
Klinik Psikolog Dr. Şeniz Ünal'ın İçimizdeki İnsanlar Kitabından altını çizdiğim yerlere ve terapi çeşitlerine değiniyorum.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
Transkript
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve, bugün sizinle...
İçimizdeki insanları konuşacağız.
Günlük hayatta sıkça duyduğumuz terapi çeşitlerinden bahsedeceğim.
Özellikle regresyondan bahsedeceğim.
Geçtalt yani boş sandalye tekniği, serbest çağrışım tekniği ve Virginia Satir'in uyguladığı içimizdeki parçalar tekniğinden bahsedeceğim.
Ki podcast'ın başlığı içimizdeki insanlar.
Klinik psikolog Dr.
Şeniz Ünal'ın aynı isimde bir kitabı var.
Beni Instagram'da takip edenler görmüştür.
Baya baya altını çizip story atmıştım.
Çok beğendim bu kitabı. Bugün anlatacağım.
Arap çeşitleri de zaten bu kitaptan.
Hani az önce içimizdeki parçalar dedim ya bu aslında gölge çalışması dediğimiz bu alt kişiliklerimizi, gölge yönlerimizi keşfetmeye yönelik bir çalışma.
Gölge arketipi dediğim an direkt aklınıza Jung geldi eminim.
Jung'un gölge arketipi kişinin böyle içindeki karanlık yönleri değil mi?
İçimizde sakladığımız.
Bir karanlık var ve bu karanlığa korkusuzca baktığınızı düşünün.
Herkesten sakladığınız ve hatta kendinizden bile sakladığınız şeyler vardır ya.
Kendi uçurumuna bakmak diyorum ben buna.
Bastırdığımız, göz ardı ettiğimiz, maskelediğimiz taraflarımız hepimizin var.
Hiç inkara gerek yok. Emel ve ben niye buna bakayım ki diyorsanız yani buna ne gerek var?
Belki de girmekten korktuğunuz o mağara birçok hazine saklıyor olabilir içerisinde.
Gölge arketipinizi anlamak işte bu sebeple bence çok önemli.
Debbie Ford'un bir sözü var diyor ki eğer karanlığınızla barışırsanız hayatınız dönüşür.
Tırtıl nefes kesici bir kelebeğe dönüşebilir.
Artık olmadığın biri gibi davranmana gerek kalmaz.
Yeterli olduğunu ispat etmene gerek kalmaz.
Gölgenin hediyesini bul.
diyor. Ya ben daha tam bulabilmiş değilim.
Bulacağım, konuşacağım ve barışacağım onunla.
Bu aralar psikolojide arketip çalışmalarına takmış durumdayım.
Çok yakın bir zamanda podcast'ı gelecek.
Ama Türkiye'de arketip çalışması dediğim an ilk akla gelen isim benim için Şeniz Ünal.
O yüzden bu kitapta da onun terapi odasına konuk olmak çok etkileyiciydi.
Ya Irving Yalom okumayı sevenler zaten direkt okusun.
Kitapta tam 9 vaka var ve onların yarasının kaynağına hep beraber iniyoruz okurken.
İşte biri temizlik hastası, biri mükemmelliyetçi, biri derisinin altında böceklerin gezdiğini düşünen biri, biri sınav anında kitleniyor, hiçbir şey yapamıyor, biri daima mutsuz, hep üzgün, biri kendini
hep eksik hissediyor, biri her ayın başlangıç zamanı enerjisini yitiriyor.
Biri hep sinirli, birinin gözüne aniden böyle sis perdesi gibi bir şey iniyor, lekeli görmeye başlıyor dünyayı.
İşte bu 9 karakterin bilinçaltı çalışması var kitapta ama sadece hikayelerini okumuyorsunuz.
Yani onları tedavi ederken uyguladığı yöntemleri de öğreniyorsunuz doktorun.
Ben bugün hem o yöntemlerden bahsediyor olacağım hem de size kitaptan öğrendiğim ve kendime sormuş olduğum soruları sormaya düşünüyorum.
O zaman hadi başlayalım.
Öncelikle regresyondan bahsetmek istiyorum.
Arkadaşlarımın deneyimlediği bir şey bu.
Hep anlatıyorlar benim de böyle çok merak ettiğim bir yöntem.
Regresyon genelde geçmiş yaşam terapisi olarak anılıyor fakat mevzu daha derin.
Geri gitmek desek daha doğru olacak regresyon için.
Yani geçmişte ne yaşadıysak bugüne olan etkisi.
Hani çocukluk travmaları diye bir podcast yapmıştım ya orada anlattığım kişileri hatırlayın işte Dostoyevski.
Kafka, Saddam Hüseyin ve daha pek çok kişinin çocukluk travmalarını anlatmıştım orada.
Ve bunları anlatırken hep aklımdan geçen şuydu.
Keşke bu insanlara regresyon uygulanabilseydi demiştim.
Şimdi regresyon gerçekten ortamlarda en çok konuşulan mevzulardan biri.
Terapide regresyonda şöyle geriye gidip o travmanın o sıkıntının kaynağına inebilmek yani şu an nasıl bir sorun yaşıyorsanız bunun kaynağını geçmişte arayıp buluyor psikolog ve o blokajı yıkarak şimdiki
hayatınızda olan etkisini çözümlemeye çalışıyor.
Bu arada bilmem söylememe gerek var ama lütfen.
Bu konunun uzmanlarına gidin arkadaşlar.
Uzmandan alın terapiyi.
Bir arkadaşım kötü birine denk geldi.
