
Diploma onaylı psikolog ve diyetisyenlerle internetin olduğu her yerden online görüşme yapabileceğiniz Eczacıbaşı Evital 'le şimdi tanışın.
Görüşmelerinizi %20 indirimle planlamak için OSB25 kodunu kullanabilirsiniz. Evital'i indirmek için: Tıklayın*
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir
Transkript
Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün başlıktan da gördüğünüz üzere ölüm üzerine konuşacağız arkadaşlar.
Merve bu nasıl bir neşe?
Ölüm konuşacağız. Bilmiyorum.
Podcast'ta böyle bir giriş yaptım.
Sebebini bilmiyorum. Podcast'a da böyle girince sesimi geri alamadım yani artık kahkaha atmış bulundum, neşeli bir giriş yaptım.
Bir anda modumu düşüremem kusura bakmayın.
Şimdi arkadaşlar bugün ölüm üzerine konuşacağız dediğim gibi.
Elizabeth Kübler-Ross, bilmiyorum daha önce duydunuz mu?
Kendisi İsviçre kökenli Amerikalı bir psikiyatrist.
Ölüme yakın çalışmalarda alanında öncü bir isim.
Duymuşsunuzdur yaz sürecinin beş aşaması var denilir.
İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul aşaması.
Bu da onun adıyla anılan bir yaz modelidir.
Yani Elizabeth Kubler-Ross'u buradan duymuş olabilirsiniz.
Yazın beş evresi.
Hani bir de bir bölümde şöyle bir söz söylemiştim.
Oldlar hatırlayacaktır.
Demiştim ki tanıdığım en güzel insanlar yenilgiyi, acıyı.
Mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır.
Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has, takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi
ve sorumlulukla doludurlar.
Şimdi buraya dikkat!
Diyor ki güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar.
Onlar oluşurlar diyor arkadaşlar.
Hatırladınız mı bu sözü?
Bu söz de ona ait. Bugün onun Ölüm ve Ölüm Korkusu adlı bir kitabı var.
Ondan bahsedeceğim.
Orada işte altını çizdiğim yerler var.
Hoşuma giden ondan bahsedeceğim.
Ama sadece bu değil.
Şimdi arkadaşlar ben neden bu konu hakkında konuşmak istedim?
Esas mesele bu. Buraya gelelim.
Ölüm, ölüm dediğin nedir ki gülüm?
Ben senin için yaşamayı göze almışım.
Bu sözden etkilendim dermişim.
Gerçekten bu söz çok hoşuma gidiyor ya.
Ben senin için yaşamayı göze almışım.
Bu söz de Kurtlar Vadisi'nden bir replikmiş arkadaşlar.
İnanamadım yani çok ünlü bir düşünür falan.
Ünlü bir şaire ait olduğunu düşündüm ama değilmiş.
Şimdi arkadaşlar evet neden bu konu hakkında konuşmak istediğime gelelim.
Çünkü gaz salı izledim.
Yani etkilenmemek mümkün değil.
Merve Merve o afişler neydi öyle diyorsanız.
O konu hakkında çok yorum yapmak istemiyorum.
Açıkçası ben rahatsız oldum o afişlerden.
Ölünce beni kim yıkayacak böyle bir tribe girmedim arkadaşlar ama ne bileyim böyle çok yaşlı insanları düşündüm çocuklar ne düşünür onu düşündüm ya da işte çok ağır bir hastalığın pençesinde olsam hastalıkla mücadele ederken
böyle bir şey görmem demoralize edebilir beni.
Yani etkili bir PR çalışması olmuş fakat biraz düşüncesizce bulduğumu söyleyebilirim.
Diziye dönecek olursam Ahmet Kural'ın oyunculuğu gerçekten yine muhteşemdi.
Yani sırf onun oyunculuğu için izledim arkadaşlar devamını merak edip.
Beğenmediğim şeyler de vardı ama onları söylemeyeceğim şimdi.
Bu arada henüz sonunu izlemedim.
Ağır ağır ilerliyorum. Türk dizi sektörü malumunuz hep aynı konuları işliyor ben farklı bir konunun ele alınmasını sevdim arkadaşlar bir kere ölüme bakış açımızı sorgulatıyor bu güzel aslında birçok şeyi sorgulatıyor
işte yalnızlığı sorguluyorsunuz hayatın ne kadar gelip geçici olduğunu sorguluyorsunuz mesela ilk bölümde bir sahne vardı diyor ya işte bu adamla çay içiyorduk daha sabahleyin niye korkuyorsun yani hani ölü diye mi korkuyorsun Aslında
her şeyin anlık olduğunu, hayatın anlık bir şey olduğunu bunları sorgulatıyor.
Değersizlik hissini sorgulatıyor.
Babasıyla o yüzleştiği sahne gerçekten muhteşemdi.
Bu arada başroldeki karakterin adı Baki.
Ben bu ismi çok severim arkadaşlar.
