
Paribu Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Paribu" hakkında reklam içerir*
Transkript
Paribo, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Kısa bir aradan sonra tekrar karşınızdayım.
Podcastlere şöyle küçük bir mola verdim biliyorsunuz ve o molada da böyle okumayı istediğim kitaplar vardı.
Onlara baktım bir şeyler yaptım böyle kafamı topladım geldim.
Bugün ne konuşacağız Merve?
Hayatımızı birçok boyutta nasıl yeniden düşünüp ele alırız ve dönüştürürüz?
Bunu konuşalım istedim.
Neden? Çünkü son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında bana en çok haz veren eğitimci yazı...
Dr. Bahar Eriş'in.
Kendisini çok seviyorum biliyorsunuz.
Düşleyen, düşünen ve dönüşen insan kitabı oldu.
Bu kitapta neler var?
Bize okulda öğretilmeyen yaşam becerileri var.
O yüzden çok kıymetli. Duygusal zekanın öneminden bahsediyor.
Dikkat ve odaklanma becerisi ama o kadar akıcı anlatmış ki bunları.
Yani hiç sıkılmıyorsunuz okurken.
Benim için bu çok önemli. Yaratıcılık, eleştirel düşünme, zaman yönetimi ve bir yaşamı inşa etmek hakkında bölümlerden oluşuyor.
Ben bugün size bir kısmını anlatacağım ama bu kitaba...
Gerçekten 10 bölüm yaparım yani o kadar kapsamlı, o kadar akıcı bir kitap.
Zaten kitaba başladım böyle yarısına falan geldim.
Hemen Bahar Hoca'ya mesaj attım Instagram'dan.
Hocam kitabınıza bayıldım.
podcast'ını yapmak istiyorum dedim.
O da çok sevindi. Şimdi ben bu kitabı niye sevdim arkadaşlar?
Çünkü makalelerle, kaynakçılarla desteklenen kitapları çok seviyorum ve dili de çok yalın.
Bir sürü yeni bilgi öğrendim.
O yüzden çok hoşuma gitti ve altını çizmediğim yer kalmadı.
Sonra dedim ki ya ben bir sürü şey öğrendim, heyecanlandım.
Bunları hemen anlatmam lazım.
O yüzden koşarak geldim mikrofonumun başına.
Tabii ki kitabın hepsini anlatmayacağım.
Çünkü herkes okusun isterim.
Şimdi hemen başlayalım.
Kitap Montaigne'in şu sözleriyle açılıyor.
Bunu farkındalık defterime hemen yazdım.
Montaigne şöyle demiş.
Yaşamın yararlılığı günlerin uzunluğunda değil.
zamanın kullanımındadır.
Bir insan uzun yaşamış ama çok az yaşamış olabilir.
Zaman sizinleyken onu iyi kullanın.
Yeterince uzun bir yaşam sürmek gün sayısını değil sizin istencinize bağlıdır.
Montaigne sabah erken kalkma sebebimi açıklamış resmen.
Şimdi en çok etkilendiğim yerlerden bahsedeceğim size böyle altını çize çize yıldızlar attığım yerler var.
Sokrates'e göre bizim büyük düşmanlarımız şunlar arkadaşlar.
İlki anlık yaşama arzusu.
Diğeri ise hazla duyulan tutku.
Çünkü bunları abarttığımız zaman hayatımız anlamını kaybedebilir.
Neden? Çünkü amaçtan yoksun bir yaşam bir insanın başına gelebilecek en talihsiz şeylerden biri bence.
Viktor Frank diyor ya çağımızın en büyük hastalığı amaçsızlık, can sıkıntısı, anlam ve amaç eksikliğidir diyor.
Sizce de öyle değil mi soruyorum size.
Yine Montaigne'in dediği şu söz geldi şu an aklıma.
Bir amaca bağlanmayan...
ruh yolunu kaybeder.
Bu sözü çok severim. Çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.
Bahar Hoca diyor ki yaşamınızın sonlarına doğru yaklaştığınızda şöyle bir geriye dönüp baktığınız zaman vaktinizin çoğunu sosyal medyada kedi videosu izleyerek 5 farklı açıdan selfie çekerek başkalarının
çoğunlukla gerçeği yansıtmayan hayatlarına bakıp hayıflanarak böyle geçirmiş olmayı ister miydiniz o hayatı diye soruyor.
Gerçekten tokat etkisi.
Düşünsenize 80 yaşına gelmişsiniz şöyle bir arka Arkanıza geçmişe dönüp bakıyorsunuz ve karşılaştığınız manzara bu.
İnsan kahrolur ya ben ne yaptım diye diye kahrolur.
Amaçsız bir yaşam evet potansiyelimizi gerçekleştirmeye engel oluyor.
Ama bunun dışında çok büyük negatif etkileri de var.
Zihinsel ve fiziksel sağlığımıza da zarar veriyor.
Araştırmalar bunu gösteriyor.
Hayatta bir amaç sahibi olmanın...
ömrü uzattığını biliyor muydunuz?
Eğer hayatta bir amacınız varsa hem ömrünüz uzuyor hem de ileriki yaşlarınızla bilissel gerilemeye karşı bir koruma kalkanınız oluyor amaç sahibi insanların.
Hem de kalp sorunlarınız azalıyor, felç riskiniz azalıyor ve uyku bozukluklarınız da azalıyormuş.
Bunların hepsi amaç sahibi olmaktan geçiyor.