Vakti zamanında regresyon yaptırdı ve geçmişinden çıkamadı.
Yani sonra profesyonel biriyle tekrar terapi yapıp hallettiler.
Şimdi burada en ilgimi çeken kısımdan bahsedeceğim.
Regresyon sadece... Hadi bakalım çocukluğumuza iniyoruz ya da işte geçmiş anılarımıza gidiyoruz.
Bu şekilde değilmiş. Çünkü regresyon sırasında kişi kendi hayatı içinde regresi olabildiği gibi geçmiş hayatlarda da olabiliyormuş.
Evet renkarnasyondan bahsediyorum.
Regresyon ölümden sonraki yaşamla da ilgileniyor arkadaşlar ve bu konuda araştırma ve çalışma yapan terapistler beden öldüğü halde ruhların yaşamaya devam ettiğini savunuyorlar.
Hatta ruhların beden öldükten sonra interlife ya da bardo denilen böyle iki yaşam arası bir süreçten geçtiğini söylüyorlar.
Bu süreçte bir değerlendirme yaptıklarını, rehberleriyle konuştuklarını ve yeni yaşama bu şekilde hazırlandıklarını iddia edenler var.
Ama bazen outbound soul denilen durumlar da yaşanıyor.
Bu daha şu demekmiş böyle aniden ölenler var ya bu dünyada işleri bitmemiş yarım kalmış işleri olanlar.
Bunlar arasında da dünyaya takılıp kalanlar olabiliyormuş.
Tabii ki bunları kitaptan öğrendim.
Bu arada bu kitapta regresyon üzerinde çok sıkça durmuş Şeniz Ünal.
O da regresyon yapıyor ama öyle standart bir regresyon düşünmeyin.
Psikoterapi dediğimiz şekilde yani regresyon terapisi tekniklerini kendi terapisinin içerisine yedirerek uyguluyor.
Ve psikoterapistlerin bu yöntemi uygulama sebeplerinden biri de şu.
Bize kendimiz dışında biri olma fırsatı veriyor bir yerde baktığınız zaman.
Bizi sorumluluk almaktan koruyor.
Ve bazen o içinde olduğumuz kişiyle vedalaşmamız gerekiyor.
İşte bu noktada regresyon terapisi bayağı etkili bir yöntem.
Bir de bu konuda pek çok teori var arkadaşlar.
Kimine göre evet var böyle bir şey.
Kimine göre paralel hayat diye bir şey var.
Kimine göre de nesiller boyu DNA'da depolanan anılarımızı anlatıyoruz aslında.
Bunu iddia edenler de var. Evet bu daha mantıklı geldi bana.
Cidden de anneannemizin, dedemizin...
Atalarımızın göz rengini falan alabiliyorsak neden acılı bir aşk hikayesinde devralmayalım?
Hafızamız bu şekilde depolu bir halde gelmesi.
Bazısı da John Locke'un tabiriyle tabula rasa yani boş bir tahta olarak geldiğimizi hafızamıza aldığımız işte etkilendiğimiz kitap olur, film olur.
Bunları bir takım hikayelere dönüştürerek anlattığımızı söylüyor.
Peki bütün bunların bir önemi var mı?
Yok. Çünkü terapist...
daima anlatılan hikayeye odaklanıyor.
Yani sizin neye inandığınız sadece sizi ilgilendiriyor.
Hatta kitapta bunu da açıklamış Şeniz Ünal.
Diyor ki bana en çok gelen sorulardan biri regresyon terapisi sırasında danışanların anlattıkları gerçek mi değil mi?
Bunu çok soruyorlarmış. Ben de olsam bunu sorardım.
O da diyor ki trans altındayken danışanın anlattıklarının gerçekten yaşadığı bir olay ya da tamamen uydurma olmasının benim için hiçbir önemi yok.
Çünkü bilinç altından kendi hayatıyla ilgili bir şeyler de anlatabilir o sırada.
İzlediği bir filmi de anlatabilir ya da o anda tamamen uydurabilir.
Önemli olan şey ne anlattığı.
Anlatmak için bana neyi seçti ve ona bağlı olan duygusu ne?
Ve bu aslında bir farkındalık odaklı bir terapi biçimi.
Kitapta bunu çok net görüyorsunuz zaten.
Bu regresyon tekniklerini vakalarla çalışırken çok yoğun bir biçimde kullanmış.
Ama genel olarak baktığınız zaman duygu odaklı başta olmak üzere eklektik bir psikoterapi yöntemi uyguladığını görebilirsiniz.
Bu arada size regresyon yapan terapist beyin dalgalarınızı alfa ve teta seviyesine getirerek bunu yapıyor.
Alfa hafif trans oluyor, teta da derin trans ve alfa düzeyindeyken şifalanma ve yenilenme sürecine giriyormuşuz.
Yoga ve meditasyon yapanlar tabii ki alfa üretimi artmış insanlar yani ruhsal şifa artışı gözlemlenmiş onların da.
Tetala bilinçaltı yani zihninizin o bilinçli ve bilinçsiz arasında kalan kısmı ve transa geçtiğiniz zaman çevreye dikkatiniz azalıyor.
Direkt telkine açık bir hale geliyorsunuz.
Yani regresyon terapisi aynı zamanda arkadaşlar bir hipnoz, hipnoterapi.
O yüzden çok ilgi çekici bir konu bu benim için.
Bir de kitapta şöyle bir şey vardı.
Regresyon sırasında doktor kişinin o geçmiş hayatındaki tabii eğer renkarnasyona inanıyorsa.