Kalıcı, ölümsüz, daimi, sonsuz demek.
Çok anlamlı bir isim seçimi olmuş bence.
Yani kısaca ben diziden çok bana düşündürttüğü şeyleri sevdim onu söyleyeyim.
Bir replik vardı dizide.
Mutsuz olmak için bir zamanlar çok mutlu olmak lazım.
Yani varlığı olacak ki sonra yokluğunu hissedebilesin diye.
Bu çok hoşuma gitti. Yani karşıtlıkların diyerek diye.
Hayat zaten böyle bir şey değil mi?
Hayat ve ölüm diyerek diye.
Yani ölmüş olmak için de bence önce gerçekten yaşamış olmak gerekir.
Hatta bu noktada Pablo Neruda'nın harika bir şiiri var.
Der ki yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörü barındırmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler, alışkanlıklarına esir olanlar.
Her gün aynı yollara yürüyenler.
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler.
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler.
Bir yabancı ile konuşmayanlar.
Yavaş yavaş ölürler, heyecanlardan kaçınanlar.
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.
Yavaş yavaş ölürler.
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler.
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar.
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler diyor Pablo Neruda.
Ne kadar anlamlı değil mi? Hani itirazım var şarkısında diyor ya yaşamadan ölmeye itirazım var diyorum ben de ve bu bölümü bu şekilde açıyorum.
Elizabeth Kübler hayatının son günlerini yaşayan hastalarından bizlere öğretmenlik yapmalarını rica ediyor.
Neden? Çünkü bu sayede tüm endişeleri, korkuları ve umutlarıyla hayatın son aşamalarına dair daha çok şey öğrenebileceğini düşünüyor.
Bu hastalar onunla beklentilerini, hayal kırıklıklarını, acılarını paylaşıyor arkadaşlar.
O da bütün bunları işte bu kitabında anlatıyor ve bizlerle paylaşıyor.
Arkadaşlar Hint şair, mistik Rabindranath Tagore'un Meyve Zamanı diye bir şiir kitabı var.
Orada hayata dair işte bu acılarımız, kaygılarımız, hayal kırıklıklarımıza iyi gelecek bir şiir var.
Bunu sizinle paylaşmak istiyorum.
Diyor ki izin verme dua etmeme esirgenmek için tehlikelerden.
Bırak onlarla yüzleşme cesaretini bulayım.
İzin verme yakarmama yatıştırılması için acılarımın.
Bırak onlara hükmedecek yüreği bulayım.
İzin verme aramama yaşamın savaş alanında müttefikler.
Kendi gücümden başkasına muhtaç olmayayım.
İzin verme kıvranmama amansız kurtuluş kaygısıyla.
Özgürlüğümü umuda olan sabrımla kazanayım.
İhsan et ki korkağın teki Olmayayım.
Merhametini sadece başarısında hisseden biri olarak sadece sarılmama izin ver başarısızlıkta ellerine.
Bu şiiri çok anlamlı buldum ve sizlerle de paylaşmak istedim.
Şimdi arkadaşlar geçmişten günümüze her daim ölüm insanlar için hep böyle tatsız bir mevzu olmuştur değil mi?
Böyle düşünmemiz elbette çok normal.
Bir psikiyatristin bakış açısıyla belki de bilinçaltımızda kendi ölümümüzü asla kabullenemiyoruz.
Bilinçaltımızda bu dünyadaki hayatımızın bir sonu olduğunu tasavvur etmek Kabul edilebilir bir şey değil.
Çok korkunç. Eğer hayatımız sona erecekse bu son her zaman dışarıdan böyle başka birinin kötü niyetli bir müdahalesine atfediliyor dikkat ettiyseniz.
Yani bilinçaltımızda biz ancak öldürülebiliyoruz.
Ölmüyoruz değil mi? Öyle işte doğal nedenlerle ölüm, yaşlılık nedeniyle ölmek bunlar bizler için çok akıl almaz şeyler.
İşte bu nedenle ölüm kötü bir eylemle, korkutucu bir olayla, intikamla veya cezalandırma gerektiren bir davranışla ilişkilendirilir.
O yüzden ölüm kötü. Yaşlandıkça ve her zaman daim olan varlığımızın aslında o kadar da daim olmadığını ve en güçlü arzularımızın bile İmkansızı gerçekleştirme
gücüne sahip olmadığını anlamaya başladığımızda yani o kaçışımızın mümkün olmadığı nihai sondan bahsediyorum.
Bunları anladığımız zaman sevdiğimiz birinin ölümüne dair duyduğumuz korku da azalmaya başlıyor.
Ama asla ve asla tamamen ortadan kalkmıyor değil mi o korkumuz.
Bir de şöyle bir şey var mesela benim anneannem dedemden çok çekmişti arkadaşlar ama o öldüğü zaman O da çok fazla yaşamadı.
