
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Emotion" hakkında reklam içerir*
Transkript
Emotion Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün size hayatınızda belki de daha önce hiç duymadığınız duygulardan bahsedeceğim.
Hani bazen böyle bir şeyler hissederiz ama bunu adlandıramayız.
Belki bu podcast'ta o adlandıramadığınız duyguların ismini öğreneceksiniz.
Şu an saat sabahın 5.30.
Güneş henüz doğmadı, hava henüz aydınlanmadı.
Etraf çok ama çok sessiz.
Biliyorsunuz ben 2018 yılının Kasım ayından beri çok erken kalkıyorum saat 4-5 gibi.
22 Kasım benim doğum günüm.
Ve kendime yıllar önce manevi bir hediye vermek için bu yola çıkmıştım.
Erken kalkmak için. Ve artık 6.
seneme giriyorum. Sabah uyandığım zaman böyle hemen kahvemi alıyorum, kitabımı alıyorum yanıma, artık mikrofonumu alıyorum, masaya geçiyorum.
Ama bu süreçte beni en çok etkileyen şeylerden biri güneşin böyle yavaş yavaş o bulutların arasından çıkışı.
Her gün ama her gün o ihtişamlı doğuşu oldu.
O anlarda gerçekten tarifsiz duygular yaşıyorum.
Belki çok romantik bulacaksınız bu söylediklerimi.
Biraz tarif etmeye çalışayım becerebilirsem.
Böyle Stendhal sendromuna benziyor ama tam olarak o değil.
Yani o ihtişam beni çok büyülüyor.
Doğa zaten beni her zaman büyünemiştir.
O sabah saatlerinin sessizliği, o karanlıkların böyle yavaş yavaş dağılması ve gökyüzünün o eşsiz rengi.
Bazen o kadar güzel bir renk alıyor ki gerçekten heyecanlanıyorum.
Yani tam bir böyle oh my god anı diyebilirim.
Ve o anlarda kendimi gerçekten böyle bu evrenin bir parçasıymış gibi hissediyorum.
Nefes aldığım için, hayatta olduğum için.
Ve bu anlara tanık olabildiğim için şükrediyorum.
İçim minnetle doluyor.
Yani huzurun en saf hali diyebilirim o saatler benim için.
Hani sırf o yüzden bile kalkarım yani.
Ve benden büyük bir şeyin parçası olduğumu hissediyorum.
Kendimi çok güvende hissediyorum.
Hani Candan Erçetin'in bir parçası vardı ya.
Güneş her akşam doğup her gün batıyorsa.
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa.
En derin yaralar kapanıyorsa.
En büyük acılar unutuluyorsa, neden korkulur hayatta?
Söyleyin bana. Yani korkmuyorum o anları görünce işte öyle bir duygu.
İşte bu duygularımı bir adı olsa da söylesem.
Yok. Keşke olsaydı.
Belki kendimiz buluruz ya.
Ben Yağmur'u da çok seviyorum biliyorsunuz.
Hani Yağmur'u benim kadar seven birisini henüz görmedim.
Oddlar bilir bu sevgimi.
Hele ki böyle bardaktan boşalırcasına yağıyorsa benim ruhumda bir arınma gibi bir şey oluyor.
Böyle kadarsiz gibi bir an o da.
Ben doğduğum gün de Ragnarok gibi gökler yarılmış.
Öyle bir yağmur yanmış ki.
Nedir bu yağmurla ilişkin bilmiyorum.
Merve yağmurun yarattığı hissi tanımla derseniz eğer böyle dışarıda şemsiyeyle falan yürüyorsam ve yalnızsam ve bir problemim varsa o anda o sorun çözülecekmiş gibi geliyor.
Hani dertlerim sanki o yağmurla yıkanıp gidiyormuş gibi hissediyorum.
Merve sen plüviyofilsin.
Bunun hani tanımı bu zaten.
Plüviyofil, yağmuru aşırı sevenler.
Ama bu ondan daha farklı bir şeymiş gibi geliyor bana.
Hani benim duygularımın yoğunluğu.
Plüviyofillerde yağmur mutlu bir anı tetikler.
Hani işte nemli toprak kokusu evet dünyanın en güzel kokularından biri benim için.
Bu arada gök gürültüsüne de bayılırım.
Hani böyle gök gürledikçe daha da rahatlarım.
Çok saçma biliyorum ama öyle.
Bu duygularımı bir adı varsa bilen varsa söylesin.