Sokrates'e göre ikinci içsel tehdit ise şu.
Başarı tutkusu, zengin olma ve yüksek statü kaygısı gibi konular.
Bunlar çok tehlikeli.
Neden? Çünkü böyle bir yaşam yani işte sadece zengin olmaya odaklanmışız.
Yüksek statü kaygımız var ve başarı için koşuyoruz böyle sürekli.
Ne olacak sonunda? Ben kimim ya?
Ben hayattan ne istiyorum?
Bunlardan uzaklaşmış olacağız değil mi bu sorulardan?
Bir de şu var yaşamımızı böyle üst üste tuğlalar koya koya inşa ediyoruz bence.
Ve her bir tuğla bizim becerilerimiz, deneyimlerimiz.
Ama insan en sonunda inşa etmiş olduğu bu binadan memnun da olmayabilir.
Ne yapacağız o zaman? İte kaka devam mı etmemiz gerek?
Alın Bacu bu konu için diyor ki inşa ettiklerinizden vazgeçmeyi bilmeniz gerekir.
Çünkü başka bir şey sizi gerçek yaşama çağırmaktadır diyor.
Evet bazen inşa ettiklerimizden vazgeçip başka bir yola gitmeyi seçebiliriz.
Bu kötü bir şey değil. Zaten artık biliyorsunuz geçmişe nazaran insan ömrü epey bir uzadı.
Neredeyse 100 yıl yaşıyoruz ama aşağı yukarı bu 100 yılın 20 yılını okulda harcıyoruz.
45 yılımızı da iş hayatında harcıyoruz.
Geri kalanı da zaten emeklilikte geçiyor.
100 yaşında garantisi yok tabi ama geleceğimizi şekillendirirken en önemli noktalardan biri doğru zamanda doğru yerde olmak.
Tıpkı yıllardır herkesin aklında, dilinde ve cebinde olan para bu gibi.
Paribu kurulduğu günden bu yana geleceği şekillendirme hedefiyle faaliyetlerini sürdürüyor biliyorsunuz.
Hayatımızın her sahasında var.
Yalnızca teknoloji alanında lider olmakla kalmayıp kültür, sanat, sosyal sorumluluk alanlarında değer ve fayda üretmeye devam ediyor.
Paribu 2017'de hayatımıza kripto para işlem platformu olarak girdi ve bugün 6 milyondan fazla kullanıcısı var.
Peki ama neden?
Paribu bu sürede neler yapmış?
Şöyle kısaca bir göz... Paribu Hub mesela 2021'den bu yana geleceğin teknolojileri üzerine 16 eğitim gerçekleştirdi.
Bunları daha önce size tanıtmıştım.
Bu eğitimler 4000'den fazla kişiye erişti.
Bu kısım gençler için bence çok önemli.
2019'da kurulan Paribulog ise doğru bilginin kaynağı olma rolünü üstlenerek güncel haberleri, sektöre dair gelişmelerin ve terminoloji üzerine içeriklerin yer aldığı bir platform.
Paribulog'un içerikleri 8 milyondan fazla kişiye erişti.
Hatta Paribu Reads çatısı altında şimdiye kadar sponsorluğunu üstlendiği kitaplar binlerce kişiye ulaştı.
Bitcoin dünyasına da 2020'de Paribu ile adım attık çoğumuz.
Neden? Çünkü 7.24 hizmet veren ilk kripto para işlem platformu Paribu.
Hem altyapısı hızlı hem arayüzü çok kullanışlı.
Bitcoin nedir podcastimi de öneririm yeri gelmişken onu da yine Paribu sponsorluğunda yapmıştık.
Yine Paribu'nun yapmış olduğu en kıymetli işlerden biri bence 6 Şubat.
depreminin yıldönümü biliyorsunuz yarın.
Deprem zamanında blok zincir teknolojisi imkanlarını kullanarak Paribu bölgede faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına destek olmuştu.
Paribu afet destek sayfasından Paribu anında sınırlar ötesi bağış imkanı sağlamıştı hatırlarsanız.
Bugüne kadar Sen de Gel derneği iş birliğiyle Afrika'da 12 su kuyusu açarak 6000'den fazla kişiye temiz su imkanı sağladı.
Bunlar çok kıymetli işler gerçekten.
Sanat deyince de tabii ki Paribu Türkiye'nin kültür sanat alanının öncü kurumlarıyla yine Paribu işbirliği yaptı.
İKSV, İstanbul Film Festivali ve Film Hekimi ve daha nicesi.
2022'de Türkiye'nin en büyük sinema salonu Zincir'e CGV Mars Sinema Grubu'a sponsor oldu ve sinemada da Paribu Cineverse dönemi başladı böylece.
Yani kısacası... Paribu gündelik hayatımızın en önemli parçalarından biri haline geldi.
Neden doğru yer Paribu diyorum.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten nedenlerini detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Hadi devam edelim. Yaşam sürelerimizden bahsediyordum.
Şu bir gerçek. Eskisi gibi ömürler kısa değil.
O yüzden inşa ettiklerimizden vazgeçmek, tek bir meslekte kalmak falan o kadar kötü bir senaryo değil.
Yani insan kırkından sonra rotada değiştirebilir, her şey olabilir.
2050'lerde ortalama yaşam süresinin artık...
70'in üzerinde olması bekleniyormuş.
70'in üzeri.
ABD'de 8,44 milyon gencin katılmış olduğu kapsamlı bir araştırma yapılıyor.
