
İlber Ortaylı: Çocukluğu, Gençliği, Bizlere Mirası
1 Nisan 2026 · 25 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Yeni kitabım "Hikayeni Yeniden Yaz!"ı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba. Türkiye'nin en çok dinlenen podcasti Ortamlarda Satılacak Bilgi'desiniz.
Ben Merve. Arkadaşlar bugün yakın zamanda kaybetmiş olduğumuz kıymetli hocamız İlber Ortaylı'nın hayatından bahsedeceğim size.
Ama daha çok çocukluk ve gençlik yıllarına odaklanacağım.
Neden? Çünkü bence bir insanın ömrünü anlamak istiyorsak en çok da çocukluğuna ve gençliğine bakmamız gerekiyor.
Çünkü karakterin mayası, merakın yönü.
Bir insanın hayata nasıl baktığı bu senelerde şekillenir diye düşünüyorum çocukluk ve gençlik yıllarımızda.
İlber Hoca'nın zaten sonraki yıllardaki o büyük birikimini anlamanın en güzel yollarından biri de o zihnin nasıl inşa edildiğini görmektir.
Yani bugün onun hayatının temellerinin atıldığı zamanlara götüreceğim sizi ve zihin inşasının nasıl kurulduğuna yakından şahit olacağız bu bölümde.
Ne diyorduk arkadaşlar her zaman?
Her hatırlama bir buluşmadır diyorduk.
Onunla tekrar buluşalım istiyorum bu bölümde.
Hadi o zaman başlayalım.
Şimdi gazeteci Nilgün Uysal kendisiyle bir nehir söyleşi yapmış.
Oldukça hacimli bir nehir söyleşi.
Ona harika sorular sormuş.
Bunları da Zaman Kaybolmaz adlı kitabında derlemiş.
İlber Hoca'nın hayatını merak edenler, daha detaylı, daha yakın öğrenmek isteyenler bu kitabı okuyabilirler.
Önce kısaca şöyle bir hayatını özetlemek istiyorum.
Annesi Şefika Hanım, babası Kemal Bey.
İkisi de Kırım'da yaşıyorlar ama Kırım'da yaşadıkları dönemde birbirlerine...
Derken 2.
Dünya Savaşı yıllarında Kırım topraklarından koparak Avrupa'ya geliyorlar ve Avusturya'ya taşınıyorlar ve burada evleniyorlar.
Yani Kırım'da tanışmamışlar, Avusturya'da tanışıp evlenmişler.
İlber Ortaylı 21 Mayıs 1947 yılında işgal altındaki Avusturya'nın Bregenz şehrinde dünyaya geliyor.
Annesi Kırım Hanlığı'nın önde gelen böyle asilzade ailelerinden Kafkasyalı Karaçay asıllı Şirinski ailesine mensup.
Ve annesi Stalingrad'da Rus dili ve edebiyatı üzerine eğitim almış.
Oldukça eğitimli ve kültürlü bir kadın.
Babası ise uçak mühendisi.
Aynı zamanda Kırım tarihi ve Tatarlar üzerine makaleler çevirmiş eğitimli bir baba Kemal Ortaylı.
İlber Ortaylı henüz 1,5 yaşındayken doğduğu topraklardan yani Avusturya'dan ayrılıyor.
Önce İtalya'ya oradan da İstanbul'a geliyor ailesiyle.
Bu arada ailede 3 dil konuşuluyor.
Hem Türkçe hem Almanca hem Rusça.
5 yaşındayken İlber Hoca artık sorular sormaya başlıyor.
Çok meraklı bir çocuk. Hatta bir gün halasıyla böyle çarşıya gitmişler.
Çarşı dönüşü halasına dönüp diyor ki hala bu mezar taşlarında ne yazıyor?
Hani okusana bana diyor. 5 yaşında bir çocuk bunu merak eder mi?
Bu kadar meraklı bir çocuk düşünün.
Hatta Nilgün Uysal onun bu merakı için çok güzel bir şey söylemiş.
Diyor ki mümkün olsa aynı anda Her yerde ve bütün zamanlarda birden yaşamaya istek duyacak kadar had safhada meraklı bir adamdır diyor.