İşte bugün hiç bilmediğimiz duygulardan bahsedeceğim sizlere.
Benimkiler bunlar. İsmini koyamadıklarım.
İşte bazen hissettiğimiz şey en temel, en evrensel sayılan duyguların dışında oluyor arkadaşlar.
İsmini koyamıyoruz. Peki çok bilindik o duygularımız nereden geliyor?
Şöyle ki M.Ö.
1. yüzyıl kadar eskiye dayanan Li Qi adlı Konfüçyüzçe öğretiler derlemesinden geliyor bunlar.
Doğuştan gelen 7...
His tanımlamışlar sağ olsunlar.
Sevinç, kızgınlık, üzüntü, korku, hoşlanmama, hoşlanma, sevgi bunları tanımlamışlar.
Ama Descartes 6 ilkel tutkudan bahsediyor.
Merak, sevgi, nefret, arzu, sevinç ve üzüntü.
Ama az önce tanımladığım duygularımın hani kendi duygusal hava durumumu tanımladım sizlere.
Bunların isimlendirilmiş bir karşılığı yok.
Ya da işte sahilde mesela çıplak ayakta yürürken o dalgaların ayağımıza vurduğu anda hissettiklerimiz.
Bunun bir adı olsa keşke.
Ben şimdi anlayamazsınız diye ağlıyormuşum.
Hani öyle bir çocuk vardı ya.
Aklıma geldi. Taze çekilmiş kahve kokusu mesela.
Onu aldığımız zaman nasıl hissediyoruz değil mi?
Müthiş. Yepyeni yıkanmış böyle tülenmiş tertemiz jilet gibi bembeyaz nevresim takımının içinde yatmanın vermiş olduğu o garip huzur hissi otellerde geliyor genelde.
Yakın arkadaşlarımızla hiç konuşmadan sadece gözlerimizle anlaşabilmenin yarattığı his.
Bunların da keşke bir adı olsa ama maalesef yok.
Belki biz OSB takipçileri buluruz.
OSB deyince de Organize Sanayi Bölgesi zannedenler var.
Ortamlarda satılacak bilgi OSB.
O zaman Instagram'dan çılgın isim önerilerinizi bekliyorum arkadaşlar.
Az sonra hayatınızda hiç duymadığınız bazı duygulardan ve onlara verilen isimlerden bahsedeceğim.
Ama önce duygu nedir?
Duyguların icadı nasıl olmuştur?
Bundan bahsedelim. Şimdi duygu bilimsel olarak temporal loblarımızın derinliklerinde hani badem şeklinde bir yapı var.
Buna amigdala diyoruz.
Amigdala için nörobilimciler duygularımızın komuta merkezi diyorlar.
Hani kaç ya da kal tepkisini burası veriyor.
Bu arada aklıma bir film geldi.
Mutlaka izleyin. En iyi animasyon film kategorisinde Oscar ödülü aldı.
Hem de altın küre. 2015 Pixar yapımı Ters Yüz Inside Out mutlaka izlemişsinizdir izlemeyenler için söylüyorum.
Duygularımızın hayatımızı nasıl yönlendirdiğini anlatan çok tatlı bir animasyon filmi.
Animasyon deyince bazıları böyle sadece çocukların izleyebileceği bir şey zannediyor.
Hayır öyle değil arkadaşlar yetişkinler de izleyebiliyor.
Ters Yüz mutlaka izleyin.
1830 yılına kadar duygu dediğimiz zaman.
Tutkular, ruh kazaları, ahlaki hisler gibi bambaşka şeyler hissediliyor.
Hatta antik Yunan'da bazı insanlar isyankar öfkeyi hastalıklı bir rüzgarın taşıdığına, onun getirdiğine inanıyorlar.
Hatta Ben Kirke diye bir kitap vardı ya çok meşhur.
Orada da kirke hani kurban kesiyordu, domuz kurban ediyordu havadaki miyasmadan dolayı.
Hatırladınız mı o sahneyi? Miyasma antik Yunan'da kirli hava anlamında arkadaşlar.
Hani tüm hastalıkların sebebi olarak görülen bir hava.
Hatta bundan tarihin seyrini değiştiren hastalıklar bölümünde de bahsetmiştim.
Günümüzde duygular üzerine kapsamlı çalışmalar yapan bir isim var Tiffany Watt Smith.
Ondan öğrenince çok şaşırdığım bir olay var.
