücreler üzerindeki etkisini gözlemliyor ve DNA'nın biyolojiyi kontrol etmediğini hücre çekirdeğinin tek başına hücrenin beyni olmadığını
ve tıpkı sizin ve benim gibi hücrelerin de aslında yaşadıkları yere göre şekillendiğini söylüyor.
Mesela şunu gözlemlemiş laboratuvarda, sağlıklı bir çevre temin ettiği hücreler giderek güçleniyor, gelişiyor.
Çevre daha az uygun olduğu zamansa gelişimleri sekteye uğramış hücrelerin ve çevreyi yeniden eski haline getirdiği zaman hasta hücrelerin yeniden canlandığını gözlemlemiş.
Lipton önceden doğu tıbbını ve alternatif tıbbı küçümseyen bir yaklaşıma sahipmiş çoğu doktor gibi ama sonra bu konudaki görüşlerini değiştirmiş.
Hatta bu tarz alternatif tıbbın ve enerji araçları...
İhmal edilmesinin yani küçümsenmesinin sebebiniz ise dev ilaç endüstrisi olduğunu iddia ediyor.
Trilyon dolarlık farmastik endüstrisi araştırma parasını kimyasal formundaki sihirli mermiler bulmak için harcıyor diyor.
Neden? Çünkü hap demek para demek arkadaşlar.
Eğer enerji tedavisi bir tablet haline ilaç haline getirilebilseydi ilaç üreticilerinin hemen ilgisini çekerdi diyor.
Yani para edecek bir şey olsaydı.
Dünyada bir ilaç çılgınlığı var.
var diyor. Bu konuda hemfikiriz.
Benim arkadaşlarım geçen birbirine ağrı kesici ikram ediyordu düşünün.
Yani sanki kahve ikram ediyorlar.
Yani tepsinin içine koyuyor. İçer misin ağrı kesici getirdim.
Bir yerleri de ağrımıyor bu arada.
Ağrırsa diye önlem olarak içiyorlarmış.
Ben çok zorada kalmadıkça içmem.
Çok uzak dururum böyle şeylerden.
Hele kendi kafalarına göre sürekli antibiyotik içenler.
Yani kendinize nasıl bir zarar veriyorsunuz lütfen yapmayın.
Faydalı bakterileri öldürüyorsunuz.
Bağışıklığınızı zayıflatıyorsunuz.
Karaciğere, böbreğe zarar zaten.
Vücuttaki mantarı çoğaltıyor.
Enfeksiyonlara açık hale geliyorsunuz.
Yani leblebi gibi içmeyin şunu lütfen.
Lütfen çok darda kalmadıkça hatta doktor yazmadıkça bulup buluşturup içmeyin.
Bu da kamu spotu gibi oldu.
Ne diyordu? Antibiyotikte ısrarcı olmayın.
Sağlığınızda ısrarcı olun.
Doğru mu bilmiyorum. Böyle bir şey vardı.
Yanlış da hatırlıyor olabilirim.
Şimdi bu ilaç çılgınlığı için Lipton'un bir anısı var.
Bunu da anlatayım yeri gelmişken.
Çok hoşuma gitti. Üniversitedeyken otomobil satıcılığı yapıyormuş.
Ve bir gün hafta sonu böyle tam dükkanın kapanacağı sıralarda bir kadın geliyor.
Kadın baya bir kızgınmış arkadaşlar.
Çünkü defalarca tamir edilmesine rağmen arabasının servis motor ışığı sürekli yanıyormuş.
E tabii kimse o an onunla uğraşmak istememiş.
İçlerinden biri... Ben hallederim diyor.
Alıyor arabayı. Bir tane ha bir yere götürüyor.
Çaktırmadan sinyal lambasındaki ampulü çıkarıyor atıyor arkadaşlar.
Sonra kadına götürüyor arabasına veriyor.
Yaptım diyor. Kadın gerçekten arabası tamir oldu zannediyor.
Mutlu mesut bir şekilde oradan ayrılıyor.
Problemin nedeni hala var arkadaşlar.
Ama var olsa da aslında belirti ortadan kalktı değil mi?
Ampulü söktü hatta adam artık servis ışığı yanmıyor.
İşte farmastik ilaçlar da böyle diyor.
Yani belirtileri yok eder ama problemin ana kaynağına neredeyse hiç dokunmazlar diyor.
Tabii ölümcül bir... Kaza geçirildiği zaman işte ameliyatlık bir durum olduğu zaman bunları kastetmiyor.