Ona ölümünü fark ettiriyordu.
Son nefesini verdiğini görmesini istiyordu.
Neden? Çünkü o hayatın bittiğini idrak etmesi gerekiyor o yüzden.
Zaten regresyonun amacı kişinin şimdiki hayatında yaşadığı sorunların o geçmişteki kaynağına gidebilmesi.
Bu şekilde de bilinçaltının olumsuz duyguyu tekrar hatırlamasını sağlıyorlar ve böylelikle yüzleşme ve farkındalık kazanıyoruz, arınıyoruz.
Regresyon geçmiş hayatlarda olabiliyor ama şimdiki hayatlarda da olabiliyor.
Anne karnından itibaren yaşadığımız her şey bizim şimdiki yaşamımızı etkileyen duyguların sebebi diyor Şeniz Ünal.
Çocuk daha anne karnındayken bile annenin duygularını kendi duygularıymış gibi hissedip etkilenebiliyormuş.
Senin yaşadığı tüm problemleri algılıyor ve bunları bir travma olarak bilinçaltına...
kaydedebiliyor ve bebeklik çocukluk döneminde aile içinde arkadaş çevresinde yaşadığımız pek çok şey aslında yetişkinlik hayatının temellerini atıyor.
Yani çocukluğunda ne yaşadıysan bir şekilde o senin yetişkinlik hayatının temelini atan şey.
Çocukken o yaşanılan ebeveyn boşanması, taciz, tecavüz, kötü kötü cinsel deneyimler bunların hepsi enerji olarak çözülmesi gereken çok önemli durumlar diyor.
Özellikle cinsellik değil.
Aile bireylerine bile anlatılmıyor biliyorsunuz ya da anlatılsa bile örtbas ediliyor bir şekilde.
Bu da kişide bir yara olarak kalıyor ve hayatı boyunca karşı cinste olan tüm ilişkilerine yansıyabiliyor.
Belki bebektiniz çocuktunuz hatırlamıyorsunuz kaydolmuş olabilir.
Yani işte regresyon sırasında bunlar çıkabiliyor.
Bir yüzleşme bu ve bu yüzleşme tüm önemli terapi ekollerinde kullanıyor.
İşte boş sandalye tekniği az sonra anlatacağım.
Duygu odaklı terapi, içsel aile sistemi terapisi, satir ekolu.
Ama tekrar ediyorum lütfen profesyonel birinden destek alın böyle bir ihtiyacınız varsa.
Geçmiş yaşama inanın ya da inanmayın ama size bir soru sormak istiyorum.
Kitapta vardı bu regresyon sırasında işte renkar ne olduğuna inanan kişilere soruyordu Şeniz Hanım.
İşte şimdi öldüğünüzü görün vesaire hani ölümünü fark ettiriyor dedim ya.
Ben de oradan yola çıkarak kitabımın kenarına bir not almışım.
Diyelim ki öldünüz ve ruhunuz o filmlerdeki o klasik sahneler vardır ya ruh bedenden ayrılır ve yerde yatan o cansız bedeninize bakar.
O anda ne görürdünüz gerçekten?
Ben bunu anneme de sordum.
Dedi ki yazık dedi ne kadar çok yarım kalan şey var.
Hayat telaşından yaşamayı unutmuşum dedi.
Yaşamayı unutmuş bir beden görüyorum dedi.
Üzüldüm dedi yerde kendime bakıp dedi.
Biliyorum çok dehşetengiz bir soru olduğu farkındayım ama bence çok etkili.
Böyle sorular hayat telaşımızda neleri göz ardı ettiğimizi bence gösteriyor.
Pişmanlıklarımızı, özlemlerimizi, kırgınlıklarımızı, belki yaşanmamışlıklarımızı bir çırpıda gösteren bir soru bence.
Hatta sabah altını çizdiğim bir kitaptan size bir anket yaptım.
Şöyle diyordu kitapta siz mutlu musunuz?
Siz arzularınızın peşine düşüyor musunuz?
Eğer bir yıllık ömrünüz kaldığını bilseydiniz şimdi yaptığınız şeyi yapmayı sürdürür müydünüz?
Hayatınız için aynı seçimleri yapar mıydınız diye sordum.
%74 hayır cevabı gelmiş.
Yani kimse yaşamından memnun değil ama bir şekilde sürdürüyor, devam ettiriyor.
Özellikle de onlara sormak istiyorum.
Az önce sorduğum soru var ya işte ruhumuz bedenden ayrılıyor ve ne görüyorsun?
O anda ne hissediyorsun? Bunları lütfen yazın.
Çünkü bu biraz yazmalı bir podcast olacak.
Az sonra size bir sürü soru soruyor olacağım.
Çünkü kendime de sormuşum.
Kitapta kendime ne sorduysam size de sormak istiyorum.
Mesela bir yerde psikolog danışanına şu soruyu sordu.
Dedi ki neye ihtiyacınız var?
Bakın çok basit bir soru bu ama çok kilit bir soru.
Yani ciddi anlamda hiç bunu düşünmediğimi fark ettim.
Kendinize lütfen sorun.
Kendi iyiliğiniz adına tam olarak şu anda ne yapmalısınız?
Ve gerçekten neye ihtiyacınız var?
Bunu sormanızı istiyorum.
Hatta lütfen mümkünse yazın.
Çünkü az sonra yine sorular soruyor olacağım.
Belki yazmanız gerekebilir cevapları.
Bu arada altını çizdiğim bir yer var çok hoşuma gitmiş.
