
Bu bölüm Balzac konuştuk.
Tchibo, Hamburg'da 1949'da evlere posta yoluyla kahve göndererek başladığı yolculuğunun, globalde 75inci Türkiye'de ise 20inci yılını kutluyor. Her çekirdeğin özenle seçildiği, her fincanın keyifle paylaşıldığı bu yolculukta Tchibo, 75 yıldır hayatın en özel anlarına eşlik ediyor. Tchibo bu yıl "Bu Tutku Kutlanır" sloganıyla tüm kahve tutkunlarını bu anlamlı kutlamaya ortak olmaya davet ediyor.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Tchibo" hakkında reklam içerir
Transkript
Chibo, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Kahveleriniz hazırsa hemen bugün dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan roman sanatının Shakespeare'i olarak kabul edilen Honoré de Bazak'ın yaşam öyküsünü anlatacağım
size arkadaşlar. Yarım asırlık ömrüne sığdırmış olduğu, 85 tamamlanmış, 50'si taslak halinde kalmış olan 135 romanla edebiyat dünyasının Devler
Ligi'nde yerini alan Balzac, ülkemizde de biliyorsunuz ki çok seven yazarlardan biri.
Bence ondan öğreneceğimiz çok şey var arkadaşlar onun hayatından.
Özellikle de sabır ve disiplin konusunda bir gün...
Bazzak ismini meşhur edersem ne büyük saadettir benimkisi demiş.
Bazzak ve şunu eklemiştir bu sözlerine ne üstünlüktür unutulmaya galip gelmek.
Ve zaman onu yenememiş olacak ki hala onu okuyoruz değil mi?
Aradan 100 yıl geçmesine rağmen ve hala onun edebiyat dünyasındaki başarılarını konuşuyoruz arkadaşlar.
E hadi o zaman hazırsanız Bazzak'ın şöyle bir hayat hikayesine bakalım.
Çocukluğuna bir gidelim. 20 Mayıs 1799'da Fransa'nın Tours isimli kırsal bölgesinde bölgesine dolmuştur Honore de Bazak.
Şimdi hemen buraya bir parantez açmak istiyorum.
Aslında arkadaşlar Honore de Bazak diyoruz.
Oradaki de yok. De kendisinin eklemiş olduğu bir şey.
Olay şöyle arkadaşlar. Bazak'ın babası yakın akrabalarla oturup sohbet etmiş olduğu zamanlarda bir hikaye anlatıyor.
İşte güya Galyalı ve oldukça köklü bir derebeyi, soylu bir aile olan Bazak de işte bir şey bir şey diye bir aile varmış.
Güya o aileyle uzaktan akraba olma ihtimalinden bahsediyor babası.
Ama tabii ki Yok öyle bir şey.
Az sonra babasından bahsedeceğim size bir şaşıracaksınız.
Balzac da buna inanıyor.
Yani sırf kendisini yüceltme isteğinden dolayı inanıyor.
Hatta o kadar çok inanıyor ki bu yalana.
Mektuplarını, kitaplarını hep de Balzac olarak imzalıyor.
Oradaki de soyluluk ünvanı arkadaşlar.
Hatta onu Viyana'ya götüren özel arabanın üstüne bile bir soyluluk arması yaptırmıştır.
Tabii meslektaşlarının alay konusu olmuştur.
Hatta hayatı boyunca arkadaşlar Balzac'la alay edilmiş.
Yani meslektaşları tarafından gerek görüntü.
gerek söylemiş olduğu yalanlardan ötürü çok fazla alay konusu olmuştur.
Gazetelere verdiği röportajlarda falan işte ben doğmadan çok önce de aslında babam soylu biriydi.
Buna dair resmi belgeler var, gizli tanıklar var falan diyor.
Monteski ve Montaigne gibi soylu olduğunu iddia ediyor yani.
Fakat doğum belgelerine ulaşılıyor ve öyle bir şey yok.
20 Mayıs 1799'da Zavut Katibi onun doğumunu şöyle yazmış arkadaşlar arşivlerde.
İşte Bernard Franchuis Balzac adlı mülk sahibi bir vatandaş.
Oğlunun doğumunu bildirmek üzere geldi.
Oğlu Honore Balzac de yok.
Dün saat 11'de evinde dünyaya geldi falan yazıyor.
Yani anlayacağınız öyle soylu falan değil Balzac.
Bunlar tamamen hayal ürünü.
Babası 16. Louis zamanında çalışan bir avukat.
Yani kendisi öyle söylüyor babası.
Ama bu da bir hikaye.
Araştırıyorlar arkadaşlar adı bile geçmiyor sarayda.
Öyle biri çalışmamış. Belediye meclisine çalışan normal bir memur babası.
Fakat öyle bir anlatıyor ki kendini işte ben sarayın avukatıydım falan.
falan diye. Sonra işte emekli oluyor.
Tura yerleşiyor. Evlilik yapıyor.
Bazen babası kafayı uzun yaşama takmış arkadaşlar.
Hijyen takıntısı olan bir adam.
Böyle sürekli değişik değişik ilaçlar kullanıyor ve amacı da 100 yaşına kadar yaşamak.
Bunu çok istiyor. Bu arada evlendiklerinde kendisi 53 yaşında, eşi ise 21 yaşında falan.
Bir de evlenmeden önce parasının çok büyük bir kısmını bir kasaya bırakıyor bazen babası.
Çocuklarına miras bıraktığını söylüyor.
Ve tabii bu kasadaki parayı görmedikleri için çocuklar o mirası da tabii çok büyük bir şey olarak hayal ediyorlar.
Ama o da maalesef bir hayal dünyası.
Balzac'ın annesi Madame Balzac.
Bu önemli bir konu.
Çok soğuk, çok mesafeli, sert bir kadın arkadaşlar.
Ve çocuklarını genelde böyle kendinden uzak, oldukça saygılı bir tavırla yetiştirmeye çalışıyor.
Baba zaten çok yaşlı, çok ciddi bir baba.
Honor'un yani Balzac'ın iki kız kardeşi var.
Bir de erkek kardeşi var ama bizim genellikle duyduğumuz kız kardeşlerinden Nora isimli olan onunla çok samimi sürekli mektuplaşıyor.
Hatta onu hayata bağlamıştır.
Babası nasıl zenginleşti diye düşündüyseniz Napolyon döneminde arkadaşlar biraz zenginleşiyor.
Bir de böyle çok kraldan çok kralcı bir babası var.
Çocukluğuna dair anımsadığı hislerden biri şu.
Annesine böyle iyi geceler ya da günaydın diyebilmek bile Balzac için böyle çok zor bir şeymiş.
Çünkü kendimi diyor hep suçlu hissettim bunları söylerken bile.
Yani o kadar uzak o kadar mesafeli ebeveynlerle büyümüş ki özellikle de anne hiç şefkat görmemiş çok soğuk bir kadın.
Balzac ismi aslında Balsa'dan.
geliyor. Yalçın Kaya anlamındadır bu.
Daha önce doğan kardeş vefat ediyor bazen.
Annesinin sütü yetmediği için.
O yüzden bazen bir süt anne bulunuyor.
Bir jandarmanın eşi bu. Ve 4 yaşına kadar onu süt annesi büyütüyor.
Eve bile getirmiyorlar düşün.
Yani annesi oğlunu görmüyor bile 4 yaşına kadar.
Böyle ara sıra hafta sonu falan bir gün geliyormuş.