Alternatif tıp kullanalım, ilaç da kullanmayalım öyle bir şey yok.
Ne demek istediğini anladınız.
İlk öğrencilik zamanlarında kuantuma da baya bir kulak tıkamış ama sonra biyolojiyle olan ilişkisini görünce kuantuma yöneliyor.
Kuantum fiziğinin bilinç ve madde arasındaki ilişkileri açıkladığını savunuyor.
Geleneksel Newton fiziği evreni mekanik bir sistem olarak görürken kuantum fiziği olasılık ve belirsizlik.
prensipleri üzerine kuruludur.
Lipton'a göre bu yeni anlayış bilincin ve düşüncelerin fiziksel gerçekliği nasıl etkileyebileceğini açıklamak için önemli arkadaşlar.
Lipton hücrelerin sadece kimyasal sinyallerle değil aynı zamanda enerji alanları ve titreşimlerle de bir iletişim kurduğunu öne sürüyor.
Bu kuantum fiziğinin enerji ve titreşim kavramlarına dayanıyor.
Lipton vücudun enerji alanlarının bireyin sağlığı ve iyiliği üzerinde önemli bir etkisi olduğunu söyler.
Faltun fiziğindeki gözlemci etkisini bilinci ve bilinçsiz zihnin biyolojik süreçleri nasıl etkilediği ile açıklıyor.
Bilinçli niyetlerimizin ve düşüncelerimizin kuantum düzeyinde biyolojik reaksiyonları tetikleyebileceğini savunuyor.
Biliyorsunuz gelenekçi tıp yani batı tıbbı enerjinin biyolojik sistemlerde bilgi rolü üstlenmesine odaklanmamıştır arkadaşlar ama çok ironik bir şekilde böyle enerji alanını okuyan tarama
teknolojilerini benimsemişlerdir her hastanede var.
Kuantum fizikçileri özel kimyasallar tarafından yayılan frekansları analiz edebilen enerji tarama cihazları yarattılar.
Fizikçiler bu cihazları vücudumuzdaki doku ve organlar tarafından yayılan enerji tayfını okuyabilmek için hazırlamışlardır diyor Lipton.
Enerji alanları vücutta kolayca yer değiştirebileceği için bilgisayarlı tomografi işte PET tarama gibi modern cihazlar hastalıkları saptayabiliyor diyor.
Mesela bir mamogramda yani meme taramasında hastalıklı doku varsa hemen görünüyor değil mi?
Hastalıklı doku, çevresindeki sağlıklı dokular.
Farklı olarak kendine özgü bir enerji sinyali yayıyormuş ve vücudumuzdan geçen enerji sinyalleri tıpkı bir havuzdaki ufak dalgalanmalara benzeyen görünmeyen dalgalar halinde boşlukta gezinirler diyor.
Eğer havuza bir çakıl taşı atarsanız düşen taşın üzerindeki enerji suya geçer arkadaşlar.
Yani taşın sebep olduğu dalgalanmalar aslında sudan geçen enerji dalgalarıdır.
Eğer suya aynı anda birden fazla taş atılırsa ne olur?
yayılan dalgalanmalar olur yani enerji dalgaları birbirine karışır ve iki ya da daha fazla dalganın bir noktada birleştiği karışık dalgalar oluştururlar.
Bu karışma ya yapıcıdır yani ya enerji çoğaltıcıdır ya da yıkıcıdır yani enerji tüketici.
Aynı boyutta ve aynı yükseklikte iki taşı aynı anda suya attığımız zaman Bunlar dalga hareketlerini düzenler diyor.
Taşların her birinden dalgalanan dalgalanma bir noktada birleşir.
Dalgalanmaların birbiri üstüne geldiği noktada etkileşim içindeki dalgaların birleşen gücü ikiye katlanır.
İşte bu olaya yapıcı müdahale ya da uyumlu rezonans deniyormuş.
Taşlar düzenli atılmazsa enerji dalgalanmaları da düzensiz olur diyor.
Bir dalgalanma yükselirken diğeri düşer ve birleşme noktasında ise bu eş zamanlı olmayan enerji dalgalanmaları birbirini götürür diyor.
Dalgalanmaların birbiriyle birleştiği yerde enerjiyi ikiye katlamak yerine su hareketsiz kalır.
Hiç enerji dalgası olmaz. Ve enerji dalgalarının birbirini götürmesi olayına da yıkıcı müdahale deniliyormuş.
Enerji dalgalanmalarının bu davranışını neden uzun uzun açıklamış?
