
Robin Yayla, şehirlerin büyüsünü ve yaşam tarzlarına duyduğu hayranlığı, sanatına yansıtarak “Back To City” koleksiyonu ile şehre dönüş yapıyor.
Her figür, bir şehri, bir anı veya bir simgeyi temsil ederek, dünyanın hareketli ve çok katmanlı yapısını gözler önüne seriyor.
Koleksiyon, şehirlere dair çeşitli temaları ele alırken aynı zamanda her bir figür şehrin kendine özgü ruhunu yansıtıyor.
İncelemek için tıklayınız!
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm ''Sarar'' hakkında reklam içerir
Transkript
sarar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün sizinle mimari ve tarih üzerine konuşacağız.
Amsterdam'ın renkli evlerinden...
İtalya'nın Pisa Kulesi'ne, Londra'nın kırmızı otobüslerine, Lisbon'un ikonik köprüsüne ve hatta İstanbul'umuzun Boğaz Köprüsü'ne şöyle kısa bir tur yapacağız, kültür turu.
Bu bölümü Robin Yayla'nın Sarar için tasarlamış olduğu Back to Steel koleksiyonundan ilham alarak hazırladım.
E hadi o zaman hemen başlayalım.
Şimdi öncelikle Pisa Kulesi ile başlayalım.
Rotamızı İtalya'ya çeviriyoruz arkadaşlar.
Dünyanın en ünlü, en ikonik yapılarından biri İtalya'nın Pisa şehrinde yer alıyor ve garip eğimiyle sanki böyle üzerinizde yıkılacakmış izlenimi veren o meşhur kule Pisa Kulesi.
Şimdi arkadaşlar Pisa Kulesi'ni ilk başta e hadi bir kule yapalım da yamuk yapalım bütün dünya bizi konuşsun.
Hep düz mü yapacağız kardeşim biraz değişiklik olsun diye yapmamışlar.
Olay şöyle aslında Pisa Kulesi.
Pisa Katedralı, Pisa Vaptisanesi ve Camposanto Monumentale'yi çelen daha büyük bir mimari kompleksin parçası arkadaşlar.
Ama biz o meşhur eğikliği sebebiyle bu koca mimari komplekste en çok Pisa'yı biliyoruz.
Tüm dünyadan turistleri en çok çeken de o İtalya'da.
Ben de arkadaşlar gittim kuleye böyle saçma fotoğraflar çektirdim herkes gibi.
Sanki kulak üstüme yıkılıyormuş da böyle elimle tutuyormuşum gibi.
Pasa pampozlar. Neyse.
Şimdi Pisa Kulesi'nin asıl yapılış amacı şu.
Cenova ve Venedik'e karşı bir rekabet yani bir güç, bir zenginlik gösterisi arkadaşlar.
İtalya'nın yapmış olduğu bir şov.
Ve fakat ne oluyor?
İnşaatına Ağustos 1173'te başlanıyor.
Ama işte bir sürü kesintiler yaşanıyor, iç savaşlar çıkıyor, ekonomik nedenler derken 200 yılı aşkın bir süre devam eden bir inşaat arkadaşlar.
Peki ne oldu da yamuldu Merve bu kule derseniz Pisa Kulesi arkadaşlar inşa edildikten kısa bir süre sonra inşaat sırasında bir takım sıkıntılar olduğu fark ediliyor.
Şöyle ki kule zemininde gerçekleşen bir kayma var.
İşte bundan dolayı gitgide eğik bir hal almaya başlıyor.
Neden kaymış diyorsanız zemin çok yumuşak.
O yüzden yani çok sulak ve böyle yumuşak bir zemin var.
E tabi teknik hatalar da var arkadaşlar.
Mimarlar, mühendisler bunu düzeltmeye çalışıyorlar.
Fakat ne yaparlarsa yapsınlar çözüm...
Altyazı M.K. Peki neden Pisa Kulesi?
Yıkılmadım, ayaktayım, dertlerimle baş başayım diyor.
Yani o kadar eğilmiş neden devrilmemiş kardeşim bu kule diyorsanız.
Kendi ağırlık merkezi içinde arkadaşlar.
O yüzden olmuş bu.
Ve her yüzyılda 7 cm eğiliyormuş.
Hatta bunun için 1990 ile 2001 yılları arasında yapılan bir restorasyon var.
Kule ziyarete kapatılıyor.
Bu eğilme durdurulmuş son restorasyonla.
Hani dedim ya her yüzyılda bir 7 cm gidiyor diye.
Onu durdurmuşlar. Costco tarafından zaten dünya mirası listesine alındı pista kulesi.
