
Philips hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyalardan faydalanmak için:
https://www.philips.com.tr/c-e/ho/coffee/fully-automatic-espresso-machines/5400-series-lattego.html * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri : https://tamadres.com/farkindalik-defteri-ciltli-ortamlarda-satilacak-bilgi-kitabi-244721-9786254497148
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "Philips" hakkında reklam içerir*
Transkript
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve bugün cumartesi ve bir psikoloji bölümüyle geldim iyi gider diye düşündüm zaten uzun zamandır Merve böyle bizi rahatlatacak iyi bir psikoloji bölümü gelir
mi diyordunuz o gün bugündür arkadaşlar böyle sıcacık kahvelerinizi alın arkanıza yaslanın başlıyoruz çünkü uzun bir bölüm olacak hemen başlayalım.
Bugün klinik psikolog ve entelektüel bir isim Jordan Peterson'ın hayat hakkında 12 tavsiyesini anlatacağım sizlere.
Aynı adlı bir kitabı da var zaten.
Kendisi Toronto Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve Harvard'la ünlü bir akademisyen.
Aslında dünyaca ünlü diyebilirim.
Ama çok fazla seveni olduğu gibi çok fazla sevmeyeni de var.
Ki Jordan Peterson'ın Yükselişi diye bir belgesel var.
Onu izlerseniz zaten neden sevilmediğini net bir şekilde göreceksiniz.
Ben onun homofobikliğinden ve siyasi görüşlerinden asla haz etmemekle beraber sadece klinik psikoloji alanında yapmış olduğu çalışmalara değineceğim.
Çünkü çoğu insan hayatımı değiştirdi diyor Jordan Peterson için.
O yüzden önemli bir isim. Ve onun tavsiyeleriyle hayatını gerçekten yoluna soktuğunu söyleyen çok fazla isim var.
O yüzden bugün ona değinmek istedim.
Bugün anlatacaklarım kendi tabiriyle kaosa.
Panzehir ve ruh halimizi düzenlememize iyi gelecek 12 kuraldan bahsedeceğim sizlere.
Peterson'ın çok sevdiğim bir sözü oldu onunla başlamak istiyorum.
Diyor ki bir şeyde ne kadar iyi olursanız olun ya da başarılarınızı hangi rütbeye yerleştirirseniz yerleştirin bir yerlerde sizi yetersiz gösterecek biri mutlaka vardır.
Çok doğru değil mi?
Ve diyor ki başlayanlar muhtemelen...
Daha fazlasını evde edeceklerdir.
Ben de daha fazla uzatmadan başlayayım o zaman.
Öncelikle hayat için birinci kuralımızla başlıyoruz.
Omuzlarınızı arkaya itin ve dimdik yürüyün demiş.
Evet yanlış duymadınız. Birinci kural bu.
Neden peki? Çünkü omuzlarınızı dik tutmak aslında oldukça cesur bir duruştur.
Yani hayatın korkunç sorumluluğunu gözleri açık bir şekilde kabul etmektir.
Ben buradayım. Gel, gel abi.
Duruşunuza dikkat edin diyor.
Sarkık ve kambur durmayı bırakın.
Dik yürüyün diyor. Ve bunu hem gerçekten bedenen bir dik duruş kastediyor.
Kutsal anlamda söylüyor.
Hatta demiş ki aklınızdan geçenleri söyleyin.
Arzularınızı öne çıkarın.
Sanki onlara hakkınız varmış gibi.
En azından diğerleriyle aynı hakka sahipmişsiniz gibi dik yürüyün ve dobra dobra önünüze doğru bakın.
Tehlikeli olmaya cesaret edin diyor.
Ne demek istiyor? Şöyle ki burada bir istakoz örneği vermiş.
Bu benim çok hoşuma gitti. İstakozlar neredeyse dinozorların olduğu dönemden beri var.
Ve insanlar da şaşırtıcı derecede benzer özelliklere sahipler.
İstakozlar denizin dibinde pek çok istakozla birlikte beraber yaşıyorlar ve bir sorunları var.
Denizin dibinde onlar için çok az sayıda güvenli barınak, güvenli yer var.
Çünkü kayaların aralarında böyle izole bir şekilde yaşıyorlar biliyorsunuz.
Ve hepsi kayaların arasındaki o güvenli alanda yaşamak istiyor.
Tıpkı bizler gibi bizler de en iyi evlerde oturmak istiyoruz.
Ne bileyim en lüks semtlerde belki oturmak istiyorsunuzdur.
Ya bu insanoğlunda da var.
Ama dediğim gibi az yani bu imkana kavuşacak istakoz sayısı.
Çünkü kaya sayısı az.
Kıymetli o yüzden bu kayalar.
Peki buraya kim yerleşecek bu durumda?
Aralarında en baskın, en güçlü olan istakoz buraya alacaktır diyor.
O eve sahip olmak için kavga etmekten de geri durmazlar diyor.
Ama burada bir püf nokta var.
İşte kural da zaten burada.
Bazen bir istakozun o kayanın arasında yaşayabilmek için, o nadide yerde yaşayabilmek için kavga etmesine bile gerek kalmaz.
Dik ve özgüvenli duruşu bile yeter diyor.
Bir kazanan gibi davranmamızı istiyor.
Çünkü zamanla kazanan istakozların beyin kimyası değişmeye başlıyormuş.
Kazandıkça beyinde serotonin artıyormuş.
Serotonin biliyorsunuz mutluluk hormonudur.
İşte bu da serotoninden dolayı duruşuna yansıyormuş istakozun.
Daha özgüvenli, daha vakur ve daha cesur duruyor.
Ve karşısındaki istakozlar diyor ki aa bir dakika bu böyle duruyorsa bir bildiği vardır.
Karşısındaki silik istakozun sadece onun bu duruşunu görmesi bile kavga etmeye gerek kalmadan çekilmesine neden olur.
İşte biz insanlarda da durum çok benzer istakozlarla.
İstakoz diye simgeliyor ya, istakoz.
Biz de yenildiğimiz zaman bu istakozlar gibi omuzlarımızı düşürüyoruz.
Duruşumuz kamburlaşıyor.
Yani incindiğimiz, kaybettiğimiz her halimizden belli oluyor.
Depresyonda olan insanların duruşlarına dikkat edin veya işte çocukluklarında zorbalığa uğrayan insanlara bakın.
Hüzünleri, incinmişlikleri, postürlerine direkt yansır.
Kendilerini böyle savunmaya almış gibi dururlar.
Dimdik durmazlar, özgüvenli bir duruşları yoktur diyor.
İnsanlarla göz teması bile kurmaya çekinirler.
Bu da onları diğer insanlar için daha kolay bir hedef haline getirir diyor.
Çünkü dışarıdan duruşlarından belli olur o endişeleri, ruh halleri.
Hatta kendilerini bir süre sonra...
toplumdan da izole ederler ve iyice yalnızlaşırlar.
Bu da onları böyle daha savunmasız, daha saldırıya açık hedef bir hale getirebilir.
Çünkü yalnızlar. O yüzden birinci kural dik durun.
Hem fiziksel hem ruhsal anlamda.
Çünkü bunu yaptığınız zaman ruhunuz da bir şekilde ayağa kalkacaktır.
Dik dura dura özgüveniniz artacak.
Kötü bir postür, kambur bir duruş ruhunuzu kötü yönde etkiler.
Bence çok haklı. Hatta geçenlerde arkadaşım dedi ki bana.
İşinden dolayı Merve çok...
Kambur duruyorum. Çok özgüvenim gitti.
Kendimi iyi hissetmiyorum dedi.
Evet haklıymış. Gerçekten o duruşumuz ruh halimize otomatikman yansıyor.
Ben giyim kuşamın da aynı şekilde olduğunu düşünüyorum.
O yüzden mesela önemsemeye çalışırım.
Dikkat etmeye çalışırım yani. Bunun nedeni tamamen kendimi iyi hissetmek.
Hani kadınlar kendileri için süstedir diyorlar ya.
Bence haklılar ya. Ben böyle giyinmeyi kuşanmayı seviyorum.
Çünkü kendimi iyi hissediyorum.
İyi bir ruh haline giriyorum otomatikman.
Hatta üniversitede işte sınav döneminde çoğu kişi böyle.
Böyle eşofmanlarla geliyordu. Yataktan kalktığı gibi geliyordu.
