
1948 yılında Kütahya’da bir aile şirketi olarak kurulan Gürok Grup, bugün 3 kıtada 5 bin kişiye istihdam sağlayan, Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen gruplarından biri. LAV, GCA, AVOYA, Ali Bey Hotels & Resorts, JOALI Maldives, JOALI BEING, BIJAL ve Gürok Kiremit gibi güçlü markalarıyla hayatın her alanına dokunan Gürok Grup, kadınların iş hayatında parlamasına öncülük ediyor.
Grubun Yönetim Kurulu Başkan Vekili Esin Güral Argat’ın liderliğinde, Türkiye’den Maldivler’e uzanan geniş bir coğrafyada kadın istihdamını destekliyor, kız çocuklarının eğitimi ve kadınların güçlenmesi için projeler geliştiriyor. Gürok Grup, 75 yılı aşan deneyimiyle, kadınların gücüyle geleceğe umut taşıyor.
Gürok Grup hakkında daha detaylı bilgi edinmek için tıklayın.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Gürok Grup" hakkında reklam içerir
Transkript
Gürok Grup, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size yakın zamanda dünyaya yön veren dahi kadınlardan bahsedeceğim.
Belki çoğunun adını daha önce hiç duymadınız ve bu bölümde duyacaksınız.
Çünkü gölgede kalanlardan da bahsetmeye çalışacağım.
Hepimize ilham olmasını istiyorum bu bölümün.
Elbette bütün kadınları bir bölüme sığdırmam mümkün değil.
O yüzden devamı gelecektir diye düşünüyorum.
Hadi o zaman bir filmle açılış yapalım.
2016 yapımı Hidden Figures filmi arkadaşlar.
Bu film bizi NASA'nın ilk zamanlarına götürdü.
NASA'da kilit rol oynayan 3 siyahi matematikçi kadınla tanıştık bu filmde.
Bu kadınlardan biri Katherine Johnson'dı.
Uçuş yörüngelerini hesaplıyordu.
Bir de arkadaşlar kim vardı?
John Glenn değil mi?
1962 yılında dünya yörüngesinde tur atan ilk insan.
Peki hangimiz Catherine'in ismini daha önce duyduk?
Oysa bu matematik dehası kadınların ABD'nin uzay programının başlatılmasında çok büyük katkıları olmuştu.
Ama bizim onların adını duymamız için birkaç dağda Oscar'a aday olan bir film yapılması gerekti maalesef değil mi?
Dahi kadınlar kategorisine eklenecek gerçek dehalardan biri de muhtemelen çoğunuz onun adını daha önce hiç duymadınız.
Lisa Meitner arkadaşlar.
Kendisi çekirdek bölünmesini keşfedip fiziğin temellerini sarsmış bir isimdir.
Ardından ısı ve elektrik üretebilen nükleer reaktörlerin yolunu açmıştır.
Uranyum çekirdeğinin bölünebildiğini ve bölündüğünde ne olduğunu anlamasıyla da çığır açmış bir isimdir.
Bu arada atom bombasını geliştirmek gibi bir derdinin olmadığını...
söyler Lisa Einstein gibi düşünün yani dolaylı yoldan olmuştur bu eminim çoğu fizikçi işin sonunda böyle bir çılgınlık beklemiyordu yani öngöremediklerini düşünüyorum Meitner nükleer fizik ve radyoaktivite
alanında yapmış olduğu çalışmalarla adeta damgasını vurmuştur fizik alanına ama bunlar için bir takdir gördü mü hayır Lisa seneler boyunca Otto Hein adlı bir kimyagerle birlikte radyoaktivite
ve füzyon üzerine çalıştı bu ikili için bir Nobel ödülü düşünüldü ve ne oldu dersiniz?
Ödülü kim aldı sizce?
Tabii ki Otto Hein aldı.
Şaşırdınız mı? Atom çekirdeğinin bölünmesinin keşfi ödülünü ona verdiler.
Tabii şeref, takdir, ödül parası da verildi kendisine.
Ama şöyle bir şey vardı ki Hine çekirdek bölünmesinin teorik temellerini hiç anlamamıştı.
Meitner'in araştırmalarına dayanarak bir takım çalışmalar yapmıştı ve ödülü ona layık gördüler.
Yani esas kişi ödülü alamadı.
Bu arada Lisa onun hem çalışma arkadaşıydı hem de romantik partneri diyebiliriz.
Daha da üzücü olansa şu Otto hiçbir şekilde bu ödülü aldıktan sonra Meitner'in katkılarından bahsetmedi.
Meitner tabi paramparça oldu bu olaydan sonra ama kibarlığını hiçbir şekilde bozmadı.
Bir daha da elbette onunla çalışmadı.
Nobel alamadı belki ama seneler sonra Fermi ödülünü almıştır ve Fermi ödülünü alan ilk kadın olarak tarihe geçmiştir Lisa Meitner.