Ve çıkan sonuç şu.
Yetişkinliğe geçiş artık epey bir yavaşlamış.
Çocukluk dönemi gitgide uzamış.
Ve gençler yetişkinliğin sorumluluğunu almayı daha daha ileri dönemlere ertelemişler.
Anlayacağınız Peter Pan'lar çoğalıyor.
Yani hala çocuk olan yetişkinler.
Böyle bir bölümüm vardı hatırlarsanız.
Bahar Hoca diyor ki... Yatım boyunca karakterime uygun olmadığı için kurumsal bir ortamda çalışmadım.
Hep serbest çalıştım demiş.
Aranızda böyle dinleyicilerim var biliyorum.
Hani ben de böyleyim diyorsanız eğer bu işin zorluklarını biliyorsunuzdur.
Çünkü kendi kendinizin patronu olmak eşittir.
Yüksek bir öz disiplin demek.
Çünkü sizi disipline edecek hiçbir şey yok.
O yüzden o öz disiplini daima kendiniz sağlamanız gerekiyor.
Zaten dünyada özellikle pandemi sonrasında böyle bir yere doğru gidiyor.
Evden çalışmalar arttı.
Esnek çalışmalar arttı.
Sonuç odaklı çalışma ortamı yani ROW kavramı ön plana çıktı.
Esnek çalışma bu. Hani işini zamanında ve olması gerektiği gibi yap.
Bu yeterli. İş saatlerini falan her şeyini kendin belirliyorsun.
Yeter ki dediğim gibi o işi zamanında yapın ve layığıyla yapın.
Bu yöntemi uygulayan şirketlerin üretkenliği %40 oranında artmış ve işten çıkanların sayısı %90 oranında azalmış.
İnsanlar daha verimli olmuşlar.
Bizim ülkemize tam anlamıyla ne zaman gelir bunu bilemeyiz ama yurt dışında böyle çalışan şirketlerin sayısı günden güne artıyor.
Ama işte böyle yerlerde çalışmak için tabii ki öz disiplin gerekiyor ve sadece okulda aldığımız eğitim yetmiyor.
Otodidakt da olmamız lazım.
Yani kendi kendini yetiştiren insanlar, kendi kendine öğrenenler.
Benjamin Franklin, Leonardo da Vinci ve Michael Faraday gibi isimler biliyorsunuz otodidaktı ve bir sürü isim var böyle.
Geçen sanırım Marcus Aurelius bölümünde Emin Çapa'nın bir konuşmasını paylaşmıştım.
Çok beğenmiştiniz. O da diyordu ya hani okulda size verilenlerle yetinmeyin üstüne bir şeyler koyun diyordu.
Celal Şengör diyor ki bilgi bankadaki paradır.
Anlamaksa O parayı kullanmaktır.
Biz o parayı kullanabiliyor muyuz?
Önemli olan bu. Bir mimar demişti ki ben çok iyi bir okulda okumadım.
Hani mimarlık eğitimi çok iyi bir okulda almadım.
Ama okula başlar başlamaz bu alanda çalışmaya başladım.
İşte stajlar yapmış, firmalarda çalışmış.
Öğrencilik zamanında. Yani o iş için ne gerekiyorsa kendini adamış ve kendini donatmış.
O 4 sene boyunca eğitim aldığı dönem.
Ve mezun olduktan sonra da çok iyi bir yere işe alınmış.
Çünkü deneyimle 4 sene boyunca kendini zaten eğitmiş.
Çok çok daha iyi okullardan mezun olan arkadaşları ondan yardım istemişler.
Çünkü bilgi var. Evet çok iyi bilgi almışlar.
Çok iyi bir okulda okumuşlar ama ne yok?
Uygulama yok. Sadece bilgide kalmış öğrendikleri şeyler.
İşin uygulama kısmında böyle bir dökülmüşler yani.
O yüzden eğer öğrenciyseniz ve beni dinliyorsanız lütfen bunu dikkate alın.
Mimarlık demişken Anthony Gaudi benim en sevdiğim mimardır.
Kendisi kanalımda bölümü var.
Hatırlarsanız o da sadece kendisine verilen eğitimle yetinmemişti değil mi?
Onun dışında. içinde de bir arayışları vardı.
O yüzden diploma notumuz ya da okulu derecelerle bitirmemizin bazen gerçekten pek bir önemi olmuyor.
Önemli olan bizim o bilgilerle ne yaptığımız, onları nasıl bir dolaşıma soktuğumuz.
O bilgiyi hayatın içinde kullanabiliyor muyuz?
Meslek hayatımızda olacaksa kullanabiliyor muyuz?
Atatürk mesela bölüm birincisi mi zannediyorsunuz?
Hayır değil. Bölüm sekizincisidir Atatürk.
459 öğrencinin arasında sekizinci olmuştur ama Atatürk.
Ve Atatürk o kitabı okumasaydı diye bir bölüm Ölüm yapmıştım size kafasındakileri nasıl cephede uygulamaya koyduğunu anlatmıştım.
Savaşı bu şekilde nasıl kazandığını anlatmıştım.
Olay bu arkadaşlar.
Yani demem o ki o diplomalarımıza güvenme devri günden güne geçiyor.
Ben şimdi üniversitede okusam hani birinci olayım plaket alayım bilmem ne herhalde kasmazdım kendimi bu kadar.
Kendimi daha fazla donatırdım ne bileyim giderdim ikinci bir dil üçüncü bir dil öğrenmeye çalışırdım falan.