Ben normal günlerin daha daha daha ötesinde hazırlanıp gidiyordum.
Hatta üniversitenin ilk senesinde işte sınav zamanıydı.
Böyle bir tık geç kalmıştım.
Hocamız böyle kapıdan girdim şey dedi bana.
Bu kadar süsleneceğine keşke biraz ders çalışsaydım falan demişti.
Beni tanımıyor hani ilk senemiz.
Sonra notları açıklarken en yüksek notu ben alınca tabii böyle bir inanamamıştı.
Lanet olası ön yargılar.
Ben bütün sınavları...
öyle giderim çünkü özgüvenim enerjim yükselir otomatik olarak böyle daha iyi hissedince de sınavım daha iyi geçer benden size bir tavsiye bir deneyin derim bunu şimdi kadınlara soruyorum topuklu ayakkabı giydiğiniz zaman
özgüveniniz artmıyor mu veya bazı erkekler neden böyle sırf üniforması için bir meslek seçiyor Misal deniz subayları, polisler değil mi?
Bırakın duruşumuzu yani kılı kıyafetimiz bile psikolojimizi otomatikman etkiliyor.
Giydiğimiz şeyin karakterine bürünüyormuşuz gibi geliyor bana.
Stakozlar da işte sadece bu duruşlarıyla bile karşı tarafa üstünlüğünü kabul ettiriyor.
Bakın beden duruşundan bahsediyorum.
Ve sonuç olarak ne oluyor?
O ıstakozlar en iyi eve sahip oluyorlar ve hatta en iyi dişiye bile sahip oluyorlar.
Çünkü dişi ıstakozların bu en güçlü statüdeki erkek ıstakozların etrafında kolaçan olduğu görülmüş.
Kadınlar güçlü erkek sever.
Yenilen ıstakozların serotoninin düştüğü gözlenmiş ve bu duruşlarına bile yansıyor dediğim gibi tıpkı biz insanlar gibi.
Ve gitgide daha da dibe vuruyorlar.
Tıpkı insanlar gibi hiçbir farkı yok.
Hayvanlarda bile sosyal statü var, hiyerarşi var.
Ve bu hiyerarşide en aşağıda olmak çok acı verici.
Bu onları strese daha duyarlı bir hale getiriyor.
Yani stres demek ne demek?
Ömrümüzün kısalması, hastalıklara davetiye çıkarma demek.
Peki ne yapacağız bu makus talihimize susup oturacak mıyız?
Hayır şöyle ki değişebilirsiniz diyor.
Herkes değişebilir, dönüşebilir.
Değişime ayak uydurun, harekete geçin diyor.
Çünkü bu kaderiniz değil diyor.
Tıpkı Alice Harikalar diyarında kraliçenin dediği söz gibi.
Benim krallığımda aynı yerde kalabilmek için.
Elinden geldiğince hızlı koşmalısın.
Kıpırdamadan duran hiç kimse ne kadar iyi yaratılmış olursa olsun zafer kazanamaz.
Bir de birinci kuralda şu vardı.
Bizim beynimizin en derinliklerinde böyle çok eski bir hesaplayıcı varmış arkadaşlar.
Bu da bizim toplumdaki konumumuzu hesaplıyormuş.
1 ile 10 arasında bir ölçekte değerlendiriyormuş.
Yani tam olarak nerede konumlandığımızı belirliyormuş.
Eğer bir numaradaysanız en yüksek statü seviyesinde çok başarılısınız demek ve bu yaşanacak en iyi yerlere, en kaliteli yiyeceklere önce erişim imkanı romantik ve cinsel anlamda daha büyük
bir şans elde etmek demek ve daha nicesi tabii.
Eğer aşağı doğru inen bir yerdeyseniz mesela ondasınız falan çok düşük statü demek yani tam tersi imkanlar sizi bekliyor diyor Jordan.
Dolayısıyla bu sizin ruh halinize iyi gelmeyecek bir durum.
kendimize biçtiği değer ve statü.
Beynimizin baskınını da değerlendirmekte uzmanlaşmış olan bu parça aslında başka insanların bize olan davranışlarıyla şekil alıyor.
Bunlardan gelen kanıtlarla bizim değerimizi saplıyor ve bize bir statü tahsis ediyor beynimiz.
Yani eğer çevremiz bize az değer veriyorsa ve bunu böyle iliklerimize kadar hissediyorsak bu sayaç ne yapıyor?
Serotonin erişimimizi hop kısıtlıyor.
Bu da bizi duygu üretebilecek her tür durum ya da olaya özellikle olumsuz olaylara karşı fiziksel ve psikolojik olarak daha tepkili kılıyor.
Sürekli de biz bu tepkiselliğe ihtiyaç duymaya başlıyoruz.
Sürekli alarmdayız, sürekli tetikteyiz.
Bu ne yapıyor peki?
Aşırı fiziksel tepki ne yapıyor?
Enerjimizi dibe vurduruyor.
Ruhsal ve fiziksel anlamda sonuç eşittir stres.
Yani hemen hemen bütün hastalıkların sebebi zaten stres dediğim.
gibi. Bu sayaç bu kadar önemli.
Hatta bağışıklık sistemimizi bile kapatabilir ve gelecekteki sağlığımız için gerekli olan o enerji ve kaynakları şimdinin krizlerine harcar.
Ve tabii bu sayaçın böyle çalışmasında rutinlerimiz de çok etkili.
Eğer böyle düzensiz bir uykunuz varsa, saçma sapan bir beslenmeniz varsa o sayaç tabii ki de sapılacaktır diyor.
Hatta Jordan klinik hastalarına ilk önce neyi soruyormuş biliyor musunuz?
Uyku durumunu. Çok saçma gelecek belki ama uykunuz nasıl diye soruyormuş.
rutinin var mı yok mu?
Çünkü şöyleymiş yani uyku konusunda bedenin Eğer bir rutini yoksa uyku konusunda o belirsizlik, o keşmekeş eşittir anksiyete ve depresyondur diyor.
Sonra diyor kahvaltılarını sorarım diyor danışanlarım.
Nasıl bir kahvaltı rutininiz var?
Çünkü vücutları o saçma sapan tempoda çok fazla insülün salgılıyor olabilir mi diye bakıyormuş ki yapılan araştırmalar da zaten bunu kanıtladı.
Beslenme alışkanlıklarımız direkt ruh sağlığımıza etki ediyor.
Yüksek şeker tüketimi olanlar depresyona daha eğilimli oluyor biliyorsunuz.
Hatta %25 oranında.
Bence hiç az değil. Hatta geçenlerde bir keps görmüştüm.
Böyle bol yulaflı, yoğurtlu, frambuazlı, muzlu bir kahvaltı kasesi fotoğrafı.
Yanında da şöyle yazmışlar.
Bunu yiyen kızlar dikkat ettiyseniz hep mutlu.
Dalgasına yazmışlar ama bence o gerçek.
Hani şey vardı ya Dinle Küçük Adam diye bir kitap vardı.
Orada diyordu ya bana nasıl olduğunu söylemene gerek yok.
Hani ruhen zaten ben bedeninden görüyorum senin nasıl olduğunu diye.
Ben yumuşattım tabii aslında daha sertti.
Size şunu sormak istiyorum.
Böyle düzenli spor yapan birini gördüğünüz zaman ya da işte yediğini içtiğini oldukça dikkat eden birini gördüğünüz zaman.
Onun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bana Instagram'dan yazar mısınız?
Ben de şu izlenimi uyandırıyorlar çünkü.
Diyorum ki bu insanın kendisine saygısı var abi.
Yani kendini, vücudunu, sağlığını önemsiyor.
Ne güzel diyorum, ışıl ışıl diyorum.
Bakın karşı tarafa böyle kendimce bir değer biçtim değil mi?
Hani sayat çalışıyor dedik ya.
Bir de beynimiz, beden ve sosyal dünya arasında olumlu geri besleme döngüsüne takılabilecek birçok etkileşim sistemi var.
Mesela depresif insanlar.
Kendilerini kötü hissettikleri dönemde aynı zamanda işe yaramaz ve diğer insanları bir yük gibi görmeye başlayabiliyorlarmış bir süre sonra.
Ve bu da yakınlarından böyle gitgide uzaklaşmalarına yalnız daha doğru yol almalarına neden oluyormuş.
Yani gitgide daha da içeri kapanarak daha yoğun bir depresyon demek bu.
Bir silsile halinde.