Öyle bir ilişkileri var. Sonra zaten ilkokula gidiyor.
7 yaşında. 1807 yılında yatılı olarak Vandom Koleji'ne başlıyor ve 1813 yılına kadar burada devam ediyor.
Düşünün arkadaşlar ya 4 yaşına kadar annesini görmüyor sonra 7 yaşında da yatılı okula veriliyor ki bu okul o kadar disiplin odaklı böyle dini eğitim veren de bir okul çocukları hafta sonu bile evlerine göndermiyorlar
tatil diye bir şey yok yılda sadece ve sadece 2 kere falan ailesini görebiliyor ve küçücük bir çocuktan bahsediyoruz 7 yaşında yatılı okula gitmiş bir çocuk okulda zaten başarısı yok öğretmenleri sürekli şikayet
ediyor ve bu okulda yatılı olarak kaldığı o 6 yıllık süre zarfında annesi Sadece iki defa gelmiş inanabiliyor musunuz?
Bu kadar soğuk ve bu kadar mesafeli bir ilişki.
Schopenhauer'un annesi büyüğün geldi ayağa kalk demek istiyorum.
Neyse bu 6 sene zarfında Balzac hep hastalanıyor.
Küçük Balzac sağlığı hep kötüye gidiyor.
Ona söylenenleri duymuyor.
Basit sorulara bile cevap veremeyecek bir duruma düşüyor.
Gitgide daha da donuklaşıyor.
Psikolojisi bozuluyor. Doktorlar hatta beyin fıtığı olduğunu falan düşünmüşler.
Tabii ki öyle bir şey yok. Böyle olmasının nedeni sonra kendisinin itiraf ettiği üzere şu.
Her gün okulun kütüphanesine gidiyormuş ve yaşının çok üstünde kitaplar alıp kendini böyle bir yere kapatıyor.
Onları okumaya çalışıyor. Onlar da onun zihnini karıştırıyor.
7 yaşında bir çocuk düşünsenize.
O yüzden öyle donuklaştığını söylüyor ama bilemiyorum Altan.
Sonra bu okuldan işte ayrılıyor arkadaşlar 6-7 sene sonra.
1814'de babası Paris'e gidiyor bir iş için nakli oluyor.
Orada başka bir yatılı okula veriliyor.
Yine yatılı okul. Bu arada annesiyle olan o soğuk ilişkisi onun aslında kardeşleriyle daha yakın ilişkiler kurmasını sağlamıştır.
Onlarla sık sık mektuplaşıyor.
Dertlerini en azından açabileceği birileri var.
Bir de şu var. Bazak ailenin en umut vaat etmeyen çocuğu, en pırıltısız çocuğu olarak görülüyor.
Yani onun bir gün böyle başarılı olabileceğini falan hiç düşünmemişler.
Öyle söyleyeyim. Neyse 17 yaşında Paris'te kolejini bitiriyor ve babası Bağzak'ın önce kendi ülkesinin sonra da başka ülkelerin kanunlarını bilmesi gerektiğini düşündüğü için yani aslında bir mesleği olsun diye
yani böyle geçerli bir mesleği olsun diye onu bir avukatın yanına sonra da bir notere işe sokuyor babası.
3 yıl boyunca burada kanunları çok iyi öğreniyor.
Zaten 1816'da hukuk fakültesine giriyor.
Bağzak'ın kitaplarına dikkat ederseniz kanunları falan müthiş anlatır.
Yasaları falan çok iyi bilir.
Bunun sebebi de budur. Sonra işte oradan mezun.
oluyor hukuktan ama bu bölümde okurken Sorbonne'da çok meşhur hocalar var.
Edebiyat dersi veren hocalar.
Onların da derslerine giriyor.
Yani edebiyatı da aslında yakından takip ediyor.
Küçüklüğünden beri inanılmaz bir kitap aşkı var zaten.
Bir de arkadaşları bazen çok iri olduğu için fil lakabını takmışlardır üniversitede.
Yalnız adama yapılan body shaming'e bakar mısınız?
Body shaming'in dik halası.
Fil nedir ya? Babası onun noter olmasını istiyor arkadaşlar ya da işte avukat falan ama onun kafasında ne var?
Yazarlık var. Noterlikte işi bile hazır düşünün ama asla istemiyor.
Bu arada onun hayatında eğer romanlarını okuduysanız babasının etkisi çok büyüktür arkadaşlar.
Bazıdaki romanlarda böyle bir taşralı inadı vardır ya o aslında babası.
Yani babası tam olarak öyle.
Babası da... Aslında hani kendi anlattığının dışında hayal dünyasının dışındaki gerçekte şöyledir.
11 çocuklu fakir bir ailenin çocuğudur Balzac'ın dedesi.
Ve Balzac'ın dedesi toprak işçisi arkadaşlar.
Ve aslında dedesi babasını köy papazı olmasını istiyor.
Onun için zorluyor. Babası hem tarlada çalışıyor hem arada böyle notere gidiyormuş yardıma.
Ve daha sonra işte o kendi babasının yapmış olduğu baskılara dayanamıyor.
Ve evden kaçıyor.
Balzac'ın babası 20 yaşında köyden kaçıyor.
Evden kaçıyor Paris'e gidiyor.
diyor. Sonra işte işçi devrimi falan oluyor.
Bir şans Paris'te belediye meclisinde memur olmayı başarıyor.
50 yaşına gelince de hali vakti yerinde hatta kalburüstü bir adam oluyor bazen babası.
Ama çok kaba bir adam yani böyle hani aristokrat gibi görünmeye çalışan ve oldukça da görgüsüz bir adam olduğunu söylüyorlar.
Hiç alakası yokmuş yani görüntüsüyle terbiyesinin hiç alakası olmadığını söylüyorlar.
Çok küfür eden bir adammış.
Ahlaksız bir adammış öyle olduğunu söyleniyor.
Burcuva bir kadınla evleniyor dediğim gibi bazen annesiyle evleniyor.
Ondan sonra da iş değiştiriyor işte.
Banka memurluğunu bırakıyor.
Tura yerleşiyor. 22.
Tümenin tedarikçisi oluyor. İşte savaştan nemalanıyor.
Ve Balzac doğduğunda varlıklı bir aileye doğmuş oluyor.
Babasında para var ama dediğim gibi hiç görgü yok.
Ve Balzac da bu yönüyle çok eleştirilmiştir.
Asla bir aristokrat gibi değil.
Dediğim gibi ağzından küfür düşmüyor.
Tam bir sonradan görme, zengin ve iktidar yanlısı bir babası var.
Ve hep böyle yalan dolan hikayeler, anılar uyduruyor.
Kendine olmadığı biri gibi gösteriyor.
Babası böyle ve Bazlak da tabii ki bundan etkilenmiştir değil mi?
60'ından sonra 4 çocuğu oluyor.
Ondan sonra işte bunlara evlilik dışı birkaç çocuk daha ekleyin arkadaşlar.
Hatta 80 yaşına geldiğinde Bazlak'ın babası kasabada bir kızı hamile bırakmakla itham edilmiştir.
83'ünde de maalesef 100 yaşına kadar yaşamak isterken talihsiz bir kazayla bir araba kazası sonucu vefat etmiştir.
Şimdi Bazlak babasından bu...
Hikaye uydurma işini almış diyebiliriz.
Annesi de işte Charlotte annesinin adı.
Hep böyle mutsuz bir kadınmış.