Başka şeyler yapardım çünkü dediğim gibi bu devirde artık.
Diplomanın çok bir önemi yok gibi görünüyor.
Google bile artık not ortalamasıymış, IQ testiymiş.
Bunlara bakmıyor. Hani hiç üniversite okumamış kişilerin oranı Google'da gitgide artmış.
Hiç üniversite okumadığı halde kendini inanılmaz eğitmiş insanlar var biliyorsunuz.
YouTube'dan izleye izleye, online'dan eğitimler ala ala millet neler öğreniyor.
Zehir gibi gençler var bunu biliyorum.
Yani bilmek değil uygulamak önemli.
Bilgi dediğiniz şeye ulaşmak gerçekten hiçbir devirde bu kadar kolay olmamıştı.
Herkes ulaşıyor bilgiye.
Önemli olan... senin o bilgiyi nasıl işlediğin dediğim gibi hayatına nasıl entegre ettiğin.
Ota sanayide bir usta vardı.
Adam çocukluktan başlamış bu işleri yapmaya ve neredeyse hani 40 yıllık ustadır.
Artık arabaları böyle nasıl iyi çıkarıyorsa Almanya'dan ulaşmışlar bilgi alabilmek için.
Mühendisler arıyor düşünün öyle bir insan.
Kendi kendine eğitmiş hiç kimse ona bir şey öğretmemiş kendi öğrenmiş.
Hani mantarlar bölümünde kendi kendini yetiştirmiş bir mikologdan bahsetmiştim size.
O adamdan da profesörler bilgi almaya çalışıyordu.
Çünkü çoğunun sahada böyle bire bir mantar bilgisi yok.
Hani varsa da sınırlı ama o adam hep sahada mesela uygulamada kalmış sürekli.
Kısacası asıl önemli olan ne bildiğimiz değil, bildiklerimizle ne yapabildiğimiz.
Kaldı ki ülkede üniversite eğitiminin kalitesi malumunuz.
Belli başlı okullar dışında tabii.
Hani mezun olunca ben 10 numara 5 yıldız bir eğitimle mezun olacağım Merve diyorsanız okey.
Peki bu çağda hangi beceriler ön plana çıkıyor?
Harari'ye göre bu devirde en gerekli 4 beceri bunlara 4C diyor.
Eleştirel düşünme, iletişim, işbirliği ve yaratış.
Bunlara öğrenme yetkinlikleri deniyor arkadaşlar ama hepsinden önemlisi değişimle başa çıkabilmek, yeni şeyler öğrenebilmek ve alışılmışın dışındaki durumlarda akli dengemizi koruma becerimiz.
Yani kendimizi tekrar tekrar yeniden inşa etmemiz gerekecek.
Nietzsche çiçeğimin dediği gibi.
Ama önce sen kendini inşa etmelisin.
Dimdik bir beden ve dimdik bir ruhla.
Ve diyor ki derisini değiştirmeyen yılan ölmeye mahkumdur.
Peki becerilerimizi nasıl geliştiririz?
Zaten bu kitabın amacı da bunları anlatmak.
Merve benim artık yaşım geçti.
Ne yaşam becerisi geliştirmesi diyorsanız hayır geç kaldığınızı düşünmeyin.
Yazar David Epstein bu konuda diyor ki kendinizi olmadığınız genç insanlarla değil dünkü sizle kıyaslayın.
Kendinizi dünkü sizle kıyaslayın.
Herkesin gelişim hızı farklıdır.
O yüzden başkalarının size geri kaldığınızı düşündürmesine izin vermeyin.
Kendi kişisel yolculuğunuza ve projelerinize Michelangelo'nun bir mermer buluğa yaklaştığı gibi mesafe kat ettikçe öğrenip kendinizi ayarlayarak ve hatta Önceki hedeften vazgeçip
gerek duyduğunuz takdirde tamamen yönünüzü değiştirerek yaklaşın.
Bir çalışma alanından ya da sektörden tümüyle ayrılıp başka bir alana geçtiğinizde bile eski deneyimleriniz boşa gitmez demiş.
Kendinizi yeniden yeniden inşa etmek, öğrenmeye kesintisiz devam etmek, bunun için sürekli çabalamak.
Bütün bu çabanın ne anlamı var diye soranlara Sisyfos efsanesini hatırlatmış Bahar Hoca.
Sisyfos efsanesi beni çok...
etkiler. Hikaye şöyledir.
Korint kralı Sisyfos'u tanrılar cezalandırıyor ve onu bir kayayı aralıksız olarak bir dağın zirvesine yuvarlayıp çıkarmaya mahkum ediyorlar.
Sisyfos kayayı kantar içinde tepeye kadar getirdiği anda kaya kendi ağırlığıyla tekrar aşağı düşüyor.
Tekrar çıkarıyor, tekrar aşağı düşüyor.
Sürekli bir kısır döngü ve Sisyfos kayayı her seferinde tekrar tekrar yukarı taşımak zorunda.
Cezası bu. Tanrılar yararlı ve umutsuz çabadan daha büyük bir ceza olmadığını düşünmüşlerdir belki de.
Albert Camus'un Sisyphos söyleminde Sisyfos bir kahramandı hatırlarsanız.
Her şeye rağmen hep çabalaması, varoluşa karşı bir direnişti aslında.
Yaşam ve ölüm arasındaki ikilemden o yaşamayı seçmiştir.