Ki zaten biliyorsunuz İlber Hoca aynı anda birçok uzmanlık alanına birden derin bir ilgi duymuştur.
Bu hayatı boyunca devam etmiştir.
Yani ilgisi sadece tarihle sınırlı bir insan değil.
Hatta tam Ankara Siyasal'dan mezun oluyor.
Tarihi okumaya başlıyor. Onu bitiriyor.
Sonra ileri seviye İngilizce öğrenmek için ODTÜ'ye giriyor.
Bu arada hepsi iç içe gidiyor arkadaşlar.
Hepsini iç içe götürmeyi başarıyor.
Sonra doktorası. bitiriyor.
Amerika'ya zaten bursla gidiyor.
İşte master yapıyor falan.
Yani böyle bir hayat. Tiyatro, sinema, arkeoloji, sanatın bütün dallarına inanılmaz bir ilgisi var.
Sadece tarih değil dediğim gibi ama şüphesiz ki en önemli özelliklerinden biri muhteşem hafızası arkadaşlar.
Yani hafızası iyi olmayan ve hafıza eğitimi görmeyen birinin tarihçi olması mümkün değildir der zaten İlber Hoca.
Neyse arkadaşlar şimdi dediğim gibi akademik kariyer üzerinde çok durmayacağım bu bölümde.
Onu daha yakından insani tarafından Taraflarını tanımak için bu bölümü çekiyorum.
O yüzden şimdi çocukluğuna gidiyoruz.
5 yaşındayken böyle ev ev gezermiş İlber Hoca.
Bütün komşuları gezermiş.
Öğlen, akşam hep böyle yemekleri orada yermiş komşularıyla.
Evde yemek yemezmiş.
Böyle bir huyu varmış. Malumunuz bir de sivri dilliydi İlber Hocamız.
Küçükken de böyleymiş. Bir gün yine bir komşularına yemeğe gidiyor.
Komşuda da iri yarı bir ana kız vardı diyor.
Babaları da oldukça minyon bir adamdı diyor.
Anneyle kıza dönüp diyor ki siz diyor bütün yemekleri yemişsiniz.
Babanıza vermemişsiniz. O yüzden bu küçücük kalmış diyor.
Komşuları gülüyormuş onun bu muzikliklerini.
Çünkü Türk halkı...
Çocuğa ve deliye alınmazdı diyor İlber Hoca.
Ankara'da yaşadıkları bir dönem işte ahşap bir evde oturmuşlar.
Burada Arnavut göçmenler varmış.
Bu Etlik civarında bir yer. Etlik için çok hoş bir yerde diyor.
O mahalleyi çok seviyormuş.
Çünkü o mahallede ona çok şefkat gösterildiğini söylüyor.
Orada işte ev gezdiği yer orası.
Komşularına gittiği yer. Annesi onu çok zor bulurmuş.
Hani sabah bir çıkıyor böyle komşu komşu geziyor.
Burada arkadaşlar bir detay yakaladım.
Şimdi o evlere girip çıkıyor ama o evlerin çocuklarıyla değil münasebe.
O evlerdeki anne ve babalarla oturup kalkıyor.
Çünkü kültür farkı olduğunu söylüyor.
Yani o çocukları çok kaba bulduğunu söylüyor.
Çünkü hiç küfür bilmiyormuş küçükken.
Sonradan öğrenmiş küfür etmeyi.
Yani solcu yazar muhitlerde küfürlü harcının geliştiğini söylüyor.
Mahallenin yaşam biçimiyle orta aile ailesinin yaşam biçimi pek uyuşmuyormuş arkadaşlar.
Yani onlar bize yabancı ya da gavur gözüyle bakıyordu.
Biz de onlara köylü gözüyle bakıyorduk diyor.
Bu arada lütfen şimdiki zamana kıyaslamayın bu anlattıklarımı.
1950'lerden bahsediyorum.
Yani o dönemlerde Rumeli Anadolu ikililiği diye bir şey var.
Bunların baskın olduğu seneler.
O yüzden böyle yadırgamayın.
Hani şimdiki gözle bakın. Bu arada arkadaşlar kitabı okurken o geçmiş dönemlere dair de pek çok bilgi ediniyorsunuz.