Çünkü arkadaşlar titreşimli frekanslar bir atomun fiziksel ve kimyasal özelliklerini değiştirebilirler.
Mesela böbrek taşı tedavisinde kullanılan yöntem yapıcı müdahale.
Az önce anlattığım yapıcı müdahale.
Yani ses dalgalarının bir böbrek taşını...
Uyumlu rezonans mekanizmasının vücudumuzun kimyasının işlevini etkilemek için aynı enerji uyumunu kullanabileceğini ileri sürüyor.
Bu geçmiş zamanlarda kullanılan bir yöntemmiş arkadaşlar.
Elektroterapi insanlar kendi kendilerini iyileştirmek için bile kullanmışlar evlerinde.
19. yüzyılın sonunda Amerikalı doktorlar kullanmışlar ama sonra Amerikan tıp kurumu tarafından yasaklanıyor.
Bilimsel olmadığı gerekçesiyle ama hala kullanılıyor.
ilaç sanayisi için yapılmış bir şey.
Bunları kullanmayın, ilaç kullanın gibi bir kapıya çıkıyor bu yasaklanması.
Bilimsel olmadığı gerekçesiyle dediğim gibi yasaklanmış ama hala kullanılıyor.
Streşimli enerji terapileri, elektroşok günümüzde kullanılıyor tedavi amaçlı.
Bruce bunların ilaçlardan daha etkili olabileceğini söylüyor.
Yani burun kıvırmamak gerektiğini söylemiş.
Bütün organizmalar iletişim kurarlar ve enerji alanlarını değerlendirerek çevrelerini okurlar diyor.
Bizler insan olarak bu enerji iletişim sistemimizi çok fazla ihmal ettik diyor.
Şimdi size bir örnek vereceğim.
1992 yılında genç bir İngiliz hekim Dr.
Albert Mason hipnozu hastalıkları tedavi etmede kullanan bir uzman 15 yaşındaki bir gencin sihirlerini hipnozla tedavi ediyor arkadaşlar bunu başarıyor.
Genç çocuk hipnozdayken ona kolundaki derinin iyileşeceğini terkin ediyor ama korkunç bir sihir varmış vücudunda yani deri nakli olacak derecede öyle düşünün ve çocuk birkaç hafta sonra iyileşiyor.
Ve sonradan çocuğun aslında genetik ölümcül bir hastalığı olduğunu öğreniyor.
Hipnoz esnasında bunu bilmiyor.
Yani sadece zihin güçlerini kullanarak semptomları yok ediyorlar.
Sonra tabii bu olay patlıyor.
Ölümcül hastalar gelmeye başlıyor Mason'a.
Hani bizi de kurtarın diye ama Mason başaramıyor ne yaptıysa.
Sonra bir röportajında soruyorlar hani niye olmadı?
Hani o çocukta oldu niye bunlar da olmadı?
O da diyor ki ben onları iyi edeceğime inanmamıştım.
Hani rol yaptım diyor. İnanarak yapmamış.
Sadece o çocukta inanarak yürekten yapmış.
Ama dediğim gibi genetik ölümcül bir hastalığı olduğunu bilmiyormuş.
Belki bilse onu da yapamazdı.
Yani zihin genetik programlamayı etkisiz hale getirmiş inançla.
Bilmiyorum buna inanıyor musunuz ama podcast'ın başında bahsettiğim Yogi Kazım.
Yani kaç kere ölümden dönmüş, kanser atlatmış, kaza geçirmiş, yürüyemezsin bir daha demişler, yürümüş.
Covid'de entübe oldu demişler.
Bir bakmışlar oturuyor çay içiyor yatağında.
Hatta doktorlar umudu kesmiş.
Çocukları gelsin artık vedalaşsın gibi bir durum söz konusuyken bir giriyorlar çay içiyor.
İyileşmiş. Bütün bunlara inanmıyorsanız girin bakın.
105 yaşında diyorum. Hiç 105 yaşında duruyorum.
Gerçekten 50 yaşında gibi görünüyor.
O bile yeter. Eşi çok güzel bir şey söyledi röportajında.
Biz dedi sadece biliyorduk ama...
O inanıyordu dedi arkadaşlar.
Bu benim çok hoşuma gitti. O inanıyordu demesi.
İyileşeceğine uzun ve sağlıklı yaşayacağına olan inancı belki onu ayakta tuttu.
Yani zihin fiziksel bedenimizi etkiliyor.
Bruce'a göre bence de etkiliyor.
Düşüncelerimiz yani zihnin enerjisi vücudun fizyolojisinin fiziksel beyin tarafından kontrolünü doğrudan etkiliyor.