Yasını ağır yaşadı ve arkasından hemen gitti.
Elizabeth Kübler diyor ki bir karı koca yıllardır kavga etseler bile hani çok çok kötü boyutlarda kavgalardan bahsediyorum.
Eşlerden biri öldüğü zaman hayatta kalan kişi saçını başını yolabilir.
Hani biz de şaşırırız ne var yani bu kadar çekmişsin.
Neden bu kadar yas tutuyorsun değil mi?
Pişmanlıkla, korkuyla, kederle dövünen biri var karşımızda.
Neden? Çünkü kendi ölümünden eskisinden daha çok korkmaya başladığı için.
Bundan dolayı olabiliyormuş bu.
Ve yüzyıllardır süre gelen yaz ritüellerine bakın, ölüm ritüellerine bakın arkadaşlar.
İşte insanları yakıyorlar, küllerini nehre atıyorlar değil mi?
Yüzünü gözünü parçalayanlar var, kanlı gözyaşı akıtanlar var, üstünü başını yırtanlar, paralayanlar var.
Bunların hepsi aslında merhamet dilenmenin, acının, yasın, utancın bir ifadesi.
Eğer bir kişi yaz tutarsa, dövünürse, saçını başını yollarsa ya da yemek yemeyi reddederse bu neden?
Çünkü sevdiği kişinin ölümüne dair duymuş olduğu bir sorumluluk duygusu var.
Bu sorumluluk duygusuyla öngördüğü bir cezalandırma var.
Kendine bir cezalandırma layık görüyor.
İşte bunu hafifletebilmek için yapmış olduğu kendini cezalandırma girişimleridir bunlar diyor Elizabeth.
Hiçbir açıdan olaya bakmamıştım.
Gerçekten şaşırdım. Matem süreci her zaman bir ölçüde öfke barındırır arkadaşlar.
Vefat etmiş birinin ardından duyulan öfke...
Öfkeyi kabul etmek istemiyoruz.
Bir öfke var ama kabul etmiyoruz.
Genelde bu öfkeyi yani bu tür duygularımızı bastırıyoruz ya da saklıyoruz.
Mesela işte annesini kaybeden bir çocuk düşünün.
Hem annesinin kayboluşu için kendini suçlar ki işte küçükken çocuklar atıyorum istediği bir şey olmadığında annesinin ölmesini ister.
Ama bu tamamen çocukça ölümün ne olduğunu bilmeden masumca bir düşüncedir.
İşte keşke annem ölse değil mi?
O suçlama ondan olabilir.
onu terk ettiğini artık ihtiyaçlarını karşılamadığı için annesine karşı bir öfke duyabilir yani annesi o çocuk için çok sevilen çok arzulanan bir şeye dönüşür ama aynı zamanda
da bir anda ortadan yok olduğu için nefret duyulan bir kişi haline gelebilir bu konu böyle şimdi gelelim eski zamanlara eski çağlarda İbraniler ölü insanın bedenini kirli ve
dokunulmaması gereken bir şey olarak görüyordu arkadaşlar Amerikan yerlileri de İşte onların bazılarını kötü ruh olarak görüp onları uzaklaştırabilmek için havaya ok atıyorlardı.
Ölen insan geri gelmesin diye mezara yemek götürenler mi ararsınız?
Neler neler var. Yani birçok farklı kültürde kötü ölü ile baş etme ritüeli var biliyorsunuz.
Bunun geçmişteki nedeni, kökeni yine muhtemelen o içimizdeki öfke hissi olabilir arkadaşlar.
Mezar taşının kökeni bile o kötü ruhu yerin dibinde tutma arzusu olabilir diyor Elizabeth.
Mezarın üzerine yas tutanları bırakmış olduğu taşlar da aynı arzunun sembolü olabilir diyor.
Bunlar geçmişte böyleydi ama insanoğlu temelde pek değişmedi.
Yani kolektif bilinç denilen bir şey var.
Ölüm hala korku uyandıran evrensel bir korku bir olgu.
Çünkü neden? Kontrolümüz dışında değil mi?
Bilmediğimiz bir de bir belirsizlik söz konusu ondan dolayı.
Bir de şu var arkadaşlar.
Dikkat ettiyseniz daha kırsal olan bölgelerde ölümü olan yaklaşım çok daha farklı.
Yani daha doğal karşılanıyor.
Hatta bu Rus klasiklerini okuduğunuzda, romanları okuduğunuzda da karşılaşmışsınızdır bununla.