Hastalık hastasıymış.
Daima böyle acılar içerisinde kıvrılan.
Mutsuz bir kadın tiplemesi.
Tanıdık geldi mi arkadaşlar bu size?
Bazen romanlarında. Bu arada annesi çok kitap okuyor.
Yani evde kitap okuyan kişi kim derseniz annesi.
Ama annesi inanılmaz cimri bir kadın.
Yani öyle böyle değil. Hatta ona göre çocuklarla ilgilenmek, çocuklara para harcamak çok gereksiz bir masraf annesine göre.
Ama gözü hep böyle karlı yatırımlardı annesinin.
Özellikle de kızlarına vermiş olduğu öğüt şu.
Zengin bir adamla evlenin.
Sürekli bunu aşılıyor kızlarına.
Yıllar sonra bile bazlak çocukken annemin sesini duyduğum zaman dehşete kapılırdım diyor düşünün.
Kardeş de yazmış olduğu bir mektupta şöyle söylüyor.
Benim hiçbir zaman bir annem olmadı.
Daha ne desin değil mi?
Bu arada bazlak dediğim gibi doğar doğmaz evden gönderilmiştir.
Yani kadın bazlığa doğuruyor sonra süt anneye veriyor ve bir daha kendi evinde bakılmıyor.
4 yaşına kadar süt anneyle kalıyor.
Sonra işte yarım pansiyonlu olarak oraya atlamışım az önce.
Hani 4 yaşından 7 yaşına kadar olan süreç var ya ondan sonra yarım pansiyonlu olarak yabancı bir ailenin yanına verilmiştir Balzac.
Düşünebiliyor musunuz? Ailesi varken bunu yapıyorlar.
Ailesini de haftada bir falan böyle pazar günleri birkaç saat görüyormuş.
O kadar. Küçücük bir çocuktan bahsediyorum.
5, 6, 7 yaşı yatılı bir pansiyonda geçiyor.
Ne alaka değil mi? Zengin bir ailesi varken üstelik.
Sonra da arkadaşlar yatılı okula gönderiliyor 7 yaşında ve seneler sonra Balzac 43 yaşındayken bir dönem böyle annesiyle yaşıyor.
Hala böyle aşırı derecede bir antipati besliyor annesine.
Hatta bir mektubunda şöyle demiştir.
Ah bir bilseydiniz annemin ne tür bir kadın olduğunu.
Hem bir gaddar hem de gaddarlığın ta kendisi.
Birçok nedenden ötürü benden nefret ediyor.
Doğmadan önce bile benden nefret ediyordu.
Onunla bağlarımı koparmak üzereydim.
Bu neredeyse bir zorunluluktu ama ben acı çekmeye devam etmeyi tercih ettim.
Onun delirdiğini sanıp 33 yıldır arkadaşı olan bir doktora danıştık ve doktor bize şöyle söyledi.
Hayır deli değil o sadece çok kötü biri.
Annesi için bunu söylemiş.
Benim hayatımdaki bütün kötülüklerin sebebi annemdir demiş Balzac.
Yalnız doktorun annesine deli değil, çok kötü biri demesi.
Az sonra size Balzac'la ilgili bir hikaye anlatacağım.
Bunu aklınızda tutun. Balzac'ın Lewis Lambert diye bir romanı var arkadaşlar.
Oradaki Lewis karakteri aslında Balzac'ın ta kendisi.
Hani okumak isteyenlere. Burada altında çizdiğim yerler var.
Bakın şöyle diyor. Sana hiç rastlamasaydım keşke.
Eksikliğinin acısını bilmezdim hiç olmazsa demiş.
Bakın sana hiç rastlamasaydım keşke eksikliğinin acısını bilmezdim hiç olmazsa.
Sizce bunu kime demiş olabilir arkadaşlar?
Bazen anneniz babanız sayken bile öksüz kalırsınız değil mi?
Ve bu bence daha acıdır.
Var olanın yokluğu.
Bu arada öksüzün kelime anlamı şudur.
Türkçede ök, ip, bağ anlamına geliyor.
Yani göbek bağı anlamına geliyor.
Yani annemiz değil mi?
Öksüz yani Funda Aran'ın şarkısı gibi köksüz, bağsız diyor ya.
Köksüz, bağsız demek. Annesiz demek yani.
Annesiz kalmak. Ve yine bir kitabında şöyle demiştir Bazlak.
Ruhum güneşin uğramadığı...
Büyük bir ülkeydi. Tabirlere bakar mısınız şu zenginliğe?
Gerçekten romanın Shakespeare'i diye boşa demiyoruz.
Şu cümleye bakın. Kendimi sapasağlam, yaşam dolu hissediyorum.
Bir güç haline gelebilirim.
İçimde öylesine ışıltılı bir yaşam var ki tüm bir dünyayı canlandırabilir.
Ama ben sanki bir tür maden cevheri içinde kapatılmış gibiyim.
Bakın maden cevheri içine.
Kapatılmış gibiyim demiş.
Neyse devam edelim. Bazak Hun harca kitap okuyor arkadaşlar ergenliğinde çocukluğunda.
Çünkü onun için kitap okumak bir kurtuluş.
Yani o acılardan böyle bir tık uzaklaşmak için aslında kendini bu kadar kitaba veriyor.
Diyor ki kütüphaneden alıp okuduğumuz ve zihnimizi canlı tutan kitaplar olmasaydı bu sistem varlığımızı tamamen köreltebilirdi demiş.
Yani bu okuma aşkı dediğim gibi üniversitede de devam ediyor ve o dönem babasının zoruyla notere işe giriyor ama dediğim gibi aklı daima edebiyatta.
Derken günün birinde yıllardır o içinde bastırmış olduğu o isyanın o sönmüş ateşi bir anda alevleniyor ve 1819 yılının baharında noterdeki masasından şak
diye kalkıyor bir anda. Önündeki evrakları bırakıyor çıkıyor gidiyor arkadaşlar gidiş o gidiş.
Yani ailesine baş kaldırıyor hiç yapmadığı bir şey.
Noter de olmayacağım diyor avukat da olmayacağım diyor babasına.
Ben diyor kardeşim yazar olacağım özgür olmak istiyorum diyor.
Başaracağına o kadar emin ki yani adını duyuracağına o kadar emin ki bunu ailesine söylüyor.
Ben diyor başaracağım eminim.
Ama tabii ki inanmıyorlar çünkü dediğim gibi Balzac'da en ufak bir zeka parıltısı en ufak bir yetenek bile olmadığını düşünüyorlar.
Çünkü görmedikleri için Balzac'da yaşamadıkları için muhtemelen çocuklarını tanımıyorlar diye düşündüm ben.
Hiç tanımaya vakit ayırmadıkları için senelerce.
Sonra arkadaşlar bir bakıyorlar Balzac çok kararlı ve asla geri adım atmıyor.
Babası okey diyor sana iki sene veriyorum Paris'e yerleş git bir tek başına yaşa ne yaparsan yap diyor yani babası.
Annesi evini tutmuştur bazen bu arada annesi gidip en kötü evlere bakmış yani bulabileceği en kötü evleri araştırıyor gidiyor en kötüsünü tutuyor ki yani bazen orada yaşamasın kötü şartlarda kalamasın ki geri dönsün
diye. Geri döndürüp ne yapacaklarsa hani evde bir kıymeti de yok.
Babası da çok para vermiyor. Zaten babası o sıralarda böyle bir işini kaybediyor gibi oluyor.