Olman gereken kişiyle dönüştüğün kişi arasındaki fark ne kadar büyükse psikolojik sıkıntılar ve hastalıklar o kadar artar.
Tekrar ediyorum. Olmanız gereken kişi ve dönüştüğünüz kişi arasındaki fark.
Bunu bir düşünün derim.
Gelelim bir başka terapi tekniğine.
Boş sandalye. Bu geç dal terapinin tekniklerinden biri.
Amacı duyguların derinliğine inmek.
Gerçek duygulara erişebilmek.
Sevdiğim tarafı da şu kurban rolünden çıkmamızı sağlayan bir terapi tekniği.
Zaten geçmiş ya da gelecekten çok şimdiki zamana odaklı bir terapi bu.
Hani az önce dedim ya regresyon geçmiş zamana bir tık daha yönelik.
Bu şimdiki zamana odaklıymış.
Burada kişiliğimizin bütünleşemediğimiz yönlerinin farkına varıyoruz bu teknikte.
Onları kabul etmemizi sağlıyor.
Kendi kendimizin kurtarıcısı olmamızı sağlıyor.
Çünkü bireyin potansiyeline odaklı bir yöntem bu.
Peki neden boş sandalye deniyor?
Sebebi şu karşınızdaki boş sandalyeye patronunuz olur, anneniz, eşiniz, babanız, dostunuz, her kimse artık her kimle bir sorun yaşıyorsanız onu koyuyorsunuz hayali olarak ve onunla konuşuyorsunuz.
Hayalinizde sandalyedeki kişiyle konuştuğunuzu düşünüyorsunuz.
Mesela kitapta bir kadın vardı ve hayallerine ulaşamamasının sebebini babası olarak görüyordu.
Sandalyeye babasını oturdu, onunla yüzleşti.
Çok çarpıcıydı, okuyun ben anlatmayayım.
Kendisini görüyordu. Duracak çok kişi var o kısımda.
Peki siz kiminle böyle hayali bir konuşma bir hesaplaşma yapardınız?
Bunu bir düşünün. Bence düşünmeyin yapın bunu.
O sandalyeye birini koyun ve yüzleşin onunla.
Atıyorum annenizle konuşun.
Hem o olun hem kendiniz olun.
Kendinize onun yerine koyun cevaplayın soruları ve emin olun.
Gerçekten bir rahatlama hissi geliyor.
Ben denedim oradan biliyorum. Bir de kendini affet podcastımda üstünde durduğum bir konu vardı hatırlarsanız psikosomatik rahatsızlıklardan bahsetmiştim.
Yani duygu ve düşüncelerimizin bedenimize olan etkisi ki bunu psikoneuroimmunoloji araştırmaları da ortaya koyuyor.
Hastaların zihinsel durumu nasıl hastalıklarını etkiliyor ve şifalarını etkiliyor?
Hatta kitapta bir yerde diyordu ki bedensel hastalıkları bir ceza olarak bir talihsizlik olarak görmeyin.
O hastalıkların doğasını öğrenmeye çalışın.
Çünkü aslında bizlere bir şey anlatmaya çalışıyor olabilirler.
Bunları çözümlemeye çalışmalıyız.
Ben bu yaklaşımı seviyorum. Bir de özellikle aniden sevdiği bir yakınını kaybedenlerde psikosomatik hastalıklar böyle çok ani ve çok şiddetli bir şekilde olabiliyormuş.
Şimdi arkadaşlar içinizdeki duyguları anlayabilmenin bir yolundan bahsedeceğim.
İçinizdeki duyguları bir insana benzetmenizi istiyorum.
Böyle kafanızda bir insan tahayyül edin ve onunla konuşun.
Bu da bir yöntemmiş. Gerçekten bu da rahatlatıyor.
Aklıma Fight Club'dan bir sahne geldi diyordu ya ben Jack'in kırık kalbiyim.
Ya Merve ben bunları yapamam uğraşamam demeyin.
Şöyle bir derin nefes alın arkanıza yaslanın şöyle bir es verin arkadaşlar.
Kitapta diyordu ki biz günler geçiyor sanırken geçen aslında hayattı diyor.
Oradan oraya koşturup sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken ne çok şeyi erteliyoruz ve ne çok şeyi ıskalıyoruz.
Ne kadar doğru kendini ıskalayanlara gelsin.
Aslında çoğumuzun problemi aynı.
Yani en başta da dediğim gibi hayaller ve gerçekler arasında sıkışıp kalmamız.
Ailenin, çevrenin, eğitimin, üzerinde yaşadığımız toprakların verdikleri ve hatta empoze ettikleriyle kalbimizin derinliklerinin o bize fısıldadıkları arasına sıkışıp kalıyoruz.
Böyle kanat takıp uçmak gibi bir isteğimiz var ama bileğimizdeki prangalar tarafından engelleniyoruz ki bu prangalar yakınlarımıza, ailemize hissettiğimiz sevgi, şefkat, sorumluluk ve suçluluk
gibi duygular da olabiliyor bazen.
Bazen prangalar bunlar olabiliyor.
Gelelim bir başka terapi tekniğine.
Bunu da eminim çok duydunuz.
Serbest çağrışım.
Freud'un geliştirdiği psikanalitik terapi sahasında kullanılan bir teknik bu.
Bunda da aklınıza ne gelirse söylüyorsunuz.
Hiç düşünmeden sansürsüz düşünceler.
Ne kadar mantıksız, ne kadar ahlaksız, ne kadar alakasız ne olursa olsun hiç düşünmüyorsunuz.