Ben çok benzetiyorum. onların kültürünü bize daha realistik yaklaşılıyor kırsal olan bölgelerde ölüme ama görece daha böyle medeni sayılan yerlerde pek öyle değil yani böyle daha bir
kılıf uyduruluyor işte atıyorum bir çocuğun babası vefat ettiğinde köyde bu daha rahat bir şekilde çocuğa söyleniliyor işte son defa belki yüzü gösteriliyor yani öyle yalan dolan kaçamak sözler falan pek yok kırsalda ama
ölümün tabu olarak görüldüğü hakkında tartışmanın bile çok korkutucu olduğu ve işte bu çocuğa çok fazla gelip söylemeyelim diye çocukların uzak tutuldukları toplumlarda bu
durum tam tersi oluyor. Yani çocuklar böyle durumlarda ya bir akrabaya gönderiliyorlar ya da işte ölen kişi için deniliyor ki yavrum işte çok uzak bir yere gitti tarzında hikayeler anlatılıyor o çocuğa.
Üzülmesin diye o çocuk hediyelere boğuluyor değil mi?
Sorduğu sorular görmezden geliniyor.
Yani başa çıkmasına izin verilmeyen bir kaybın yeri saçma sapan şeylerle doldurulmaya çalışılabiliyor.
Bakın kırsal ile görece daha medeni olan yerleri kıyaslamış Elizabeth Kübler burada ve bence çok doğru.
Ve o çocuklar diyor er ya da geç bir şekilde o kaybı anladıklarında.
Bir daha diyor o yetişkinlere nasıl güvenecek bunu soruyor.
Çünkü o olayla başa çıkması daha da ağırlaşacak o noktadan sonra.
Ya da o çocuğa işte babanı Tanrı çok seviyordu yavrum ya da işte anneni ya da kardeşini her kimse.
Onu yanına aldı demek.
Sizce bu çok mu doğru? Yani bu çocuk yetişkin olduğu zaman o Tanrı'ya öfke duymayacak mı diyor.
Ben bu işlerin gerçekten pedagog desteği alarak ilerlenmesi gerektiğine inananlardanım.
Hani böylesi zor durumlarda. Çocuklara söylemeden önce ne yapmamız gerekiyor?
Kısım bence çok önemli çünkü yaşına göre de değişiyor arkadaşlar.
Yani onların ölüme bakış açıları yaşlarına göre değişiklik gösteriyor.
Bizimle kesinlikle aynı değiller.
Mesela 5 yaşından küçükse zaten anlamlandıramıyor ve korkmuyor.
Yani bir belirsizlik onun için ölüm.
5-6 yaş döneminde artık yavaş yavaş o çocuk ölümü biliyor, sorgulamaya başlıyor.
Arkadaşlar aman diyeyim çocuklar ölümü sordukları vakit işte korkacak bir şey yok yavrum uyku gibi böyle bir şey söylemeyin.
Sonra dersiniz ki bu çocuk niye uyumuyor gecelere bunu düşünüp durursunuz.
O yüzden söylediklerimize dikkat etmemiz gerekiyor.
8-10 yaş dönemi artık zaten idrak edebilir bir pozisyonda.
Ölümün nihai bir son olduğunu anlayabilir en azından.
Ama eğer işte bir yakınını kaybettiyse anneannesini, babaannesini vs.
Daha da tabii oturuyor kafasında.
Çünkü muhtemelen önceden ölen kişinin geri geleceğini düşünüyor çocuklar.
Çizgi filmlerde var ya böyle şeyler.
Ergenlik dönemi zaten artık yetişkin gibi bakıyorlar olaya.
Bunları bence ayrı bir bölümde uzun uzun konuşalım.
Ama eğer bu tarz bir durum yaşadıysanız, bir yakınınızın kaybı ile sarsıldıysanız ya da böyle bir haberi nasıl söylemeliyim noktasında çekinceleriniz varsa dediğim gibi bir uzman
desteği çok daha iyi olacaktır.
Hatta yaz terapi... Ya böyle zor zamanlarda insanın gerçekten üstünü başını giyinip o evden böyle bir adım dahi atacak hali olmuyor o acılarla boğuşurken.
O yüzden belki şöyle diyorsunuzdur hani keşke bu işin daha kolay bir yolu olsa diyor olabilirsiniz.
Sizi bu noktada hem kendimin hem yakınlarımın hem de dinleyicilerimin çok severek kullanmış olduğu dijital bir sağlık platformundan bahsetmek istiyorum.
Evital. Evital, sağlık danışmanlığı arayan bireyler ve sağlık profesyonellerini buluşturan bir dijital platform.
Evital ile ihtiyacınız olan sağlıklı yaşam desteğine internetin olduğu her yerden planladığınız zaman ulaşmanız mümkün.
Oldukça sade ve kullanıcı dostlu bir arayüzü var.
Herkesin kolaylıkla kullanabileceği özelliklere sahip bir platform.
Evital platformu üzerinden sağlık profesyonelleri ile çok kolay bir şekilde iletişim kurabiliyorsunuz.
Hatta bugün anlatmış olduğum konulara dair psikolojik bir destek almak isterseniz yine Evital'i tercih edebilirsiniz.
Peki Merve nasıl ilerleyeceğiz bu süreçte?