İşte bu da baskınlık sayacının üzerinde etkili arkadaşlar.
Çocukluğunuzda veya ergenliğinizde yaşadığınız bir olay, sizde travma yaratmış bir olay yetişkinliğe bir şekilde sirayet edebiliyor.
Ve bunu atlatamamak da ne oluyor?
Kolay kırılganlığa sebebiyet veriyor, içe kapanmaya sebebiyet veriyor.
Hatta bir savunma kalkanının arkasında yaşamamıza neden olabiliyor.
Yani bu zorbalık sonlansa bile hayatınızdaki etkisi bir şekilde devam edebiliyor.
En dipten, en yukarı çıkmış ama geçmişinde böyle bir yara almış olanlar belki onu aştığını zannediyor bir yerlerde.
Kariyerine tutunuyor, çok büyük bir hızla yükseliyor ama ne oluyor?
O önceki gerçekliğe karşı, geçmişindeki olaylara karşı anlık böyle ters etkili fizyolojik uyarmaları hala sürüyor olayın.
Hala stres altında, hala şüphe içerisinde ama kendi bile farkında olmayabiliyor.
Ne yapalım peki? Çıkıp öyle bağıralım mı?
Olay mı çıkaralım? Hayır ben böyle birini kolay kolay incitemem diyenlerdenseniz ben de öyleyim bağırıp çağıramam.
Zaten böyle insanlara bir ezik demediği kalmış Jordan sağ olsun ki onu da demiş.
Biraz sert bir psikolog diyor ki alanını korumak için uygun tavır takınmayı reddeden insanlar sömürülmeye açıktırlar.
Evet naif insanlar zararsızdır ama suistimale oldukça açıklardır.
Tam da bu sebepten dolayı.
Sad but true.
Ama naif insanlar içlerindeki o öfke kapasitesini keşfettikleri zamanda şoka girerler diyor.
Bence çok doğru bu.
Bazen böyle içinizden canavar çıkıyor mu?
Sessiz insanlara soruyorum.
Hani derler ya sessiz zatın çiftesi ağır olur diye.
Bence tam olarak bundan bahsediyor.
Ama Jordan bunu aslında iyi olarak değerlendiriyor.
Bir uyanış olarak görüyor bunu.
Bu gerçekleştiği zaman yani içinizdeki o canavar çıktığı zaman bir zamanları naif insanları kendilerindeki canavar Canavarlığı fark edip aslında kendilerinde ne kadar büyük bir tehlike arz ettiğini
görünce ne oluyor? Otomatikman korkuları azalıyor.
Daha fazla benlik saygısı geliştiriyorlar ve baskıya karşı direnmeye karşı koymaya başlıyorlar.
Ayağa kalkabileceklerini görüyorlar.
Neden? Çünkü aksi takdirde onların kırılganlıklarından beslenecek insanlar olduğunu fark ediyorlar.
Nietzsche çiçeğimin bir sözü vardır.
Der ki her kim bir canavarla çarpışmayı göze alırsa...
Bir canavar olmayı da göze alsın.
Peki bütün bunların yani birinci kural olan o dik durmakla ne alakası var Merve?
Çünkü yenilgiye uğramış gibi böyle ortalıkta omuzlarımızı düşürerek dolaşırsak kambur bir şekilde.
O duruş insanlarda nasıl bir intiba bırakıyor anlattım.
İnsanlar size daha düşük bir statü yakıştıracak.
Beyniniz yeterince serotonin yani mutluluk hormonu salgılamayacak.
Bu da sizi daha üzgün daha kaygılı bir haline getirecek ve hakkınızı korumanız gereken yerlerde ne yapacaksınız?
Geri adım atacaksınız. Ayrıca ne iyi bir eş ne iyi bir iş bulabileceksiniz diyor.
Ne de üst kalite bir yaşamınız olacak diyor.
Klinik psikolog Jordan Peterson.
O zaman ne yapıyoruz? Bir an önce...
Seda sayan duruşuna geçiyoruz.
Dik ve vakur. Beden dilimizi değiştiriyoruz.
Yani biri size dese ki bir araştırma yapıyoruz.
Siz de deneksiniz. Böyle sürekli üzgün görünmenizi istiyoruz sizden.
Bir süre sonra siz o kadar üzgün görünüyorsunuz ki sürekli sürekli o haldesiniz.
Sadece... Yüzünüz oralı bürünmez.
Ruhunuz da ona uyum sağlar.
Yüzünüze uyum sağlar. O yüzden bulunduğumuz ortamdaki beden dilimize dikkat etmemiz gerekiyor.
Omuzlarınız şu an öne düşük.
Böyle göğsünüzü içe çekik.
Başınız önde duruyorsanız. Kendinizi aciz ve güçsüz hissetmeniz çok normal.
O yüzden hemen dik bir pozisyona geçiyoruz.
Zaten karşı tarafta dediğim gibi bunu öyle algılıyor.
İnsanlar sizin duruşunuzdan ruh halinizi görebiliyorlar.
Ne zaman omuzlarımız düşse bu istakozları hatırlamalıyız.
İstakoz diyorum hala. Istakoz.
İçinizdeki ıstakozu kucaklayın diyorum ve beden ve zihin birbirleriyle bağlantılı.
Bunu unutmayalım. Bağlantılı çalışıyorlar.
Beynimizdeki o baskınlık hanemize yüksek skorlar diliyorum ve ikinci kurala geçiyorum.
Birinci kuralı bu kadar anlattım.
12 kural var.
Hemen bir ara vereyim.
Merve bir kahve koyup geleyim diyenler olabilir.
Ben de hemen bol köpüklü bir kapüçüne yapayım kendime.
Podcast yaparken mutlaka kahve içiyorum.
Ooo demek evde kapüçüne yapıyorsun.
Hem de bol köpüklü diyenler olabilir.
Bak sen şu keyfe. Benim evde baristan var arkadaşlar.
Old Buds Gold takipçiler biliyor.
Hatta şimdi duyduğunuz onun sesi.
Adı da Philips Latte Go 5400.
Evimizin, ofisimizin baristası.
Yumuşacık süt köpüğüyle böyle latte'den sert bir espressoya kadar 12 farklı içecek yapabiliyor benim baristam.
Dokunmatik ekran üzerinden böyle damak tadınıza göre kahvenizin yoğunluğunu, sertliğini, su miktarını, süt miktarını her şeyini ayarlayabiliyorsunuz, kişiselleştirebiliyorsunuz.
Her zaman aynı lezzette kahveyi zahmetsizce içebilmek için kendi kahve tercihinizi kaydedebiliyorsunuz arkadaşlar.
4 farklı kullanıcı profiline kadar kaydedilebiliyor ki benim en sevdiğim özellik bu.
Philips Night Dego 5400'de bulunan farklı profillere evin her bir üyesi ya da arkadaşlarınız bir renk profili seçiyor ve o renk profilinde onun favori kahve ayarları oluyor.
Böyle bir arkadaşım geldiği zaman direkt onun renk profili neyse ekrandan onu seçiyorum.
Hop mis gibi kahvemiz hemen hazırlanıyor.
Bu arada bitkisel sütleri ve laktoslu sütleri de çok rahatlıkla kullanabilirsiniz.
Kahve makinesinde süt deyince de korkanlar var biliyorum.
Onu kim temizleyecek şimdi Merve dediğinizi duyar gibiyim.
Philips Dantego 5400'ün süt sistemi yalnızca iki parçadan oluşuyor.
Hortumu falan yok. O yüzden böyle tutuyorum 15 saniye suyun altına hemen temizleniyor.
Hatta bulaşık makinesine de atabiliyorsunuz.
Ben kahvemi çok sert seviyorum diyenler için extra shot fonksiyonu var ki benim en çok kullandığım özelliklerinden birisi bu.
Kahvemi de acıtmadan yapıyor.
Bence bu çok önemli. Size de ne kalıyor?
Bir tek güzel anılarım.
Sırada ikinci kural var.
Kendinize yardım etmekten sorumlu olduğunuz biri gibi davranın diyor.
Çoğumuz başkalarına yardım ederken ne oluyoruz?
Bir melaikeye dönüşüyoruz.
Aman tanrım bir melik.
Koşuyoruz oradan oraya ama iş kendimize gelince böyle eczaneye gidip bir ilaç bile almıyoruz.
Çoğu insan bunu yapıyormuş bu arada.
Eczaneye gidip ilaçlarını almıyorlarmış.