İlk Hristiyanlardan çölde yaşayanlar can sıkıntısının Kötü niyetli şeytanlar tarafından ruha yerleştirildiğini düşünüyorlarmış ilk Hristiyanlar.
Can sıkıntısı şeytandandır diyorlarmış ve bu duyguyu asidia olarak tanımlıyorlar.
Günümüzde bunun hiçbir karşılığı yok.
Asidia duygusu genellikle gündüz 11 ile öğlen 16 saatleri arasında gelen kısa süreli böyle feci bir duygusal kriz arkadaşlar.
Asidia'nın belirtileri rehavet ve asabiyet.
Çöl rahibi John Cassian'a göre Asidia aklın pis bir karanlık yani şeytan tarafından ele geçirilmesi hissiymiş.
Ve tabii ki vücudu da etkiliyor.
Bir ağırlık çökmesi, güçsüz, dermansız dizler, eklemlerde gevşeklik, hummalı bir baş bunlar belirtileri.
Ve tabii ki o zamanlar bunun çöl sıcağından olduğunu anlayamamışlar.
O yüzden çöllerdeki mağaralar...
Çadırlara çekiliyorlar, çadırlarda dualar ediyorlar ki birbirlerinden uzak kalmaya çalışıyorlar.
11 ila 4 arası yalnız yaşıyorlar bu aralıkta.
Çünkü Asidiyanın etkisinde kalan bazı keşişler saldırganlaşıyor, diğerleriyle kavga etmeye çalışıyor.
Ve bazıları Hristiyanlığı seçtiği için yani böyle çilekeş bir hayata çekildikleri için, çöl hayatında yaşadıkları için pişman oluyorlar.
O süreçte İskenderiye ya da Konstantinopolis'e İstanbul'a geri dönmek isteyebiliyor.
Bazıları hücrelerinde yere yığılıyor, saatlerce ağlıyor, bazıları kendilerini çöle vuruyor, hayatına son vermek isteyebiliyor Asilya'nın etkisiyle.
Asilya duygusu bu dönemde yaşayan keşişler için gördüğünüz gibi oldukça tehlikeli bir duygu ve dini bir tehdit oluşturuyor.
Şeytani bir düşünce olduğu düşünülüyor çünkü.
Çöl rahibeleri ve keşişleri Asilya'nın etrafta dolaşıp insanları hasta eden şeytanın öyle vakti.
Vakti iblisleri tarafından gönderildiğini düşünüyorlar.
Öyle vakti iblisleri.
Sevdim bunu. Yani yakıcı güneşi hiç sevmem.
Bana da bir ağırlık gelir. Böyle bir rehavet çöker.
Hiç çalışasım gelmez.
O güneşlerde elim ayağım kalkmaz.
Tembellik yapmak isterim.
Özellikle de Ağustos ayında çok tembelleşirim.
Yani böyle yatmak, yuvarlanmak isterim.
Bilmiyorum size de oluyor mu? Ya da kendimi böyle ful eğlenceye vurasım gelir.
Ağustos böceği misali. Ama ben o hikayedeki karıncayım maalesef.
Yani bir şeyler üretemezsem o keşişler gibi Asidia tutkusuna kapılabilirim.
Bu duyguyu, Asidia'yı güneşe kurşun sıkan Adanalılara ithaf ediyorum.
Buradan kullanın bunu.
Bu duygu sizin hakkınız.
Bu arada bu işte duygularımızı falan sadece biz insanlara has zannediyorsanız hayır 15.
ve 16. yüzyılda tutkular sadece biz insanlara has görülmüyor.
Palmiyelerin de aşık olup birbirlerini özleyebildiğini düşünüyorlar.
Hatta kedilerin melankolik olabileceğini düşünüyorlarmış 15.
ve 16. yüzyılda.
Kedilerden her şeyi beklerim olabilirler yani.
Antik Yunan'da Hipokrat'la başlayıp Orta Çağ'da İstanbul dünyası üzerinden yayılan ve Rönesans döneminde saray dokunmuş.
Doktorlarının geliştirdiği bir şey var.
Daha önce bundan bahsetmiştim.
Hümoral patoloji arkadaşlar.
Muhtemelen İbni Sinan bölümünde değinmiştik buna.
Bu kurama göre her insanda dört temel maddenin kurduğu bir denge var demiştik.
Kan, sarı safra.
Kara safra ve balgam bu sıvıların insanın karakterini ve ruh halini belirlediğine inanıyorlar.