Atomun içindeki gizemli gücü keşfeden bu kadının adı bir elemente verilmiştir.
109 no'lu element Meitnerium ve Almanya'da fizik alanında öğretim üyesi olan ilk kadın profesör olmuştur.
Günümüzde birçok bilim insanı Lisa Meitner'ın bu görmüş olduğu muameleden dolayı utanç duyuyorlar ve bunu telafi etmek istedikleri için Ay üzerindeki bir kratere onun adını verdiler.
Hatta Venüs üzerindeki bir krater de onun adını taşır.
Berlin'de bir heykeli var ve hayatı boyunca belki bir yıldız olarak tanınmamış olabilir.
Ama şimdi o bir asteroid.
6999 Meitner.
Güneşin etrafında dönen ana asteroid kuşağının bir parçası.
Kadınlara bilimde yapılan ayrımcılığın adı bence Lisa Meitner.
Sadece bilimde değil hemen hemen her sahada var bu biliyorsunuz.
Mesela hepimiz Mozart'ın çocuk dahi olduğunu işte müzik camiasına gelmiş geçmiş en büyük dehalardan biri olduğunu biliyoruz.
Bunun podcast'ını yapmıştım zaten.
3 yaşındayken klavye ve keman çalmaya başlıyor.
5 yaşında kraliyet için gösteriler yapmaya başlıyor.
8 yaşında senfoni yazıyor falan filan değil mi bunları biliyoruz.
Erken yaşta büyük bir yetenek ve bu...
Yeteneğini keşfeden üstüne giden bir babası var.
Babası da çok iyi bir müzisyendir.
Buraya kadar okey.
Şimdi gelin bir de 18.
yüzyılda yaşayan bu genç dahinin bir erkek değildi.
bir kız çocuğu olduğunu düşünelim.
Tamam 3 yaşında keman çalsın, 5 yaşında beste yapsın.
Maksimum ne olabilir arkadaşlar?
Evdekiler alkışlayıp geçer değil mi?
Avrupa turnesine falan zaten çıkamaz.
Kraliyete gösteri yapamaz.
İleride saray müzisyeni olamaz.
Mümkün değil. Otur evde tığ işini öğren.
Kazak ör. Biriyle evlen falan derler değil mi?
Ne kadar üzücü. Ve bunu gerçekten yaşayan biri zaten var.
Mozart'ın ablasından bahsediyorum.
Maria Anna. Belki adını da Daha önce duymadınız ama o da olağanüstü yetenekli.
Hatta Mozart'ın hep ablasını idol olarak gördüğü söylenir.
Çocukken ablasıyla beraber aslında turnelere çıkıyor.
Ama ne zamanki genç kız olmaya adım atıyor.
Babası diyor ki hadi bakalım sen artık evine.
Senin evlenme yaşın geldi diyerek onu öteliyor.
Mozart'ın bu olağanüstü yetenekli genç ablasının kaderi kendinden yaşça büyük ve bir sürü çocuğu olan bir adamla evlenmek olmuştur.
Müzik hayatı da...
Tam da orada son bulmuştur.
Bazı kayıtlar onun Mozart'tan çok daha yetenekli olduğunu söyler.
O dönem için evet belki başka bir seçeneği yoktu.
Ama belki diğerleri gibi böyle topluma başkaldırıp müziğine devam edebilirdi bilemiyoruz.
Ama şu da bir gerçek ki insanlar hiçbir zaman Mozart'ın öyle topluma başkaldırmasını, dünyayı karşısına almasını beklemedi değil mi?
O sadece yetenekliydi ve yapmayı sevdiği şeyi yaptı.
Çünkü erkek olarak doğmuştu ve böyle bir özgürlüğü vardı.
Bazen diyorlar ya neden dahi kadın sayısı bu kadar az diye.
Geçmiş zamanları ve toplumu unutuyoruz değil mi?
Oysa tarihin büyük çoğunluğunda kadınların trajedisi dehalarının desteklenmek yerine bir köşeye atılıp trajik bir şekilde körelmesi olmuştur.
Gelelim Einstein'a.
Einstein'ın ilk evliliğindeki eşi Mileva Maric.
Daha önce adını duydunuz mu bilmiyorum ama matematik ve fizikte kendisi bir yıldız.
Einstein ona yazmış olduğu bir mektubunda şöyle demiş.
İzafiyet teorisi üzerine yaptığımız ortak çalışma sona erdiğinde bakın yaptığımız ortak çalışma diyor.
Dikkatinizi çekerim.
Bu hala tartışılan bir konu günümüzde.
Eşinin bu konuda ne gibi bir katkısı olduğu hala tartışılıyor.
Ama 50 senedir Einstein üzerine çalışan bir uzman var.