İlber Hoca yine böyle tarihi bilgiler vermiş.
O yıllara dair yani. Mesela hiç duymadığım bir şey öğrendim.
İşte İlber Hoca'nın babası o yıllarda annesine diyormuş ki böyle Japonya kollu elbiseler vardır ya.
Hani bir çeşit kısa kollu elbise öyle söyleyeyim.
Onlardan giyim ediyormuş annesine.
Çünkü o dönem yani Ankara'da yaşadıkları dönem ulus meydanında Japoneli kadınları ustura ile yaralamışlar arkadaşlar.
Yani Japone kol giyen kadınları.
Hatta ulustaki heykelin...
kolunu kırmaya çalışmış gericiler.
Bunu daha önce duymamıştım.
Mesela burada öğrendim. İlber Hoca 3 yaşında falan konuşuyor.
Baya geç konuşmaya başlamış.
Bir konuşunca da hiç susturamadılar beni diyor.
Çocuğun geç konuştu diyenler varsa o yüzden bunu belirtmek istedim.
Bir evde çok fazla dil konuşuluyorsa eğer o çocuk geç konuşabiliyor.
Bunu biliyorsunuzdur zaten. Derken 1949 yılının Ocak ayında ikiz kardeşleri doğuyor.
İsimleri Enmer ve Emeldar.
Bu arada Rusya'da 1918 yılında doğan Türk erkek çocuklarının arasında Enver ismi çok yaygınmış yine tarihi bir bilgi Enver Paşa'dan dolayı.
İdber Hoca'ya annesi küçükken Çobanzade Bekir'in Upuz'un şiirlerini ezberletiyormuş.
O da bu ezberlemiş olduğu şiirleri böyle koşarak konu komşuya okuyormuş ve bayılıyorlardı diyor şiir okumama.
O zamanda bile böyle kendini ilgiyle dinlettirmeyi başarıyormuş çocukken bile.
Annesi evde Rusça konuşuyor ama Türk edebiyatına çok meraklı bir kadın.
Hep böyle okuyor, Türk yazarları okuyor özellikle.
Bizim eve diyor hep yabancılar gelip gidiyor.
Diyordu zaten diyor. Babası makine mühendisi olduğu için evde hiç yabancı eksik olmuyor.
Bu arada babasının Almancası da çok iyi.
Orada yaşadıkları için bir dönem.
Ev sahipleri Sovyet Azerbaycan'ından.
Ve bayağı da yakın oturuyorlar.
Hep böyle bir görüşme halindeler onunla da.
Yani İlber Hoca çok fazla kültüre maruz kalmış küçükken.
Hem dil olarak hem o kültürün içerisinde büyümüş.
Hem çevresindekiler böyle farklı milletlerden.
Mesela bir komşuları var.
Hem Rusça hem Fransızca biliyor bu komşuları.
Düşünün yani böyle bir ortamda büyüyorsunuz.
Ve hep büyüklerle oturup kalkıyorsunuz.
Yaşıtlarınızla bir alakanız yok.
Ve ahbapları zaten hem dönemin çok önemli isimleri.
Mesela Abdülkadir İnan sık sık gelip gidiyormuş.
Ki kendisi biliyorsunuz Türkiye'nin en önemli tarihçilerinden.
Halk bilimci, dil bilimci, araştırmacı Abdülkadir İnan.
İlber hocaları ziyarete geliyor bakın.
Yani Abdülkadir hoca için diyor ki diller alanında bir deryaydı diyor.
Gerçekten öyle. Sonra dönemin etnografya müzesi müdürü.
O da ahbapları. İşte Halil İnalcık biliyorsunuz Türkiye'nin en kıymetli, en önemli tarihçilerinin başında geliyor.
İlber hoca ve ikisi zaten.
Çocukken o da ahbaplarıymış yani İlber hoca.
Babası Halil İnalcık'a tercümeler yaptı.
Sonradan işte İlber hocamızın da hocası olmuştur.
Devlet operasının orkestra şefi, daha nicesi ahbapları, akrabaları.
Yani çevresindeki insanlara bakın İlber hocamızın.
Bu insanlar hep böyle evlerine gelip gidiyor misafirliğe.