Bunların hiçbir önemi yok çünkü.
Peki amaç ne Merve?
Bilinçaltımızdaki o travmatik deneyimlerimize, bastırılmış duygu ve düşüncelerimize bilince çıkmasını sağlamak.
Buna üç kulakla dinleme de deniliyormuş.
Mesela kanepeye oturdunuz, arkanıza yaslandınız ve bir duygunuza odaklandınız.
Atıyorum kızgınlık.
Kızgınlık deyince aklınıza ilk gelen ne?
Mesela benim aklıma karanlığın içinde yanan bir böyle odun ateşi gibi bir şey geldi.
Kırmızı alevler geldi bilmiyorum bu benim çağrışımım.
Sizinki belki bambaşka bir şey olacaktır.
İşte terapistler bunu alıyorlar üzerine koyup koyup devam ettiriyorlar.
Kitapta da vardı mesela bir kadın danışan.
Gözlerini kapattı. Doktor dedi ki ona üzüntüne odaklan.
İşte sonra üzüntüye odaklandı.
Bana dedi tarif et nasıl bir şey görüyorsun.
Ve ne dedi biliyor musunuz?
Turuncu dedi. Üzerinde mor şekiller var.
Kocaman bir külçe gibi.
Böyle yanan bir demir gibi bir şeye benziyor.
Kor gibi dedi. Olta kurşunu gibi dedi mesela.
Olta kurşunu ne alaka değil mi?
Hiç aklıma gelmez. İşte serbest çağrışım bu.
O kadar kişisel bir şey ki.
Ve sonra şunu sordu.
Üzüntü eğer sizinle şu an konuşsaydı ne derdi diye sordu.
Üzüntülü olanlar hadi bunu sorun kendinize.
Ne derdi? Üzüntünüz size şu an ne söylüyordu?
Danışanın cevabı şu oldu.
Üzülme geçecek dedi.
Peki siz ona ne cevap verdiniz dedi.
Dedi ki şu an dedi onu böyle hortumla su tutup yıkamak istiyorum şakır şakır dedi ve gerçekten zihninde o demiri yıkadı.
En son o olta kurşunu demişti ya o da bir yelkenlinin ucunda göründü ona.
Peki şimdi siz neredesiniz diye sordu.
Denizdeyim dedi böyle iot kokusu var bembeyaz yelkenliler görüyorum tatil gibi bir yerde yani.
Ve olta kurşunun o kor hali vardı ya o da artık normal bir metal rengine döndü.
Mesela buradaki danışan zihninde tatile çıktı bir nevi.
Bu danışan aşırı kontrolcü, sürekli yapılacaklar listesi olan ama eşinden falan hiç takdir görmeyen evli bir kadındı ve kontrolcülüğü hayatını kontrol altına almış bir kadındı.
İşte belki de o yüzden böyle bir tatile çıktı zihninde.
Neden? Çünkü tatilde yapılacaklar listesi yok.
Tek boş boş oturduğu yer orası.
Buna çok şaşırmıştım. Bir de şuranın altını çizmişim.
Kontrol frikçiler burayı iyi dinlesin.
Sesini açın. Kitapta diyor ki genellikle hayatının kontrolünü ele almadığını hissedenler günlük işlerini aşırı kontrol ederek o taraflarını rahatlatmaya çalışırlar.
Oh my god!
Gelelim bir başka tekniğe.
Bu arada hepsini anlatmayı düşünmüyorum çünkü çok fazla var.
Bir de kitapta zaten çizmediğim sayfa kalmamış.
O yüzden ortaya karışık yapmak durumundayım.
Şimdi anlatacağım tekniği.
Instagram'da hani size ara ara animasyon filmi öneriyorum ya.
Bunu önermiştim diye hatırlıyorum.
Ters Yüz diye bir film.
Zaten çok meşhur biliyorsunuzdur.
Ya çocuk muyum ben ya ne animasyon izleyeceğim falan demeyin.
Nasıl Mutlu Olunur podcastinde önerdiğim bir animasyon filmi vardı.
Sol. Onu izleyenler gerçekten böyle soğuk duş etkili.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Korku, öfke, nefret ve üzüntü gibi duyguların yarattığı bir kaos var.
Onu anlatıyor ters yüz filmi.
İşte bu animasyon filmi ünlü aile terapiste Virginia Satir'in kullandığı bir teknikten yola çıkarak yapılmış.
Ben de bilmiyordum yeni öğrendim.
Bu tekniğin adı içimizdeki parçalar.
Yani alt kişiliklerimiz, arketiplerimiz, gölgelerimiz bunu diyenler de var.
Bu konuya bir podcast gelecek merak etmeyin.
Gölgelerin gücü adına.
Hani meşhur bir Firavun muhabbeti vardır bu konuda.
Firavun halkının arasını güneş tam tepedeyken karışmış.
Bayılıyorum bu söze. Güneş tam tepedeyken gölgelerimiz yok olur.
Yani gölge bizim karanlık yönlerimizdir.
Herkesten sakladığımız, maskelediğimiz demiştim ya en başta.
Dr. Jekyll and Mr.
Hyde hikayesi gibi çok severim onu.
Gölge terimi deyince aklımıza tabii ki Jung geldi ama o da bunu çiçeğim niçeden almıştır.
Bu arada o kadar çok terapi çeşidi var ki ve esas mesele evet geçmişte her ne olduysa oldu.
Yaşananlar yaşandı.
Evet belki travmalar izler bıraktı.
Ve evet maalesef olayları değiştiremiyoruz.