Yıllık ortalama 1 milyon ziyaretçiye ev sahipliği yapıyor.
Böyle çok teknik bilgilere girmeyeceğim arkadaşlar çünkü eminim hatırlamayacaksınız.
Ama kule 56 metre yüksekliğinde ve en üstte çıkmanız için...
294 basamak çıkıyorsunuz.
Tepesinde 7 adet dev çan var ve bu çanların her biri müzik notalarına göre farklı tonlar üretiyor.
En büyük çanın adı da Lasunta'ymış arkadaşlar.
Bunun anlamı Meryem'in göğe yükselişi.
Bu çanın ağırlığı 3620 kilogram.
Bence bu yüzden eğildi Pisa Kulesi.
Ve kulenin temeli güçlü olmadığı için kule aslında yapılmaya başlandıktan 5 yıl sonra yani 3.
kat tamamlanana kadar dik duruyor.
Ondan sonra eğilmeye başlıyor.
Bunu da görüyorlar aslında hani eğildiğini ama bir çözüm bulamıyorlar.
İnşansını durduruyorlar.
İşte birçok mimar geliyor, mühendis geliyor kuleyi dengelemeye çalışıyor.
Fakat olmuyor derken 1272 yılında.
Dördüncü kata çıkmaya karar veriyorlar.
Eğilme hiç durmuyor.
Yine de bu kuleyi bir şekilde bitiriyorlar 200 sene içerisinde.
Hani yol yakınken dönelim falan da dememişler çok garip.
Pisa Kulesi'nin ağırlığı 14.500 ton arkadaşlar.
En son kulenin kuzeyine 599 ton ağırlık koymuşlar ki kulenin eğilmesi dursun diye.
Bu arada 1922 yılında diktatör Mussolini Pisa Kulesi'nin eğik şeklini beğenmiyor.
Tamir için talimat veriyor.
İşte İtalyan mühendisler geliyorlar.
Kulenin çevresine böyle 300'den fazla delik açıyorlar, hende kaçıyorlar.
Yüzlerce ton harç koyuyorlar.
Ve ne oluyor? Kule daha da ağırlaşıyor ve daha da eğiliyor.
Mühendisler Pisa Kulesi'nin yapıldığı dönemlerde çanlar çok ağır olduğu için Kuleyi zayıflatacağını düşünerek çanların çalmasını yasaklamışlar.
Ve Pisa Kulesi arkadaşlar 7 sütundan oluşuyor.
Klasik korint başlıklı sütunlar bunlar.
Ve inşasında beyaz mermer taşlar kullanılmış.
Mucizeler meydanında yer alıyor Pisa Kulesi.
Ve dediğim gibi aslında Pisa Katedrali'nin içerisine yer alan bir çan kulesi.
Hani bu kadar önemli bir yapımı değil.
Ama yamuk olduğu için insanlar bu kadar rağbet gösteriyor.
Hiç böyle bir şey görmediğimiz için.
Pisa Katedrali Toskana bölgesinin en büyük dini yapısı.
olarak biliniyor arkadaşlar ve bu katedral Romanesk mimarisinin en etkileyici örneklerinden biri.
Mucizeler meydanında yer alıyor ve bu üç önemli yapının insan hayatının en önemli üç aşamasını sembolize ettiği söyleniyor.
Baftisane doğumu, katedral yaşamı, Çankulesi yani Pisa Kulesi hayatın bitimini simgeliyor.
Bir de bir rivayet var arkadaşlar onu da söylemeden geçmeyeyim.
Bu kuleden bir zamanlar Galileo'nun yer çekimi ivmesinin kütleden bağımsız olduğunu göstermek için tepesinden aşağı gülleler attığı söyleniyor Galileo'nun.
Peki Merve bu kule nasıl oldu da bunca depreme rağmen ayakta kalmayı başardı diye düşünüyorsanız eğilmesine sebep olan şeyden dolayı arkadaşlar yani yumuşak zemininden dolayı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD topçuları Pisa Kulesi'ne hedef alıyor.
Tam vuracaklar ama keşif için gönderilen Çavuş Leon Wegstein'ın bu yapının güzelliğinden etkilenip vurulmasına izin vermediği rivayet ediliyor.
Pisa Kulesi kısaca böyle arkadaşlar.
İşte bazı insanlar karakterlerinden bazı binalar da eğikliğinden tanınır diyelim ve devam edelim.
Kamyon arkası yazıları.
Pisa Kulesi bile senin karakterin kadar eğik değil.
Bunun üzerinden baya keyif yapılır.