Diyor ki nasıl olabilir ya?
Jordan çok şaşırmış buna.
Bir insan nasıl kendi ilacını almaz?
Başkalarınınkini alır. Yani başımızda...
Bir halimiz eksik ya başkalarına yardım edeceğimiz zaman.
Dediğim gibi iş kendimize gelince hiç umurumuzda değil.
Aslında buna bir bölümde daha değindim ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum şu an.
Hani demiştim ya işte kadının evde eşi ve çocukları yokken kendine yemek bile yapmıyor.
Bir arkadaşım var işte kendine yemekler hazırlıyor.
Hiç kimse yokken mükellef sofralar kuruyor diye hiç üşenmiyor.
Ne kadar güzel demiştim. Kendine ne kadar güzel değer veriyor demiştim.
Oradan yine örnek vereceğim.
Jordan da diyor ki ya biraz diyor saygıyı hak ediyoruz ya.
Biraz saygıyı hak ediyorsun.
Kendin için olduğu kadar başkaları için de önemlisin kardeşim bunu gör diyor.
Ahlaki olarak kendinize bakmakla yükümlüsünüz diyor.
Şimdi çocuğunuz hastalandığı zaman ona nasıl bakıyorsunuz?
İlaçlarını yemeğini böyle koşuyorsunuz değil mi?
Dört dörtlük vermeye çalışıyorsunuz.
Veya annenize babanıza hatta kedinize köpeğinize aynı şekilde çok büyük bir özen gösteriyorsunuz.
Soruyorum size aynı özeni kendimize gösteriyor muyuz?
No. Peki bir soru daha.
Kendinize verdiğiniz sözlere ne kadar sadıksınız?
Bunu da bir cevaplayayım bence.
Neden böyle yapıyoruz?
Buraya gelelim. Çünkü biz kendimiz hakkında çok şey biliyoruz.
Gizli ihlallerimizi, yetersizliklerimizi, noksanlıklarımızı, acizliğimizi, en zayıf noktalarımızı, her şeyimizi böyle en iyi bilen kim?
Sadece biziz. Kimsenin bizi küçümsemek böyle acınası görmek için daha fazla bir nedeni yok.
Bizden daha fazla bir nedeni yok.
Biz ne yapıyoruz? Kendimize iyi gelecek şeyleri kendimizden esirgeyerek aslında kusurlarımız için yine kendimizi cezalandırıyoruz bir yerde.
O yüzden işte zararsız, masum böyle utanacak hiçbir şey olmayan o kediciklerimizi, köpeklerimizi...
Diyoruz ki bizden daha fazlasını hak ediyor öyle düşünüyoruz.
Ama köpekler de kediler de diğer canlıları hayvanları öldürebiliyor.
O zaman da diyoruz ki evet ama işte ama onların doğaları öyle yapacak bir şey yok.
Çünkü onların bunun için bir sorumlulukları yok.
Onlar kötü değil sadece açlar ve utanma duyguları yok.
Bakın kılıfları uyduruyorum.
Onlar acı ve ölüm karşısına bizim gibi zavallı değiller.
Çünkü eksikliklerinin farkında değiller ama biz farkındayız değil mi?
Biz bize neyin korku ve acı verdiğini de biliyoruz.
Hatta başkalarını nasıl acı çektireceğimizi de çok iyi biliyoruz.
Sizce bu? Yırtıcılıktan daha kötü değil mi?
Soruyorum size. Korkunçluğumuzun farkındayız.
Kendi kötülük kapasitemizin farkındayız.
Ama diğerlerini kendimiz kadar bilmiyoruz.
Ben sizi sizden iyi tanıyamam.
Belki de o yüzden o çocukluğun masumiyetine sürekli bir özlem duyuyoruz değil mi?
O masumluğu özlüyoruz sürekli.
Kısacası şu arkadaşlar kural 2.
Kendinize başkalarına gösterdiğiniz özen ve ihtimamı gösterin.
Ve şu soruyu sorun. Kendime gereken özeni gösterirsem.
Hayatım nasıl değişebilir diye kendinize bir sorun.
Bu sağlığınızı iyileştirmek olabilir, bilginizi genişletmek olabilir, bedeninizi güçlendirmek olabilir.
Bunlar için ne yapabilirim diye bir sorun kendinize.
Şu an tam olarak hayatımın hangi noktasındayım ve rotamı nasıl çizebilirim?
Bunu sorun. Hangi kariyer beni zorlayarak daha üretken ve daha faydalı kılar?
Payıma düşen yükü sırtlanırken sonuçlarından keyif almamı ne sağlar?
İyi bir insan olmak ve öyle kalmak.
için kendinize verdiğiniz sözleri tutun ve kendinizi ödüllendirin diyor.
Kendinize lütfen başkalarına davrandığınız gibi davranın diyorum ve kural 3'e geçiyorum.
Kural 3 şu arkadaşlar.
Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaşlık kurun.
Bence çok doğru. Şöyle bir arkadaşlarınızı düşünün.
Bu arkadaşlarınızdan hangisine kefil olursunuz?
Ben seni eşime tavsiye ederim dostuma kardeşime.
Tavsiye edebilirim diyebiliyor musunuz?
Yani ben bu insana kefilim kardeşim diyebileceğiniz kişiler mi bu arkadaşlar?
Değillerse eğer neden hayatınızdalar bunu sormanızı istiyorum.
Neden dünyayı, dünyanı daha da kötü yapan birine ihtiyacın var diye sormak istiyorum.
Bazen insanlar kendi değerlerini bilmedikleri zaman ya da belki de hayatları için sorumluluk almayı reddettiklerinde böyle insanlarla arkadaşlık kurabiliyorlarmış.
Ve Freud buna diyor ki yineleme zorlantısı.
Şu demek bu geçmişimizin dehşetlerini böyle bilinçsizce tekrarlama dürtüsü bu.
Geçmişten ders almayı bilmeyenlerin kendilerini onu tekrarlamaya mahkum etmesi yineleme zorlantısı dediğimiz olay.
İnsanlar sırf bu sebepten dolayı kötü arkadaşlar edinmezler sanırım.
Sadece bu değil. Bazen sırf birini kurtarmak istedikleri için de bunu yaparlar.
Kurtarıcı pozisyonu. Geçen gün bunu bir arkadaşımla konuşmuştuk.
Bir arkadaşı için dedi ki ben kurtarıcı olmak istemiyorum.
O yüzden ondan uzak duracağım artık.
Çünkü çok sorunlu biri o dedi.
Bence bunu fark etmek çok güzel çünkü bazen gerçekten böyle yardıma ihtiyacı olan bir insanla yardım eden kişiyi sömüreni anlayamıyoruz.
Eğer naifliğinizden dolayı bu kurtarıcı rolüne girmiyorsanız bunun altında büyük bir kibir ve narsisizm var diyorlar arkadaşlar.
Belki de size kötü gelen insanlarla birisine iyi geleceği için değil sırf daha kolay bağ kurabildiğiniz için bağ kurdunuz ve devam ettiriyorsunuz bunu.
Ünlü bir psikolog Carl Rogers diyor ki eğer yardım isteyen kişi ilerleme kaydetmek istemiyorsa bizim terapi ilişkisi başlatmamız da imkansızdır diyor.
Bazı insanlar dikkat ettiyseniz cidden kurtarılmak falan istemiyorlar.
Siz sabaha kadar konuşun onu avutun, çözümler sunun, çareler bulun, taklalar atın.
Yok yani hiçbir şey yok.
Tek dertleri dikkat çekmek zaten ve o acısını da...
Alsanız zaten ondan gereği hiçbir şey kalmayacak.
Acılarına böyle bile isteye tutunan insanlar gördüm.
Yani diyor ki etrafınızı sizi yukarı çekmek isteyen insanlarla çevirin.
Sizi iyi yönde teşvik eden, size ilham veren ve sizi yükselten insanlarla birlikte olun diyor.
Bir de şu var hani insanlara yardım etmek için koşuyoruz.
Okey zaten yardım da etmeliyiz ama dediğim gibi o sömüren kişilere değil.
Orada bir ayrıma gitmemiz gerekiyor.
Şunu düşünün diyor yardım etmeden önce.
Bu insan nasıl oldu da bu duruma geldi?
Bu kısmı iyice sorgulayın çünkü belki hayatında bir yol ayrımı vardı ve o vizyonsuz olan yolu seçti.