Hayat anlamsız da olsa her zaman mücadeleye devam etmeliyiz.
Tıpkı Sisyfos gibi.
Şimdi size çok hoşuma giden bir yaşam felsefesinden bahsetmek istiyorum.
Afrika'nın yaşam felsefesi Ubuntu.
Bunu yeni öğrendim çok hoşuma gitti.
Afrika'da çalışan batılı bir antropolog bir kabilenin...
çocuklarına bir oyun oynatıyor.
Çocukları yan yana diziyor ve herkese karşıdaki ağaca var güçleriyle koşmalarını söylüyor.
Ağaca ilk ulaşan kişi hem birinci olacak hem de o ağacın tüm meyvelerini yeme hakkına sahip olacak.
Tam başlayacaklarken çocuklar çok ilginç bir şey yapıyorlar.
Hepsi birlikte el ele tutuşup ağaca doğru koşmaya başlıyorlar ve ağaca hep Birlikte vararak hep beraber o meyveleri yemeye başlıyorlar.
Antropolog tabii çok şaşırıyor ve çok etkileniyor.
Çocuklara neden böyle yaptıklarını soruyor ve aldığı cevap şu oluyor.
Eğer yarışsaydık sadece birimiz birinci olacaktı ama Ubuntu yaparak hepimiz kazandık diyor.
Ubuntu ben biz olduğumuzda benim anlamına gelen bir felsefeymiş.
Nobel Barış Ödüllü Desmond Tutu Ubuntu'yu şöyle açıklıyor.
Ubuntu'ya inanan bir insan diğerlerine açıktır, diğerlerine olumludur.
Diğerleri iyi ve yetenekli olduğunda tehdit altında hissetmez.
Onun daha büyük bir bütünün parçası olduğunu bilmekten gelen bir özgüveni vardır.
Ve diğerleri aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulme uğradığında ya da ezildiğinde kendini de aşağılanmış hisseder.
Güney Afrikalı lider Nelson Mandela Ubuntu ruhunu şöyle açıklamış.
istemek zorunda kalmadan köylüler tarafından ağırlanması demiş.
Tıpkı bizim Anadolu'daki tanrı misafiri anlayışımız gibi diyor Bahar Hoca.
Yani özünde aynı bütünün parçası olma ruhu var.
Ne kadar güzel değil mi bu Ubuntu olayı?
Yani bu zamanda kaybettiğimiz bir şey.
O birlik ruhu, ortak bir amaç etrafında birleşmek.
Bir belgeselde izlemiştim.
Tek başına çok küçük ve çok savunmasız bir sürü balık böyle dağınık halde dolaşıyorlar ve bir anda kendilerinden büyük bir balık geliyor.
Tam bunları yiyeceği esnada tam ağzını açıyor.
Bunlar bir an O küçücük balıklar kocaman bir balık şekline getiriyorlar kendilerini.
Bir sürü halinde ama balık şeklinde.
Ve o büyük balık, onları yiyecek olan balık korkup kaçıyor.
Balıklar bile ubuntu yapıyorlar.
Ne diyordu Atatürk?
Birlik ve beraberlik ölümden başka her şeyi yener.
Bir ulus sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.
Ubuntu felsefesi kısaca böyleydi.
Şimdi biraz EQ'dan bahsedeceğim.
Yani duygusal zekadan.
Bu da çok önemli. Buna ayrı bir bölüm gelecek daha sonra.
Duygusal zeka, duygusallıkla çok karıştırılıyordu Bahar Hoca.
Çok haklı. İnsanlar öyle algılıyorlar adından dolayı duygusal zekayı.
Aristoteles'in şu sözleri aslında bu.
Bunu çok güzel açıklıyor. Herkes öfkelenebilir.
Bu kolaydır. Ancak doğru kişiye, doğru derecede, doğru zamanda, doğru amaç için ve doğru bir şekilde öfkelenmek işte bu kolay değildir diyor Aristoteles.
Duygusal zeka aslında böyle bir şey ve dört temel bileşeni var.
Öz farkındalık yani kendini objektif olarak değerlendirebilme.
Kendi duygularının ve kendi tepkilerinin farkında olma.
Ben bunları anlatırken kendinizi düşünün bu bende var mı diye.
Öz yönetim yani adaptasyon, iyimserlik.
inisiyatif alabilme, duygu ve tepkilerini kontrol edebilme, bunlar sizde var mı?
Sosyal farkındalık, empati, ilişki yönetimi şeklinde özetlenebilir.
Belki bunlardan birinde daha iyi olabilirsiniz.
Belki birinde daha zayıfsınızdır.
Duygusal zeka hem kendi duygularımızın hem de diğer insanların duygularının farkında olmamız ve onları anlamamıza yarayan zihinsel bir yetenek arkadaşlar.
Hani bunu kim nasıl icat etti diye düşünüyorsanız ben de düşünüyordum bunu.
Şöyleymiş sanayi devrimiyle beraber...
Artık tarım toplumundan biliyorsunuz bambaşka bir evreye geçtik.
Tarım toplumunda insanlar tarlada çalışıyorlardı.
IQ'ya falan gerek yoktu.
Ama artık zihinsel beceriler, soyut düşünme ve muhakeme bunlar önem kazanmaya başladı.
IQ testleri de bu dönemde ortaya çıktı.
Yani sanayi devrimiyle beraber IQ testleriyle mantıksal ve mekansal düşünme yetisi ölçülmeye çalışıldı.