Damarlarında daha fazla kanı olan insanların daha çabuk öfkelendiğini düşünüyorlar ama aynı zamanda bu insanların fazla kanı olan insanların cesur olduğunu da söylüyorlar.
Fazla balgamsa insanı sakin ama oldukça kasvetli biri yapabiliyor böyle düşünüyorlar.
Ve hekimlerin inancına göre güçlü tutkular ısı dolaşımımızı değiştirip salgılarımızı hareketlendiriyor ve dolayısıyla vücudumuzun dengesini bozabiliyor.
Öfke mesela kanı kalpten uzuvlara çok hızlı gönderdiği için insanı saldırgan yapabiliyor.
Hani ağır kanlı, sıcak kanlı, soğuk kanlı diyoruz ya ya da işte kanı kaynıyor diyoruz.
Onlar bu zamanlardan kalma tabirler.
Hala kullanıyoruz. Hatta humoral patoloji de...
Kan, ikizler, boğa ve koç burcu, nemli ve sıcak, çocukluktur ve sıcak kanlılığı temsil ediyor.
Ateş, başak, aslan ve yengeç, kuru ve sıcak, yaz ve gençlik anlamında öfkeli grup.
Toprak, çelazi, akrep ve yay burcu, erişkinlik dönemini temsil ediyor.
Kuru ve soğuk ve içine kapanık.
Su ise balık, oğlak ve kova, soğuk kanlı, nemli ve soğuk.
İhtiyarlık dönemini temsil ediyor.
Gördüğünüz gibi klasik astrolojideki elementlerden farklı bu burçlar.
Beni dinleyen astrologlar şu an eminim kriz geçiriyorlar.
Hayır o element onun değil.
Duygu kavramının modern algısının kökleri 17.
yüzyılın ortalarında deneysel bilimin doğuşuna dayanıyor arkadaşlar.
Şöyle oluyor Londralı bir anatomi uzmanı var Thomas Wills isimli.
Bu adam asılan suçluların kadavralarını açıp inceliyor ve görüyor ki olayların o içimizdeki garip sıvılarla pek bir alakası yok.
Duygularımızın beynimizle alakası olduğunu ileri sürüyor ve ondan 100 yıl kadar sonra da hayvanlarda refleksleri inceleyen fizyolog.
bedenlerin korkuyla, heyecanla titremesinin ruhani bir şeye gereksinim duymadan tamamen mekanik bir süreç olduğunu ortaya atıyorlar.
19. yüzyılın başına geldik.
Filozof Thomas Brown artık bedenin yeni algısı için yeni yeni sözcükler gerektiğini öne sürüyor ve emotion yani duygu kelimesini öneriyor.
Fransızca Emotion, emosyon sözcüğünden geliyor.
Emotion genel olarak işte ağacın sallanmasından tutun, yanaklarımızın kızarmasına kadar bedenlerin ve nesnelerin tüm hareketlerini betimleyen bir şey aslında.
Yepyeni bir sözcük ve bu sözcüğün icadıyla hisler dünyamıza yeni bir yaklaşım geliyor emotion'la beraber.
Deney ve anatomik araştırmalara odaklanan bu yaklaşım akan gözyaşlarımız gibi böyle dışarıdan gözlemlenebilir tepkilerimizi içeriyor.
Gerçi şimdi olsa terlememizi dışarıdan gözlemleyemezler.
Çünkü Emotion'un deodorantları, rolonları sayesinde artık spor yaparken bile terlemekten hiç korkmuyoruz.
Terlediğimiz zaman biliyorsunuz ki toksinlerimizi atıyoruz, arınıyoruz, tazeleniyoruz.
O yüzden terlemek asla engellenmemeli.
Emotion da tam olarak bunu yapıyor.
Terlemeyi engellemiyor.
Peki ama nasıl?
Detoks deodorant serisi doğal antioksidan etkisine sahip arkadaşlar.
Alüminyum, paraben ve silikon içermiyor.
Dolayısıyla gözeneklerimizi tıkamıyor.
Doğal terleme dengesini etkilemeden ter kokusunu engelliyor.
Ve ortamlarda satılacak bir bilgi Türkiye'nin ilk vegan formüle sahip kadın deodorantı serisi Emotion.
Merve ben deodorant değil Rolon seviyorum diyorsanız yenilenen Emotion Rolon'da alüminyum içermiyor aynı şekilde göz önekleri tıkamıyor ve %97 doğal içerikli bir formüle sahip.