Belki çok daha farklı bir yol çizebilecekken böyle bir şey yaptı.
Tembelliğinden dolayı orada kritik bir nokta var onu görün.
Yani iyice düşünün diyor mantıklıca düşünün birine yardıma koşmadan önce.
Kurtarıcılığa soyunmadan önce onun bu duruma gelmesinde kendi payı ne bunu görmeye çalışın.
Evet söyledikleri çok acımasız Jordan'ın gadlar gelebilir bunu söylemiştim ama onu diğerlerinden ayıran şey biraz da bu sertliği diye düşünüyorum.
Şu da var kurtarıcısı olmaya çalıştığımız kişiler kendilerini sizinle kıyaslayıp sizi de kendi tarafında yani aşağı doğru çekmek isteyebilir.
Yengeç sepeti sendromu diyoruz ya.
Bir insanı yukarı çekme girişimlerinizin onu ya da sizi aşağı çekmeyeceğini nereden biliyorsunuz?
Hani Amerika'nın bir filmi var.
Three Idiots diye bir film.
Diyor ya orada arkadaşın başarısız oluyor, üzülüyorsun.
Arkadaşın başarılı oluyor, daha da çok üzülüyorsun diyordu.
Bana arkadaşlığı sorgulatan sahnelerdendir.
İyi arkadaşlar sizin iyiliğinize kendisi gibi sevinenlerdir arkadaşlar.
Dördüncü kurala geliyorum.
Kendini bugünkü bir başkasıyla değil, dünkü kendinle kıyasla.
Yani kendini sadece kendinle kıyasla.
Dördüncü kural bu, başkalarıyla değil.
Önceleri herhangi bir şeyde iyi olmak daha da kolaydı.
Küçük kasabalarda doğan ve başarılı olan insanları daha sık duyuyorduk.
Ama bugünün gitgide kalabalıklaşan dünyasında bu durum mümkün değil.
Önceden anneniz babanız sizi böyle komşu çocuklarıyla kıyaslıyordu.
Çünkü elinde bir tek komşu çocuğu ve akraba çocukları vardı.
Ama şimdi sosyal medya var.
Yani bir dolu komşu çocuğu ve akraba var.
Üstelik hiç kimsenin kıyaslamasına gerek yok sizi.
Zaten onu biz kendimiz yapıyoruz artık.
Ve ne yaparsak yapalım yetersiz hissediyoruz.
Bizden çok daha iyilerini düşündüğümüz yani iyi olduğunu düşündüğümüz insanlar bir parmağımızın ucunda tek tıkla kıyas şov.
Jordan diyor ki kartlarınız her zaman kötü geliyorsa belki de oynadığınız oyun hilelidir diyor.
O içinizdeki ses sürekli sizi kıyaslayıp eleştirip yargılıyorsa lütfen onu dinlemeyi bırakın diyor.
Bu hiç kolay değil biliyorum. Her zaman bizden daha iyileri olabilir.
Hemen hemen her konuda bu mümkün.
Bu arada ilk kıyası da şeytan yapmıştır arkadaşlar aklıma geldi şimdi.
Hiç kıyas etmeyin demiyorum ama kendimizi bilerek yapalım bunu kendimizi üzmeden.
Çünkü dünya pek çok varlık şekline olanak sağlıyor.
Başarılı ya da başarısız olacağımız tek bir oyun yok bir sürü var.
Burada önemli olan yeteneklerimize uyanı bulmak.
Bu önemli. Birinde başarılı olamazsak belki diğerinde olacağız.
O yüzden hemen işte kaybettik bayrakları indirelim böyle bir şey yok.
Her şeyde kazanacağız diye bir şey de yok zaten.
Önemli olan şu kazanıyorken büyümemiz, gelişmemiz.
Belki de sahip olmadıklarımıza gereğinden fazla değer yüklüyoruz ve sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz.
Kaçırıyoruz gözden. Mesela şöyle düşünün iş yerinde bir arkadaşınız var ve olağanüstü başarılı kıskanılıyor herkes tarafından.
Siz de kendinizi kıyaslıyorsunuz o insanla ama sizin de çok mutlu bir evliliğiniz var veya çok mutlu bir aileniz var sizin.
Ve onun evliliği ya da işte aile hayatı hiç yolunda gitmiyor.
Sizce kimin durumu daha iyi?
Bakın aslında şartlar eşit gördünüz mü?
Veya işte inanılmaz hayran olduğumuz bir ünlü var.
Çok güzel olsun, çok zengin olsun ya da çok yakışıklı.
Özeniyorsunuz ama arka planda çok mutsuz, depresif bir hayatı var.
Pek de mutlu değil. Onun hayatını ister miydiniz?
Sırf güzel olduğu için, zengin olduğu için.
Ben istemem şahsen. O yüzden içinizdeki o kıyaslayıcının yaptığı şey aslında karşı tarafın en parlak yerini bize böyle arzu nesnesi gibi göstermek.
Bunu gözden kaçırmamamız lazım.
Gerçekleri görmemiz gerekiyor.
Gerçeklere odaklanın.
O gördüğünüz şey değil. Arka plana bakın.
Kendinize dışarıdan bir gözle bakmayı deneyin.
Şanslı olduğunuz yerleri görmeye çalışın.
Sizin burun kıvırdığınız, sizin beğenmediğiniz hayatınız başkalarının hayali olabiliyor bazen.
Hatta geçenlerde Instagram'da Okan Bayülgen'in bir konuşmasını paylaşmıştım hatırlıyor musunuz?
Okan Bayülgen çok varlıklı bir ailede büyümüş biliyorsunuz.
Muhteşem okullarda okumuş, çok eğitimli bir insan.
Ve çocukluğunda da yatılı okullarda kalmış.
Annesi babası boşanıyor falan.
Ve orada diyor ki annelerinden babalarından...
O kaldığı yatakhanede bunları duyuyormuş.
Ve şey diyorlarmış of ya yine evdeler diyorlarmış.
Ve ben diyor ailem onlar evde olsun diye neler vermezdim.
Bizimkiler yine evde diyebilmek için her şeyimi verirdim diyor.
Bakın ne kadar çok şey anlatıyor bu sözleri aslında.
Her şeye olan müthiş kariyerli bir isim ama eksik işte.
Yani şunu demek istiyorum. Hepimizin bir yerlerde bir şeyleri eksik arkadaşlar.
Bunu görün. Yani kartlar dağıtıldı.
Kendi elimize bakalım.
Kendi elimizdekiyle neler yapabilirize bakalım.
Bu önemli. Ve Jordan diyor ki belki diyor mutluluk her zaman bir sonraki zirvede bekleyen geçici bir tatmin hissinde değil.
Yokuş yukarı yapılan yolculukta saklıdır.
Çok güzel bir söz bu. Kendinize şu soruyu sorun.
Millette kıyaslamalar yapıyorsanız önce şu soruyu sorun.
Hayatınızda ya da... durumunuzda dağınık olan ve düzenleyebileceğiniz ve düzenlemek isteyeceğiniz herhangi bir şey var mı?
Bunu şu anda şimdi yapmaya başlayabilir misiniz?
Her gün bir önceki günden biraz daha iyi olmanızı sağlayacak.
Küçük bir adım atın diyor.
Bu evet basit bir şey gibi görünüyor ama şu anki halinizden çok daha iyi bir seviyeye gelmenizi sağlayacaktır diyor.
Yıllar önce bilişsel psikolog Daniel Simons unutulmaz bir araştırma yapıyor arkadaşlar.
Uzun süreli istem dışı körlük üzerine bir çalışma bu ve araştırmasında denekleri...
Bir video monitörünün karşısına koyuyor ve onlara bir buğday tarlası gösteriyor.
Sonra onlar bu fotoğrafı izlerken böyle yavaşça fotoğraftaki başakların arkasındaki patikayı soluklaştırıyor hiç çaktırmadan.
Ve denekler bunu asla fark etmiyor.
İşte kıyas yaparken de aslında biz bunu yapıyoruz.
Arzularımız gözümüze o kadar kör ediyor ki.
Belki ihtiyaç duyduğumuz şey burnumuzun tam dibinde ama biz hedef aldığımız şey yüzünden onu asla göremiyoruz.
Yani dördüncü kural özetle mutlu olmak istiyorsan kendini başkalarıyla kıyaslama.
Sırada beşinci kural var ve bu kralı çok kısa geçiyorum çünkü ebeveynler için.