Soyut düşünme becerileri ölçülmeye çalışıldı.
Sonra dünya değişip geliştikçe IQ da yetmemeye başladı.
Artık IQ dediğimiz duygusal zeka.
Doğdu bundan sonra. Çünkü iş hayatında sadece zihinsel beceri yetmez.
İnsanlar bunu fark ettiler.
Birlikte çalışmak, takım ruhu, duygu kontrolü, etkili iletişim.
Bunlar da lazım. Sadece IQ ile olmuyor.
Daniel Goleman duygusal zeka deyince ilk akla gelen isim.
Ve diyor ki duygusal becerileriniz zayıfsa, öz farkındalığınız düşükse, stresli duyguları yönetemiyorsanız.
Empatiden yoksunsanız, etkili ilişkiler kuramıyorsanız, ne kadar zeki olursanız olun çok fazla ileri gidemezsiniz diyor.
Alain de Botton duygusal zekanın karşısına duygusal cehalet kavramını koymuş.
Çok hoşuma gitti bu tanım.
Bu arada yepyeni bir zeka türü öğrendim arkadaşlar.
IQ dedik, EQ dedik ve yenisi geldi.
SQ, SQ'da ruhsal zeka kavramı demekmiş.
Ken O'Donnell bu kavramın öncülerinden ve diyor ki SQ IQ ve EQ'nun toplamıdır.
SQ'mu nasıl ölçebilirim Merve diyenler şu soruları cevaplayabilir.
Karşınızdakinin iyiliğiyle.
Ne kadar samimi bir şekilde ilgileniyorsunuz?
Başkalarıyla ne kadar temiz bir oyun oynuyorsunuz?
Başkalarının insanlık onuruna ne kadar saygınız var?
Kararların ne kadar makul ve ne kadar mantıklı?
Başkalarının kusurlarına karşı erdemlerini görmekte ne kadar ustasınız?
Dış dünyadaki durum ne olursa olsun bilgelik ve şefkatle hareket edebiliyor musunuz?
İç huzurunuzu koruyabiliyor musunuz?
Bu sorular sizin SQ derecenizi aslında bir nebze gösteriyor.
Şimdi duygusal zekaya geri dönecek olursam en önemli değerlerinden biri empati.
Duygusal zekanın. Burada çok hoşuma giden bir örnek vardı empati üzerine.
Bahar Hoca'nın New York'ta öğretmenlik yaptığı dönemde yaşamış olduğu bir olay bu.
Evan isimli bir öğrencisi var.
4 yaşında ve dürtü kontrolü sorunu var.
Babası annesini terk etmiş.
Annesi bekar hayat mücadelesi veren çalışan bir kadın ve Evan deyince herkesin aklına ilk olarak onun sorunları geliyor.
Belli ki zor bir çocuk.
Ama diyor benim zihnimde Evan bambaşka bir yer edinmişti.
Hani herkese göre o problemli bir çocuktu ama benim için öyle değildi.
Çünkü bu küçük çocukta olağanüstü bir empati kabiliyeti görmüş Bahar Hoca.
Bir keresinde sınıfta bir öğrenci yere yatmış böyle hüngür hüngür ağlıyor.
Öğretmenler çocuğu sakinleştiremiyorlar.
O sırada Evan gidiyor.
Yerde ağlayan arkadaşının karnının üzerine elini koyuyor.
Yüzüne sessizce bakıyor ve ona...
Sevkat gösteriyor. Onun yanına uzanıyor.
Ve bir süre sonra çocuk ağlamayı bırakıyor.
Beraber oyun oynamaya başlıyorlar.
Yani sorunlu Evan empatinin en güzel örneğini sergilemişti diyor.
Gözlerim doldu diyor Bahar Hoca.
Ben de okurken gerçekten aynı duyguları hissettim.
Burada söylediği şey çok hoşuma gitti.
Diyor ki insanları sorunlarına indirgeyerek etiketlemeye meyilli zihinlerimize.
Bir kez daha kızarak izlemiştim olanları.
Lori Petro diyor ki çocuklara empati öğretmek gerekmez.
Çocuk hayatındaki yetişkinler onu dinlediğinde ve ona saygılı davrandığında empati öğrenir demiş.
Bunu bir düşünelim derim.
Yapılan çalışmalar gösteriyor ki bize benzeyen bizim dilimizi konuşan, güvenli olduğunu hissettiğimiz kişilerle empati kuruyormuşuz.
Onlara empati duyuyormuşuz.
Bu da empatinin bile taraflı olduğunu gösteriyor.
İnsanlarda empati becerisi hayatın çok erken dönemlerinde başlıyor ve duyguların kabulüyle başlıyor.
Erken dönemde çocukların duygularını adlandırmasına yardım edin arkadaşlar.
Eğer bir ebeveyseniz hani üzgün hissediyorum, kızgın hissediyorum, neşeli hissediyorum.
Onlar tarif edemiyor. Onların duygularına Yoldaş olun, adlandırmaya çalışın, empati duygusunu geliştirmek için bunları yapabilirsiniz.
Empati evet bu yüzyılın en önemli becerilerinden ama araştırmalar başkalarını anlamaktan çok kendine odaklı yaşamların bir artışta olduğunu ortaya koyuyor.
Narsisizm düzeyi gitgide artıyor biliyorsunuz.
Empati gitgide azalıyor. Sosyal medyada gördüğümüz selfie patlaması, empati düşüşü ve narsisizmin yükselişiyle bağlantılı olabilir.