Ayrıca çevre dostu geri dönüştürülebilir bir ambalaja sahip.
Pudrasız kıyafetlerinizde asla iz bırakmıyor ve sürdüğünüz zaman gün boyu kendinizi böyle mis gibi ferahlamış ve tazelenmiş hissettiriyor.
Deneyen 10 kadından 9'u Emotion öneriyor.
Düşüncelerimizin etkisi o kadar güçlü olabiliyor ki bazen en doğal olduğunu düşündüğümüz biyolojik tepkileri bile şekillendirebiliyoruz.
O yüzden terleme düşüncesi ve terlemekten sakın korkmayın.
Herkes derler. Bir Emotion yeter.
Açıklamalardaki linkten siz de hemen Emotion, Deodorant ve Rolon serisini inceleyebilirsiniz.
Peki Darwin'in duyguları ciddi ve bilimsel anlamda dikkate değer gördüğünü, bununla ilgili bir takım araştırmalar, anketler yaptığını biliyor muydunuz?
1872'de bu bulgularını İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili adlı kitabında yayınlamasıyla duygular çok daha önem kazanıyor.
Duygularımızın sabit tepkiler olmadığını, milyonlarca yıldır devam eden evrim süreçlerinin bir sonucu olduğunu iddia etti Darwin.
Ve sonra tarih sahnesine Freud çıktı.
Freud duyguların bastırılabilen ya da birikip dışa vurulabilen şeyler olduğunu söyledi.
Bunları onun sayesinde düşünmeye başladık.
Bazı duygularımızın zihnimizin en derinliklerinde saklandığını ve rüyalarımızda açığa çıktığını hatta fiziksel semptomlara yol açtığını öğrendik.
Duygu araştırmacısı Tiffany Watt 154 duygudan bahsediyor.
Hepsine bir podcastta tabii ki sığdıramam.
O yüzden en çok ilgimi çekenleri anlatacağım.
Bugün bile duygular konusunda iki etkili fikir var.
Genel olarak toplayacak olursak duygular aslında fiziksel tepkilerimizin evrim geçirmiş halidir.
Ve bilinç dışımızın oyunlarından etkilenmeye de çok açıktır.
Şimdi daha önce hiç duymadığım bir duygudan bahsedeyim.
Bu Papua Yenigineli Beynin halkına ait bir duygu.
Avunbuk duygusu yani onlar tanımlamış bunu.
Yenigineliler çok sevilen bir misafir evlerinden gittiği zaman onun arkasından duydukları üzüntüyü, o kasveti, durgunluk hissi için Avumbuk bunu kullanıyorlar.
Hatta ikidenin arkasından bu histen kurtulmak için geceleri dışarıya bir kase su bırakıyorlarmış ki o kötü hissi o su çeksin alsın içine diye.
Pasifik okyanusundaki İfaluk adasında yardımlaşma kültürü çok gelişmiş.
Ama hak ettiklerinden daha azını aldıklarını düşündükleri zaman Song adını verdikleri bir duygu yaşıyorlar.
Böyle öfke benzeri Song.
Hak edilenden azını aldığını düşünenlerin hissettiği öfkeye Song diyorlarmış.
Peruluların Maçiyenga dilinde endişe sözcüğüne tam olarak karşılık gelen hiçbir ifade yokmuş.
Hindistan'da Abiman diye bir duygu tanımlaması var.
Milattan önce 1500'lerde yazılmış en eski dini metinlerden olan Sanskrit vedalarda geçiyor bu duygu.
Halen tüm Hindistan'da biliniyor.
Abiman'ın esas anlamı şu insanın kendisine olan saygısı demek ama daha derin bir anlamı var o da şu.
Sevdiğiniz biri sizi kırdığı zaman hani hiç beklemiyorsunuz ya ondan hiç beklemediğiniz birinden yara aldığınız zamanki o acı ve kızgınlık hissi.
Yaralanan onur, kırılan haysiyet ve kindar bir tavır alabiliyorsunuz karşı tarafa.
Kısasa kısas buna dönebiliyor.
Çok acı verici bir duygu abiman, katı bir kırgınlık, büyük bir gurura da sebep olabiliyor.
Çünkü sevdiğiniz tarafından yaralanmışsınız.
Japonya'da amaye diye bir şey var arkadaşlar.
Böyle bir duygu tanımı. Çok hoşuma gitti bu.