Ama o olaylara karşı algımızı, duygumuzu bu terapiler sayesinde geliştirebiliyoruz.
Ve bunun bir sürü yöntemi olması gerçekten harika bir şey.
Gelelim kitabın en çarpıcı kısımlarından birine.
Hani 9 hikaye var demiştim ya içinde.
Onlardan biri bu. Bir kadın danışan böyle boş boş oturma olayına takmış.
Her anını bir meşguliyette doldurma çabası var.
Hep bir aksiyon alma halinde.
Hep böyle bir gereklilik hissediyor.
Hatta eşi işe geç gidiyor bazen onu bile kafaya takıyor boş boş oturuyormuş gibi geliyor.
Yatıyor ya boş boş oturuyor gibi geliyor.
Şu diyaloğa bakın şimdi tanıdık gelecek mi bazılarınıza.
Siz hiç oturmuyor musunuz boş boş diye soruyor doktor.
O da diyor ki ben her anımı dolduruyorum.
Hep yapacak bir şeyler yaratıyorum kendime.
Çünkü eğer o işleri hayatımdan çıkarırsam düşünecek çok vaktim kalacak ve ben düşünmek istemiyorum.
Neyi düşünmek istemiyor?
Duygularını. O yüzden her anını dolduruyor.
Çünkü eğer düşünürse ortaya bir şeyler çıkacak bunlardan korkuyor.
Kendini dinlemekten kaçıyor.
Bu hikaye bana çok tanıdık geldi Merve diyenler.
Bir de bu danışanı şu sözü çok etkilemişti beni.
Kendimi kendi koyduğum yasaklardan oluşan hapishaneden çıkarmaya kararlıyım.
Repeat after me kendimi.
Devam ediyorum. Kitapta demiştim ya lekeli gören bir kadın var astım hastası bir danışan.
Onun hikayesi de enteresandı.
Kadının gitmediği doktor kalmıyor.
Gözüyle alakalı tüm tetkikler yapılıyor ama hiçbir şey bulunamıyor.
Ara sıra lekeli görüyor ama bunun ne zaman olacağı belli değil.
İşte bu psikosomatik arkadaşlar.
Kitapta diyor ki her hastalığın özellikle kronik olan hastalıkların psikolojik bir boyutu var.
Bu artık bilimsel olarak da bilinen ispatlanmış bir şey.
Mesela olumsuz duygular, kortizol ve benzeri hormonlar üretiyor vücutta ve bu da yavaş yavaş vücudu zehirliyor.
Düşünsenize vücudunuz kendi kendini zehirliyor.
Aslında az kortizol iyi bir şey.
İnsanı harekete geçiriyor, karar almaya itekleyen o mekanizmanın bir parçası gibi çalışıyor ama Olumsuz duygularımız olduğu zaman kortizol artıyor ve atalet içinde kalıyoruz.
Bu da fiziki rahatsızlıklara sebebiyet veriyor, psikosomatik hastalıklara.
Bakın duygularımız gerçekten çok önemli.
Geçen hafta rezonans kanununu anlatmıştım size.
Orada da uzun uzun bahsetmiştim.
Herkes... Her şey titreşim ve frekanslardan meydana gelir ve bu kitapta da bu konuya değiniyor.
Tesla eğer evreni anlamak istiyorsanız enerji, frekans ve titreşim yasalarıyla düşünün diyor.
Tesla'nın da podcastı var kanalımda merak edenler mutlaka dinlesin.
Orada da bahsetmiştim onun böyle frekanslara titreşimlere takıntısı var ve sayılara tabii ki Tesla deyince bunlar geliyor aklımıza.
Maddeler enerjinin az titreşmesinden sözler ve düşüncelerimiz çok titreşimden oluşuyormuş.
Olumlu duygularımızın frekansı daha yüksek, olumsuzlar daha düşük.
Bunu geçen hafta rezonans kanununda anlatmıştım ama genel olarak şunu söyleyebilirim.
Rezonans için Şeniz Ünal da diyor ki eğer bizde bir değişim varsa olumlu anlamda bizim yaydığımız enerji de etrafa yansıyor.
Yani hiçbir şey yapmasanız bile o yaydığınız enerjiyle etrafınızdaki insanların tavrı bile değişecektir size diyor.
Olumsuz da aynı şekilde hani meşhur bir söz vardır ya sen değiş dünyan değişsin diye öyle.
Keli gören kadın danışanın sıkıntısının altyapısında da olumsuz düşünceler olduğu ortaya çıkıyor bir yerden sonra.
Eğer siz de böyle dünyaya pembe gözlükleriyle bakan kesimdenseniz bu danışanın hikayesi gerçekten çok çarpıcıydı.
Bu arada kitapta doktorun danışana işte astım demiştim ya astım için yaptırdığı bir çalışma vardı.
Ben de kendime yaptım. Siz de yapın.
Hatta yazın. Sadece astım için değil hayata dair bir aydınlanma sağlıyor.
Gözlerinizi kapatın, arkanıza yaslanın, rahatlayın ve şu sorduğum sorulara ilk aklınıza geldiği şekliyle lütfen cevap verin.
Veya ben sorayım siz bir kağıda yazın nasıl istiyorsanız.
Şimdi ben size yarım yarım cümleler veriyor olacağım ve siz bu cümleleri aklınıza ilk geldiği şekliyle lütfen tamamlayın.
Başlıyoruz. Bu arada ben soracağım siz durdurun cevaplayın devam edin.
Durdurun cevaplayın devam edin yoksa yetişemezsiniz.