Çok kolay hemen Evital platformu üzerinden randevu oluşturarak ihtiyacınıza en uygun olan uzmanla online olarak görüşebiliyorsunuz.
Ya da diyetisyene gitmek istiyorsunuz saatleriniz uymuyor, psikoloğa gideceksiniz bir türlü işten güçten vakit bulamıyorsunuz.
Bu noktada da Evital aracılığıyla sağlık profesyonelleri tarafından sunulan sağlık hizmetlerine internetin olduğu her yerden her an bağlanıp destek alabilirsiniz.
Ücretsiz ön görüşme yaparak sağlık uzmanınızı daha yakından tanıyabilirsiniz.
Birlikte bir program oluşturabilirsiniz.
Avantajlı seans paketleri de var ve sistemdeki bütün sağlık profesyonellerinin diplomaları onaylı.
Evital Sağlık Bakanlığı tescilli bir platform.
Evital ile kendimize iyi bakmanın çözümü var.
Yüzlerce uzman, doktor, psikolog, psikiyatrist ve diyetisyen Evital'de.
Üstelik yepyeni mental testler eklendi arkadaşlar.
Kendinizi daha iyi tanımak için bu testlere de bir göz atın derim.
Ve aynı zamanda taksitli ödeme seçeneği geldi.
Yani artık sağlık daha da erişilebilir oldu arkadaşlar.
Evital hakkında daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Arkadaşlar bilinçaltımızda kendi ölümümüzü tasavvur edemeyiz ve ölümsüz olduğumuza inanırız.
Yani benim başıma gelmez klasiktir bu biliyorsunuz ama işte bir komşumuz öldüğü zaman ya da işte bir savaşta birinin ölümünü duyduğumuzda bir araba kazasında ölen biri.
Bu insanlara dair haberleri anlamakta pek zorlanmıyoruz.
Ve Elizabeth diyor ki bu da bilinçaltımızdaki ölümsüzlük inancımızı destekleyerek sevinmemizi ve bilinçaltımızın gizli dünyasına şöyle dememizi sağlıyor.
Başka biri. Ben değil hani benim başıma gelmedi.
Eğer inkar etmemiz mümkün değilse.
Yangına körükle gidiyoruz işte meydan okumaya çalışıyoruz ölüme.
Arabada hız yapıyoruz işte bir şekilde sağ çıktığımızda o hızdan sonra ölüme karşı bağışıklığımız olduğunu düşünüyoruz değil mi?
Halbuki şunu düşünmüyoruz ya her gün milyonlarca insan bu sebepten dolayı ölüyor.
Bu bize bir şey olmayacak düşüncesi aslında ölümsüz olmak için duyduğumuz o çocuksu arzunun yansıması olabilir.
Elizabeth diyor ki arkadaşlar yıllarca bu sahada çalışmış deneyimli bir pis.
Sanırım diyor hayatta gerçekten karşımıza çıkmadan evvel ölüm ve ölmek üzerine ara sıra düşünmeyi.
alışkanlık haline getirmeliyiz biz ne yapıyoruz köşe bucak kaçıyoruz değil mi hani bu podcast'ı bile belki başlığına bakıp dinlemeyecek insanlar korkup eğer böyle yapmazsanız diyor ailenizden birine ağır bir hastalık
tanısı konulduğunda bize de kendi faniliğimizi yıkıcı bir şekilde hatırlatacaktır diyor yani kaçmayın diyor evet çok tatsız bir şey hiç hoş değil ama doğum kadar da doğal bir şey yani bir
o kadar yaşamın içinde olan bir şey hayatın akışında olan bir şey şimdi Size yasın 5 aşamasından bahsetmek istiyorum.
Çok kısaca değineceğim buna. Burada bireyin yaşı ve gelişim evresi yasa verilen tepkiyi etkileyebilir arkadaşlar.
Elbette kişiden kişiye değişebilir.
Şimdi yaz sonrası tepkinin yoğunluğu kaybın türüne, ölüm koşuluna, ölen kişiye olan bağlılığına göre insanların değişiklik gösterebiliyor.
Mesela en ağır yaz tepkisi verenler çocuklarını kaybeden ebeveynler arkadaşlar.
Bu bence de kesinlikle en ağırı.
Sabırlar diliyorum buradan. Yani beklenmedik şekilde meydana gelen ölümler tabii ki bu da çok ağır.
Bireylerin yaz sürecini bunlar daha da zorlaştıran etkenler.
Kişinin maneviyatı yaz sürecinde en olumlu etkenlerden biriymiş arkadaşlar.
Şimdi gelelim bu beş aşamaya.
Birinci aşama inkar dedik.
Nedir bu aşama? Yazın ilk aşaması.
İlk öğrenilen aşama.
Hayat bir anda çok anlamsız geliyor.
Şok var orada, inkar var.
Peki neden inkar ediyoruz?
Çünkü inkar benliğe acı verici olan durumdan kaçınmak için bilinç dışı olan bir kaçınma durumu.