Şimdi arkadaşlar ikinci durağımıza gidiyoruz.
Hollanda'ya gidiyoruz. Amsterdam'a.
Hayır Red Light'a gitmiyoruz beyler.
Şimdi Amsterdam deyince aklımıza neresi gelir diyeceğim.
Yine aynı espriyi yapmayayım.
Rengare kanal evleri geliyor benim aklıma.
Ben çok sevmiştim ama keşke Ağustos'ta gitseymişim dedim sonradan.
Çünkü kanal festivali zamanı.
Şimdi arkadaşlar Hollanda Amsterdam kanallarıyla meşhur bir şehir biliyorsunuz.
Düşünün sadece Amsterdam'daki kanalların uzunluğu 75 kilometre, 165 kanal var ve 1500 tane köprü var.
Yani 75 kilometre kanal ne demek ya inanabiliyor musunuz?
165 kanal, 1500 tane köprü var ve bu kanallar yine UNESCO'nun dünya mirası listesinde.
UNESCO'nun da bir beni almadığı kalmış.
Beni de alın kardeşim gelin.
Herkesin miras listesini almışsınız.
Amsterdam kanalları tarihte ilk olarak Singel kanalı ile 15.
yüzyılda başlıyor. Daha sonra bu kanala Herren Hraht yani Beyefendiler kanalı, ondan sonra Prinzen Hraht, Prensesler kanalı ve Kaisers Hraht konuşamadım.
Ya çok zor bir dil ya.
Çarpılmış gibi oldum az önce.
Neyse siz anladınız. Şimdi arkadaşlar bu kanallar şehrin...
Tam kalbinde yer alıyor. O yüzden çok önemli.
Ve 17. yüzyıl Hollanda Altın Çağı diye adlandırılan zamanda yapılmış.
Hollanda'nın altın çağında. Şehrin en güzel ve en pahalı evleri bu kanalların yanında yer alıyor.
Fakat 1660 ve 70'li yıllarda şehir nüfusu iyice kalabalıklaşıyor ve buna dayalı olarak ev sıkıntıları baş gösteriyor.
İnsanlar kanallara artık ev yapmaya başlıyorlar.
Kanal evleri denilen Wombotlar yapılıyor.
Amsterdamlılar zaten su ile yaşamaya çok alışkın oldukları için bu kanalı evleri normal evler kadar popüler oluyor.
Yüzen evler arkadaşlar bunlar tekne evi gibi bence çok tatlı.
Amsterdam'daki kanallar öncelikle ihtiyaç sebebiyle yapılıyor.
Şehri denizden ve nehirden gelen su baskınlarından korumak için yapılıyor.
Çünkü biliyorsunuz Amsterdam deniz seviyesinin altında.
Bir başka amaç da şu bu kanalları ticaret amacıyla kullanmak istiyorlar.
Çünkü malları gemilerle taşıyorlar bu kanallar vasıtasıyla.
Bir de arkadaşlar bu kanallar şehri savunma amacı da taşıyor.
İşgalcilere karşı bir savunma hattı gibi de kullanılmış.
Yani kısaca Amsterdam'a kuzeyin Venedik diye boşuna demiyorlar.
Venedik'in çok daha renkli hali bence ama ben Venedikçiyim arkadaşlar.
Daha tarihi ve daha romantik buluyorum orayı.
Bu arada Amsterdam'ın kanalları yapay yani planlı bir şekilde insan eliyle yapılmış ama Venedik kanalları daha doğal öyle söyleyeyim doğal su yollarının üzerinde inşa edilmiş.
Tabii insan eli de karışıyor ama Amsterdam'a göre daha tabii bir yer diyebilirim.
Amsterdam'daki kanalın etrafında yer alan evler hani bugün gidip gördüğünüz o evler 300 yıl aşkın süredir sağlam bir şekilde duruyor.
Peki ama nasıl?
Şimdi bunun açıklamalarından biri şu.
17. yüzyılda Hollanda'da gelişen bir burjuvazi var ve bunlar kendilerine özgü bina tasarımlarını yaratıyor arkadaşlar ve şu an bu evler işte çok renkli çok tatlı görünüyor değil mi?
Ama bir zamanlar bu evlerin kullanım amaçları bizim bildiğimiz şu anki ev algısından çok daha farklı.
Nasıl farklı? Şimdi bu kanal evleri arkadaşlar hem konut olarak kullanılıyor, hem depolama alanı olarak kullanılıyor, hem de iş yeri olarak yani 3 tane amaca hizmet ediyor.