Neyse Balzac Paris'te bir çatı katında arkadaşlar küçük bir oda kiralıyor tavan arası.
Sonra Balzac'ın çok büyük bir yoksulluk dönemi var.
O dönem başlıyor. Hiç sosyalleşmiyor, hiç gezip tozmuyor ama şunu da belirtmek istiyorum.
İleriki hayatında böyle bir zenginleşiyor falan yani ünlü bir yazar oluyor.
O süreçte de baktığım zaman hiç sosyalleşmediğini, sürekli oturup çalıştığını görüyorum.
Hatta bence Balzac deyince aklımıza ne geliyor?
Benim aklıma direkt kahve geliyor.
Hatta kahve ve üretkenlik geliyor.
Çünkü Balzac için... Yemekten, uyumaktan ve diğer bütün tatlardan çok daha önemli olan tek bir şey vardır.
O da kahvedir arkadaşlar. Yani günde 50 fincana kadar kahve içtiği söylenir.
Kahve için şöyle der.
Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer ve nereye giderse gitsin yanına aldığı şeyler şunlardır.
Kalem. Kağıt, kahve ve kahve cezvesi.
O cezveyi her yere taşımıştır düşünün.
Kahvesini hazırlama işini de asla kimselere bırakmaz.
Hep kendi kahvesini kendi hazırlarmış.
Hep aynı sertlikte ve aynı koyulukta ve seçtiği kahve türlerini özel bir usule göre ölçülendirip karıştırırmış.
Kendi özel karışımı var. Yani bazlak bence tam bir kahve gurmesi diyebilirim.
O yüzden bazlak deyince kahve geliyor hemen aklıma.
Çünkü Bazak yaşamının her anını kahveyle zenginleştiren, kahveyi böyle hem ilham kaynağı hem bir keyif kaynağı olarak gören bir yazardı.
Hayatın farklı anlarına kahve keyfi katmak deyince de akla Çibo geliyor.
Şimdi size hemen Çibo'nun hikayesini anlatmak istiyorum.
Çibo'nun hikayesi 1949'da Almanya'da kahveyi...
Posta yoluyla evlere ulaştırarak başlamış.
Şaşırmıştım bu bilgiye.
Ve 1955'te de Hamburg'da ilk kahve dükkanını açıyor Çibo.
Ve zamanla kahve dışında biliyorsunuz farklı ürünler de sunarak bugünkü o benzersiz iş modeline dönüşüyor.
Türkiye'de 2005'ten beri.
kahveseverlerle buluşuyor.
Başta büyük şehirler olmak üzere 12 ilde 55'den fazla mağazasına hizmet veriyor.
Ayrıca çibo severler markaya çibo.com.tr başta olmak üzere pek çok farklı satış kanalından da ulaşabilir.
Hem dijital mecralar hem de Türkiye genelindeki market ve geleneksel satış kanalları bu sürece dahil arkadaşlar.
Çünkü 50 bin satış noktası bulunuyor Cibo'nun.
Kahve makinelerinden çekirdek kahveye çözünebilir kahveden kapsüle kadar çok geniş bir yelpaze sunuyor Cibo.
Ve Cibo'nun Türkiye'deki yolculuğu yalnızca modern kahve kültürünün gelişimine değil aynı zamanda Türk kahve geleneğinin yeniden yorumlanmasına da katkı sundu.
Alman kökenli bir marka olmasına rağmen Türk kahvesi kültüründen etkilenerek 2019 yılında bu eşsiz lezzeti ürün portföyüne dahil etti.
Bugün yalnızca Türkiye'de değil dünya çapında da Türk kahvesinin tanıtımına ve yaygınlaşmasına öncülük ediyor.
Çibo bu yıl dünya genelinde 75.
Türkiye'de ise 20.
yılını kutluyor. Yıl boyunca düzenlediği etkinlikler, kampanyalar ve özel deneyimlerle kahve tutkunlarıyla buluşuyor.
Bu kapsamda 27-28 Mayıs tarihlerinde Grand Pera'da kurulacak.
Çibo Cafino 75 deneyim alanında 75 yıllık kahve tutkusuyla dolu bu yolculuğu katılımcılarla paylaşıyor.
Siz de bu özel etkinliği ziyaret edebilirsiniz.
Ve 75 yıllık kahve uzmanlığı da Çibo kahveyi yalnızca sunmakla kalmıyor.
Aynı zamanda kahve tutkunlarını eğitmek ve yeni baristalar yetiştirmek amacıyla İstanbul Bahariye'de Çibo Akademi'yi hayata geçirdi.
Bu merkezde hem bireylere hem kurumlara yönelik eğitimler ve keyifli atölyeler düzenlenerek evinin baristası olmak isteyenlere kahvenin incelikleri öğretiliyor.
Şimdi bu kadar kahveden bahsetmişken tüketici alışkanlıklarına dair araştırmalara da kulak vermekte fayda var diye düşünüyorum.
Araştırmalar Türkiye'de her 10 kişiden birinin gün içinde 5 bardaktan fazla kahve içtiğini gösteriyor.
Araştırmaya katılanların %42,5'unun günde 2 ila 5 bardak arası kahve içtiğini gösteriyor.
Onlardan biri de benim.
Günde bir kere mutlaka Chibol Latin Grande özellikle de ya da African Blue öğütülmüş kahve içiyorum ve iki fincan da Türk kahvesi içiyorum.
Bu arada Chibol'un Türk kahvesini denemediyseniz mutlaka deneyin derim.
Çözünebilir kahve sevenler içinse Chibol Gold Selection tabii ki.
Yok Merve ben evimin baristasıyım diyenlerin zaten tercihi bellidir diye düşünüyorum.
Chibol Barista Klasik, Chibol Barista Intense ve tabii Premium segmenti unutmayın.
Tüm dünyada Chibo'nun lisanslı üreticisi olduğu Davidoff kahveyi de mutlaka deneyin derim.
Chibo premium segmentte Davidoff gibi güçlü bir markaya sahipken kaliteli kahveyi uygun fiyatla tüketmek isteyenler içinse geçtiğimiz yıl Türkiye'de lansmanı yapılan Edusho kahvelerini sunuyor.
100 yıllık geçmişiyle köklü ancak dinamik yapısıyla Edusho kısa sürede kahve severlerin beğenisini kazanmış durumda.
Chibo dünyanın en iyi kahve üretilen bölgelerinden özel olarak üretilen kahve çekirdeklerinden elde ettiği kahve çeşitlerinin yanı sıra farklı kullanım alanlarına uygun Alman teknolojisi
ve güvencesiyle ürettiği kahve makinelerini de sunuyor bizlere.
O zaman gerçek kahve tutkunlarını daha detaylı bilgi alabilmek için açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Bazen Paris'e yerleşiyor arkadaşlar tek başına çatı katında küçük bir odada tavan arasında.
Yoksulluk dönemi başlıyor dediğim gibi.
Hiç sosyalleşmiyor, hiç gezip tozmuyor.
Ama kendini çok özgür ve çok bağımsız hissediyor tek başına olduğu için.
Yani hem çok acı çekiyor arkadaşlar hem de çok mutlu bu iki senelik süreçte.
Kardeşine yazmış olduğu mektupta şöyle diyor.
Gelecekte ünlü olacak kardeşin.
Şu anda neredeyse açlıktan ölüyor canım kardeşim yazmış.
Kaldığı yer o kadar soğuk ki soğuktan resmen...