Bir çocuğun maruz kaldığı ortamın kalitesi de bence çok önemli.
İlber hoca diyor ki Sokrat öyküsü gibi.
Hani böyle sanki üstümden kapağım kalkıyordu diyor bu insanlarla ayrıldığım zaman.
Artık coğrafya ve kronoloji bilir bir hale gelmiştim diyor.
Küçücük bir çocuk. Hatta 11 yaşındayken bir gün bir akrabalarını ziyarete gidiyorlar.
Böyle sohbet ediyorlar falan derken konu bu savaş yıllarına falan geliyor.
İhtilal yıllarını konuşuyorlar.
İlber Hoca diyor ki o zaman diyor kabinede Kerenski var mıydı diyor.
Varmış bu arada yani Kerenski o zaman kabine nazırıymış arkadaşlar.
11 yaşında bir çocuğun hani bu kadar siyaset bilmesi falan.
Şok bence. Bir de aile içinde konuşulan konulara bakın.
Çok üst seviye konular. Mesela işte Volga ile Don kanalı açılmadığı için neler olacak, neler olabilir falan.
Bunları konuşup tartışılan bir aile.
Hani gündelik böyle alelade şeyler dışında evde konuşulan konular, işte tarih, siyaset, politika, gelenler, gidenler zaten çok dilli, çok kültürlü insanlar.
Dediğim gibi bir çocuğun yetiştiği, maruz kaldığı ortam çok çok önemli.
Buradan bunun altını çiziyorum.
Bir de okurken şu dikkatimi çekti.
İlber Hoca hep böyle bir samimiyet, sıcaklık vurgusu yapmış.
Yani özlediği ve hoşuna giden şeyler bunlar.
Komşularını anlatırken o samimiyet, o sıcaklık diyor.
İstanbul'u anlatırken o sıcaklıktan bahsediyor.
İşte ahşap bir dünya diyor o İstanbul için, o dönemin İstanbul için.
Ahşap evler, deniz, yeşillik, martılar, dondurmalar, camiler diyor.
Hatırladığı İstanbul bu.
Bir samimiyet, bir sıcaklık görüyordum.
Sanki buradan ta oraya kadar bütün İstanbul benim evim gibiydi.
Ahşap o havayı veriyordu diyor.
Yani ahşap evler. Şimdiki gibi birbirinin önünü, birbirinin manzarasını kapatan apartmanlar yoktu diyor.
Onun çocukluğunun İstanbul'u böyle.
Üsküdar'dan bakan biri...
Kuzguncuğun tepelerini görüyormuş.
Düşünün arkadaşlar eski İstanbul'un güzelliği böyle bir şeymiş.
Uğruna şarkılar, şiirler, romanlar yazılan o güzel İstanbul.
Bence kesinlikle o eski İstanbul'du.
Yani İlber Hoca'nın İstanbul'u.
1953 yılında ilkokula başlıyor.
Ankara'da etlik ilkokuluna başlıyor.
İlkokulda arka sıraya oturmak zorunda kalmış.
Hiç haz etmezdim diyor arka sıralardan.
Bu arada kızlara yer vermek için.
Hani jest olsun diye arka sıraya geçmiş.
Onu da belirtmek isterim. Yani daha ilkokulda centilmenlik...
İlkokul öğretmeni Şafika Hanım hayatında çok önemli bir yere sahip Şafika Hanım.
Hatta İlber Hoca diyor ki eğer bir ilkokul öğretmeni insanın hayatında belirgin bir unsur değilse oradaki sistem çürük demektir.
Oturup bir düşünmemiz lazım.
İlkokul öğretmeni her zaman çok önemlidir ve şuurumuzda yer eder diyor.
Bu arada şaşıracağınız bir bilgi.
İlber orta aile küçükken çok yaramazmış.
Sınıfta hep böyle yaramazlık yaptığı için kulağını çekermiş hocaları.
Sınıfa diyor kapıdan değil camdan girerdim diyor.
Sıraların üstünde koşardım diyor.
Ya sıraların üstünde koşuyormuş.
Bir hayal edemediniz biliyorum İlber hocamızı böyle ama.