Sevdiğiniz kişinin kucağına sığınıp sevilme, avutulma isteği.
Amaye. Çok çalıştığınız zaman kendinize biraz amaye gösterin diyorlar.
Yani kendi sırtını sıvazlamak gibi düşünebilirsiniz.
Çocukluk zamanında o gördüğümüz o koşulsuz sevgi aslında bu.
Bunu gösterin diyor kendinize amaye.
Ve bunun dereceleri var.
Çocuklar bazen mesela amayeci davranmakla suçlanabiliyormuş.
Hani birinin onlar için bir şey yapmasını beklediğinde.
Ya da bir ergen işte sınava çalışmıyor, sorumluluklarını yerine getirmiyor, şımarık bir çocuk gibi davranıyor.
Yine amayacı denilebiliyormuş.
Japon psikanalist Tako Adai'ye göre amaye bir kişinin sevgisini çantada keklik görmek ve bunun karşılığında şükran duyma gereği duymadan birinden destek aldığımız zaman ortaya çıkıyor.
Ama bunu kötü düşünmeyin. Anne sevgisi gibi.
Amaye düzenli ilişkileri sağlamlaştıran bir tutkal gibi görülüyor bu duygu Japonya'da.
Burada önemli olan şey şu.
Hani yardıma muhtaç ya da çocukça görülme endişesi duymadan birinin kucağına sığınmak, sevilmek, avutulmak, istenmek.
Bence amaya çok güzel bir duygu.
Fransızların Elappelduit diye bir hisleri var tanımlanmış.
Bu da boşluğun çağrısı anlamına geliyor Elappelduit.
Duygularımızın yarattığı mantıksız dürtülerle yanlış yollara sürüklenmek.
Mesela bir uçurumun kenarında yürüyorsunuz hiç öyle bir niyetiniz olmadığı halde ya acaba aşağı atlasam ne olur?
Hani o anda belki mutsuzsunuz ama öyle bir planınız olmadığı halde hani içinizden geçiriyorsunuz ya böyle bir hisse ya da işte tren geliyor acaba şu raylara atlasam buna Elappelduit diyorlarmış.
Aklıma Nietzsche çiçeğimin şu sözü geldi.
Uçuruma uzun süre bakarsan o da sana bakar diyordu ya.
Basorexia birini aniden öpme isteğiymiş arkadaşlar.
Bunu yaşayan var mı?
Dolce Farniente hiçbir şey yapmamanın vermiş olduğu zevk.
Gerçekten bu aralar en çok ihtiyacım olan duygu tanımı bu.
Dolce Farniente. Bazen Oblomov olmak istiyorum ya da Katip Bartoli olmak istiyorum ama olamıyorum maalesef.
Pasifikteki Caroline adalarının yerli halkının hissettiği bir duygu var.
Fago duygusu. Bu merhamet, üzüntü ve aşkı harmanlayan bir duyguymuş.
Fago başkalarına duyduğumuz sevgi ve onların bize olan ihtiyacı altında ezilmemiz.
Yani ezildiğimizde hissettiğimiz o duyguymuş.
Üzüntüyle karışık bir bir şefkat duygusu.
Kodikas, Finca'da kendini evinde gibi hissetmek gibi bir duygu.
Hollandalılara has hzelight diye bir duygu tanımı var.
Bu da arkadaş sözcüğünden türeyen bir duygu.
Hem fiziksel koşulları hem de böyle sarılıp sarmalanma hissiyatını anlatıyor.
Kendinizi evinizde gibi hissettiğiniz sıcak bir ortamda iyi arkadaşlarınızla bir arada olmanın verdiği o eşsiz his.
Hzelight buna bayıldım.
Flemenkçe bile olsa bu duygumuzun bir karşılığı varmış.
Bir de bende grange diye bir duygu var.
Varmış yani adını yeni öğrendim.
Tayland'dan. Hani böyle bazen zahmet olacak diye karşımızdaki yardım teklif ettiği halde onu kabul etmeyiz, çekiniriz.
Buna Tayland'da grange adı veriliyor.
Toplum olarak hissedilen bir duygu var Kore'de, han duygusu.
Kore'nin uzun süre sömürge altında geçen tarihinden dolayı olsa gerek han duygusu acı çekmenin toplu kabulüyle durumun başka türlü olmasını dilemekten gelen o suçluluğun işler daha iyiye
gidene kadar beklemenin kararlılığının karışımı.