O tespit ediyor bu mektuptaki bu cümleleri.
Ve birkaç mektupta daha işte ortak işimiz, bizim izafiyet teorimiz demiş Einstein.
Einstein 1905'te henüz 26 yaşındayken çığır açan 4 makale yazdı biliyorsunuz.
Ve bu makalelerden biri 1921 yılında ona Nobel ödülü getirmiştir.
O zaman ayrılmışlardı eşi.
Ve Einstein bu ödül parasını eşine vermeyi teklif ediyor.
Yani ayrılmış olduğu eşine vermeyi teklif ediyor.
Aslında bunun da katkılarından dolayı olduğunu düşünenler ve söyleyenler var.
Yani birçok saygın bilim insanı ve tarihçiye göre Mileva'nın Einstein'a 1905 yılında yazmış olduğu özel izafiyet makalesinde ona yardım ettiğini söylüyorlar.
Maria 1903'de Einstein'la evlendikten sonra iki çocukları oluyor ve elini eteğini çekiyor bilimsel çalışmalardan tıpkı Mozart'ın deha kız kardeşi gibi.
Neden peki böyle yapıyorlar?
Çünkü belki de filozof Rebecca Goldstein'ın dediği gibi eğer dahilik bir sapma ise kadın dahiler kadınlığın özelliklerinden bir sapma olarak görüldüğünden çok daha sapkın olarak
algılanır. Bu yüzden olabilir toplum baskısı.
Peki daha önce Clara Peters adını duydunuz mu?
Çok büyük ihtimalle duymadınız fakat Rubens ve Rembrandt'ı duymayan yoktur.
Halbuki Clara da onlarla aynı dönemde hatta onlardan çok daha önce 1600'lü yılların başında harika resimler yapan bir kadındı.
Hollanda'nın altın çağındaki sayılı kadınlardan biriydi o.
Natürmortları, zarif masalardaki o görkemli yemekleri resmetmiş olduğu eserleri gerçekten takdire şayan.
Peki ona ne oldu?
Evlendi çünkü evlenmek zorundaydı ve resmi bırakmak zorunda kaldı muhtemelen.
Hayat hakkında doğru dürüst bir bilgi bile verilmemiş.
O zamanlarda bir kadın ressam olarak iz bırakmak istiyorsanız büyük bir sanatçının eşi olmalıydınız ya da kıza olmanız gerekiyor.
Hani bunlar belki bir tık size yardımcı olabilir ama yine de çok göz önüne çıkamazsınız.
Çünkü sanatçı gruplarının hepsi erkek.
Hiçbir kadının çırak olmaya bile hakkı yok düşünün.
Kadınlar sadece ve sadece manastırda rahibe olabiliyorlar ki rahibeler bile o dönemde yaşayan kadınların çoğundan ironik bir şekilde daha fazla özgürlüğe sahiplerdi.
Ve çalışmalarını işte sanatsal çabalarını kendileri bir şekilde kontrol edebiliyorlardı.
Mesela Plautilla Nella adında bir genç rahibe var.
1570'lerde yaklaşık 7 metre uzunluğunda, 2 metre boyunda devasa bir son akşam yemeği tablosu yapmıştır.
Muazzam bir eser.
Yani neredeyse Rönesans yapıtlarıyla aynı kefeye konulabilecek bir eser.
Bir de kadını eleştiriyorlar o dönemde.
Vay efendim neden erkeklerin vücut proporsiyonunu doğru çizememiş diye.
Pardon. Nasıl çizecek?
Yani Da Vinci gibi, Michelangelo gibi kadavraları parçalarına ayırma şansı mı vardı?
Yani onu bırakın. Kadın 14 yaşında rahibi olmuş.
Hayatında hiç erkek görmemiş ki.
Bırakın erkek vücudunu. Erkek görmüş müdür acaba?
Hani bunları nasıl çizmiş? Ben buna bile hayret ettim.
Tabii sonradan çok çok iyi kadın ressamlar çıkıyor.
İşte Sofonispa, Artemisia gibi.
Artemisia özellikle bence çok iyi.
Ama onları da çok bilmiyoruz değil mi?
Gelelim şimdiki zamana 5 yıl boyunca Stanford Yapay Zeka Laboratuvarı'nı yöneten, makineleri görmeyi öğretme üzerine yapmış olduğu çalışmalarıyla çığır açan Feifei Link.
Bilmiyorum duydunuz mu? Yapay zeka konusunda dünyanın önde gelen bilim insanlarından biri, sürücüsüz otomobiller alanında da uzman ama Venice Fair dergisinde AI için, yapay
zekanın geleceği için yazılan ünlü bir makalede sadece 20 erkeğin adı vardı, onun adını bile anmaya gerek duymamışlar.
Clara Shi dünyada yapay zeka ve teknoloji alanında günümüzde en önemli isimlerden biri.