Annesine mahallenin kadınları diyorlarmış ki ya sizin çocuklar ne zaman ders çalışıyor?
Bütün gün sokaktalar ve her türlü haydutluğu bunlar yapıyor diyorlarmış düşünün.
Gerçekten bütün gün sokakta oynuyorlarmış ama.
Okulda da böyle verilen bilgileri sünger gibi çekiyormuş.
İnanılmaz bir hafızası var hemen ezberliyormuş.
O yüzden hem yaramaz hem de başarılı bir öğrenci.
Küçükken ilk okuduğu ve sevmiş olduğu kitap Kırmızı Papuçlar kitabı.
Her şeyi hatırlıyor ya gerçekten çok enteresan.
Ben hatırlayamazdım mesela bu noktada bunu düşündüm.
Hani çok etkilendiğim ilk okuduğum...
Çok sevdiğim kitap bu diye. Ama ilk okuduğunuzu soruyorum.
Merak ettim hatırlayanlar var mı?
Devam edelim. Annesi İlber Hoca'nın kitaplarını çok böyle alıp götürüyormuş kütüphaneden.
Annesi de tam bir kitap kurdu dediğim gibi.
Ondan sonra ona da vermemeye başlamış kitaplarını.
Küçükken de vermiyormuş, büyüyünce de.
Bu sevdiği bir şey değil yani kitap vermek.
Bazı insan hiç sevmez kitap vermek.
Ben hediye etmeyi severim ama kütüphanemden kitap alınmasam pek hoşlanmam.
Çocukken tek başına oynamayı severmiş.
İkiz kardeşlerine bile pek katılmazmış.
Yani onların oyunlarına katılmazmış.
Hala da sevmem diyor.
Böyle paket programlarına girmeyi sevmem diyor.
Soyadının kökenini sormuşlar.
Ortaylı. Kırım'da Stalin'in 1944 yılında yerle yeksan ettiği birkaç köyden biri Ortay Köyü.
Stalin burayı anti-Sovyet bir yerleşme yeri olarak gördüğü için yok etmiştir.
Ve 2. Dünya Savaşı sonrasında cezalandırıyor, haritadan sildiriyor Ortay Köyü'nü düşünün.
Ortay ve soyadı da buradan geliyormuş.
Yani işler Stalin'in istediği gibi gitseydi diyor.
Ortayevski olacaktı belki diyor soyadımız yani Ortaylı olmuş.
Babası vefat ettikten sonra İlber Hoca Kırım'daki köylerine gidiyor.
Bu Stalin'in sildirdiği köye.
Bir avuç toprak almış ve Ankara'daki mezarına koymuş babasının.
Babası bir dönem memurluk yapmış çok fazla iş değiştirmiş.
İlber Hoca bundan etkilenmiş olacak ki şöyle söylüyor.
Ben kendime ait olmayan bir işe hiçbir işe öyle fazla bağlanmam.
Ruhumu hiç bağlamam.
Ben kendime ait bir işi yapmak istedim.
Hayatım boyunca bunu istedim.
Beni hiç kimse hiyerarşinin içerisine bir memur olarak yerleştiremedi.
Ben kaymakam olmam, hariciyeci olmam.
Yaptığım iş benim imzamla ortaya çıkmalı diyor.
Ve benim olmalı diyor. Aynı düşüncedeyim.
Yaptığım işin benim imzamla ortaya çıkmasını tercih ederim arkadaşlar.
Ama hayat her zaman o tercihleri yapmamıza ve yaşamamıza maalesef izin vermiyor.
Bunu elde edebilenler bence çok şanslı insanlar.
Şimdi hocamızın ailesinin evinde şu konuşuluyormuş.
Esir kamplarına düşen insanlar lisan bilirlerse ve bir zanaat sahibi olurlarsa kurtuluyorlar deniliyormuş arkadaşlar.
Savaş yılları esir düşme riski var insanların.
O yüzden babası ona her zaman şunu öğütlemiş.
Çalış, oku.
Öğren. Bunlar senin kafanda olsun.
Bu övdü veriyormuş. Çünkü arkadaşlar bir insanın her şeyini...
Malını, mülkünü vesaire her şeyini alabilirsiniz.