Beşinci kural çocuklarınızın onlardan hoşlanmamamıza neden olacak hiçbir şey yapmasına izin vermeyin diyor.
Özetle diyor ki sizler çocuklarınızın bazı davranışlarını evladınız diye tölere edebilirsiniz.
Okey ama toplum bunu etmeyecektir.
O yüzden çocuğunuz bir süre sonra acı çekecek.
Toplum tarafından reddedilecek çünkü.
Çocuğunuzun daha iyi bir insan olması için uğraşın.
Tölere etmek için değil diyor.
Çünkü siz her şeye rağmen çocuklarınızı sevebilirsiniz ama onların davranışları sizi bile çileden çıkarıyorsa onları daha az önemseyen insanları düşünün.
Üzerlerinde nasıl bir etki bırakacaklarını ve neticesini düşünün diyor.
Bir de onlarla arkadaş olmaya çalışmayın diyor.
Çünkü hayatları boyunca zaten pek çok arkadaşlar olacak ama sadece bir annesi babası olacak.
Ve küçük çocuklar içinde diyor ki küçük çocuklar bir duvar arayan görme engelli insanlar gibidir.
Gerçek sınırların nerede durduğunu görmek için itmek ve denemek zorundadırlar.
O yüzden çocuklarınızın sınırlarını belirleyin ve disiplin verin diyor en küçük yaştan itibaren.
Yoksa dediğim gibi ileride sizin gösterdiğiniz toleransı diğer insanlardan görmeyecek ve haliyle de yıkılacak.
Yıkılmalarını istemiyorsanız bunu yapın diyor.
Altıncı kural dünyayı eleştirmeden önce kendi evinizde kusursuz bir düzen sağlayın diyor.
Hani bir söz vardır ya bizde herkes önce kendi kapısının önünü süpürsün diye o hesap bence bu.
Biraz diyor tevazu sahibi olun diyor.
Kendi evinize barış ve huzur getiremiyorsanız bir şehri yönetmeyi denemeye kalkmak nasıl bir cüret?
Evet diyor. Hepimiz en iyisi için çabalamaya karar versek varoluşun nasıl bir şeye dönüşebileceğini kim bilebilir diyor.
Kardeşinizle barıştınız mı?
Kariyeriniz için çabalıyor musunuz?
Size sunulan fırsatlardan tam anlamıyla faydalandınız mı?
Eşinize ve çocuklarınıza saygıyla mı yaklaşıyorsunuz?
Sağlığınızı mahveden alışkanlıklarınız var mı?
Yani bu soruları tabii çoğaltabiliriz.
Önce kendinizden başlayın.
Kendi hayatınızı düzeltin ve düzenleyin diyor kısaca.
Ve kendinize döndüğünüz bu zaman diliminden sonra artık başkalarını yargılama süreciniz de iyileşecek diyor Jordan.
Kural 7'ye geldim arkadaşlar.
Diyor ki anlamlı olanın peşine düşün.
Kolay ve kestirme olanın değil.
Yani yaşam kısa.
Göz açıp kapayıncaya kadar bitecek.
Zamanla adımız sanımız unutuluyor.
Yaptıklarımız bir süre sonra hatırlanmayacak.
Hiçbir kimse bizi hatırlamayacak.
Hani derler ya adını bilen işte en son kişi hatırlayan son kişi öldüğü zaman hiç doğmamış gibi olacaksın.
Peki ne yapalım?
Anlamlı bir hayat yaşayın diyor.
Ama nasıl? Şöyle, şimdi değerli bir şeyden vazgeçilerek gelecekte daha iyi bir şeye erişebilirsiniz diyor.
Bazı fedakarlıklar yapmamız gerektiğini söylüyor geleceğimizi iyileştirmek için.
Mesela parti canavarı bir üniversite öğrencisinin tıp fakültesini kazanması için partilemeyi bırakması gerekiyor değil mi?
Biraz fedakarlık yapması gerekiyor hayatını iyileştirebilmek adına.
Hazrını ertelemesi gerekiyorsa yapması gerekiyor geleceği için bunu söylüyor.
Ve bazen işler yolunda gitmedi.
zaman nedeni dünya değildir diyor.
Nedeni öznel ve kişisel olarak en çok değer verilendir diyor.
Fedakarlık yapacağınız şey de burada saklı olabilir.
Dikkat! Ya burada mesela verdiği örneklere böyle hayretler içerisinde kaldım.
Gerçi kitabın tamamında böyle örnekler veriyor.
Baya baya muhafazakar bir adam dini görüşler açısından.
Hatta bu kitabı okurken şey dedim ben böyle direkt İncil yazsaydın abi falan dedim.
Çünkü her kitabında dini örnekler vererek ilerliyor.
İncil üzerinden ilerliyor. Ve çok se...
Sevmeyen insan var, Peterson'ı çok seveni de var.
Yani ortaya karışık bir şeyler ama dediğim gibi çok tutmuş bir kitap olduğu için ve çok tanınan bir isim olduğu için klinik psikoloji alanında.
Ben de bugün o yüzden bunları sizlerle paylaşıyorum.
Ama dediğim gibi bu her görüşüne katıldığım anlamına gelmiyor.
Burada mesela şey demişler, dini örnek veriyor dedim ya, fedakarlıkla ilgili.
Fedakarlığın nirvanası olarak Hazreti İsa ve Tanrı örneğini vermişti burada.
Yani baba, oğul, kutsal ruh.
İşte Hazreti İsa çarmıha gelindiği zaman son.
Onun sözleri baba beni neden terk ettin olmuştu ya.
Burada kendini böyle Tanrı'ya feda ederken daha iyinin hatırını, her şeyini, varlığını feda eden biri olarak dindarlığın nüvesi olarak değerlendiriyor bu olayı.
Tanrı'nın da aynı zamanda Hristiyanlara göre oğlunu feda etmesini aynı şekilde değerlendiriyor.
Böyle bir olay arkadaşlar.
Kısacası acısını hafifletmek isteyen, kusurlarını düzeltmek isteyen, mümkün olan en iyi geleceği gerçek kılmak isteyen, yeryüzünde cennet yaşamayı dileyen kişi iyi hedef alan bir hayat yaşamak
için bir takım fedakarlıklar yapmalıdır diyor.
Kısa vadeli. dürtüsel hazlarınızdan vazgeçin ve anlamlı bir hayat için çabalayın diyor.
Evet kolay ve kestirme olan işe yarar belki ama sadece o an için.
Yani hızlı, dürtüsel ve kısadır.
Oysa anlamlı olan gerçekten hayatınızı daha iyi bir noktaya taşıyabilir diyor.
Jung'un bir sözüyle bitiriyorum bu kuralı.
Kökleri cehenneme kadar inmeyen hiçbir ağaç cennete kadar büyüyemez.
Sekizinci kurala geldim.
Doğruyu söyleyin ya da en azından yalan söylemeyin.
Bu sadece diğer insanlara değil kendimiz için de geçerli.
Özellikle bu kendimiz için olan vurgusu çok fazlaydı.
Çünkü kendimize söylediğimiz yalanlar bir şekilde karakterimizi zayıflatıyor.
Kendimizi sahtekar hissediyoruz.
Çünkü biliyoruz yalan söylediğimizi.
Kişiliğimizi zedeliyoruz.
Kendimizi kendi gözümüzde küçük düşürüyoruz yalan söylediğimiz zaman.
Alfred Adler'in hayat yalanları diye adlandırdığı bir şey vardır.
Hayatımızı olmadığımız biri gibi yaşamak ve...
O olmadığımız kişi gibi görünebilmek için çabalar vermek.
Naifliğimizi korumak, terfi alma çabalarımız, dikkatleri üstüne çekme çabamız.
Haklı olduğumuzu ispatlama çabamız, her zaman bir aziz gibi görünme çabamız, ideolojik inançları dayatmamız gibi gibi gibi bunlar çoğaltılabilir.
Tipik hesaplı amaçlardan bahsediyorum hayat yalanları derken.
Hayat yalanı yaşayan bir insan sadece dar bir şekilde arzulanan ve önceden belirlenmiş bir sonucun var olmasına izin vermek için gerçekliği algıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle manipüle etmeye
çalışır. İşte bu şekilde yaşanan bir hayat bilinçli ya da bilinçsiz olarak ne yapıyor?