Çok amaçlı. Yani tam bence dönemin Hollanda'sının tüccar ruhunu yansıtıyor diyebilirim.
17. yüzyılda yani Hollanda'nın altın çağlarında biliyorsunuz Hollanda dünyanın en büyük ticaret imparatorluklarından biriydi.
Parantez içinde sömürü diyelim.
Ki Amsterdam Kuzey Avrupa'nın en önemli liman kenti o dönemlerde.
Ve 17. yüzyılda Avrupa'nın neredeyse tamamı krallıkta yönetilirken Hollanda'daki Burjuvazi elinde oldukça önemli miktarda bir zenginliği tutuyor arkadaşlar.
Para Burjuvazi'nin elinde ve aynı dönemde Avrupa devletlerinin çoğunda zenginlik toprak sahibi olan küçük soylu sınıfının elindeyken Hollanda'da durum çok farklı.
Bourgeoisinin elinde. Onlar ne yapıyorlar?
Kentsel mimari için farklı bir örnek geliştirmeye çalışıyorlar.
Ne yapıyorlar? İşte anlattığım gibi 3 amaca hizmet eden böyle evler yapıyorlar ve mimarlar bu evlerde oturanların arzularını, zenginliklerini göstermeye çalışırken aynı zamanda bu evleri, bu binaları bir
ticarethane gibi tasarlamışlar.
Mesela işte ticari ürünler kentteki o kanalların etrafında yer alan evlerde depolanabiliyor.
Ve dönemin seyyahlarının aktardığına göre Hollanda evleri saray gibi görünüyormuş arkadaşlar.
Kalbinci dini geleneğe göre zenginliğin dışarıya gösterilmesi hoş karşılanmıyor.
O yüzden evlerin içi saray gibi ama dışarıdan daha mütevazı diyebiliriz.
Hatta 2-3 odalı evlerde bile hane halkı en iyi, en güzel odalarını misafir odası yapıyorlarmış o dönemlerde.
Kendilerini de bir odaya hapsedip hep beraber yaşıyorlarmış.
Tıpkı bizim kültürümüzdeki salon olayı gibi arkadaşlar.
Hani evdekilerin sadece misafir geldiği zaman gördüğü o büyüleyici oda.
Yani Harry Potter'ın sırlar odası misali bizim Türk kültürünün salonları.
Şimdi evler ticari amaçla kullanılıyor dedim ya az önce.
Eğer giderseniz arkadaşlar bu Amsterdam'a bu renkli evleri görürseniz bazı evlerin tepesinde bir vinç göreceksiniz.
Böyle halatlar falan bir çekme mekanizması.
Çatı katına mal çıkarmak için bunlar arkadaşlar.
Ne alaka derseniz eğer Amsterdam'daki kanal evleri çok dar ve çok yüksek yapılar.
Neden böyle? Çünkü şehirde arsalar çok pahalı.
O yüzden genişlemek yerine yukarı doğru büyüyen binalar yapmışlar.
Ve tüccarlar mallarını bu gemilerle kanaldan getiriyorlar ve evin içine çıkarmak zorundalar.
Dediğim gibi evlerini aynı zamanda depo ve iş yeri olarak kullanıyorlar.
Fakat merdivenler çok dar ve çok dik olduğu için malları taşımaları imkansız.
Bu yüzden evlerin çatısına küçük bir vinç yerleştiriyorlar.
Mallar dışarıdan halatlarla taşınıp bir şekilde içeri alınıyor.
İşte bu vinçler sayesinde arkadaşlar öyle geniş geniş merdivenlere gerek kalmıyor.
Yer tasarrufu ediyorlar.
Daha çok depo alanı yaratıyorlar bu şekilde.
Fakat Napolyon döneminde lonca sistemi kaldırıldığı için bu küçük tüccar sistemi çöküyor.
Yani evden yürütülen o...
Küçük ticaret hayatı bitiyor ve evler artık sadece konut olarak kalıyor.
Bir de dediğim gibi daha sonradan işte bu yüzen evler var dedim ya bunlar çıkıyor dedim.
Bu yüzen evler denize uygun değil arkadaşlar.
Sadece kanallarda kullanılıyor.
Hatta bazıları taşınmıyor bile.
Sabit böyle hiçbir şekilde taşınmıyor.
Taşınanlar da roomwork yardımıyla yer değiştiriyor.
Tabi insanlar böyle keyfinden suyun üzerinde yaşayalım dememişler arkadaşlar.
Konut fiyatları dediğim gibi arsalar çok pahalı olduğu için bunu tercih etmişler.