Çaladabilirsiniz ama kafasındakileri o bilgiyi ondan alamazsınız, çalamazsınız.
İlber Hoca en başından beri bunu söylüyor ve en başından beri tarihçi olacağını biliyormuş.
Daha ilkokulda bunu bildiğini söylüyor.
Hatta çok enteresan bir şey söylüyor.
Diyor ki ben çok severim tarihi film izlemeye, tarihi roman okumayı, tarih dinlemeyi.
Ama diyor bunu böyle söyleyen çocuk yani ben tarih kitaplarını hiçbir zaman okumazdım.
Tarihçi olacağım diyordum ama tarih ders kitaplarının yüzünü açmıyordum diyor.
Derste de diyor sıkıntıdan tarih kitaplarının üzerine resim çiziyordum diyor.
Yani okuldaki kitap da olacak iş değildi diyor tarihçi olmam.
Çevresindeki herkesin özellikle de ailesinin tarihe olan çok büyük bir merakı var.
Ve evde sürekli tarih konuşuluyor.
Çok büyük bir ihtimalle onu bu alana sevk eden şeyler bunlar.
Hatta Reşat Ekrem'in İstanbul Ansiklopedisi'ni okumaya bayılıyormuş.
Evde kardeşleriyle oyun oynarken kafasına böyle sarık yapıyormuş, padişah oluyormuş, padişahçılık oynuyor.
Bir de diyor ki babam hiç konser falan sevmeyen bir adamdı ama nefret ediyordu konserlerden falan ama bizi belli ki böyle bazı şeylerle tanıştırmak için.
Bu tarz etkinliklere götürüyordu diyor.
Bence bu çok önemli. Çocuklarınızı siz sevmeseniz bile tiyatroya, operaya, baleye, konsere götürün arkadaşlar.
İlber Hoca bunu öneriyor. Hatta bir röportajında da bunu söylüyordu.
Götürün ki o çocuklar bunlarla tanışsın.
O kültürü olsun. Yani bunlara dair bir kültürü olsun o çocukların diyordu.
Bence bu söylediği çok önemli.
Altını çizmek istedim. Müzik sevgisi hakkında şöyle diyor.
Ben Alaturka sevmem.
Pop ya da caz da sevmem diyor.
Caz sevmek çok entelektüellik sayılıyor.
Ama ben diyor hiç ilgilenmiyorum bununla.
Çünkü İngilizcenin müzikal bir dil olmadığına eminim diyor İlber Hoca.
Rusça ya da İtalyanca gibi olamayacağını söylüyor İngilizce için.
Sadece klasik müzik seviyormuş İlber Hoca.
Alaturka'yı da sonradan sevmiş.
O da Azerbaycan müziği hakkında bilgilendikten sonra oluyor Alaturka müziği olan sevgisi.
Bu arada ben Azerbaycan'a gittiğimde inanılmaz bir müzik kültürleri olduğunu görmüştüm.
Ve her evde piyano vardı hemen hemen her evde.
Buna da çok şaşırmıştım.
İlkokul bitirdikten sonra Ankara'yı bırakıyor.
İstanbul'a geliyor Avusturya Lisesi'ne İlber Hoca.
Ankara için de şöyle diyor.
Ankara diyor çok sıkıcı bir şehir.
Ama yine de Ankara 50'li ve 60'lı yıllarda çok tatlıydı diyor.
İstanbul'dan taşıma bir nüfusu vardı diyor.
Çok güzel bir Türkçe kullanılıyordu.
Nazik bir şehirdi diyor.
Belli entelektüel noktaları vardı diyor.
Hatta bazı bakımlardan İstanbul'dan çok daha iyi olduğunu söylüyor.
Devlet tiyatro operası, senfoni.
Orkestrası. Bunlar İstanbul'da olan şeyler değildi diyor o zamanlar için.
Türkiye ölçüleri içerisinde bir gencin daha iyi yetişebileceği bir yerdi diyor Ankara için arkadaşlar.
İstanbul'dan daha iyi olduğunu söylüyor.
Benim Ankara sevgimi zaten malumunuz arkadaşlar.
Ben İzmirliyim ama Ankara candır.