Bu Jung Chul Han selfie bağımlılığının kendini sevmekle pek ilgisi olmadığı.
Daha ziyade yalnızlaşmış narsist benliğin boşta çalışması olduğunu belirtiyor.
Ve diyor ki selfiler boşalmış güvensizleşmiş bir benliğin güzel pürüzsüz yüzeyleridir.
Bugün insanlar eziyet veren boşluktan kurtulmak için akıllı telefona uzanırlar.
Selfiler boş kendiliği.
Kısa süreliğine gizleyen pürüzsüz yüzeylerdir.
Yani arkadaşlar, bağımlılık boyutuna ulaşmış bir kendiyle ilgilenme hali var ortada diyor Bahar Hoca.
Bence çok doğru. Ve bu düşen empati, pozitif psikolojinin yükseldiği mutluluk takıntılı bu çağda sürekli olumluya vurgu yapmakla ilgili olabilir diyor.
Bence burası çok önemli. Duygusal dürüstlük diye bir kavram varmış.
Daha önce duydunuz mu? Ben duymadım.
Danimarkalı ebeveynler bunun en başarılı temsilcilerindenmiş.
Çocuklarına kaygı, mutluluk, can sıkıntısı, acı, üzüntü yani bu tarz duyguların olumsuz duygular bunlar.
Hayatın normal bir parçası olduğunu göstermeye çalışıyorlarmış.
Ve zamanın ebeveynleri biliyorsunuz sürekli bir olumlu duygu pompalamaya çalışıyorlar çocuklarına.
Çoğu böyle. Hani onları her türlü kötü duygudan uzak tutmaya çalışıyorlar.
Hayatın gerçeklerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar üzülmesin diye çocuklar.
Belki empati de o yüzden düşüyor olabilir.
Bahar Hoca diyor ki gurbet ellerde burnununu sürt.
benim empati adına en büyük kazanımlarından biriydi.
Burayı da çok sevdim. Böyle hayat hikayelerini seviyorum.
Bahar Hoca yurt dışında burslu okuyor ama bursu yetmiyor ve o yüzden pek çok işte çalışmış.
Sabahın 5'inde bardaki şişeleri kasalara doldurup depoya kaldırıp ortalığı temizliyordum diyor.
Sabahın 7'sinde de okula gittiğim oluyordu diyor.
Dünyanın kaç bucak olduğunu ve aslında yaşadığın hayatın ne kadar konforlu olduğunu anlıyorsun ve zor koşullarda çalışan insanlara saygı duy.
Bence çok haklı.
Ben de üniversite zamanında bir arkadaşımın iş görüşmesine yanında gitmiştim.
Çok ünlü ve yoğun bir mağaza.
Personel arıyordu. Ve görüştüğümüz kişi normalde arkadaşım iş görüşmesindeydi.
Bana dedi ki sizi de alalım.
İşte onu başka bir mağazaya verdiler.
Beni oraya verdiler. Hiç aklımda yokken kendimi bir anda orada çalışıyor buldum.
Ve bayram zamanıydı.
Babam da hani SSK girişin olsun gir dedi bana.
Ağlayarak eve geldim ya.
Gerçekten o ayaklarımın ağrısını size anlatamam.
Oturmak yasaktı mahvoldum.
Ama bırakamıyorum da hani başladığım işi bitireceğim ya.
Ve bir de bana güvenip hani iş almışlar.
Yarı yolda bırakamam falan diyorum.
Bir de sanırsınız ki o mağaza benim yani.
Öyle sıkı çalışıyorum.
Bir ay sonra dediler ki sen gitme.
seni daha da yükseltelim. Eğitimlere yollayalım.
Kendi müşterilerim falan olmuştu çok kısa bir sürede.
Ve ben orada çalıştıktan sonra gerçekten hem babamı anladım, annemi anladım, para kazanmanın zorluklarını anladım.
Yani bu sektörde çalışanları anladım.
Bakın empati, empati, empati. Ve buradan gerçekten hepsine sabırlar diliyorum.
Çok zor bir iş mağazacılık.
Ve ben o parayı harcayamadım ya.
Harcayamadım aylarca.
Hani önceden babamın verdiği harçlıkları böyle saçıyordum resmen.
Nasıl güzel harcıyordum. Resmen kendi paramı harcayamadım.
Paraya bakış açım değişti o günden sonra.
Geçen hatta bir mağazadayım.
Böyle yere düşen kıyafetleri asıyorum falan.
Dağıtılan şeyleri düzeltiyorum.
Şeyde bakıyor böyle personel ne yapıyorsunuz falan gibi.
Ben de alışkanlık olmuş.
Çünkü o mağazada çalışırken böyle derlediğim topladığım ne varsa bir çekiyorlardı.
Hepsi yıkılıyordu. O tişörtlerin sil baştan hadi bir daha yapıyordum.
En sinir olduğum şeydi.
Hani belki orada çalışmadan önce ben de böyle yapıyorumdur bilmeden.
Ama artık empati kurmuşum ve yapamıyorum.
Asla kıyamıyorum yani.
Babam işte aman kızım çok yorulur.
Orada çalışmasın ne gerek var falan deseydi.
Benim gerçekten burnum sürtmezdi.
İyi ki çalışmışım orada. Bana çok şey kattı.
O kısacık bir ay çok şey öğrendim.
O yüzden üniversiteli gençlerin çalışması.
Çok saygı duyduğum bir şey.