Bu evlerin vergisi de daha düşükmüş ve evlerin cephelerinin dar olmasının sebebi kanala bakan cepheler ne kadar genişse o kadar büyük bir vergi ödüyorlar anlamına geliyor.
Bu arada en dar cepheli evde 2,2 metre genişliğinde hani düşünün dar dediğim cephe bu.
Bir evin cephesi ne kadar genişse eşittir.
O ev o kadar değerli demektir.
Bu da böyle bir bilgi olsun. Şimdi bu kanallarda yaklaşık 2500 kişi yüzen evlerde yaşıyormuş aileler.
Hatta bu yüzen evlerin bir kısmı 2.
Dünya Savaşı'ndan kalmaymış arkadaşlar.
Çünkü savaştan sonra elde kalan gemileri yeniden tasarlıyorlar ve halka yaşam alanı olarak tekrar sunuyorlar.
Ama bugün bu yüzen evler artık bu tarz zorunluluklardan değil tamamen lüks ve keyif amaçlı diyebilirim.
ben de bir daha gidersem güzel bir otelde kalmayı düşünüyorum.
Bir de arkadaşlar unutmadan bu kanala inşa edilen o rengarenk tatlı evler var ya hani eşyalar kolay taşınsın diye makaralar falan dedik.
Bir de şöyle bir şey var. Bu evler yine eşyalar kolay taşınsın diye hafif böyle öne doğru eğimli yapılmışlar.
Bir de sulak bir bölgede oldukları için o evlerin zeminindeki ahşap kazıklar zamanla çürüyor, yamuluyor.
O yüzden Amsterdam'daki evlerin birçoğu böyle Sağ sola doğru yamuk gibi hani gözüm mü bozuk acaba yanlış mı görüyorum diye düşünebilirsiniz.
Zaten bunlara dans eden evler denilmesinin sebebi de bu.
Bu arada Robin Yaylan'ın Sarar için tasarlamış olduğu Back to Steel koleksiyonunda şehirlerin enerjisini, mimarisini ve ruhunu sanatla birleştiriyor.
Sarar işbirliği ile hazırlanan Back to Steel koleksiyonu dünyanın ikonik şehirlerinden ilham alan Özgün figürlerle şehre dönüş temasını anlatıyor.
Her tasarım bir şehrin hikayesini taşıyor.
Londra'nın kırmızı otobüsleri, hareketi ve zamanı.
Bu arada kırmızı Londra otobüslerinin yer aldığı bir flora sahip olan Rambla ceket koleksiyonda benim favorilerimden biri oldu arkadaşlar.
Lisbon'un Pont de Abreu köprüsü, özgürlüğü ve gücü.
İstanbul-Boğaz köprüsü, kültürler arası bağlantıyı.
Dusseldorf'un zebra mimarisi, modern yaratıcılığı.
Barcelona'nın şehir planı, düzenin içindeki karmaşayı, gezgin çöp adam keşif tutkusunu, kurşun asker ise geleneğin gücünü temsil ediyor.
Robin Yayla şehirleri sadece binalarıyla değil insanlarla ve anılarla anlatmak istedim diyerek her tasarımı bir yolculuğun parçasına dönüştürüyor.
Back to City koleksiyonu şehrin ruhunu üzerinde taşımak isteyenlere özel, modern, enerjik ve anlam yüklü.
Robinya ile Sarar Back to Steel koleksiyonunu incelemek için sizlere açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Sırada Londra'nın kırmızı otobüsleri var arkadaşlar.
Londra deyince ilk akla gelen renk bence kırmızı.
Neden? Çünkü telefon kulübeleri, çift katlı otobüsler, posta kutuları hep kırmızı.
Peki bu kırmızı otobüslerin hikayesi ne?
Neden kırmızı diyorsanız?
Şöyle arkadaşlar 1800'lerin sonunda Londra sokaklarında birçok otobüs şirketi var ve her şirket kendi aracını ayırt edebilmek için farklı farklı renkler kullanıyor.
1907 yılında London General Omnibus Company tüm otobüslerini kırmızıya boyamaya karar verene kadar aslında burada amaç rakiplerinden sıyrılıp şehirde daha görünür bir hale gelmek.
Kırmızı zaten biliyorsunuz en dikkat çekici renklerden işte de yarıyor.
LGOC yani az önce bahsetmiş olduğum kırmızı otobüslere sahip olan firma şehrin dört bir yanına hızla yayılıyor fakat 1993'de belediye tüm toplu taşımayı tek bir
çatı altında toplayınca kırmızı Londra'nın resmi otobüs rengi haline geliyor.