Ankara'da yaşıyorum ve Ankara'yı çok seviyorum.
İlber Hoca Avusturya Lisesi'ni kazanıyor.
Sonradan yatılıya geçiyor.
Galatasaray Lisesi'nde okumayı çok istiyormuş aslında ama babası Fransızcadan pek haz etmiyor.
Babası mühendis olduğu için Almanca ona daha mantıklı geliyor mühendislikten dolayı.
O yüzden de olmuyor.
Galatasaray Lisesi'nde okuyamıyor.
Avusturya Lisesi'ni kazanıyor.
Orada okumaya başlıyor. Lisedeyken bir kardeşi oluyor.
Nuriş Hanım. İlber Hoca'nın biliyorsunuz bu kardeşle muhabbeti çok ayrı.
Evin içerisinde üç oğlan çok sıkıcıydı diyor.
Kız kardeşini o yüzden ayrı bir seviyormuş.
Hatta annesi bazen ona bırakıyormuş kız kardeşini.
Birlikte tatile gidiyorlarmış.
Onu antik kentlere falan götürüyormuş.
Düşündün 8-9 yaşındaki kardeşini gezdiriyor.
Yani abiye bakın. Gerçekten harika.
İlber Hoca'nın böyle para tutamama gibi bir olayı varmış ki bu yaşlandığı dönemde de vardı söylüyordu hatırlarsanız.
Parasının hesabını tutamıyormuş hiçbir zaman ve çoğu geziden 5 parasız döndüğü oluyormuş.
İlber Hoca İstanbul'da Avusturya Lisesi'nden pek haz etmiyor.
Daha sonra Ankara'ya dönüyor ve Atatürk Lisesi'ne başlıyor.
Ankara'nın en iyi okuludur Atatürk Lisesi o dönem için.
Ne zamanki Atatürk Lisesi'ne geldim.
Hoca gördüm diyor. Yani çok iyi hocalar olduğunu söylüyor burada.
Dediğim gibi lisede de böyle tarih kitabı falan hiç okumuyormuş.
Hatta nefret ediyormuş. Neden?
Çünkü ona göre iyi bir tarihçi kesinlikle çok iyi bir şekilde dil bilmeli.
Ve o dönemde yapılan tarihçiliğin işte oradan buradan devşirme işte Fransızca tarih kitaplarından yapılan tercümeler olduğunu ve bunları dünya tarihi diye insanlara yutturduklarını söylüyor.
O yüzden hiç haz etmiyormuş. Yani yetersiz buluyor öyle söyleyeyim.
Yani İlber Hoca tarihi okulda değil.
Yaşat Ekrem Koçu'nun o renkli hikayelerinde, tarihi filmlerde, evdeki sohbetlerde sevmiş.
Ve okul yıllarına baktığımız zaman her zaman otoriteyle böyle mesafeli bir ilişkisi olduğunu görüyoruz.
Zaten o yüzden o katı kuralları olan bahçesi bile bulunmayan Avusturya Lisesi'nden Atatürk Lisesi'ne geçiyor.
Ama İlber Hoca'nın insani yönünü besleyen en büyük tutkusu şüphesiz seyyah olması arkadaşlar.
Çünkü daha lise yıllarında ailesiyle tartışıyor ve babasından almış olduğu küçük bir harçlıkla tek başına otobüse atlayıp Bursa'ya kaçıyor.
Yani bu kadar da özgür ruhlu bir adam.
Gençliğinde de böyle sınırlarını zorlamış her zaman.
İşte Suriye'ye gidiyor, o trenlerden o trenlere atlıyor, Halep çarşılarını geziyor.
Venedik'te Akdeniz nostaljisini, ilikleri ne kadar hissediyor.
17 yaşında Kudüs'te papazlarla ahbaplık edecek seviyeye geliyor.
Yani daha 17 yaşında kendinden oldukça büyük din insanlarıyla bakın oturup ahbaplık edecek seviyeye gelmiş.
Yani öğrenme arzusundan kaynaklanıyor bunlar.
Öğrenme arzusu o kadar sınır tanımıyor ki lise yıllarında İngilizce ve Fransızca'nın yanında İbranice öğreniyor kendi kendine.