Ve bu aşama işte bu benim başıma gelmiş olamaz aşaması.
Bunu sorguladığımız aşama. İkinci aşama öfke dedik arkadaşlar.
Öfke nedir?
Bireyin kontrol edemediği duyguları başkalarını suçlayarak belki saldırgan davranışlar göstererek hislerini kontrol altına alma girişiminde bulunma durumu değil mi öfke?
Şimdi bu noktada kişi şunu sorguluyor.
Niye ben? İkinci aşamada niye ben?
Birincisinde ne dedik? Bu benim başıma gelmiş olamaz.
İnkar ettik. İkinci aşamada niye ben diye sorguluyoruz.
Ve ikinci aşamada kişi kendini suçlar, etrafındakileri suçlar hatta...
Kaybettiği vefat eden kişiyi bile suçlayabilir.
Üçüncü aşama pazarlık aşaması.
Burada artık bir suçluluk başlıyor arkadaşlar.
Yaşananları bir şekilde sindirmeye telafi etmeye çalışıyoruz.
Bu kaybın yaşanmaması için ben ne yapabilirdim?
Bu noktada kendimizi suçlayabiliyoruz.
Keşke ben onu hastaneye götürseydim.
Keşke şunu yapsaydım. Keşke bunu yapsaydım.
Üçüncü aşama bu. Ve bu aşamada kendimizce anlaşmalar yaparak o gerçeği, o acı gerçeği değiştirme çabasına gitmeye çalışıyoruz.
Ama artık bu noktada bir kabullenme başlıyor.
Yavaş yavaş iyileşmeye başlıyoruz.
Dördüncü aşama ise depresyon arkadaşlar.
Bu aşama kaybı yaşamanın acısını ve o kaybın acısının vermiş olduğu sıkıntıları içeren aşama.
Burada kişi yaşananlara ve çevresindekilere karşı ilgisini kaybedebilir.
Kendini çevresindeki insanlardan soyutlayabilir.
Dördüncü aşama depresyon ve son evreye geldik.
Beşinci evre kabullenme evresi arkadaşlar.
Bu aşama ölüme ilişkin duygularımızın çözümlenmiş olduğu aşamadır.
Yani artık gerçeğin kabule geçildiği aşama, oluruna bırakıldığı yani yaşam sürecine uyum sağlanmaya başladığı aşamadır.
Artık kabule geçiş aşaması yeniden hayata dönmeye başlama aşaması diyebiliriz.
İşte bu beş aşama kısaca böyle.
Ben bu beş aşamayı dilerseniz eğer talep ederseniz...
Ayrı bir bölüm yapmayı düşünüyorum.
Uzun uzadıya konuşalım isterim bu yazın 5 aşamasını.
Eminim biraz olsun şifa olacak.
Yani iyi gelecek yaz içinde olanları diye düşünüyorum.
Bu 5 aşama arkadaşlar bizim aslında ölüm karşısındaki savunma mekanizmalarımız.
Ve tüm bu aşamalarda bizim hep yanımızda, hep yüreğimizde olan bir şey var.
Umut değil mi? Umut gerçekten o kadar güzel bir duygu ki insanı yaşama bağlayan gizli bir tutkal gibi değil mi?
Dr. Victor Franklin insanın...
Anlam arayışı eserinde hissetmiş olduğumuz o duygu bence.
Çünkü en çaresiz anlarımızda bile bizi ayakta tutan o şey umut.
Güneşli bir akşamda diye anonim bir şiir var arkadaşlar.
1944 yılında yazılmış.
Terez'in nazik toplama kamplarında yıllar boyu barakalarda yaşayan ve yine hayata tutunmayı başaran 15 yaş altında olan çocuklar.
Ve belki de bu umut sayesinde hayata tutundular.
Ve 15 bin çocuktan yalnızca 100 tanesi hayatta kaldı.
Şiir şöyle.
Çiçekler açıyor ve dünya gülümsüyor sanki.
Uçmak istiyorum ama nereye?
Ne kadar yükseğe? Eğer dikenli teller altında bile çiçek açabiliyorsa ben neden açmayayım?
Ölmeyeceğim diyor bu şiirde.
Şimdi doktor Elizabeth en ölümcül hastalıkla boğuşan hastaların onca çektiği acıda bile onları hayatta tutan şeyin umut olduğunu söylüyor arkadaşlar.
Eğer böyle bir hastanız varsa Elizabeth Kübler'in ölüm ve ölmek üzerine olan kitabını mutlaka okuyun.
Gerçekten çok farklı bir bakış açısı sunuyor.
Ölümcül hastalar, onların aileleri hatta doktorlar kesinlikle bu kitabı okumalı diye düşünüyorum.
Şimdi Doktor Elizabeth'in ölümcül hastalarla yapılan söyleşilerinden şöyle dikkat çeken detaylar var.
Onları paylaşmak istiyorum sizlerle.