Empati için kitap okumak da çok faydalı bu arada.
Amerikalı yazar James Baldwin diyor ki dünyada acı çeken, kalbi kırılan bir siz varsınız diye düşünürken okuduğunuz bir kitapla her şey değişir.
Kitaplar bana, bana en çok acı çektiren şeylerin yaşayan ya da geçmişte yaşamış tüm insanlar için de geçerli olduğunu öğretti diyor.
Okumak başka birinin yerine kendimizi koymaya yani empati yapmaya olanak tanıyor.
Geçen gün bir arkadaşımla tam da bunu konuştuk.
Böyle yeni birileriyle dostluk kurdu, arkadaş oldu.
Dedi ki kitap okumadıkları için olaylara çok tek taraflı bakıyorlar dedi.
Kitap okumak gerçekten empatiyi çok güçlendiriyor.
Okumayan insanın bakış açısıyla okumak.
Yanınki bir değilmiş bunu anladım dedi.
O yüzden lütfen kitap okuyalım.
Kitap okuma oranı biliyorsunuz tüm dünyada düştü maalesef.
Tuik'in son yayınladığı verilere göre 15 yaş üzerindeki gençlerin %69'u son bir yıl içerisinde hiç kitap okumamış.
Çok üzüldüm buna. Kitap fiyatları burada çok etken bir rol oynuyor farkındayım.
Geçen gün böyle bir kitap sepeti yaptım.
Böyle tam ödemeye gideceğim.
Çıkan fiyatı görünce dedim ki kendi kendime hani şey diyor ya kredi kartı işte havaleyle ödeme.
Böbreğimi... başlamak istiyorum.
O fiyatlar ne?
Ya tamam çok artmıştı ama şu anda inanılmaz bir noktaya gelmiş.
Şaka gibi. Umarım bir şey olur yani umarım düşer.
Ne diyordum ya aklımı kaybettim kitap fiyatlarını görünce.
Okul öncesi çocuğunuz varsa lütfen onlara da siz kitap okuyun.
Sevgili ebeveynler empatileri gelişmesi için.
Bu arada teknoloji kullanımımız yükseldikçe tabii ki empatimiz düşmüş olabilir.
Çünkü yüz yüze sohbet etmek tabii ki empatiyi geliştiren bir şey.
Kendimizi tamamen başka birine vererek dinlemeyi öğreniyoruz değil mi?
Yüz yüze konuşmalarda birbirimizin yüz ifadelerini görüyoruz.
Duygularını görüyoruz bir nevi.
Ama şimdi ne yapıyoruz?
Oradan buradan emoji falan atıyoruz.
Bu şekilde bunu karşılamaya çalışıyoruz.
Sosyal medyada gitgide kalabalıklaşırken gerçek hayatta...
Gitgide yalnızlaşıyoruz gibi geliyor.
İnsan ilişkilerimizi kaybediyoruz.
O anlamlı göz göze, yüz yüze, samimi iletişimimizi kaybediyoruz.
Bahar Hoca diyor ki yalnızlık başka insanların fiziksel yokluğu değil.
Kimseyle önemli bir şey paylaşamadığınız hissi.
Çok doğru. Birlikte ama yalnızız diyor.
Okulda öğretilmeyen yaşam becerilerinden biri de dinlemek arkadaşlar.
Bu Yung Chul Han'a göre geleceğin toplumu dinleyen ve kulak verenlerin toplumu olabilir.
Ve dinlemek edilgen bir eylem.
Aslında aktif bir eylemdir.
Dinleme, bir hediye, bir verme.
bir ihsandır. Öncelikle ötekinin konuşmasına yardımcı olur.
Dinleme ötekini konuşmaya davet eder.
Dinleyici ötekinin özgürce konuştuğu rezonans alanıdır.
Böylece dinleme şifa dağıtıcı olabilir diyor.
Değerli hocamız Doğan Cüceloğlu onu buradan sevgiyle anıyorum.
Dinleme konusunda çocuğu dinlemenin önemini ise şöyle anlatıyor.
Ben bunu sadece çocuk değil yetişkinler için de bizler için de geçerli kabul ediyorum.
Doğan Cüceloğlu hocamız diyor ki dinleyen kişi çocuğuna Karşısındakine ne diyor?
Seni önemsiyorum diyor.
Seni olduğun gibi kabul ediyorum diyor.
Sana tekliğin içinde değer veriyorum.
Eşin benzerin yok ve ben bunun farkındayım diyor.
Sen muhteşem bir potansiyelsin.
İstediğin şeyi öğrenip yapabilecek gücün olduğunun farkındayım diyor.
Sana emek ve zaman vermek istiyorum.
Çünkü sen sevilip geliştirilmeye layıksın diyor.
Dinlemek nasıl da önemli ama gerçekten dinlemek.
Doğan Ciceloğlu böyle söylüyor.
Ben de buradan beni gerçekten canı gönülden dinleyenlere çok teşekkür ediyorum.
Size minnettarım. Daha çok şey anlatırım bu kitaptan size ama kendiniz okuyun istiyorum.
Altını çizmediğim sayfa yok çünkü.
O zaman bu bölüm düşleyen, düşünen, dönüşen ve dönüşmek isteyen tüm dinleyicilerime gelsin.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız takip edip bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Bu ay bir sürü yeni bölüm gelecek.
Türkiye'nin alanında öncü teknoloji şirketi ve lider kripto para işlem...
platformu. Paribu Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu çarşamba tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