Latince, Rusça, gramer tabloları hazırlıyor.
Bakın kendi kendine bunları öğrenmiş.
İlber Hoca akademik ciddiyetinin ardında aslında yakın dostlarının deyimiyle söyleyecek olursam medeni bir kaplan arkadaşlar.
Mizah yönü çok gelişmiş ki zaten nükteden anlamayan insana hiçbir zaman tahammülüm yok diyordu hatırlıyorsanız.
Hatta yakın dostlarıyla kurmuş olduğu uluslararası dedikodu örgütü bile var arkadaşlar.
Böyle bir isim vermişler gruplarına.
Burada sofistike ve entelektüel dedikodular yapılıyorlarmış.
Bu arada İlber hocamızın annesi Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünde yıllarca Rusça eğitim verdi akademisyen.
İlber hocamız da Batı'nın entelektüel disiplini ve Doğu'nun kültürler derinliğini harmanlayarak 1970 yılında Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi'den mezun oluyor.
En dikkat çekici özelliklerinden biri şüphesiz ki muazzam dil bilgisi.
İngilizce, Almanca, Rusça, İtalyanca, Farsça, Fransızca bunları akıcı bir şekilde konuşabiliyor.
Arkadaşlar bunların yanı sıra Yunanca, İbranice, Latince, Arapça ve Tatarca dillerine de hakimdi hocamız.
İşte bu yeteneğin sayesinde araştırmalarını hiçbir çevreye ihtiyaç duymadan hiçbir lisan ayrımı yapmaksızın doğrudan bir şekilde orijinal kaynaklardan yapabildi.
İlber Hoca Türkiye'de tarih biliminin en önemli ismi.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
İdare Tarihi Bilim Başkanı olarak da görev yapmıştır İlber Hocamız.
2002 yılında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı olmuştur.
Ve iki yıl sonra da Bilkent Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelerek görev yaptı.
Galatasaray Üniversitesi'nde de senato üyesiydi aynı zamanda.
Ama 2004 yılında biz onu TRT ekranlarında gördük.
İlber Ortaylı ile adlı bir belgeseli vardı.
Onu sundu. Daha sonra 2009 yılında NTV'de İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri adında bir program yaptı.
Daha sonra zaten bir sürü programda karşımıza çıktı İlber Hoca.
Ve bence Türk televizyonlarında da çok sevilen bir karakterdi diye düşünüyorum.
Hocamız 1981 yılında Ayşe Özdolay ile evlendi arkadaşlar.
18 yıl süren bir evliliği oldu ve bu evlilikten çok sevdiği kızı dünyaya geldi.
Tuna Ortaylı 1982 yılında.
Bugün dediğim gibi onun akademik yönünü çok konuşmak istemedim.
Daha çok çocukluğu ve gençliğine odaklanmak istedim.
Bir kütüphane kapandı arkadaşlar.
Belki bir hafıza sessizliğe büründü.
Çünkü İlber Ortaylı bize sadece tarihi değil bir insan gibi nasıl yaşayacağımızı, dünyaya nasıl bakmamız gerektiğini öğreten ülkemizin en önemli isimlerinden biriydi.
Onu sadece bir tarihçi olarak uğurlamıyoruz.
Bence yaşayan vicdanlıydı.
Gidin, görün, okuyun ama geri dönün demişti gençlere.
Bunu tekrar hatırlatmak istiyorum.
İlber Hoca yazdığı binlerce sayfanın yetiştirdiği binlerce öğrencinin içinde nefes almaya devam edecek.
Belki artık o meşhur cahil nidasını duymayacağız arkadaşlar ama cehalete karşı açtığı savaşta hepimiz birer neferiz unutmayın.
Bir imparatorluğun görkemini de bir halkın hüzünlü hikayesinde ondan dinlemeyi çok sevdik.
Şimdi tarih onu yazıyor.
Ruhu şad olsun hocamızın.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay. Huzursuz
insanlar verimli olamazlar.
Hem kendini yer bitirir hem de etrafını.
Bunu unutmayın. Ona göre program yapın.
Size iyi günler, mutluluklar, güzel tesadüfler diliyorum.
Sağ olun.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