Acı çekiyor arkadaşlar. Öyle böyle bir soğuk değil.
Kardeşine ne olur bana bir şal gönder mektubunda böyle yazmış.
Derken Nisan 1820'de Cromwell adlı eserini bitiriyor.
Eserinden çok emin arkadaşlar ve tüm aileyi topluyor.
Büyük bir salona yerleştiriyor.
Onlara bu eserini okumaya başlıyor çok büyük bir heyecanla.
Ve ne oluyor biliyor musunuz?
Aile üyelerinden hiçbiri beğenmiyor bu eseri.
Ve diyorlar ki bir an önce bu edebiyat işinden vazgeç.
Daha faydalı işlere yönel.
Hani senin burada başarın yok.
gibi yeteneğin yok gibi söylüyorlar.
Babası tabi çok üzülüyor oğlunun bu durumuna.
Kitabı alıyor. Edebiyat konusunda güvenmiş olduğu bir profesöre.
Ona danışıyor hani sizce benim oğlum yetenekli mi gibilerinden.
Profesör de bu trajediyi okuduktan sonra diyor ki Balzac dilediği gibi hani çoğu işi başarabilir ama hani bu sevdadan vazgeçsin gibi bir şeyler söylüyor.
Asla edebiyat yapamaz diyor.
Çok istiyorsa bana bir gelsin bir danışsın hani benden eğitim alsın gibi bir şeyler söylüyor.
Bazen yerinde olsanız ne yaparsınız arkadaşlar düşünsenize o kadar küçük düşüyor ki yani yerle bir oluyor.
Peki ne yapıyor? Okey diyor belki ben trajedi yazamıyor olabilirim ama bu benim başka türde bir eser yazamayacağım anlamına gelmiyor diyor.
Dönüyor arkadaşlar yine tavan arasındaki o tek göz buzdolabı gibi evine.
Bu arada 15 ay geçti o beğenilmeyen eseri yazarken.
Süresi de azaldı. Babası ne dedi?
24 ay sana süre veriyorum.
Sonra trajediyi bırakıyor.
Diyor ki ben en iyisi roman yazayım.
Orada yetenekli olduğunu düşünmüyor bu arada roman alanında.
Halbuki esas yeteneği orada.
Farkında değil. İlk yazdığı bu eserde dediğim gibi başarısız oluyor.
Ve ailesi artık onun kesin kes eve dönmesi gerektiğini söylüyor.
Bayağı bir direniyor. Ve o sırada işte bir tiyatrocu var.
Onunla tanışıyor. Adam işte ortak bir şeyler yapalım diyor.
Sen bir şeyler yaz çiz ben oynayayım bir şeyler yapalım diyor.
Bazen evini boşaltıyor.
Mecburen babasının evine dönüyor.
Çünkü çok büyük bir kazancı yok ve verilen süre doluyor.
Ve bu işe yöneliyor bu tiyatrocu arkadaşıyla.
Ortak bir şeyler yapıyor. Biraz para kazanıyor.
Para kazandıkça daha da hızlanıyor.
Çünkü amacı aslında aile evinden kaçmak bir an önce.
O yüzden para biriktirmesi gerekiyor.
Çünkü dediğim gibi kendini bir kürek mahkumu gibi hissediyor evin içerisinde.
Ve çok uzun bir süre arkadaşlar bazı takma isimlerle yazmıştır.
Kendi ismiyle çıkmamıştır.
Ortak yazdığı eserler vardır.
Ve bu ilk eserleri sırf para kazanma korkusuyla ve kaygısıyla yazmıştır.
Kendisi de beğenmiyor ilk yazdıklarını.
Kardeşi Laura'ya yazmış olduğu mektupta diyor ki ne yazık ki diyor benim yaşımda olan biri çoktan kendini kanıtlamıştır fakat daha ben bunu başaramadım diyor.
Gençliğim bittiğinde ne olacak yani?
Ondan sonra ünlü olsam ne olur?
Zenginlik bana ne sağlayacak ki diyor yazmış olduğu mektupta.
Sadece diyor iki eşsiz emelim var.
Birisi çok ünlü olmak bir diğeri ise çok sevilmek diyor.
Yani arkadaşlar Banzak hayatı boyunca bunu arzu etmiştir.
Ünlü olmak ve sevilmek arzusu.
Bir de manyetizmaya çok ilgi duymuştur hayatı boyunca.
Hatta bu konuyla ilgili yine bir mektubunda şöyle der.
Ruhun madde üzerindeki üstünlüğünü gösteren bu esrarengiz kuvvetle bütün erkekleri bana itaate, bütün kadınları ise beni sevmeye mecbur edeceğim diyor.
Belki bazen niye bu kadar ün takıntısı var diyor olabilirsiniz.
Çocukken hiç görülmediği ve hiç sevilmediği için olabilir arkadaşlar bir onay ihtiyacı.
Ünlü olmanın arkasında aslında bir ona ihtiyacı, bir görülme ihtiyacı olabilir.
Ve çocukken hiç değerli hissetmediği için toplum önünde bir başarı ispatında, bir değer kazanma çabası.
Belki de bunlar olabilir diye düşünüyorum.
Ünlü olmak aslında onun için aynı zamanda sevilmek demek dikkat ettiyseniz.
Yani bir insanın ünlü olma arzusunu sadece ünlü olmak gibi algılamayın.
Arka planına bakın. Burada bir sevilme arzusu var.
Hep ünlü olayım, çok sevileyim diyor.
Dikkat ettiniz mi? Ünlü olmak eşittir sevilmek.
Bunu söylüyor. Ki vadideki zambakta ne diyor arkadaşlar?
Sevilmek ve anlaşılmak en büyük mutluluktur diyor.
Ama benim bu kitapta en sevdiğim cümlesi şudur bazen oldular bilir.
Beni yargılayanlar nasıl çaba harcadığımı bilselerdi bana karşı çıkacakları yerde gelip gözyaşlarımı silerlerdi diyor.
Bu arada arkadaşlar Balzac ilk başlarda dedim ya takma isimle yazıyor.
O dönemlerde edebiyat alanında her türlü pisliğe bulaşmıştır.
Başkalarının romanlarını alıyor.
İşte araya kendi bölümlerini ekliyor, yazıyor, çiziyor, bir şeyler yapıyor.
İntihal deseniz var.
Yani para için her şeyi yapmış edebiyat sahasında ama ilk başlarda dediğim gibi.
Sonra zaten o ilk dönem yazmış olduğu eserleri en acımasız şekilde.
Kendisi eleştirmiştir. 23 yaşına geldiğinde kendisinden yaklaşık 20 yaş büyük olan Madame de Berni'ye aşık oluyor.
Ondan sonra da yine kendisinden 15 yaş büyük olan Avrentes düşesiyle bir ilişkisi oluyor.
Muhtemelen anne sevgisinden yoksun olduğu için diye düşündüm ben.
Böyle büyük kadınlarla birlikte olma sebebini.
Ve o yaşlarda arkadaşlar edebiyat dünyasıyla böyle bir haşır neşir oluyor.
Bir arayı böyle sırf para kazanamadığı için ticarete atılıyor.
Yayımcılık yapmaya çalışıyor falan.
İflas ediyor. Büyük büyük borçlara giriyor.
Ama işte bazen bu iş yaşamına dair edinmiş olduğu tecrübeler ileride onun İnsanlık Komedyası adlı eserinde karşımıza çıkıyor.