E zamanla bu otobüsler şehrin kimliğiyle özdeşleşiyor.
1950'lerde artık efsanevi Roadmaster dediğimiz o model üretiliyor arkadaşlar.
Arkası böyle açık, ikonik, çift katlı tasarımıyla işte filmlerde, kartpostallarda, hediyelik eşyalarda bol bol gördüğümüz o çift katlı otobüs Roadmaster.
Şehrin simgesi haline geliyor.
Bu arada bir bilgi ilk otobüs atlarla çekiliyormuş arkadaşlar ve bu kırmızı çift katlı otobüsler ilk ortaya çıktığında kapısı olmadığı için insanlar hareket halindeyken bile istedikleri
yerde atlayıp inebiliyorlarmış ve arkadaki açık platforma inip binebiliyorlarmış.
Tabii bu yaşlılar için, bebek arabası olanlar için ve engelliler için uygun olmayan bir şey.
Bir an kendimi hayal ettim.
Ben kesin böyle patates çuvalı gibi yere düşerdim atlarken.
Ayrıca bu ne saçma bir şey ya.
Hani kapısız otobüs mü olur?
İsteyen istediği yerde atlıyor falan.
Ne saçma bir şey. Kimsenin aklına gelmemiş mi bir kapı yapmak?
Bu arada Londra'ya gidip de o kırmızı otobüslere binmeden dönmeyin arkadaşlar.
Gerçekten çok eğlenceli.
Londra'nın tadı bence en güzel bu otobüslerle çıkıyor diye düşünüyorum.
Sırada Portekiz, Lisbon'daki Pont de Avril Köprüsü var arkadaşlar.
Teju nehrinin üzerine kurulmuş bir asma köprü.
Sudan yüksekliği 70 metre.
6 şeritli yol. 2 şerit de tren rayı var.
Aslında bu köprü 6 Ağustos 1966'da Salazar Köprüsü adıyla açılıyor.
Salazar Diktatör.
Ama sonra adı değiştiriliyor.
25 Nisan Köprüsü oluyor.
Ponto de Abrel oluyor. Karanfil devriminden dolayı.
Karanfil devrimi de ne Merve ilk kez duyuyorum diyorsanız şöyle 1933'den beri Portekiz'de Estada Nova adı verilen otoriter bir rejim var arkadaşlar ve işte basın sansürü, siyasi tutuklamalar,
sömürge savaşları Afrika'daki falan filan derken ekonomik bir çöküş yaşanıyor.
Halk tabi bıkmış bunalmış artık bunlardan.
25 Nisan 1974 sabahı genç subaylar yönetime el koyuyor.
Halk da orduya destek veriyor ve otoriter rejim bir gün içerisinde çöküyor arkadaşlar ve Avrupa'nın son faşist rejimlerinden biri yıkılıyor.
Askerler silahlarının namlularına kırmızı karanfiller takıyorlar ve halka karanfil dağıtıyorlar.
Çünkü barışçıl bir devrim karanfil devrimi kan dökülmemiştir.
O yüzden karanfil devrimi kısaca bu.
Hemen buraya bir dipnot atıyorum karanfil demişken.
1970'lerden itibaren dünyada karanfil özellikle de kırmızı karanfil sol ideolojilerinin ve emek hareketlerinin sembolü olmuştur arkadaşlar.
Neden kırmızı karanfil?
Çünkü kırmızı emeğin, çiçeğin zarafeti, barışçıl direnişi bunları temsil ediyor.
Ahmet Arif diyor ya karanfil kokuyor cigaram.
Bu şiir geldi aklıma. Dağlarına bahar gelmiş memleketimin diyordu Ahmet Arif.
Onun da bölümü var arkadaşlar.
Fizi'de özel bölüm olarak yayınlamıştım dinlemek isterseniz.
Karanfil devriminden nerelere geldik yine?
Neyse işte adı değişmiş köprünün pontu da abril olmuş.
Köprüyü inşa eden mühendisler Golden Gate'in mühendisleri ve tasarımı neredeyse birebir aynı Golden Gate'le.
Dünyanın en büyük 23. asma köprüsü burası.
Çelik bir asma köprü.
Neden bu kadar önemli derseniz özgürlüğün köprüsü çünkü.
Yani Portekiz için çok önemli.
Tarihsel olarak çok derin bir manası var.
Karanfil devriminden dolayı.
Diktatörlükten demokrasiye geçişin sembolü arkadaşlar.
O yüzden eski şehir ile yeni Lisbon'u birleştiren ve şehri Atlantik Okyanusu'na bağlayan köprü.