Mesela 48 yaşında siyahi bir kadın var.
İşte göğsünde bir tümör varmış.
Çok ertelediğini söylüyor.
Yani orada bir ağrı hissettim ama doktora gitmeyi hep erteledim diyor.
Ertelemeyelim arkadaşlar. Bu tümör en başta siyah nokta kadarmış.
Gitgide büyümüş sonra da kontrolden çıkmış.
Şimdi bu hasta kocası tarafından terk edilmiş.
Senelerdir iki oğluyla yaşamaya çalışıyor.
Hayatını onlara adadığını söylüyor.
O yüzden sağlığını ihmal ettiğini söylüyor.
Ve söyleşinin bir yerinde ne kadar ömrü kaldığını bilmediğini ama eğer bunu bilseydi her gününün tadını çıkarmaya bakacağını söylüyor.
Bu gerçekten çok kıymetli arkadaşlar.
Bilmiyorum farkında mısınız? Yaşam bize verilen bir armağan.
Bazen unutuyoruz, hatırlatmak istedim.
Nefes aldığımız sürece varız değil mi?
Hayat devam ediyor nefes aldığımız sürece.
Ve hiçbir acı sonsuza dek sürmeyecek.
Şu an her ne acıyla mücadele ediyorsanız bunu sizlere hatırlatmak istiyorum.
Ve şu sözleri geçen TV'de atmıştım.
Rabindranath Tagore'un sözleri yine tekrar edeyim.
Diyor ki, zavallı kalbim sen biten günleri düşünüyor ve ağlıyorsun.
Gelecek olan günlerin...
Bulunduğuna sevin diyor. Çok anlamlı.
Bir başka hastaya gelelim.
17 yaşında genç bir kız.
Aplastik anemi hastası.
Bu kızın ölüme bakış açısı inançlı biri olduğu için çok daha başka arkadaşlar.
Soruyorlar ölümü nasıl algılıyorsun diyorlar.
Diyor ki aslında muhteşem bir şey.
Çünkü evinize gidiyorsunuz diyor.
Diğer evinize yani tanrının yanına gidiyorsunuz.
O yüzden de ölmekten hiç korkmuyorum diyor.
Bu noktada Mevlana'nın sözü geldi aklıma.
Hatta Mevlana'nın ölüm yıl dönümü.
Yani Şebi Arus denilen gün değil mi?
Düğün günü arkadaşlar. Çünkü ne der Mevlana?
Öldüğüm gün düğün günümdür.
Çünkü sevgilime kavuşacağım gündür der.
Yani sevgilim Tanrım oluyor. Tanrı'ya kavuşacağı günü düğün günü olarak ilan etmiştir.
Farsça'da zaten Şeb gece demek arkadaşlar.
Urs yani Arus gece.
Düğün gecesi anlamında Şebi Arus.
17 Aralık. Kanalımda Mevlana Podcast'ım var.
Mutlaka dinleyin derim. Mevlana'ya göre ölüm.
Beden zindanından bir kurtuluştur arkadaşlar.
Yani tanrıya, sevgiliye, dosta kavuşmaktır.
Onun deyişiyle vuslattır.
Mekandan mekansızlığa, zamandan zamansızlığa uzanıştır.
Divanı Kebir de Mevlana şöyle der.
Ölüm günümde tabutum götürülürken ben de bu dünyanın derdi gamı var.
Dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum zannetme.
Bu çeşit bir şüpheye düşme.
Sakın öldüğüm için bana ağlama.
Yazık oldu, yazık oldu deme.
Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık deme.
O vakit benim ayrılık vaktim değil, buluşma, kavuşma vaktimdir.
Bu hal sana batmak, kaybolmak gibi gözükse de aslında bu hal...
Doğmaktır. Yeniden hayata kavuşmaktır.
Hangi tohum yere atıldı, ekildi de tekrar bitmedi.
Topraktan baş kaldırmadı.
Hangi kova kuyuya sarkıltıp dolu çıkmadı.
Toprağa konulduğumu zannetme.
Ayağımın altında yedi gök vardır diyor.
Az önceki kızın bakış açısını ona benzettim.
Bir başka hastaya gelelim.
Diyor ki hala...
Tüm arzuladıklarımı yapabilmeyi gerçekten çok isterdim diyor bu söyleşide.
Bu arada arkadaşlar bu bölümden sonra lütfen pişman olacağınız 5 şey diye bir bölümüm var.
Onu dinleyin. Orada benzer bir konuyu ele alıyorum.
Hayatının son anlarını yaşayan insanların genel olarak 5 pişmanlığı var.
Bunları anlatıyorum. Gerçekten hayata bakış açınızı değiştirecek bir bölüm o.
Ölüm karşısında dediğim gibi insanların tutumları yaşına, kültürüne, inancına göre değişebiliyor.
Mesela Yahudilikte ölüm ağır bir...
ceza ama korkunç da bir gerçek.