Kore'de buna han deniliyormuş bu duyguya.
Üzüntüyle karışık mutluluk gibi düşünebilirsiniz.
Galler'de Hiraid diye bir duygu var.
İnsanın vatanına duyduğu derin bağ anlamına geliyor Hiraid.
Ama bu tedirginlikle karışık bir hasret hissi göçmenlerle genelde bağdaştırılıyormuş.
Hani böyle vatanına gidersin sonra oradan tekrar ayrılacağını bilirsin.
O ayrılık vaktinin geleceği kesindir ve o günün tedirginliği sarar içine.
Böyle bir his işte Hiraid.
E-Links diye bir duygu var.
Bu da böyle Luna Park'ta hız treninden hani hızla aşağı inerken yaşanan bir heyecan vardır.
Bir adrenalin. Hazda karışık bir panik vardır.
Bir baş dönmesi, kontrolü kaybetme.
Buna E-Links deniliyormuş.
Ya da böyle coşkuyla dönerek, dans ederek transa girenler vardır.
Garip bir heyecan duygusu hissederler.
Buna da E-Links deniliyormuş.
Japonca'da Ichirashi diye bir duygu var arkadaşlar.
Bu da hani böyle televizyonda bir yarışma izlersiniz.
Ya da ne bileyim bir reels görürsünüz Instagram'da.
Biri bir şey başarmıştır da hani siz mutlu olursunuz.
O insanla hiç alakanız olmadığı halde bir empati kurarsınız.
Ağlarsınız falan. Atıyorum televizyonda bir atlet izliyorsunuz.
O atlet gücünün son anına kadar koşar koşar o çizgiyi geçer.
O anda o atleti hiç tanımadığınız halde böyle bir gurur duyarsınız.
Göğsünüz kabarır, duygulanırsınız, etkilenirsiniz.
Bunun bir adı varmış.
İyi ki de varmış. Çünkü çok hissettiğim bir şey.
Ichirashi deniliyormuş buna Japonya'da arkadaşlar.
1940'larda Almanların hava saldırısı sürecinde en fakir Londralıların bile olağanüstü gururlu vakur bir duruşları vardı.
İşte bu duruş karşısında Churchill ağlamıştı.
Hani başkası adına duyduğumuz gurur bu.
Japonya'da çok önemsenen bir duygu.
Hani ilk bakışta çok zayıf kolay incinebilir gibi görünen insanlar vardır.
Onların inanılmaz dayanıklılığı karşısında verilmesi beklenen bir tepki olarak da görülüyor.
Peki sizde şu var mı?
Bir misafir bekliyorsunuz.
O saatler geçmek bilmiyor.
O camdan o cama koşuyorsunuz.
Yerinizde duramıyorsunuz.
İnuit halkı arasında bir kızak görebilmek için donmuş ovalara bakmalarına neden olan hissin adı Itsoar Pog arkadaşlar.
Ya da belki hiç görmediğiniz yerlere karşı içinizde böyle garip bir özlem duyuyorsunuzdur.
Ama hiç gitmemişsiniz oralara.
Sadece belki fotoğraflarını gördünüz.
Uzak diyarlara duyulan bu hasret duygumuzun adı Fince'de bir karşılığı varmış bunun.
Benim İskandinav ülkelerine özellikle de İskoçya'ya karşı böyle bir duygum var.
Hani hiç gitmedim oralara ama çok istiyorum böyle bir özlem duyuyorum.
Bir de bugünlerde çok sık yaşadığımız ve dile getirdiğimiz bir duygu başkasının adına utanmak.
Bunun da İspanyollarda bir karşılığı var.
Sırada Çeklere has bir duygu tanımı var.
Bunu duymuş olabilirsiniz.
Biri bizi utandırdığı zaman kötü hissetmemize neden olduğunu anladığımız o an arkadaşlar hissettiğimiz utanç, o hınç, sinirlenme anımıza litost deniliyormuş.
Bilal Kundera litost için diyor ki kendi sefaletimizi gördüğümüz an hissettiğimiz o ani azaptır demiş.
Önce kendimizi acıyoruz ama ondan sonra intikam duygusuyla dolup taşıyoruz.
Litosta böyle bir aktif duygu.
Peki ne kadar becerikli, ne kadar komik, başarılı ya da sevilen biri olsanız bile çok saygı duyduğunuz birinin karşısında eliniz ayağınız dolanıyor mu?