Başlıyorum. Denize baktığınızda cümlemi tamamlayın.
Lütfen düşünmeyin saniyesini cevap verin.
Sabahları kalktığımda ben çocukken Annem her zaman, annem asla, annemin beklentisi,
babam her zaman, babam asla, babamın beklentisi.
Bütün bunları cevapladıysanız şimdi ne hissediyorsunuz?
Benim bu sorulara verdiğim cevaplar gerçekten bazı sorunlarımı görmeme vesile oldu.
Eminim sizin de olmuştur.
Şimdi gelelim bir başka soruya.
Ben bunu dün çok yakın bir arkadaşıma yaptım.
O da dedi ki ne olur bunu podcast'ta yap herkes yapsın dedi.
Şimdi etrafınızdaki insanlar ve yakınlarınız hakkında genel olarak 3 olumlu 3 olumsuz sıfat yazın veya söyleyin.
Buraları lütfen durdurun öyle cevap verin öyle devam edin.
Yoksa oyunbozanlık yapmış oluyorsunuz hızlı geçiyorum.
Şimdi çok beğendiğiniz ve aşırı hayran olduğunuz bir karakter söyleyin.
Herhangi bir filmden, kitaptan, her şeyden olabilir.
Şimdi de en sevmediğiniz karakteri düşünün.
Yine her şeyden olabilir. Filmden, kitaptan, hayatınızdan ve sosyal medyadan.
Peki neden nefret ediyorsunuz?
Neden bu insanlardan nefret ediyorsunuz?
Lütfen bunları tek kelimeyle ifade edin.
Eğer ettiyseniz, bittiyse bu çalışmanız.
İşte o saydığınız üç olumsuz özellik var ya.
Onlar aslında sabahtan beri bahsettiğim gölgeler arkadaşlar.
Gölgeleriniz, yüzleşmek istemediğimiz veçelerimiz olabilirmiş.
Çünkü kitapta Şeniz Ünal diyor ki lütfen buraya dikkat.
İnsanlarda en çok eleştirdiğiniz yön...
aslında bizde olmasından en çok endişe ettiğimiz özelliktir.
Hani bu sabah Instagram'a bir hikaye atmıştım.
Projeksiyonla alakalı şöyle diyordu.
Projeksiyon yani başkalarına yansıtma.
Kendi bilinç dışı davranışımızı istem dışı olarak başkalarına yansıtmamız.
Kendi duygularımız ya da kişiliğimizin kabul edilemez yanları hakkında endişeye kapıldığımızda bu nitelikleri bir savunma mekanizması olarak dış nesnelere ya da Diğer insanları
atfediyoruz. Yani diyor ki kendinizde sahiplenemediğiniz her ne varsa bunu başka insanlara projekte ediyorsunuz.
Yani yansıtıyorsunuz. Neden?
Çünkü biz sadece olduğumuz şeyi görürüz.
Dikkat! Biz sadece olduğumuz şeyi görüyoruz.
Gördüklerimizi olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görüyoruz.
Tekrar ediyorum. Gördüklerimizi olduğu gibi değil.
Olduğunuz gibi görüyorsunuz.
Birileri sizi eleştirirken lütfen onları iyi dinleyin.
Çünkü sizin hakkınızda söyledikleri aslında kendisiyle ilgili çok net bilgiler veriyor olabilir.
Bu arada büyük ihtimalle önümüzdeki haftalarda da belki haftaya bilmiyorum aile dizimi konusunu anlatmaya çalışacağım sizlere.
Bu kitapta da Şeniz Ünal değinmiş.
Hatta onu da uyguladığını gördüm.
Yine kendi stilinde uyguluyor.
Ben de geçen hafta bir aile dizimine katıldım.
Hepsini anlatacağım ama şöyle ufaktan değineyim.
Aile dizimini Bert Hellinger buluyor.
Psikoterapist ve insan hayatındaki en büyük sıkıntıların sebebinin genellikle aile bağlarındaki bir takım mutsuzlukların, bireyler arasındaki tıkanmış ilişkilerin, hatta jenerasyonlar boyu
süre gelen ama bizlerin farkında olmadığı çözümlenmemiş problemler olduğunu söylüyor.
Suç ve işte travmatik olayların, intihar olur, soykırım olur, göç olur, ani kayıplar olur.
Bu tarzda böyle travmatik büyük olayların daha sonraki nesillere yıkıcı bir şekilde etki edebildiğini gözlemliyor.
Yani işte geçmişimizden gelen mutsuzluğa karışan aile üyeleri bilinçsizce ansiyete, depresyon gibi böyle yıkıcı kalıpları aile mirası olarak geliştiriyorlar.
Dede erik yemiş de torununun dişi kamaşmış dediğimiz olay.
Devam edelim. Yine bir danışanın bir cümlesi var beni kalbimden vurdu.
Diyor ki sanki başarısızlığa hakkım yokmuş gibi hissederdim çocukken.
Babam beni sevsin diye.
Onun gözüne gireyim diye benden önce ölen abim gibi Cihan'la Cevahir gibi beni de çok sevsin diye erkek gibi davranırdım çocukken.
Hiç etek giymedim mesela.
Saçlarımı hep kısacık kestirirdim.
Hiç öyle bebekle falan da oynamadım.
Beni sevsin diye. Ya çok çarpıcı değil mi?
Bizi sevsinler diye biz neler yaptık hiç bilmeden bunu hiç düşündünüz mü?
Hangi istemediğimiz rolleri büründük de aslımızı inkar ettik?
Hastalık sahibi olduk diye sormuşum kitapta kendime size de sormuş olayım.