O yüzden Robinya ile Back to Sea koleksiyonunda bu ikonik köprüye yer vermiş dediğim gibi.
O zaman köprü demişken İstanbul'umuzun Boğaz Köprüsü'ne gidiyoruz arkadaşlar.
İstanbul Boğazı üzerine yapılan ilk köprü olduğu için halk arasında birinci köprü olarak anılıyor Boğaziçi Köprüsü.
Ortaköy ile Beylerbeyi arasında yani Asya ile Avrupa arasında kara yolunu birbirine bağlayan asma bir köprü.
İstanbul Boğazı'na ilk köprünün yapılma hikayesi de aslında biraz efsanevi oradan da bahsedeyim.
Heredot'un anlattığına göre ünlü Pers hükümdarı 1.
Darius M.Ö.
6. yüzyılın ilk çeyreğinde İskitler'e karşı yapmış olduğu bir sefer sırasında ordusunu İstanbul Boğazı'nın üzerinden Trakya'ya geçiriyor ve bunun için salları ve gemileri yan yana bağlıyor ve
yapmış olduğu ilk yüzer köprüden faydalanıyor bu şekilde.
İstanbul'un fethinden sonra Haliç ve İstanbul Boğazı üzerine artık gerçek ve kalıcı bir köprü yapılması düşüncesi.
Zaman zaman düşünülmüş hatta Michelangelo'nun Haliç üzerinde bir köprü yapmak istediği.
Da Vinci'nin ise 1502 yılı civarında 2.
Bayezid'de bir mektup göndererek Haliç ve Boğaz üzerinde bir köprü oturtmayı önerdiği rivayet ediliyor.
Bakın Da Vinci'nin ama bunlar rivayet arkadaşlar.
Derken 2. Abdülhamit zamanında bu proje ciddi ciddi konuşuluyor.
Ama Abdülhamit projelerin çoğunu beğenmediği için reddediyor.
İşte biri denizin altından geçecek deniliyor.
Bir tünel ile raylı ulaşım yapalım diyorlar.
Ya çok böyle itopik metro projeleri veriliyor, teklifler sunuluyor.
Derken savaş çıkıyor arkadaşlar.
Bu köprü olayı falan rafa kaldırılıyor.
Yani Boğaz'da ya köprü ya tünel her zaman düşünülmüş en başından beri.
Derken Cumhuriyet dönemine geldik arkadaşlar.
Cumhuriyet döneminde Boğaz'da köprü inşa edilmesiyle alakalı ilk çalışmalar zamanın büyük girişimcisi Nuri Demirağ tarafından 1930'larda yapılıyor.
Nuri Demirağ'da hani işte Demirağlarla ördük ana yurdu dört baştan diye söylüyoruz ya 10.
yıl marşımızdaki o süper kahraman.
Cumhuriyetimizin ilk... 10 yılı içerisinde 8000 kilometre demir yolu yapıldı arkadaşlar.
Nuri Demirağ gibi vatansever bir girişimci sayesinde.
Kendisi dönemin çok ötesinde inanılmaz mühendislik projeleri var ve çok önemli çok değerli bir insan ülkemiz adına.
Onu da buradan anmak istedim.
Sevgili Nuri Demirağ onun içinde bir bölüm gelecek.
Amerika'dan getirttiği mühendis ve uzmanlarla San Francisco'daki Auckland Bay benzeri bir asma köprü yapmak istiyor.
Çok da güzel bir proje arkadaşlar detaylarına girmeyeceğim ama çok mantıklı bir proje.
Hatta Atatürk'ün onayından geçiyor arkadaşlar Nuri Demirağ'ın projesi.
Hükümete havale ediliyor fakat daha sonra İnönü'nün muhalefetine takılıyor.
Nuri Demirağ senelerce bunun için mücadele veriyor ve 1950'li yıllara kadar uğraşıyor fakat olmuyor.
Neden olmuyor? Çünkü arkadaşlar o zamanlar İstanbul'un nüfusu az.
Hani şehir trafiğinin...
Bu kadar büyük bir finansman gerektirecek.
Hani böyle bir köprüye ihtiyacı yok diye düşünüyorlar.
Tabii bu kadar büyük bir nüfus artışı düşünmemişler.
O yüzden bence. En sonunda 13 Eylül 1957 yılında meclisten geçen bir kanunla Karayolları Genel Müdürlüğü'nden Boğaz'a köprü yapılmasıyla ilgili olarak bir ihaleye çıkılması isteniyor.
İhaleye bir Amerikan firması kazanıyor.