Yapay zekanın iş dünyasının geleceğini nasıl şekillendireceği düşünüldüğünde bu alanda çok önemli bir saf tutuyor.
Dünyanın en güçlü kadın girişimcilerinden biri ve dünyanın en büyük şirketlerinin daha güçlü müşteri ilişkileri kurmasını, gelirlerini artırmasını ve sosyal ağlarda markalarını güçlendirmesini
sağlayan lider bir sosyal satış platformunun da CEO'su.
aynı zamanda. Benim son dönemlerde çok beğendiğim bir kadın aktivist var.
Malala Yusuf Zey çok genç bir kadın.
Taliban tarafından Pakistan'da 2012 yılında çok ağır bir saldırıya uğradı biliyorsunuz.
Tek istediği okula gidebilmekti.
Başından yaralandı, hayatta kalmayı başardı.
Ayağa kalktı ve çok güçlü bir aktivist olarak geri döndü bu genç kadın.
Yaşadığı topraklarda kadınların daha güçlü olabilmesi için onların eğitim hakkını sonuna kadar savundu.
Barış istedi, tüm kadınların özgürlük sembolü oldu.
Daha 16 yaşındayken Birleşmiş Milletler'de konuşma yaptı.
Birleşmiş Milletler'in en genç barış sözcüsüdür aynı zamanda.
2014'te Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
Belgeseli çekildi ve kız çocuklarının eğitim hakkı için hala mücadelesine devam ediyor.
Size eğer isterseniz onda bir podcast'ını yaparım.
Malala der ki tek istediğim bütün kızların okula gitmesi.
Otobiyografi kitabında böyle söylemiştir.
Hatta der ki kadınlarla erkekler yan yana olmadığı sürece hiçbir mücadele başarılı olamaz.
Dünyada iki güç vardır.
Biri kılıç, biri kalem.
İkisinden de daha kuvvetli olan üçüncü güç ise kadınların gücüdür diyor Malala.
Kendisi karanlıktan çıkmış bir mum gibi şimdi etrafını ışık saçıyor.
Diğer mumları da tutuşturmaya çalışıyor.
Bu gerçekten çok kıymetli bir şey bence.
Kadınların eğitimde eşit fırsatlara sahip olması geleceğin teminatıdır arkadaşlar.
Kadınların eğitimde liderliği geleceğin liderlerini yetiştirir.
Örnek ver Merve.
Mesela şu an önümde duran su içtiğim bardak arkadaşlar hepimizin evinde hatta dünyada olan bir marka.
Love, Love dünyanın en büyük 5.
sofra camı üreticisi.
140 farklı ülkeye ihraç ediliyor ve beyaz yaka Love çalışanlarının %51'i kadın.
Türkiye ortalamasının çok üstünde.
Hatta vardiya müdürleri bile kadın.
İşte kadınların her alanda parlaması için fırsatlar sunan bir kadın var bu büyük başarının arkasında.
Gürok Grup yönetim kurulu başkan vekili ve aynı zamanda Cumhuriyet tarihimizdeki seçim.
İlk kadın Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Esin Güral Argat.
Kadınların her alanda parlaması için fırsatlar sunuyor.
Toplumda erkek işi olarak görülen pek çok pozisyonda kadın çalışanlarıyla fark yaratıyor.
Girok Kiremit'in ağır sanayi alanında bir de kadın çalışanlar var.
Girok Grup'un cam ambalaj şirketi olan GCA'da kadın operatörler çalışıyor arkadaşlar.
Dediğim gibi erkek işi olarak görülen pek çok pozisyonda kadın çalışanlarıyla fark yaratıyor Girok Grup.
Esin Güral Argat spor alanında da toplumsal cinsiyet kalıplarını kırmış bir isim ki kendisi Feneryum'dan sorumlu Fenerbahçe Yönetim Kurulu üyesidir aynı zamanda.
Hatta tenis severler iyi bilir dünyadaki en büyük tenis oteli Girok Grup çatısı altındaki Alibey Hotels Resorts 110 tane tenis kortu var ve global ölçekteki
turnuvalara ev sahipliği yapıyor.
Girok Grup bünyesinde yer alan ve Maldivler'de iki adada hizmet veren ultra lüks segmentteki Joali Maldivs ve Joali Bean adeta cennetten bir köşe gibi ve manifest
sistemde yer alıyor. Bu arada burada 42 farklı milletten 700'e yakın çalışan var ve çalışanlarının %22'si kadın arkadaşlar.
Yani Maldivlere göre yine çok yüksek bir oran diyebiliriz.
Sadece Türkiye'de değil Maldivler'de de kız çocuklarının eğitimini destekliyor.
Gürog grup bize neyi gösteriyor arkadaşlar?
İşin içine kadın girince neler olabileceğini gösteriyor.