Siz podcastta beni dinlerken benimle konuşuyor musunuz?
Ben de böyle kitaplarla konuşuyorum.
Sorular soruyorum kendime.
Sen ne hissettin burada falan diyorum.
Sen olsan ne yapardın diyorum.
Neden kalbin acıdı tam bu kısımda diyorum.
Diyorum da diyorum. Sonra işte o da yetmiyor.
Açıyorum bir de size soruyorum.
Birine altı çizeli kitaplarımızı vermek yaralarımıza emanet etmektir bir bakıma değil mi?
Ben de size emanet ediyorum sanırım bilemiyorum.
Ve yine bir başka altını çizdiğim yer şurası olmuş.
Ben istemedikçe, ben isyan ettikçe hayat farklı paketlerde bana onay merci yok.
Anne babanın onayı olmadan kendini sevmeyi öğren artık.
Kendi kendini onayla.
Onayına ve sevgisine ihtiyacı olan tek kişi sensin diye mesajlar gönderdi.
Şimdi de ben bu mesajı size söylüyorum.
Kendi kendimizi onaylayalım ve sevelim.
Kurban rolünden çıkalım.
Çünkü Debbie Ford'un dediği gibi aynada gördüğünüz o kişi sizin en büyük düşmanınız da olabilir.
En büyük dostunuz da.
Bu ne ile yaşamayı seçtiğinize bağlı.
Işığımızın sevgisiyle mi, gölgelerimizin korkusuyla mı yaşamayı seçiyoruz?
Işığımızı bilincimize çıkarmadıkça bilinçaltımız bizim adımıza seçimlerini yapar ve farkında bile olmadan geçmişimizin gölgelerinde yaşamaya mahkum oluruz.
Gölgelerimizle barışmadığımız sürece şikayet ederiz, acı çekeriz, suçlarız, suçluluk duyarız.
Kızarız, zavallı ben rolünü oynayarak sorumluluk üstlenmekten kaçarız.
Tüm bunların doyumlu bir yaşam sürmek için bize en ufak bir yararı olmadığını bile bile.
Yani demem o ki hayatınızı lütfen diğer insanlar üzerinden anlamlandırmayın.
Kendime de söylüyorum. İnsanların çamurlu çizmeleriyle lütfen ruhunuzda, yüreğinizde dolaşmasına izin vermeyin.
Bugün size Şeniz Ünal'ın İçimizdeki İnsanlar kitabından öğrendiğim terapi yöntemlerini anlatmaya çalıştım.
Daha o kadar çok yöntem var ki ama anlatmayayım kendiniz okuyun.
Benim soramadığım soruları lütfen siz okuyup kendi kendinize sorun.
Başkalarının hikayelerini okurken aslında şunu fark ediyorsunuz.
Kendi kendinizi okuduğunuzu görüyorsunuz bir noktadan sonra ve ruhsal bir farkındalığa ulaştırıyor bu tarz kitaplar insanları.
Tıpkı Ram Dass'ın hikayesi gibi.
Onun hikayesini ben çok seviyorum ve bu kitapta da görünce bayıldım.
Sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Bu arada Netflix'te de belgeseli vardı izlemek isteyenler için.
Ram Dass dünyanın en büyük spritüel eğitmenlerinden birisi.
Asıl adı Richard Albert.
Harvard akademisyenlerinden bir bilim insanı.
Fakat uyuşturucu üzerine deneyler yapıyor ve üniversiteden atılıyor.
Üniversiteden atılmasıyla beraber spritüel konulara baya bir eğilim göstermeye başlıyor ve derken yolu bir şekilde Hindistan'a çıkıyor.
Üst üste kitaplar yazıyor, çok okunmaya, çok tanınmaya başlıyor.
Tam böyle kendimi buldum dediği bir zamanda bir gece...
İnme iniyor Ram Dass'a ve sağ tarafı felçli kalıyor.
Ve bu inmeden sonra yaşamını ölene kadar Maui adasında sürdürüyor.
Hatta Lost dizisini hatırlıyorsunuzdur.
Orada Ram Dass'ı anmak için bir karakterin adını Richard Albert koymuşlar.
Zamanında yolculuk yapan, yaşlanmayan o egzantrik karakter aslında Ram Dass'mış.
Neyse işte bu Ram Dass'a bir gün birisi diyor ki o kadar ruhsal farkındalık yaşamışsın.
Kendini aşmak, kendini bulmak.
Şifa falan bunları anlatıp öğretiyorsun da sen neden felçlisin gibi bir şey söylüyor.
Ve Ramdas'ın cevabı şu oluyor.
Demiş ki kimseye inme insin istemem ama inmenin lütuflarından herkes faydalansın isterim.
Çünkü inme ile beraber ben daha fazla içime döndüm ve benliğimi tanıdım.
İşte dediğim gibi bu tarz kitaplar okumak gerçekten ruhsal bir farkındalık kazandırıyor.
Yine altını çizdiğim çokça sevdiğim bir yerle kapanışımı yapmak istiyorum.
Halil Cibra'nın bir şiiri bu.
Güzel, hayatın kendi kutsanmış çehresini örten peçeyi kaldırmasıyla görülen hayattır.
Oysa hayat da peçe de sizsiniz.
Güzel, bir aynadan kendini seyreden sonsuzluktur.
Oysa sonsuzluk da aynada...
Sizsiniz demiş Halil Cibran.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya bırakıyor olacağım.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Kendinize çok iyi bakın.
Tekrar görüşmek üzere. Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