Hatta orada ele almış olduğu konuların kilit noktası oluyor.
Paranın nasıl en yüce duygulara sızdığının, manevi değerlerin nasıl içine kadar sokulduğunun çarpıcı örnekleri var bu eserde.
Yaşamı boyunca da borçlarla mücadele ediyor bazen.
Hatta bazen o kadar zor durumlara düşüyor ki bir mektubunda şöyle demiş.
Bir mektup yollamak veya bir posta trenine binmek rahat rahat yapamayacağım harcamalar.
Giyisilerim eskimesin diye sokağa çıkmaya bile çekiniyorum yazmış bu mektubunda.
Öyle bir duruma düşüyor ki arkadaşlar kendisini ziyarete gelenlere yakınları mı?
Hani gerçekten onun yakınları mı, arkadaşları mı, eşi dostu mu?
Yoksa alacaklıları mı olduğunu anlayabilmek için parolalar soruyormuş düşünün.
Ve bu kadar borç arasında bazıak demek borç demek arkadaşlar.
Sanatsal lüksü olan düşkünlüğünden de kendini bir türlü alamıyor.
Antika eşyalara takıntısı var.
Eski ustaların tablolarına, mücevherlere, böyle pahalı pahalı porselenlere, bunlara çok düşkün.
İşte halılara, kumaşlara, pahalı şeylere düşkünlüğü var.
Bu da zaten onu eksiğe düşünen şeylerden biri para anlamında.
Babasının bir araba kazası sonucu vefatını 1829 yılında Balzac imzasıyla ilk yapıtı olan Köylü İsyanı'nda anlatıyor.
Sonrasında ise zaten büyük bir yankı uyandıran Eylül'ün fizyolojisi adlı bir eseri var.
Bunu yayınlıyor. Bu eser sonrası zaten ona işte dergilerin, gazetelerin kapısı açılıyor arkadaşlar.
1830 yılı aslında onun edebi yönden en verimli senesi oldu diyebiliriz.
Bu paraları kazandıktan sonra ne yapıyor?
Evini böyle çok gösterişli bir biçimde döşüyor.
Ünlü bir terziye gidiyor çok pahalı giysiler diktiriyor.
Lüks bir at arabası satın alıyor.
Derken tabii yine borç borç borç arkadaşlar.
Bir dönem politikaya atılıyor işte milletvekilliğine adaylığını koyuyor.
Siyasetle ilgili bir takım denemeler yazıyor.
Hatta o kadar ileri gidiyor ki bir dönem siyasete geçecek neredeyse edebiyatı bırakıp.
Zengin olma hayalleri var arkadaşlar.
Bunun için yapıyor ve neredeyse her yolu denemiş.
Ananas yetiştiriciliği işine bile girmiş.
Maden işine girmeye kalkışmış düşünün.
1831'de yayınlamış olduğu Tılsımlı Deri adlı bir eseri var.
Ondan sonra çok fazla mektuplar alıyor kadın ve erkek okuyuculardan.
Ve bu mektuplardan biri de aslında ileride evleneceği kadına ait.
Kadın onun eserlerini okuyor ve üstün yeteneğine hayran oluyor.
Polonyalı kontes Madame Hanska arkadaşlar.
Balzac 14 Mart 1850'de tıpkı babası gibi servet sahibi bir kadınla bir okuyucusu ile evleniyor.
Ama maalesef 5 ay sonra Balzac hayatını kaybetmiştir bu evlilikten sonra.
Bir de Madame de Berni diye biri var.
Aşık olduğu bir kadın. Komşuları bu kadın.
Yaşlı bir adamla evli.
Bazlak'tan da baya büyük. Yani Bazlak 23 yaşındayken kadın 40'lı yaşlarına falan.
Bazlak onun çocuklarına eğitim veriyor arkadaşlar.
Kocasıyla kağıt oynuyor falan.
Aslında kocasıyla da bir samimiyeti var.
Ve bütün aile şey düşünüyor.
Bazlak'ın ailesi. Kadının bir kızı var.
Bazlak'ın yaşına denk bir kız.
Güzel de bir kız baya. Muhtemelen hani Bazlak'ın onunla ilişkisi var.
Bu kadar sık evlerine girip çıktığına göre diye düşünürler.
Kimsenin aklına... o kadınla ilişki yaşayabileceği gelmiyor evdeki anneyle.
Yani aralarındaki ilişkinin aşka dönüp dönmediğini tam olarak bilmiyoruz.
Çünkü bazen bu konularda inanılmaz ketom.
Aşk hayatıyla ilgili çok fazla bir şey bilmiyoruz ama 1836'da Madame Bernier'in hastalığını annesinden öğreniyor ve annesine şöyle bir mektup yazıyor.
Bir itiraf gibi. Diyor ki gözyaşlarım dökülürken bile şu an çalışıyorum.
Tanrım Acımın ne kadar büyük olduğunu bilebilir diyor.
Kadının vefatını öğrendikten sonrası şöyle demiştir.
Kaybettiğim bu kadın benim için bir anneden fazla bakın.
Bir arkadaştan öteydi.
Bir insan bir insanın her şeyi olabilir mi?
Kısacası o benim her şeyimdi.
Şiddetli duygular yaşarken bile beni söz, eylem ve özverisiyle hep destekledi.
Yaşıyorsam bil ki hep onun sayesinde.
O benim her şeyimdi. Son iki yıl boyunca hastalık bizi ayırsa da birbirimizi uzaktan görmeye hep devam ettik.
Üzerimde çok derin bir etki bıraktı.
O benim güneşimdi demiş.
Bakın ilk başlarda güneşle ilgili bir şey söylemiştim.
Şimdi o benim güneşimdi diyor.
Dikkat ettiyseniz arkadaşlar annesinde aramış olduğu özellikleri bu kadınla bulmuş.
Yani dediğim gibi aşk hayatında hakkında çok fazla bilgi vermiyor Ketum.
Ama 30 yaşına gelip böyle ünlenene kadar çok fazla kadınlara da yanaşmamış.
Açıkçası kadınlar da ona yanaşmamış.
Çok böyle beğenilen bir tip değilmiş Balzac.
Fakat Madame Berni onun o içindeki dehayı o fitili ateşleyen kadındır diyebiliriz.
Ki zaten bunu Balzac da söylüyor.
O benim diyor yazar olmamı sağlayan insandı.
Ona o özgüveni aşınayan kişidir Madame Berni.
O yüzden hayatında çok önemli. Bir de bazen şöyle bir düşüncesi var arkadaşlar.
Çok çalışarak az para kazanmayı budalalık olarak görüyor.
Zekice olanın az çalışıp çok kazanmak ve turnayı gözünden vurmak olduğunu düşünüyor.
Hayatı boyunca da çok çalışıp az kazanmıştır.
Yani budalalık dediği şeyi yapmıştır aslında.
Edebi kariyerinin ilk yıllarında çok sıkı çalışıyor.
Yani düşünün sadece 1822 yılında toplam...
20 küçük cilde karşılık gelen 5 roman yayınlıyor.
Düşünebiliyor musunuz ya bir sene içinde 5 roman ne demek?
Ve ilk o tutan kitabından almış olduğu ücretin zamanla çok çoğalacağını umarak kız kardeşine işte o zaman evleneceğim diyor.
Kendime sadık bir eş, mütevazı bir eş seçeceğim.
Temiz oldukça küçük bir çiftlik işleteceğim diyor.
