
Günlük Ritüeller : Charles Darwin, Mozart, Frida Kahlo, Agatha Christie, Isaac Asimov, B.F Skinner, Yayoi Kusama
17 Aralık 2022 · 31 dk
PlatformlardaSpotify
Cambly Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/Osb60
Kod: Osb60
*
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/Osb6
Kod: Osb6
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadini İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başta en büyük yatırımı geleceğine yap.
OSB 60 kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Herkese merhaba. Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün dünyaca ünlü sanatçıların, bilim insanlarının, yazarların günlük ritüellerini konuşacağız.
Malum yeni yıl yaklaşıyor ve bu ritüeller, rutinler mevzusu çok önemli diye düşünüyorum.
Old but gold takipçiler bilir.
Daha önce de böyle iki bölüm yapmıştım.
Çok sevmiştiniz. Onları da mutlaka dinleyin derim.
O iki bölümde de Freud vardı, Kafka vardı, Beethoven, Kant, Jung, Karl Marx, Tesla, Balzac.
Descartes, Sylvia Plath, Picasso ve Sartre'ın günlük ritüellerini anlatmıştım.
Bugün kimleri anlatacağım sizlere?
Frida Kahlo, Marie Curie, Agatha Christie, Yayoi Kusama, Charles Darwin, Mozart ve Isaac Asimov'dan bahsedeceğim.
O zaman kahveler hazırsa hadi başlayalım sohbetimize.
Önce Frida Kahlo ile başlamak istiyorum.
Kanalımda onun çok detaylı bir biyografi podcast'ı var dinlemek isterseniz.
Ne demişti Frida? Hayatımda iki büyük kaza geçirdim.
Biri tramvayın altında kalmaktı, diğeri de...
Diego demişti. Diego Rivera, Frida'nın büyük aşkı.
O da bir ressam. Hastalıklı bir aşk bu bana göre.
Toksik ilişki direkt. Detayları zaten Kahlo Podcast'ımda var.
O yüzden oralara girmiyorum. Frida Kahlo'nun günlük rutinlerine geçiyorum direkt.
Evlendikten sonra Diego ve Frida özel bir ev tasarlatıyorlar.
Ve bu ev iki ayrı ev gibi arkadaşlar.
Çatıdan böyle bir köprüyle geçişleri var.
O ne biçim evlilikmiş ya demeyin.
Bir arkadaşım var gerçekten böyle bir evliliğin hayali kuruyor.
Diyor ki evlenelim ama iki tane ayrı evimiz olsun.
Ayrı ayrı takılalım. Arada birbirimizi özleyince görüşelim.
Gerçekten böyle insanlar var.
Hatta bir yazar vardı ya eşiyle böyle yaşıyor.
Yıllardır ayrı evlerde yaşıyorlar ve diyor ki çok mutluyuz bu şekilde.
Kim olduğunu hatırlamıyorum bilenler beni bir yeşillendirsin.
Ve kahvaltı yaptıkları zaman buluşuyorlarmış.
Geç kahvaltı saatlerinde Frida Kahlo ve Diego Frida'nın evinde buluşuyorlar.
İşte o gün o günü planlıyorlar.
Frida zaten dediğim gibi düzenli çalışan rutin çalışan biri değil.
Bir rütbeli var mı derseniz bence yok.
Sürekli resim yapmıyor.
Harekete geçmekte inanılmaz sorun yaşayan biri.
Hatta en çok... Yeter verdiği döneme baktım.
Boşandığı dönem. Bir boşanma yaşıyorlar Diego ile sonra tekrar birleşiyorlar.
Bir de dikkatimi çekti.
Turochki ile yasak aşk yaşadığı dönemde.
Turochki deyince de aklıma hep George Orwell'in şey geliyor.
Hayvan çiftliği kitabı vardı ya.
Orada bir domuz vardı.
Neydi adı? Snowball.
O geliyor aklıma. 1943'de Diego'nun önerisiyle Frida Kahlo yeni bir deneysel resim ve heykel okulunda ders vermeye başlıyor.
Bu okulda yoksul mahallelerden gelen öğrenciler var.
Onlara ücretsiz olarak sanat malzemeleri ve bedava ders vermeye başlıyor.