Hristiyanlıkta ölüm sadece bedenin kaybı ve hayatın daha güzel bir şekilde bürünmesi anlamında.
Müslümanlıkta biliyorsunuz ruhun bedenden ayrılıp tanrı katına yükselmesi.
Hinduların çoğuna göre zaten reenkarnasyon var.
Yani ruhun sürekli olarak tekrar tekrar bedenlendiğine inanıyorlar.
Onların tabii ki elbette ölüme bakış açısı çok çok daha başka.
Ölüm tarih boyunca pek çok filozofun da derinlemesine ele almış olduğu bir konu olmuştur.
Hatta buna da apayrı bir bölüm yapmak istiyorum ama şöyle kısaca değinecek olursam Parmenides mesela varlığın var, hiçliğin hiç olduğunu söylemiştir.
Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz.
Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını der Herakleitos.
Ölümü bir son değil, bir geçiş olarak gören ve büyük bir cesaretle ölüme yürüyen Sokrates.
Ruh bu dünyadan da yerine göç eder ve değişir der arkadaşlar.
Ölümü her yönden doğal karşılar.
Korkulacak hiçbir tarafı yok der, dönüşümsel bir süreç olarak görür.
Ona göre ruh zaten ölümsüzdür.
Fiziksel bedenimiz bir hapishanedir tıpkı Mevlana'nın dediği gibi.
Ölüm ruhu serbest bırakır.
ruh geldiği yere geri döner Sokrates'e göre.
Platon'a göre ise ölüm rüya bile görülemeyecek kadar çok derin bir uykuya benzer.
Aristoteles'e göre öldükten sonra geriye ne ruh kalacaktır ne de beden.
İkisi de aynı anda yok olup gidecektir.
Ruh ancak beden ile beraber varlığını sürdürebilir der Aristoteles.
Stolc'lara baktığımızda ölümü oldukça doğal karşılıyorlar ve derler ki iyi yaşamayı öğrenmek aynı zamanda...
İyi ölmeyi öğrenmek veya iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektir derler.
Montaigne'e göre insanın doğuşu nasıl onun için her şeyin doğuşuysa ölümü de her şeyin ölümüdür.
Dünyaya hiçlikten gelirken duymadığımız kaygıyı hayattan ölüme yani hiçliğe giderken neden duyuyorsunuz der Montaigne.
Ölmek insanın mayasında vardır der.
Dünyaya geldiğimiz gün bir yandan yaşamaya bir yandan ölmeye başlarız der.
Shakespeare'e göre ölüm uyumak gibidir, bir düş görmek gibi bir şeydir.
Nietzsche çiçeğimse şöyle demiştir.
Ölümünüz insana ve yeryüzüne bir hakaret olmamalı dostlarım.
Ben bunu istiyorum ruhunuzun balından.
Aksi takdirde sizinki...
Yanlış bir ölümdür der Zerdüşt'ün de.
Bugün ölüm üzerine kısaca konuştuk.
Onu hatırladık korkmadan.
Hayatın doğal akışında olduğu gibi ele almaya çalıştık.
Merve sen bu konuda ne düşünüyorsun derseniz ben direkt Epikür gibi düşünüyorum arkadaşlar.
Epikür'e göre ölüm duygulardan yoksun olma halidir ve şöyle der.
Ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesine kendini alıştır.
Çünkü iyilik ve kötülük duyularla vardır.
Ölüm ise duygulardan yoksun olmaktır.
Böylece ölümün bizim için hiçbir şey olmadığı düşüncesi ki doğrusu da budur, ölümlü yaşamı keyifli kılar.
Ona sonsuz bir zaman ekleyerek değil, ölümsüzlük özlemini ortadan kaldırarak.
Ölüm geldiği zaman Acı verecek diye değil de düşüncesi acı veriyor diye ölümden korktuğunu söyleyen saçmalamış olur.
Çünkü gerçekleştiğinde bir kötülüğü dokunmayan şeyi ya da dokunursa diye beklemek boşuna üzülmektir.
Biz varken ölüm yoktur, ölüm varken de biz yokuz.
Ama bilge ne yaşamaktan vazgeçer ne de yaşamamaktan korkar.
Çünkü ne yaşamak ona ağır gelir ne de yaşamamayı bir kötülük olarak görür.
Ve son olarak Farabi ne diyor?
Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun diyor.
Çünkü Victor Hugo'nun dediği gibi ölmek bir şey değil yaşamamak korkunç.
Arkadaşlar bu yeni seneyi dolu dolu yaşamamız ve aldığımız her nefesin kıymetini bilmemiz dileğimle Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Unutmayın Evital sağlık alanında ihtiyaç duyduğunuz her an...
Bir tık yakınınızda arkadaşlar açıklamalardaki linkten Evital hakkında daha detaylı bilgi alabilirsiniz.
Yep yeni bölümler gelecek.
O yüzden beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram'a da bekleriz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