öncüle dayanıyor. İlki mevcut bilginin neyin gelecekte de iyi olacağını tanımlamaya yettiği.
İkincisi kendi başına bırakılsa gerçekliğinin katlanılmaz olacağı değil mi?
Jordan diyor ki Ütopyaları belirleyip onu gerçeğe dönüştürmeye çalışırken hayatlarını eğip Büküp düğümleyen insanlar gördüm.
Bu söze bayıldım gerçekten.
Kendi gerçeğinize kör olmayın diyor kısaca.
Çünkü Nietzsche'nin dediği gibi bir insanın değeri gerçeği ne kadar kaldırabileceğiyle belirlenir diyor.
Olabileceğiniz kişiyi olduğunuz kişiye feda etmeyin.
Yakından bakarsanız yalanların en büyüğü daha küçük yalanlardan.
O daha küçük yalanlar daha da küçüklerinden oluşur diyor ve en küçük yalan büyük yalanın başladığı yerdir diyor.
Şöyle bir insan düşünün hayatında her şeyin doğru olduğunda ısrar eden bir insan.
Çatışmadan kaçınıyor, gülümsüyor, ondan ne isteniyorsa yapıyor, kendine bir oyuk bulmuş orada saklanıyor, otoriteyi asla sorgulamıyor, fikirlerini ifade etmiyor ya da kötü muamele gördüğü zaman bundan asla yakınmıyor.
Kalabalık bir sürünün ortasındaki bir balık gibi.
Görünmemek için çabalıyor. Tek derdi bu, görünmemek.
Ama gizli bir huzursuzluk içinde içi içini kemiriyor.
Yalnız ve tatminsiz ve öte yandan itaati ve kendi kendini yok etmesi aslında hayatındaki bütün anlamı ortadan kaldırıyor.
Artık bir köleden başka bir şey değil.
Başkalarının sömüreceği bir aletten başka bir şey değil.
İstediğini ya da ihtiyaç duyduğu şeyi asla elde edemiyor.
Çünkü bunu yapması için ses çıkartması gerekiyor.
Aklından geçenleri söylemesi gerekiyor.
Belki sürünün dışına çıkması gerekiyor.
gerekiyor ve söyleyemediği için hasta oluyor çünkü içinden içe huzursuz içini kemiren bir şey var işte böyle saklanan biri hayati önem taşıyan biri değildir diyor Jordan hayati önem taşımak orijinal
katkıyı gerektirir diyor saklanmak Uyum sağlayanı hiçbir şeyden korumaz diyor.
Başkalarından saklanmak, gerçekleştirilemeyen benliğin potansiyelini bastırmak ve saklanmak anlamına gelir ve sorun budur diyor.
Bir de şu var, hayır demeyi bilmemek.
Hayır demeyi bilmezseniz kendinizi kandırırsınız.
Bir hayat yalanı yaşarsınız ve bunun sonucu karakterinizin zayıflaması olacaktır diyor.
Alfred Adler'in Hastalıkları Yalanların doğurduğunu söylediği gibi Carl Jung da aynı şeyi söyler.
Hastalıklar yalanlardan dolayı doğar der.
Yalan varlığın yapısını çarpıştırır ve işte bu gerçek dışı olan yani yalan hem ruhumuzu hem de devleti bozar bir şekilde.
Çünkü toplumu bozuyor bir silsile halinde gidiyor.
Önce aileyi toplumu derken gidiyor.
Yani her iki bozulma şekli birbirini besliyor bir şekilde ve bir bakıyorsunuz herkes yaralanmış bu yalandan dolayı.
Bu arada kendinize yalan söylemeyin derken şunu da kastediyor.
Kendi varlığınızla yüzleşin.
Ne olduğunuzda ve ne olmadığınızda dürüstçe yüzleşin.
Olmadığınız biri gibi davranmak da kendinize söylediğiniz bir yalan çeşididir diyor.
Kısaca her zaman doğruyu söyleyin diyor.
Kural 9. Dinlediğiniz kişinin sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyor olabileceğini varsayın.
Her şeyi bilemeyiz arkadaşlar.
Herkes bir şeyleri cahili.
Hep söylüyorum bunu. O yüzden karşınızdaki insan her kim olursa olsun onu mutlaka dinleyin.
Çünkü sizin bilmediğiniz şeyleri mutlaka biliyor olabilir.
Bir şeyleri biliyordur. Ve bu da sizin sohbet etmenizi sağlar.
O sohbetten keyif almanızı sağlar.
Eğer dinliyorsanız gerçek anlamda.
Çok katılıyorum ben bu kurala.
Çok da yapmaya çalışıyorum.
Böyle herkeste sohbet etmeyi seviyorum.
Hiç alakamın olmayacağı şeyleri dinlerken buluyorum bazen kendimi.
Geçen bir arkadaşıma şey dedim ya.
Don pervanesi ne dedim anlat.
Bunu ilk kez soran sensin dedi bana.
Böyle bayağı inciğini cıncını sordum.
Halbuki tarım mı yapacağım ne alakası var ama sordum yani.
Bir de diyor ki Jordan hakiki bir sohbete girmek için önce iyi bir dinleyici olmalısınız diyor.
Ve dinlemek dikkatinizi vermektir karşı tarafa diyor.
Birini gerçekten dinlediğiniz zaman...
İnsanların söyleyebilecekleri şeyler inanılmazdır.
Hatta bazen insanları dinlediğiniz zaman kendi sorunlarınızı bile çözebilirsiniz.
Nasıl çözebileceğinizi bile bulabilirsiniz diyor.
Bu gizemli ve keyifli bir şeydir diyor.
Ama dinlemeyi biliyor muyuz gerçekten?
Pek zannetmiyorum. Çünkü insanlar böyle birini dinlerken hemen bir değerlendirme yapma ihtiyacı hissediyor.
Karşı tarafı böyle bir salmıyoruz böyle rahat rahat içine döksün hemen böyle müdahil olacağız oraya gireceğiz konuşacağız bıdı bıdı.
Bir susmuyoruz bir dinlemiyoruz ya bunu çok gözlemliyorum ya da işte şu sussa da ben bir konuşsam modu var onu da sevmiyorum.
Ya da sohbet ederken hep böyle bir zafer kazanmaya çalışanlar.
Ya bak gördün mü benim dediğim doğruymuş da benim ideolojim benim tuttuğum takım ben ben ben.
Sokrates'i yaşayan en bilgi ilan eden Delphic.
Bunu neden yaptı?
Çünkü o bilmediğini biliyordu.
Bildiklerinin bir hiç olduğunu biliyordu.
Belki karşı taraftan bir şeyler öğrenebileceğini.
O yüzden dinlediğiniz kişinin sizin bilmediğiniz bir şey biliyor olabileceğini asla unutmayın.
Dinlemek söylemekten yeğdir diyor Mevlana.
Beni de dinlediğiniz için teşekkürler bu arada yeri gelmişken ama çok konuştum ya bıdı bıdı Merve.
Neyse 10. kurala geldik sabır.
Açık ve net konuşun diyor 10.
kural bu. Yani Rihanna'nın Monster parçasına benzettim ben bunu.
Yatağımın altındaki canavarlarla arkadaşım diyor ya orada.
Şöyle düşünün bir ormanda gidiyorsunuz ve sesini duyduğunuz ama görmediğiniz bir şey var.
Ve siz korkudan kafanızda fanteziler kurmaya başlıyorsunuz.
Acaba kaplan mı?
Timsah mı? Bir yerden aslan mı çıkacak?
Ne olacak falan diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Ve arkanıza dönüp bakmaya cesaretiniz yok.
Ve bakmadığınız için bir süre sonra o ne olacak?
Ejderhaya dönüşecek değil mi?
Bakmıyorsunuz çünkü kafanızda iyice kuracaksınız, iyice büyüteceksiniz ve o ejderha olacak.
Aslında belki o bir sincap bile olabilir.
Yani gerçekte korkunç olan şeyler bile hayal gücünde korkunç olan şeyin yanında önemsiz kalır.
O yüzden hayal gücünüzdeki dehşeti nedeniyle yüzleş...
Her ne varsa onlarla yüzleşin.
Arkanıza dönüp bakın kaçmayın.
Yatağınızın altındaki o canavarla yüzleşin.
Görmezden gelmeyin diyor.
Ve bu gerçekleri acı da olsa dile getirin.
Geçmişiniz de dahil.
Çünkü geçmiş kesin bir dille özüne indirgendiği zaman telafi edilebilir.