Kadınlar parladıkça...
Geleceğe daha da umutla bakıyoruz çünkü.
Esin Güral Argat ve yönetim ekibi Anadolu'dan bir kadının başarısıyla birçok kadına nasıl ilham olunabileceğinin en güzel örneklerinden biri.
Daha aydınlık bir Türkiye için senelerdir verilen bir emek.
Ben de buradan tüm kadınlar adına teşekkür ediyorum.
İlham olduğunuz için çok kıymetli.
Şimdi biraz daha edebiyat dünyasına bakalım arkadaşlar.
Yakın zamanda mesela J.K.
Rowling Harry Potter'ın yazarı biliyorsunuz.
Peki neden J.K.?
Neden adını koymamışlar?
Çünkü kitabın erkeklerin de ilgisini çekmesi istenmiş yayıncı tarafından.
O yüzden adının sadece baş harfleri kullanmasını istemişler.
Okuyucular onun bir kadın olduğunu bilselerdi bu kadar başarılı olamazdı diye düşünenler var.
Gerçekten geçmişe baktığımızda bu durum daha da vahim.
Mesela 19. yüzyılın başlarında Avrupa'nın en popüler yazarı olan George Sand aslında bir kadın.
George Eliot da aslında kadın.
İşte Mary Evans 7 romanı var.
Bronte kardeşler ve daha nicesi değil mi?
Yazar Harriet Beecher Stowe.
Daha önce adını duyduğunuzu bilmiyorum ama onun adını saklamasına gerek yoktu.
Çünkü yaşadığı dönem artık 19.
yüzyılın sonlarıydı.
Kendisi Amerikalı dindar bir ailenin kızıydı ve yaşadığı coğrafyada bir kölelik sistemi vardı.
Ülkedeki siyahilere yapılan zulümlere bir şey yapmak istedi, bir karşı koymak istedi ve bunu kalemiyle yaptı.
Dedi ki gerçekten hüzün duyma kabiliyeti olan bir ruhun iyiliğe de kabiliyeti vardır diyerek yola çıkmıştır.
Çok çarpıcı bir eser kalemi almıştır.
Tom amcanın kulübesi.
Bu kitap Amerika'da çığır açtı arkadaşlar Tom amcanın kulübesi.
Köleliğe büyük bir darbe vurdu.
İnsanlara vicdanını sorgulattı.
Hatta dönemin ABD başkanı Lincoln ona demek bu büyük savaşı başlatan bu kitabı yazan küçük kadın sizsiniz demiştir.
Bu eseriyle Amerika'da köleliğin kaldırılmasında oldukça etkin bir rol oynamıştır Harriet ve tarihi değiştiren kadınlardan biri olmuştur.
Dünyaya yön veren kadınlar deyince yine aklımıza ilk gelenlerden biri Marie Curie.
İnsanlığa zengin bir bilimsel miras bırakan, kadınlara ilham olan çok önemli bir isim Marie Curie.
Hatta bu uğurda hayatını feda etmiştir.
O olmasaydı bugün radyoaktivite konusunda çok az şey biliyor olacaktık ve radyoloji bilimi muhtemelen çok daha geç keşfedilecekti.
Marie Curie bu araştırmalar esnasında biliyorsunuz aşırı radyasyona maruz kaldığı için o habis hastalığa yakalandı.
Ve hayatını kaybetti ama iki Nobel ödülü almıştır çalışmalarıyla.
Radyoloji biliminin kurucusu olarak da adını dünya tarihine yazdırmıştır.
Bu arada kızı Irene de onun izinden gitti ve bir bilim insanı oldu.
Kimya dalında da Nobel ödülü kazanmıştır kızı.
Gelelim Amerika'nın ilk ve en büyük kadın girişimcisi olan.
Helena Rubinstein arkadaşlar hani çok meşhur bir söz var çirkin kadın yoktur diye işte o söz ona ait kendisi 1870-1965 yılları arasında yaşamıştır mütevazı
bir fikirle yola çıkmıştır değeri günümüz şartlarıyla milyar dolarlara ulaşan devasa bir güzellik şirketi kurmuştur ve bu dünyadan göç ettiğinde dünyanın en bilinen
isimlerinden biriydi o Helena annesinin güneşten korunması için ona vermiş olduğu 12 tüplük yüz kremini dünyaya pazarladı ve bir marka haline getirdi.
Kozmetik devi oldu.
1902'de dünyanın ilk güzellik enstitüsünü açmıştır.
Gelelim bir başka dahi kadına.
Filozof, feminist yazar Simon de Beauvoir.
Kendisi Sartre'dan ayrı düşünülemiyor ki ikisi okul arkadaşıdır.
Hatta okulda çok önemli bir final sınavında Simon ikinci olmuştur felsefe alanında.
Sartre'a ise birincilik vermişlerdir.