Düşünce enerjisi hücrenin protein üretme işlevini yapıcı ya da yıkıcı müdahale mekanizmaları yoluyla harekete geçirebilir.
ya da engelleyebilir. O yüzden hayatınızı değiştirmek istiyorsanız beyninizin enerjisini nerede kullandığına dikkat edin.
Nerelere çok yoğunlaştığınıza dikkat edin.
Çünkü zihin beden ayrımı diye bir şey yok diyor Bruce.
Bence de yok. Hani batı tıbbı biliyorsunuz bunu kabul etmiyor.
Ama ben de Bruce gibi düşünenlerdenim.
Bence de zihin ve beden bir bütün arkadaşlar.
En basiti geçen bir telefon aldım.
Böyle gayet mutlu mesut bir şekilde oturuyordum.
Öyle bir stres oldum ki karnıma yumruk yemiş gibi oldum.
Gerçekten fiziken biri gelip sanki karnıma bir tekme atmış gibi hissettim.
Çok kötüydü yani ve bunu ben kendim yaptım.
Kendi kendimi hasta ettim.
Çünkü bir baktım kafamda senaryolar yazıyorum.
Şöyle olursa böyle olur. Böyle olursa şöyle.
Şunu olursa böyle olur. Kaygı.
Sürekli kaygı kaygı senaryolar.
Ya bunları ben yarattım ya.
Zihnimdeki o olumsuzluk nasıl bedenimi etkiledi?
Bakın karnıma yumruk yemiş gibi oldum diyorum.
Yani nasıl zihin ve bedeni ayrı düşünebiliriz?
Bana bu çok saçma geliyor.
Bilmiyorum. Bir de arkadaşlar Placebo diye bir bölüm yapmıştım.
Çok beğenmişsiniz. Orada da aslında bilimsel olarak anlattım.
Anlatmıştım inançlarımızın bizi nasıl etkilediğini.
Buna mesela çok basit bir örnek.
Ateşte yürüyen ama ayağı yanmayan insanlar var değil mi?
Çünkü buna inanmıyor. Yani normalde ayak diye bir şey kalmaması gerekiyor.
Bilmem kaçıncı derece yanık olması gerekiyor.
Hiçbir şey olmuyor. İnanmayanlar yanıyorlar.
Bu arada şöyle bir şey yok.
Ay işte sadece olumlu düşünelim ve hiç hastalık geçirmeyelim.
Ya da bir anda iyileşelim. Öyle bir şey yok.
Önce aklınızdan geçen o negatif düşünceleri bulun diyor.
Hatta bazılarının bu olumlu düşünce olayını gerçekten saplantı haline getiriyor.
Katılıyorum. O yüzden de başarılı olamıyorlar diyor.
Saplantı haline getirdiği için.
Bilinç ve bilinçaltının birbirleriyle bağlantılı olduğunu görün diyor.
Çünkü bunu görmezseniz sabaha kadar olumlama yap.
Hiçbir işe yaramaz. Bilinçli zihin olumlu düşüncelerin oluşmasını sağlayan yaratıcı kısımdır diyor arkadaşlar.
Bilinçaltı ise aksine iç güdülerden ve öğrenilmiş o tecrübelerden edinilen etki ve tepki kayıtlarının saklanmış olduğu kısımdır.
Ve bilinçaltımız eski alışkanlıklarımıza sıkı sıkıya bağlı.
Bağlıdır arkadaşlar. Ve hayatın sinyallerine aynı davranışsal tepkileri tekrar tekrar verirler.
Ve bilinçaltı bilinçten daha güçlüdür.
O yüzden eğer bilinçliyken istediğiniz şeyler bilinçaltınızdaki o programlarla çakışıyorsa çelişiyorsa hangisi kazanacaktır?
Bilinçaltı değil mi? Olmayacak.
O yüzden sevilen biri olduğunuzu mesela olumluyorsunuz.
Ben çok sevilen biriyim. Çok değerliyim.
Sabaha kadar bunu söyleyip sabaha kadar pozitif düşün.
Eğer çocukken sen defalarca değersiz hissettirildiysen...
Sevilmediği insana düşündürüldü işte defalarca.
Bilinç altında bu kod varsa zaten bu mesajlar hayatınızı değiştirmek için yapacağınız o bütün bilinçli girişimleri etkisiz hale getirebilir diyor.
O yüzden kendinizi gözlemleyin arkadaşlar.
Hani olumsuz düşünceleri bir bir yakalayın.