Arkamızı dönerek kaçarak değil.
O yüzden uçurumumuza bakmamız gerekiyor.
Canavarlarımızı dolaplarımızdan çıkarmamız gerekiyor.
Çünkü daha da çoğalarak gelecekler o karanlıktan eğer çıkarmazsak onları.
Mesela çiftlerin iletişimde de bu çok önemli diyor.
Açık ve net olun diyorum ya.
Hiç kimse her şey hakkında tartışma yapamaz.
O yüzden bunun yerine şunu söyleyin.
Bak kardeşim beni mutsuz eden tam ve net olarak bu.
Benim alternatif olarak istediğim şey şu.
Senin de benim de hayatlarımızı mahvetmememiz için yani buna bir son vermemiz için bu mutsuzluğumuza yapabileceğimiz şeyler tam ve net olarak bunlar bunlar değil.
Lafı dolandırmayın.
Tam olarak ne istediğinizi ifade edin.
Açık ve net bir şekilde ifade edin.
Hani Güneş'in şarkısında dediği gibi.
Ne ki benden istediğin diyor ya.
Eğer bunu demezseniz şarkının devamında diyor ya.
Burnumdan geldi.
Tüm aklımdakilerden kaçmak epey bir zaman aldı.
Bunu söyleriz. O yüzden ne kastettiğimizi açık ve net olarak söylüyoruz.
Karşı tarafa oturuyoruz.
Hatalarımızı da dinliyoruz güzelce.
Bunları düzeltmek için çabalıyoruz.
Anlıyoruz, anlamaya çalışıyoruz.
Ve ne istediğimizi itiraf ediyoruz.
Anlaşılabilir oluyoruz arkadaşlar.
Kural bu. Gelelim kural 11'e.
Kaykay yapan çocukları rahatsız etmeyin.
Bu tabii ki bir metafor.
Bunu çok kısa bir şekilde açıklayacağım.
Şöyle diyelim ki çocuğunuz kaykay yapıyor.
Böyle işte atlıyor zıplıyor merdivenlerden kaykayla.
O esnada böyle yüreğine sopa oturup hop kalkar ya.
Yapma yavrum aman düşeceksin falan.
Ya kim olsa böyle yapar diyeceğim ama şimdi Kenan Sofoğlu geldi aklıma çocuğunu biliyorsunuz.
Ya bu yanlış bir tutunmuş.
Onun gelişimine engel oluyorsunuz.
Bırak diyor ya düşe kalka acı çekerek deneyimleyerek öğrensin.
Hayatta nasıl başa çıkacağını öğrensin.
Her şeye karışmayın abi diyor.
Yani bırakın acı çeksin.
Aman üzülmesin yavrum aman bilmem ne yapmayın bunu diyor.
Çünkü kaykay yapan çocuklar zaten güvende olmayı falan amaçlamıyor.
Öyle bir dertleri yok. İşte şu merdivenden atlayayım da oh güvende olayım.
Böyle bir şey yok. Zaten amaçları beceri kazanmak diyor ama sen ona engel oluyorsun o şekilde diyor.
O yüzden insana hayatta en hakiki güvenliği bu becerileri sağlar.
Bırakın diyor çocuklarınızı.
Şimdi aklıma film geldi size bir film önereceğim.
Koda zaten Oscar almıştı bu film.
Orada bir genç kız vardı sanırım adı Ruby'di.
Sevgilisiyle olan bir sahnesi var böyle evde.
Böyle yakınlaştıkları bir sahne var.
Çocuğun ona bir itirafı var orada.
İzleyin diye anlatmıyorum.
Kaykay metaforuna bence çok cuk bir örnek o sahne.
İzleyin arkadaşlar pişman olmazsınız güzel bir film.
Ruby yani genç kız o kadar zor şartlarda büyümüş ki.
Ve öyle bir karakter geliştirmiş ki.
Bir de o yaşıtı olan. sevgilisine bakın.
Yani eğer aşırı korunursanız hayatta beklenmedik şeyler karşınıza çıktığı zaman çuvallayıp kalırsınız.
Mesela burada Jordan kendinden de bir örnek vermişti.
Bir iş yerinde çalışıyormuş ve oradaki erkekler ona böyle çok garip bir lakap takmışlar.
Hoş olmayan bir lakap. Hafif de böyle dalga geçiyorlarmış.
Yani yeni gelen erkeklere genelde böyle yapıyorlarmış.
Ama Jordan diyor ki ben bunu kişisel algılamadım.
Öyle çılgın tepkiler vermedim ve şunu söylüyor.
Bilmiyorum doğru mu? Erkekler dünyasında böyle bir şey varmış.
Birbirlerini bu şekilde sınıyorlarmış.
Hani bir güç testiymiş aslında bu.
Ve burada güçlü tepkiler veren erkekler.
Diğerlerinin dostluğunu kazanırken böyle kişisel algılayanlar olgunlaşmamış güçsüz erkek olarak görülüp dışlanıyorlarmış.
İşte böyle adamları kadınlar da tercih etmez diyor.
Onları diyor olgunlaşmamış bir çocuk olarak görürler.
Çocuk adamı hiç kimse istemez diyor.
Gerçek adamı ister kadınlar diyor.
Ve zaten akıllı bir kadın kendi gibi hatta daha akıllı birini ona daha fazlasını verebilecek olan bir adamı arzular diyor.
Yani Jordan'ın böyle beylik lafları var.
Alıştım artık ben. O yüzden özellikle de erkekleri bir çocuğunuz varsa erkek çocuğunuz özellikle tehlikelerden izole etmeyin diyor.
Çünkü bunu yaparsanız ona kötülük yapmış olursunuz diyor.
Bisküviden yapılma bütün evlerin içinde çocukları mideye indiren bir cadı yaşar diyorum ve 12.
kurala geçiyorum. Sokakta karşılaştığınız kedileri, köpekleri okşayın.
12. kural bu. En tatlı kural bu olabilir bence.
Ben bunu şeye benzetiyorum.
Gülten Akın'ın ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya satırlarına benzetiyorum.
Kural şu. Etrafınızdaki o küçük güzellikleri, mucizeleri görün.
Yani bir gün batımının eşsizliğini, bir kedinin güzelliğini, bir çiçeğin eşsizliğini görmeye çalışın.
Ama gerçek anlamda görmekten bahsediyorum.
Yani burada anlatmak istediği şey çevrenizdeki güzellikleri görmeye çalışın.
Küçük güzellikleri, mucizeleri görmeye çalışın.
Hani Jack London'ın bir sözü var ya çiçekler hep varsa kim ne yapsın onları?
Çok seviyorum bu sözü daha önce de belki söylemişimdir.
Etrafımızda o gördüğümüz o küçük şeyler küçük mucizeler diyorum ben onlara.
Belki böyle her gün önünden geçip gittiğimiz varlığının farkında bile olmadığımız şeyler var.
Onlar bir anda böyle yok olsalar aslında dünyamızda ne kadar büyük bir yerler olduğunu anlarız.
Umarım yok olmazlar da. Dünyadan düşünsenize çiçekler, ağaçlar, hayvanlar silinse ya da işte ne bileyim her gün güneş doğuyor değil mi?
Alıştık ona o ihtişamla doğan güneşe.
O kadar güzel doğmasa ya da doğmasa demek istemiyorum dilim varmıyor.
Hayvanlar... Olmasa dediğim gibi hayat ne kadar anlamsız olur ya bir düşünsenize.
Yani eğer dikkatinizi verirseniz her gün etrafınızda sayısız mucizeler görürsünüz emin olun.
Bazen böyle ufak molalar verip etrafımıza bakmalıyız bence.
Bir fincan kahvenin mis gibi kokusu olmasa mesela ne yapardık?
Bence hayat çok çekilmez olurdu.
Hayatımı şimdi daha çekilebilir kılmak için Philips Dattego 5400 serisi ile hemen kendime bir kahve yapmaya gidiyorum.
Sizlerde açıklamalara bırakmış olduğum linkten Philips Dattego 5400 serisini hemen inceleyebilirsiniz.
Beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için adresim aşağıda açıklamalarda olacak.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz.
Selam demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Yeni bölümlerimi kaçırmamak ve hemen haberdar olmak için de beni dinlediğiniz platformdan takip etmeyi unutmayın arkadaşlar.
O zaman bu hafta çarşamba günü tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