Neden? Çünkü o erkek.
Jüri çok yoğun bir tartışma yaşıyor bu konuyla ilgili.
Ama sağ olsunlar sonradan Simon'un gerçek bir filozof olduğuna kanaat getirmeyi başarmışlar.
Erkek egemen düzene karşıydı biliyorsunuz.
Lem ile savaşanlardan biri de oydu.
İkinci cins kitabında Simon şöyle söylüyor kadınlara.
Kadınların çoğu evlidir.
Evlenip ayrılmış veya dul kalmıştır.
Ya da evlenmeye hazırlanmakta veya evlenmediği için dertlenmektedir.
Kadını evlilik üzerinden tanımlar diyor.
Ne kadar doğru değil mi? Toplum kadını evlilik üzerinden tanımlar.
Bu söz seneler önce yazıldı ve hala bence bu durum geçerli.
Hala böyle düşünülüyor ve diyor ki kadınlar sadece erkeklerin onlara gönüllü olarak bahşettiği hakları kazanmışlardır.
Hiçbir şey almamışlardır.
Sadece onlara verilene sahip olmuşlardır der Simon.
Simone'a ayrı bir bölüm çekeceğim.
Sırada Rosa Parks var arkadaşlar.
Dik duruşuna saygı duyduğum, şapka çıkardığım kadınlardan biridir.
O zaman şimdi takvim yapraklarının 1 Aralık 1955'i gösterdiği güne gidelim.
İşte o gün Alabama'da siyahi bir kadın bindiği otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddetti ve tarihin akışına...
Kuvvetli bir darbe vurdu.
Rosa Parks adındaki bu cesur kadın şehir düzenini bozma iddiasıyla tutuklandı.
Ama onun kendi çapındaki bu destansı başkaldırışı Amerika'daki ayrımcılığı ortadan kaldıran özgürlük şahlanışının düğmesine basmıştır.
Ve Rosa Parks'ı özgürlük tutkunu kitlelerin sevgilisi haline getirmiştir.
Birçok tarihçiye göre Amerika'daki sivil haklar hareketinin fitilini Rosa Parks ateşlemiştir.
Şöyle ki 1865'de sona eren bir iç savaş var ve bu iç savaşın ardından Amerika'da kölelik kaldırılıyor ama ırk ayrımcılığı maalesef devam ediyor.
Hala siyahiler böyle köle gibi hor görülmeye devam ediliyor.
Biraz olsun düzelmesi için 1900'lü yılların ortasına kadar beklenmesi gerekiyor ki hala da devam ediyor arkadaşlar.
Hiçbir zaman tam anlamıyla son bulmadı bu biliyorsunuz ama bu iç savaş sonrası o sancılı süreçte 1955'te Amerika'nın özellikle güney eyaletlerinde ırk ayrımcılığı
tam gaz devam ediyor.
Siyahilere oldukça sınırlı haklar tanınıyor ve bu ayrımcılığın kendini en çok hissettirdiği yer.
Kamusal alan, siyahiler mesela toplu taşıma araçlarında bile istedikleri yere oturamıyorlar.
Rosa Parks'ın yaşadığı Alabama Montgomery'de otobüslerin ilk sıraları beyazlara ait arkadaşlar.
Ve yolcuların neredeyse %80'i siyahi.
Ve onların trenlerin ya da otobüslerin sadece en arka tarafında seyahat etmesine izin veriliyor.
En arkada siyahilere ayrılan renkli koltuklar dışında hiçbir yere geçemiyorlar.
Ve daha da kötüsünü söylüyorum.
Eğer ki beyazlar ayakta kalırsa onlar yerlerini beyazlara vermek.
zorundalar hatta otobüsten inmek zorundalar.
Nasıl bir aşağılama değil mi?
Hatta bilet paralarını ön taraftan ödüyorlar.
Arka kapıya kadar yürüyüp oradan biniyorlar.
Önden binmiyorlar. Yani otobüsün içinde yürüyüp yerlerine bile geçemiyorlar.
Dışarıdan yürümek durumundalar.
İşte bu onur kırıcı döngü 1 Aralık 1955'te Rosa Parks'ın yeter artık demesiyle kırıldı arkadaşlar.
Rosa o gün otobüse bindi ve arka tarafta kendisi için ayrılan yere oturdu.
Otobüs doldu doldu taştı ve beyazlara yer kalmayınca şoför hemen seslendi.
Siyahilere dedi ki hemen yerinizden kalkıp beyazlara...
yer verin dedi siyahi yolculardan üçü kalktı gayet usulca yerlerini beyazlara verdiler ama bir kişi kalkmadı Rosa Parks şoför tekrar uyardı yerinizden
kalkın yoksa sizi tutuklatmak zorunda kalacağım dedi Rosa yine duymamazlıktan geldi ve sonunda istediğinizi yapın Kalkmıyorum dedi.