Eğer böyleyseniz ne diyeceğinizi unutup telaşa kapılıyorsanız Endonezya halkı bu duyguya malo diyor arkadaşlar.
Kendinizden üst seviyede gördüğünüz insanların yanında kendinizi beceriksiz hissetmek.
Sıradaki duygumuz Hindistan'dan.
Hintçe'de man diye bir duygu varmış duygu tanımı.
Bu da kalbimizle arzuladığımız şeyin benliğimizi derinden yansıttığının farkındalığıyla desteklenen yani bir şeyi neden yapmak istediğimize dair içten gelen bir özlem.
Hani bu benim manım diyorsunuz.
Sizin manınız hiç kimseye ilgilendirmiyor.
Diğerlerine sebepsiz ve saçma görünebilir ama o sizin manınız.
İçten gelen derin bir çağrınız.
Aklımızla kalbimiz arasında Bir yerlerde bulunuyormuş man.
Sabahları uyandığınız zaman eğer keyifsizseniz üstünüzde böyle sebepsiz bir gerginlik ve hüzün varsa sabah hüznü varsa hani bizim sol yadımdan kalktık dediğimiz olay ama buna matutolip
deniliyormuş sabah hüznü anlamında.
Bir de monono aware diye bir şey var.
Hayatın faniliği hissi Japonca'da.
Hayatın tüm zevklerinin bir gün nihayetleneceğini bilip iç çekmek anlamında.
Geçici güzellik karşısında duyulan efkar.
Bunları instagramdan paylaşın.
yaşayacağım tam isimlerini söyleyemiyor olabilirim hani Japoncam falan yok çünkü Merve ben bir ebeveynim hani bize özel bir duygu var mı diyorsanız eğer var adı nakis anne babaların çocuklarıyla gururlanması
anlamında nakis onların başarılarından alınan keyif ve tatmin anlamında saudate diye bir duygu var bu da geride kalanların geçmişe bakarak sevdiklerinin geri dönmesini bekleyerek geçirdikleri zamanda
hissettikleri duygu saudate uzaktaki sevdiklerinize karşı eğer içinizde bir sızı varsa geçmişin mutluluğunu düşünüp duruyorsanız melankolik bir özlem içerisindeyseniz hani bir özlem
var ama muğlak bir vazgeçiş de var ortada ama geçmişin sevinçleri de unutulmamış sıradaki duygumuzun adı schadenfreude bu da bir başkasının başına gelen talihsizliklerden zevk
almak keyiflenmek Mesela karda yürüyorsunuz.
Yanınızda bir arkadaşınız var.
Arkadaşınızda ayağı kaydı düştüm.
Bir anda gülme krizine giriyorsanız bu işte Şadın Froy'da.
Yapıyoruz bunu ya.
Reels videoları izlerken başkaları düşüyor.
Biz yarılıyoruz. Hani gizlice yapılan bir şey normalde ama hani kötülüğe sevinmek gibi.
Hani fırtınalı denizde bir gemi savruluyordur ve kıyıdan siz onu güvenle izliyorsunuzdur.
Bundan hoşlanıyorsunuzdur.
Hani benim başıma gelmedi diye sevinmek gibi bir anlamı var.
Sizce neden o dram dizileri bu kadar tutuyor?
tam olarak bu yüzden. Peki hiç böyle kendinizden aşağı gördüğünüz biri tarafından önemsenmediğinizi ve hafife alındığınızı hissettiniz mi?
Öfkelendiniz mi? Bu duygunuzun da bir adı var.
Tekno stresmiş bunun adı.
Ve son olarak torşlus panik diye bir duygu var.
Almanların tanımlamış olduğu bir duygu.
Bu da böyle işte son teslim tarihi yaklaşan bir şey vardır.
Çok az bir zaman kalmıştır ve bunu fark ettiğiniz anda yaptığınız panik.
Hani kapı kapanıyor acele et paniğe.
Yetişmek için koşturduğunuz şeyleri.
paniği böyle ensenizde bir karıncalanma olur iki ayağınız bir popuca girer kafanız karışır kan ter içinde kalırsınız hani bu duyguları yaşarken ama ne diyorduk herkes derler bir emotion yeter emotion
Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu bu cumartesi yeniden görüşmek üzere sakın kaçırmayın cumartesi günkü bölümü harika bir bölüm geliyor kendinize iyi bakın en güzel duygularla kalın
hoşçakalın
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