Ama bu dönem içerisinde kendi eserlerine fazla yoğunlaşamıyor.
Bu dönemde yazdığı bir mektupta öğretmen ve sanatçı olarak rutinini Frida Kahlo şöyle tarif etmiş.
Ne kadar çok iş var.
Hatta bir yerde şunu bile demiş.
Masakur kaldır. Masakur kaldır.
Kadın Meksikalı mı Türk mü anlamadım.
Dünya kadınlarının evrensel sorunu.
Masakur kaldır abi.
Sonra öğleden sonra resim yapıyorum diyor.
Ve yaptığım resmi hemen satmam gerekiyor.
Çünkü o ayın masraflarını çıkarmak için bu gerekli.
Akşamları da ya sinemaya gidiyormuş ya tiyatroya gidiyormuş.
Yani onun rutini bu. Sonra zaten biliyorsunuz çok zorlu bir hastane süreci var.
Otuzdan fazla ameliyat geçiriyor.
Ve neredeyse hayatının tamamı.
Hastanede geçiyor ve o süreçte de günde 4-5 saat resim yaparak moralini yüksek tutmuştur.
Hatta resim yapabildiğim sürece mutluyum demiştir.
Kahlonun düzenli bir ütüeli yok gördüğünüz gibi kafasına göre çalışanlardan, moraline göre hatta sağlık durumuna göre çalışanlardan.
Cambly Kids ile 4-15 yaş aralığındaki çocuklar tamamı ana dili İngilizce olan en kaliteli eğitmenlerle birlikte İngilizceyi kalıcı olarak öğreniyorlar.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
OSB 6 kodu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
Sırada Marie Curie var arkadaşlar.
Fizikte Nobel ödülünü ilk kazanan kadın ve kimya ödülünü de kazandı Nobel'de.
Nobel tarihinde iki kez ödüle layık görülen ilk ve tek kadın bilim insanıdır.
İlk ödülünü eşiyle beraber radyasyonu keşfettiğinde almıştır.
İkinci ödülünü de kimya dalında radyum ve polonyum elementlerinin keşfiyle almıştır.
Bu arada Polonyum doğada çok az miktarda bulunan radyoaktif bir element arkadaşlar.
Hatta adı neden Polonyum?
Çünkü Marie Curie'nin ana vatanı Polonya.
Buradan geliyor Polonyum.
Bu arada Polonyum deyince aklıma şu an bir belgesel geldi.
Hala duruyor mu bilmiyorum. Netflix'te casusluk sanatı diye bir belgesel vardı.
Farkındalık defterinde önerdim mi bunu hatırlamıyorum arkadaşlar.
Önermediysem siz ekleyin.
Orada Polonyum'la öldürülen eski bir Rus casusu vardı.
Bu adam Putin'in muhalifi Alexander Litvinenko.
Adamın çayına polonyum karıştırdılar ve bu şekilde zehirlediler.
İnanılmaz sansasyon yaratmış bir suikast.
Çünkü tarihte polonyumla zehirlenen, belki de ilk insan diyecektim ama yok Marie Curie'nin kızı da zehirlendi isteyerek olmadı ama Le Semi'den dolayı öldü.
Polonyum bildiğiniz bilebileceğiniz daha doğrusu en en en toksik maddelerden birisi.
Çünkü siyanürden yaklaşık 1 trilyon kat daha toksik öyle bir şey düşünün.
Ve yani çok az bir şey bile girse vücudunuza DNA'nızı öyle bir yaparamparça ediyor mahvediyor sizi.
Ve hücreleriniz yıkıma uğruyor hatta beyaz kan hücreti dediğimiz şey var ya onun sayısını düşürüyor.
Ve eninde sonunda siz bir şekilde kan nakline ihtiyaç duyar hale geliyorsunuz Marie Curie'nin kızı gibi.
Alexander Litvinenko da bu şekilde polonyumla zehirlenmiş bir Putin muhalifi.
Hatta Yaser Arafat'ın da böyle öldürüldüğü düşünüyor benzer şekilde.
Şu an beni sigara içerek dinliyorsanız arkadaşlar sigaranın içinde de polonyum var haberiniz olsun.
Ya bütün tadım kaçtı ya Merve.