Şoför araçtan indi.
İki polis de geldi ve dedi ki Roza'ya sizi uyardım ama kalkmadınız doğru mudur dedi.
Neden kalkmadınız diye sordular.
Roza da niye kalkayım ki dedi.
Bunun mantığı ne? Ben neden beyazlara yerimi vermek zorundayım dedi.
Memur da bu bir kanundur dedi.
Tabii Rosa'yı hemen tutuklayıp karakola götürdüler arkadaşlar.
Rosa'nın tutuklanma haberi bölgede dalga dalga yayıldı.
Herkes tabii büyük bir şaşkınlıkla onun cesaretini konuşuyordu.
İlk kez bir siyahi üstelik de...
Kadın bir siyahi beyazlara yer vermeyi reddetmişti, başkaldırmıştı.
Derken siyahiler toplandı ve toplu taşıma araçlarını boykot etme kararı aldılar.
Ve olaya siyahilerin kahramanı Martin Luther King de dahil oldu.
Rosa Parks ve King'in öncülüğünde bir boykot başladı.
Ne yaptılar? Hem haklılardı bu haklı davalarını dünya gündemine taşımayı başardılar.
Hem de bu otobüs boykotu çok büyük bir ses getirdi.
Siyahlar işe gitmek için artık bisikletlere biniyorlar.
İşte toplu taksi tutuyorlar.
O da olmazsa kilometrelerce yürüyorlardı.
Ama otobüslere asla binmediler.
Ve otobüsler de sadece beyazlara kaldı.
Ve sonra ne oldu biliyor musunuz?
Başlangıçta bunu otobüs şoförleri hiç önemsemediler.
Ama bir baktılar toplam yolcu kapasitelerinin %80'i yok.
Siyahiler yok boykottalar.
İflasa doğru gidiyorlar.
Ne yaptılar? Mecburen bir geri vites çünkü 382 gün sürmüştür bu otobüs boykotu.
382 gün siyahiler bakın otobüs boykotuna devam etti.
Ve bu boykotun sonunda otobüslerdeki bu utanç verici uygulamalara son verildi.
Anayasa mahkemesi de bu duruma daha fazla kayıtsız kalamadı.
Ve Rosa Parks'ın cezalandırıldığı Montgomery düzenlemesini iptal ederek.
Kamu taşımacılığında ayrımcılık yasalara aykırı olduğu yönünde bir hüküm çıktı.
Bu ayrımcılık olaylarının son bulması için daha sonra da çok büyük adımlar atılmıştır ama bu olay bir devrim niteliğinde olmuştur bu siyahi kadın sayesinde.
Ve sırada Valentina Tereşkova var arkadaşlar.
Uzaya çıkan ilk kadındır kendisi.
Savaş yorgunu bir ülkede çiftçi bir baba ve işçi bir annenin kızı olarak doğmuştur Valentina.
Yoksulluk yüzünden okula gidememiştir ve ilk eğitimini mektuplar vasıtasıyla dışarıdan tamamlamıştır.
Daha sonra fabrikada işçi olmuştur ve fabrikada çalışırken paraşütçülüğe merak salmıştır Valentina.
Ve bu uzaya bir kadın göndermek isteyen Sovyet rejiminin dikkatini çekiyor arkadaşlar.
Seçmeleri geçiyor ve finale kalıyor.
Ve uzaya çıkan ilk kadın oluyor.
Benim hayalimi gerçekleştirmiş.
Dünyaya uzaydan bakabilmiş.
16 Haziran 1963'de Vostok 6 uzay aracı ile uzaya çıkan hem ilk kadın hem de ilk sivil olmuştur.
Dünyanın yörüngesinde 48 tur atıp uzayda tam 3 gün boyunca kalmıştır.
Ve uzay dönüşündeki röportajında soruyorlar nasıl oldu da diyorlar bir kadın uzaya çıkmaya cesaret edebildi.
O da diyor ki Sovyetler Birliği'nden bir kadın demir yolu işçisi olabiliyorsa neden uzaya çıkmasın ki diye bir cevap vermiştir.
Sırada Florence Nightingale var arkadaşlar.
Hemşirelik deyince şüphesiz ki ilk akla gelen isim değil mi?
Zengin bir İngiliz ailenin kızı olarak doğdu Florence.
Anne ve babasının tüm itirazlarına rağmen hemşire olmak isteği hep devam etti.
Ailesi soylu olduğu için onunla ilgili çok daha başka hayalleri vardı.
Çünkü arkadaşlar onun statüsündeki biri ya eş olur ya da anne.
Yani başka bir rol yakıştıramıyorlar.
Ama Florence onların tüm öfkesine, tüm engellemelerine rağmen hemşireliğe adımını atmayı başarıyor.