Hayali bu aslında ama yazdığı romanların parasını bile zor alınca hayalleri yerle bir oluyor tabii.
Hani önceleri şöhret için yazıyordu dedim ya.
Sonradan arkadaşlar yokluk Mertli'yi bozuyor.
Bazak artık para için yazmaya başlıyor.
Zaman zaman o kadar zor durumlara düşüyor ki hayatına son vermeyi bile düşünmüştür bazak.
Kendini nehir atmayı falan düşünüyor.
Çünkü alacaklıları peşinde hapse düşme durumu var.
Parası yok. Bir çıkıyor bir batıyor.
Sürekli hayatı böyle geçiyor.
Hep böyle borç borç borç alacaklılar böyle.
Ay çok tanıdık geldim herhalde.
Dediğinize eminim.
Bir dönem 20 gün böyle bir aile dostları var arkadaşlar onların yanında kalıyor.
O evin hanımı bazlak için şöyle söylemiş.
Kötü dikilmiş elbisesinin altında orta boylarda bir gençti.
Elleri devasaydı.
Kafasına berbat görünümlü bir şapka takmıştı.
Fakat onu çıkardığında diğer her şey kayboldu ve ben onun suratına hayranlıkla bakıyordum.
Alnını ve gözlerini görmeyen biri çok şey kaçırır.
Altın gibi parlayan kahverengi gözlere ve geniş bir anına sahipti ve gözleri her şeyi kelimeler gibi anlatıyordu.
Kalın, dörtgen bir burnu, çirkin dişlerinin gözüktüğü, sürekli gülen geniş bir ağzı, kalın bir bıyığı ve uzun saçları vardı.
Onu gördüğümde çok zayıftı ve zayıflamış görünüyordu.
Aç gözlülükte yemeğe nasıl da atılmıştı zavallı genç.
Hareketlerinde, jestlerinde, konuşma tarzında o kadar güven, doğallık, saflık ve dürüstlük vardı ki onu sevmemek neredeyse imkansızdı.
Onun en sevdiğim özelliği ise sürekli olan neşesiydi.
O kadar samimi, o kadar oynaktı ki bu özelliğini bize de bulaştırmıştı.
Yaşadığı talihsizliklere ve geleli 15 dakika olmasına rağmen eşimi...
ve beni gözümüzden yaşlar gelene kadar güldürmeyi başardı diyor.
Böyle anlatmış Balzac.
Bu arada Balzac'la ilgili okumuş olduğum işte onu anlatan mektuplara baktığım zaman anılara baktığım zaman genelde şu var Balzac'ın kocaman bir gülümsemesi olduğunu işte çok samimi çok içten komik bir adam olduğunu yazmışlar.
Kötü şeyler yazılmamış Balzac'la ilgili o dikkatimi çekti.
Hep böyle samimi candan bir adam olduğunu söyleniyor.
Bir de bu kaldığı kaledeki işte ev ahalisine her akşam o kadar böyle türlü türlü hikayeler anlatıyor ki ve her hikayesini bitirdiğinde o kaldığı evin sahibi bir general arkadaşlar.
Bu gerçek mi diye soruyor bazıları.
Bazıları da hayır diyor. Tek bir kelimesi bile gerçek değil.
Bazıları biliyorsunuz gerçekçi romanın öncülerinden, temelini atanlardan arkadaşlar.
Gerçekçi roman nedir bilmeyenler için onu da söyleyeyim.
Gözleme dayanan, böyle işte idealleştirme, abartma falan yok.
Ne gördüysen o. Çok basit, çok doğal bir dil kullanan.
Yani olduğu gibi anlatmak öyle söyleyeyim.
Hatta Goriot Baba kitabı gerçekçiliğin baş romanı olarak kabul edilir.
Çok da güzel bir kitaptır.
Bazak o generale diyor ki arkadaşlar eserlerimdeki bütün bu karakterler benim kafamın içinde yaşayan karakterler.
Onlar acı çekiyorlar, seviyorlar, benim gibi endişeleniyorlar.
Eğer diyor Tanrı bize uzun bir yaşam bağışlarsa...
Bu karakterlerin hepsi yazdığım kitapların içerisine yer alacak diyor ve öyle de oluyor arkadaşlar.
Mesela 1829 yılında yayınlanan Köylü İsyanı kitabı.
Bu eseri başarılı oluyor ve ona bayağı bir cesaret vermiştir.
Sonra dediğim gibi arkadaşlar bu Evlilik Fizyolojisi kitabını yayınlıyor ve şöhrete kavuşmayı başarıyor.
Tek başına yaşıyor. Hiç kimseleri görmüyor.
Günde bazen 16-18 saat çalıştığı oluyor.
Genelde saat 5'te yemek yiyor, 6'da yatıyor ve gece yarısı uyanıp devam ediyor.
Bir sonraki akşam yemeğine kadar çalışmıyor ve masasından hiç kalkmıyor.
Bakın hiç kalkmıyor. Gün içinde çılgınlar gibi kahve içiyor.
İşte halüsinasyonlar görecek kadar çok fazla kahve tükettiği söyleniyor.
Ya para kazanıyor arkadaşlar ama o parayı doğru kullanamıyor.
Yani borçlarla dolu bir hayatı var dediğim gibi.
Hep alacaklılarından kaçan, sürekli tedirginlik içerisinde, mutsuz bir hayat.
Kendisi için diyor ki zorba bir tavşan gibi yaşıyorum diyor.
Bu alacaklılarından kaçtığı için.
Ve romanlarında dikkat ederseniz karakterlerinin böyle finansal durumunu anlatır, iflaslarını falan anlatır.
Kendisi aslında o.
O parasal durumunu anlattığı kişi kendi.
Ve Balzac için şöyle bir şey var.
Ne yediği, ne giydiği o kadar önemli değil.
Sadece gösteriş önemli bakın.
En önemli şey ise oturduğu evin şatafatı.
O yüzden o eve çok para harcıyor evin içindekilere.
Hatta internetten bakın arkadaşlar Balzac'ın evine, Paris'teki evine.
Parasını böyle hep evine harcıyor, eşyalarına harcıyor dediğim gibi.
Ve günün birinde saray gibi bir evde yaşayacağını hayal ediyor.
1832 yılında yazmış olduğu Lewis Lambert adlı romanı kalabalığın anlamlandıramadığı bir dehanın talihsiz hikayesini anlatıyor.
Kim acaba o deha değil mi?
Balzac yeteneğinin dehasının hep farkındaydı bunu söyleyebilirim.
Hatta bir keresinde kız kardeşinin yanına gidip diyor ki çok heyecanlı bir şekilde beni diyor tebrik et diyor çünkü gelecekte kesinlikle ben bir dahi olacağım diyor.
Bunu söyleme nedeni de şu arkadaşlar yeni bir şey keşfediyor kendince hani şimdiye kadar yazmış olduğu bütün romanların tüm bireysel hikayelerin aslında modern toplumun o yaşantısını görkemli bir şekilde tasvir eden
bir bütün olduklarını fark ediyor ve diyor ki Bütün bunlar taşlar aslında büyük bir binanın taşları.
Her biri benim beynimde oturuyor ve bitirene kadar da dinlenmeyeceğim diyor arkadaşlar.
İşte insanlık komedyası eseri böyle çıkıyor.
Bütün çalışmalarını birleştirdiği o eşsiz eseri maalesef yarım kalmıştır insanlık komedyası.