Hatta bu Amerikan firması işte Golden Gate ve az önce anlatmış olduğum Pont de Avril köprüsünü tasarlayan firma.
Ama sonra ne oluyor arkadaşlar?
27 Mayıs darbesi oluyor ve bu proje tekrar rafa kaldırılıyor.
7 sene sonra ihale tekrar açılıyor.
Bu sefer ihaleyi bir Alman ve bir İngiliz firması kazanıyor.
Bunlar da böyle mega projelerde yalan dünyanın en önemli mühendislik firmalarından.
Nihayetinde de asırlardır hayal edilen o iki kıtayı birbirine bağlayacak köprünün temeli.
20 Şubat 1970 yılında Beylerbeyi'nde atılıyor arkadaşlar ve Cumhuriyet'in ilanının 50.
yıl dönümünde 29 Ekim 1973'te Cumhurbaşkanı Fahri Koruturuk tarafından hizmete açılıyor.
29 Ekim'de yaklaşıyor bu arada 29 Ekim demişken bakın açılışı o gün yapılmış.
Ortaköy ve Beylerbeyi arasında yapılan Boğaziçi Köprüsü'nün toplam uzunluğu 1560 metre arkadaşlar.
Genişliği 39 metre, yüksekliği...
165 metre ve deniz yüzeyinden 64 metre yükseklikte yer alıyor.
İnşaatı da 3 yıl içerisinde tamamlanmıştır.
Hizmete açıldığında dünyanın en uzun 4.
asma köprüsü ama artık değil arkadaşlar.
Biliyorsunuz İstanbul Boğazı hem jeopolitik hem de coğrafi bakımından çok önemli stratejik bir noktada yer alıyor.
Karadeniz ve Marmara Denizi'ni birbirine bağlıyor.
Hem Asya hem Avrupa katısında çok önemli bir konumu var.
Karadeniz'i güneyindeki açık denizlere bağlayan tek nokta yani İstanbul Boğazı Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin Tek geçiş noktası.
Birinci köprü yani ilk yapılan köprü şimdi bahsettiğim Boğaziçi Köprüsü İstanbul Boğazı üzerinde yer alıyor.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ikinci köprü ve bu da işte 1988'de inşa ediliyor.
Üçüncü köprü Yavuz Sultan Selim Köprüsü 2017 yılında yapılıyor.
Ama birinci köprü ilk köprümüz Boğaziçi Köprüsü elbette bir başka.
Bir de unutmadan şöyle bir hadise yaşanmış köprünün açılışında.
Açılış töreninde arkadaşlar bir anda 10.000 kişi köprüye yığılıyor ve köprü bir anda sallanmaya başlıyor açılışta.
Tabii insanlar çok korkmuşlar düşecek falan diye.
Ama bu sallantı fizik kurallarıyla açıklanabilecek normal bir sallantı sıkıntı yok.
Korkulan senaryo yaşanmıyor ve köprü ilk sallanımı başarıyla geçiyor.
Ve köprüde ilk seferlerine başlayan İETT otobüslerindeki yolcular araç köprüye girdiği anda hep beraber...
Sürekli böyle bir alkış kıyamet şükranlarını sunmak için böyle bir adet varmış İstanbul halkında.
Ve tabii köprünün üzerinde yapılan ilk büyük en önemli aktivitede 1 Nisan 1979'da birincisi yapılan sonra da geleneksel hale gelen Avrasya Maratonu hala da devam ediyor.
İstanbul Maratonu olarak adı değiştirildi.
Bu koşu dünya üzerinde iki kıta arasında koşulan tek maraton arkadaşlar.
Şimdi bir bölümün daha sonuna geldik arkadaşlar.
Red hızıyla geldik.
Size bir başka bölümde dünyanın en ikonik yapılarını ve şehirlerini anlatmaya devam edeceğim.
Paris'in Eyfel'i, Roma'nın Kolezyumu, New York'un Özgürlük Anıtı, Londra'nın Big Ben'i.
Kahire'nin Giza Piramitleri, Barcelona'nın Sagrada Familiyası, bu arada Antonio Gaudi bölümüm var.
Onu da dinleyin derim arkadaşlar.
Sagrada Familia demişken çok da beğenmiştiniz o bölümü.
Pekin'in Çin Seddini, Sydney'in Opera Binası'nı, Agra'nın Taç Mahalli'ni ve daha pek çok şeyi konuşacağız.
O zaman yepyeni bir bölümde.
Tekrar görüşene kadar kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Sarar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Robinya ile Sarar Back to Steel koleksiyonunu incelemek için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hoşçakalın, kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