Aralık 1844 yılında devlet yardımıyla yaşayan bir yoksul Londra'daki bir hastanede hayatını kaybediyor arkadaşlar.
skandala yol açıyor çünkü sağlık hizmetlerinin döküldüğünü gözler önüne sermiştir bu olay.
Florence hastane şartlarının iyileştirilmesinin önde gelen savunucusu oluyor ve o dönemler kilisede hayır işleriyle görevli olan kadınlar var ve bu kadınların hastaları nasıl tedavi
ettiğini gözlemliyor. Burada edinmiş olduğu tecrübeler onun hayatının dönüm noktalarından biri olmuştur çünkü bu öğrendiklerini bu pratikleri bir kitaba döküyor ama Florence esas
kendini nerede gösteriyor?
Kırım Savaşı'nda.
Çünkü Kırım Savaşı sırasında Britanya ordusuna bağlı hastanelerde Nisan 1854 ile Mart 1855 arasında ay ay kaybedilen askerlerin sayısını gösteren
bir tablo yapıyor. İstatistik yapıyor yani.
Bunları tek tek tablolarla belirtiyor, saptıyor.
Bu önemli bir detay. Ve Kırım Savaşı sırasında Savaş Bakanı...
Sidney Herbert niçin şefkatli hemşirelerimiz yok diye isyan eden bir mektup yazıyor ve bu vesileyle Florence'ı göreve çağırıyor arkadaşlar.
Ekim 1854'te Florence ve kendisinin eğitmiş olduğu 38 gönüllü hemşire İstanbul'a geliyor.
İstanbul'daki İngiliz kampına gönderiyorlar onları.
Üsküdar Selimiye kışlasında görev alıyorlar.
Kırım Savaşı'nın zor koşullarında gece gündüz demeden yaralılara baktığı için askerler Florence'e Lambalı kadın adını vermişlerdir.
The Times'da çıkan bir haberde bakıcı melek olarak nitelendiriliyor.
İngiltere'nin kahramanlarından biri olmuştur ve kendisi hemşirelik mesleğinin kurumsallaşmasına vesile olmuştur ve sağlık sektöründe çığırı açmış çok önemli bir kadındır.
Hayatını kaybettiğinde sadece Amerika'da Nightingale adını taşıyan binin üzerinde okul vardı düşünün ve İngiltere'de üstün hizmet madalyası alan ilk kadın olmuştur.
1883'te kendisine Kraliyet Kızıl Haçı verilmiştir kraliçe tarafından.
İnsanlık Yüksek Hizmet Madalyası da almıştır.
Ve onun doğum günü olan 12 Mayıs her sene Hemşireler Günü olarak kutlanıyor dünyada.
Buradan da yeri gelmişken tüm sağlıkçılarımıza.
Tekrar tekrar iyi ki varsınız demek istiyorum.
Yaptığınız iş gerçekten çok kutsal.
Ayağınıza taş değmesin.
Sağlık demişken yine aklıma gelen isimlerden biri.
Onu anmadan geçemeyiz.
Sevgili Prof. Dr.
Türkan Saylan. Dermatoloji alanında dünyaca saygın bir isim.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi sonrası İngiltere'de ve Fransa'da çalışmalar yaptı, eğitimler aldı.
1976'da cüzdam yani LEPRA çalışmalarına başladı.
Cüzdamla Savaş Derneği Vakfı'nı kurmuştur ve 1986'da kendisine Uluslararası Gandhi ödülü verildi.
2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü'nde cüzdam konusunda bir danışmanlık yapmıştır.
29 bin üniversite öğrencisine burs verdi.
Burda açtırdı. 56 tane okul yaptırdı.
36 bin kız çocuğunun hayatına dokundu.
Onların okumalarına, meslek sahibi olmalarına imkanlar sundu.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin de kurucularındandı biliyorsunuz.
Derneğin başkanlığını yaptı.
Sayısız ödülü var.
İnsanlığa ve ülkemize sayısız katkısı var.
Sevgili Türkan Saylan çok güçlü bir kadın.
Azim dolu, yüce gönüllü, idealist, Atatürkçü, cesur bir kadın.
Onun detaylı bir bölüm.
mı gelecek arkadaşlar? Onu size layığıyla anlatmaya çalışacağım.
Bu bölümü Türkan Sayda'nın şu sözleriyle sonlandırmak istiyorum.
Eğer bir yerde demokrasiye, bilime, barışa, aydınlığa aç bir çocuk senin ışığını bekliyorsa senin sönmeye hakkın yoktur.
Işıyacaksın. Ölüme saniyeler kalsa bile.
Canım kadınlar daima ışıldayalım.
Işığımız hiç sönmesin.
Çünkü atamızın dediği gibi dünyada her şey kadının eseridir.
Girog Group Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın. Yepyeni bir bölümle tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