Bu eseri 19. yüzyıl Fransız toplumunu bütün yönleriyle ele alan devasa bir roman dizisidir arkadaşlar.
Ve bu eser 90'dan fazla roman ve hikayeden oluşuyor.
90-95 dediği hatırlıyorum.
Bazen insan doğasını, toplumsal sınıfları, ekonomik yapıyı, ahlaki çöküşü çok büyük bir gerçekçilikle anlattığını göreceksiniz.
19. yüzyıl Fransız toplumunun o sosyolojik okumasını yapmak isteyenler muhakkak okusun.
Ve bence sadece Fransız...
Kızların değil tüm insanların aslında hırslarını, zaaflarını, o değişen dünyaya adapte olma çabalarını bence Balzac çok güzel anlatıyor.
Tüm gerçekçiliğiyle anlatıyor.
Bazak gözlemlerini nasıl yapıyor arkadaşlar?
Bu gözlemlerinin çeşitliliğini arttırabilmek için çok farklı insanlarla tanışmaya çalışıyor.
Hatta 16. Louis'nin ünlü celladını tanıyan hapishanenin müdürüne yalvarıyor.
Beni diyor ne olursun bu cellatla tanıştır.
Ve adamla tanıştığı çok şaşırıyor.
Çünkü cellat sanki böyle bir bilim insanı gibi.
Böyle hiç kafasındaki cellat gibi değil yani.
Adamın işte giyinişi, konuşması aşırı düzgün.
Ve adam ölene kadar kralına sadık kalmış.
Sonra işte kralına cellatlık yapmak zorunda kaldı.
içinde acılar içinde kıvranıyor.
Böyle bir adam çıkıyor karşısına.
Terör devrinde diye bir hikayesi var bazen.
Orada bu cellatı görebilirsiniz arkadaşlar.
Hatta bir gün bir sirke gidiyor.
Oradaki hayvan terbiyecisiyle tanışıyor.
Onu da anlatmıştır hikayelerinde.
Yani Fransa'nın mesela neresini anlatacaksa kafasında neresi varsa oraya gidiyormuş.
Gerçekten böyle eline boyuna her ince ayrıntısına kadar her şeyi gördükten sonra Gerçekçi ve detaylı bir şekilde anlatıyormuş.
Görmediği bir şeyi anlatmak istemiyor.
Bir de bazen o kadar giriyor ki o romanların için arkadaşlar.
Yaşıyor o romanların içerisinde ve bir süre sonra gerçeklik algısını kaybediyor.
Yazdıklarını gerçekten böyle gerçek gibi algılıyor ve öyle anlatıyor insanlara.
Bir de romanlarda karakterlerini vermiş olduğu isimlere dikkat edin arkadaşlar.
Çünkü Balzac isimlerle insanların yaşamları arasında her zaman büyük benzerlikler olduğuna paralellikler olduğuna inanan biri.
Zaten dediğim gibi mistik şeylere acayip ilgisi var.
Tanımadığı kahin yok öyle söyleyeyim.
Zaten annesinin de çok ilgisi varmış.
Oradan da gelen bir merak olduğunu düşünüyorum.
Medium seanslarına katılıyor.
Düşünün sık sık yaptığı bir şey bu.
Bir de şu var arkadaşlar. Bazılak böyle çok sık iflas ediyor dedim ya.
Çok sık borç batağına batıyor.
Ve çok yoğun saatler çalışıyor.
Hiç uyumadan mesailer yapıyor.
O yüzden bazen halüsinasyonlar görüyor.
Hatta bir gece yakın bir arkadaşının evine gidiyor.
Evdeki herkesi uyandırıyor.
Bağıra çağıra uyandırıyor.
Hep birlikte diyor Moğolistan'a gitmemiz gerekiyor.
İşte arkadaş tabii çok korkuyor.
Ne alaka hani Moğolistan?
Parmağında bir yüzük var bazen.
Arkadaşına bu yüzüğü gösteriyor ve diyor ki ben bunu Viyana'da çok ünlü bir tarihçiden aldım.
Ve taşında da böyle Arapça harfler yazılı bu yüzüğün.
Sonra diyor ki işte ben diyor bu yüzüğü bir Türk elçisine gösterdim.
Bana dedi ki bu peygamberin yüzüğü öyle olduğunu söyledi.
Üstünde de diyor peygamberimizin adı yazıyor.
İşte böyle söylemiş. Güya bu yüzük arkadaşlar yüzyıllar önce bir Moğoldan çalınmış.
Bir Alman prensine satılmış.
Sonra işte büyük Moğol lideri kutsal yüzüğü geri verecek olan kişiye güya tonlarca altınlar ve işte elmaslar verecekmiş söz vermiş falan.
Her kim ona bunu bahşederse zengin olacakmış.
Bilmem ne bilmem. Böyle bir hikaye yazıyor Balzac.
Peki bunu niye arkadaşına anlatıyor?
Ya ne alaka yüzük? Çünkü arkadaşlar para istiyor.
Bu yüzüğü ben sana satayım.
Sen diyor bunu sat para kazan.
Tabi arkadaş hikayeye inanmayınca küfür kıyamet.
Havada uçuyor küfürler. Sonra halının üstünde Balzac uyuyakalıyor.
Sabah uyanınca da tabii konuyu açıyorlar.
Sen gece böyle yaptın bilmem ne.
Hemen konuyu kapatmaya çalışmış.
Böyle bir olay yaşanmış.
Balzac aslında 30 yaşından sonra o bildiğimiz Balzac oluyor.
Ve gerçek arkadaşlarının sayısı o kadar az ki böyle iki tane falan arkadaşı varmış.
Çünkü gününün sadece bir saatini dünyaya ayırabildiğini söylüyor.
Yani dostlarını ayıracak zamanı yok ki.
Nasıl dost olsun? Hayatını çalışmaya adamış arkadaşlar.
Dinlenmek diye bir şey yok.
Dinlenmeyi hiç kendine reva görmemiş.
Belki de yazarların en çalışkanı.
Hatta bence çalış... Yaşamak için yaşamış bile diyebilirim.
Yaşamak için çalışmamış da çalışmak için yaşamış gibi.
Hayatının ileriki dönemlerinde de bunun pişmanlığını yaşamıştır.
Hani çok fazla çalıştım hayatı kaçırdım gibi bir noktadan da bakıyor.
Bu kısım bence önemliydi.
Hani hayatından ders alalım derken aslında bu noktayı da kaçırmamak gerekiyor.
Çalışmak için yaşamak değil yaşamak için çalışmak kısmı.
Altını çizerim. Bazen bugün edebi kariyerinden çok kişiliğini ve hayatını sizlere kısaca anlatmaya çalıştım.
Bence artık romanlarını daha farklı bir gözle okuyacaksınız.
1850 yılının 18 Ağustos'unu 19'una bağlayan gecesinde Balzac maalesef hayata gözlerini yumuyor erken bir yaşta.
Ve son mektuplarından birinde şöyle demiştir.
Gözlerimin önünde henüz çekilmek istemeyen siyah bir perde var.
Bu bölümü onun vadideki zambağının şu sözleriyle kapatmak istiyorum.
Ne demişti Balzac? Sevilmek, anlaşılmak en büyük mutluluktur.
Hepimize bu en büyük mutluluğu diliyorum arkadaşlar.
Hoşçakalın. Edebiyatla, kitaplarla kalın.
Çibo Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