Mesela diyorum ya az önce ben senaryolar yazıyordum kavamda yakaladım kendimi orada.
Ne yapıyorsun dedim ya bir dur.
Öyle bir şey yok. Ne bu gelecek kaygısı?
Yaşanmamış bir şeyin yasını tutuyorum ya orada kafamda senaryolar kurarak.
Hani bunu fark etmesem akşama kadar o karın ağrısını çekecektim.
Kendinizi gözlemleyin. Olumsuz düşünceleri yakalayın diyor.
Psikologlar bu yüzden var arkadaşlar.
Hani bazısı psikoloji alanını küçümsüyor.
Halbuki ne kadar önemli. Hayat kalitemizi arttıran bir şey.
Ama bilmeyen, anlamayan ne diyor?
İşte ben deli değilim. Niye psikoloğa gideyim diyor.
Yani şu algıyı gerçekten kırmak lazım.
O kadar saçma geliyor ki bana böyle bir düşünce.
Ne demek psikolojiyi küçümsüyor?
Üçümsemek ya. Psikolojimiz tüm hayatımızı etkiliyor ya.
Düşünsenize ruh halim berbat.
Sabah kalkmışım mutsuzluktan ölüyorum yani.
Nasıl geçecek abi o günüm?
Yani düşün ki günlerinin hepsi böyle geçiyor.
Sen o mutsuzluğu bulmadan, onun kökenine inmeden ne bekliyorsun?
Mesela işte evleniyorsunuz.
Eşiniz çok kıskanç. Niye kıskanç bu adam ya?
Niye kıskanç? Kökeninde ne var?
Bunu bulsanız belki o problem çözülecek bir psikoloğa gidilsin ama gitmiyorlar.
O kıskançlıkla yaşamaya devam ediyorlar.
Bence iyi psikologlar Sherlock Holmes gibi arkadaşlar hemen o negatifi sizin anlattığınız detaylardan yakalıyorlar.
Onun üstüne giderek daha olumlu bir şekle dönüştürmeye çalışıyorlar.
O yüzden kaçmayın psikologlardan.
Peki zihin nasıl oluyor da bedeni kontrol ediyor arkadaşlar?
Bruce nereden bu kanıya varmış?
yalanmış endotelyal hücreler üzerinde bir araştırma yaparken aydınlanma yaşamış.
Bu arada endotelyal hücreler kan damarlarımızı düzenliyor arkadaşlar.
Kültürde yetiştirdiği endotelyal hücreler etrafta olup biteni yakından izliyorlar ve çevreden edindikleri bilgiler ışığında bu hücreler davranışlarını değiştiriyorlar.
Besin maddesi getirilince hücreler adeta böyle kollarını açarak bu besinlere doğru yöneliyor ama zehirli bir ortam oluşturduğunda ise hücreler koşarak uzaklaşıyor.
E tabi daha pek çok şey var ama Ama çok tıbbi jargon oralara girmeyeceğim.
Yoksa bir daha beni dinleyeceğinizi düşünmüyorum.
Biraz ağır bir bölüm oldu ki ben hafiflettim konuları sizin için.
Kısaca düşünceler ister olumlu ister olumsuz olsun bir enerjiyi ayarlar ve düşüncelerin ürettiği enerji fiziksel sağlığı güçlendirir ya da zayıflatır diyor Lipton.
Düşüncelerimizden sorumlu olmak hayatımızdan sorumlu olmak demektir.
Ve Lipton der ki hayalini kurduğumuz şeyleri başarmamızda karşımıza çıkan en büyük engeller bilinç altımızdaki programlanmış olan sınırlandırmalardır.
Bu sınırlandırmalar sadece davranışlarımıza etkilemez, aynı zamanda fizyolojik sağlığımızın belirlenmesinde çok önemli bir rol oynarlar.
Bizi hayatta tutan biyolojik sistemlerin kontrolünde zihin çok güçlü bir yere sahiptir.
İnsan kurallara sığmaz.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Konuyla ilgili görüşlerinizi bu bölümün Instagram gönderisinin altına bekliyorum arkadaşlar.
Beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız bildirimlerinizi açıp takip etmeyi unutmayın.
Instagram'a da bekleriz. Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bugün 17 Ağustos monotonluğu kırma günü.
Dediğim gibi dilerseniz Mediamarkt mağazalarından, dilerseniz mediamarkt.com.tr adresinden hayatınızın monotonluğunu kıracak pek çok ürünü keşfedebilirsiniz.
Ne diyorduk? Medya marktına tam zamanı.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