Neyse bilin yani ben söyleyeyim de.
Yalnız ne diyordum nereden nereye geldim?
Radyum ve Polonyum elementlerinin keşfiyle almıştır Nobel'i dedik.
Namı diğer Madame Curie bu ödülleri alırken geçtiği yollarda gerçekten çok zorludur.
Eşiyle baya bir mücadele vermişlerdir.
Bu çifte kurumsal olarak hiçbir destek sağlanmadığı gibi tesis de tahsil edilmemişti.
Karı koca böyle mağara gibi bir hangarda çatısı akan.
Hatta ahıra benzeyen bir yerde çalışmışlardır yıllarca.
Neden? Çünkü bilim için.
Yani bilim için yaptıkları fedakarlıklar gerçekten paha biçilemez.
Hatta bu dönemi Curie varlığımızın kahramanlık dönemiydi diye tanımlamıştır.
Bence akışta oldukları için hatta Curie der ki çalışma koşullarımızın güçlüğüne rağmen kendimizi o kadar mutlu hissediyorduk ki demiştir.
Şöyle de diyor günlerimizi laboratuvarda geçiriyorduk ama bu yoksul barınağımızda müthiş bir sükunet hüküm sürüyordu der.
Tıpkı bir düşteymişiz gibi tek meşguliyetimizin içinde yaşıyorduk.
Yani yaşam amacını bulan birinin sözleri bence bunlar.
Peki yaşam amacını bulan Curie nasıl bir çalışma sistemine sahipti günlük bir ritüeli var mıydı?
Şöyle ki 1899 yılında kız kardeşine yolladığı bir mektupta o dönemin günlük rutinini şöyle açıklıyor.
Diyor ki hayatımız hep aynı.
Çok çalışıyoruz ama iyi uyuyoruz.
O yüzden sağlığımız bozulmuyor.
Akşamları çocukla ilgileniyorum.
Sabah onun mamasını veriyorum.
Dokuz gibi çıkıyorum. Bu sene hiç tiyatroya hiç sinemaya gidemedim.
Olsun yine de kendimi çok iyi hissediyorum diye yazmış.
Hatta şöyle de eklemiş.
Tüm günümüzü işimize adadığımız sefil barakamızda hayatımızın en iyi en mutlu yıllarını geçirdik.
Hani Chopin diyor ya deha bir insanın kendi ilgi alanlarını.
dileklerini ve hedeflerini geride bırakarak bir süre için kişiliğinden tamamen vazgeçebilme gücüdür diyor Marie Curie'nin yaptığı da tam olarak bu aslında tutku kelimesinin kökeni latince
de pasio ya eşittir acı tutku Tutku eşittir acı.
Marie Curie de tutkuları uğruna acı çeken bir insan ama bunu hiç umursamıyor.
Bir süre için işte vazgeçtiği sinema, tiyatro vs.
birçok şeyi geride bırakmış dehası için.
Tutku aslında bizi bir açıdan böyle değişime götüren bir köprü gibi ya.
Bence Marie Curie'nin hayatı buna çok güzel bir örnek teşkil ediyor.
Curie bir barakada uranyum cevheri kaynatırken hayatının en mutlu günlerini yaşadığını da söylemiştir.
Aslında burada şu var, tutkusunu bulan kişilerin günlük ritüellerine baktığınız zaman o tutkudan ibaret tamamen.
En azından Mercury için durum böyle şu anda.
Ona ayrı bir bölüm yapmayı düşünüyorum arkadaşlar.
O yüzden çok uzun uzun anlatmayacağım ama bilmemiz gerekenlere böyle nokta nokta değinmeye çalışıyorum.
Avrupa'da fizik dalında doktora alabilmiş ilk kadın aynı zamanda.
Önce kadın olduğu için üniversiteye bile kabul edilmiyor ama daha sonra üniversitede profesör olmuştur.
Tüm zamanların en en en etkileyici kadın bilim insanlarından birisi.
Onun günlük rutini aslında şu senelerce keşfetmek istediği şey üzerinde çalışmış.
Hiç yılmadan hep aynı kararlılıkta.
Düşünsenize bazen tüm gününü...
Uranyum cevheri kaynatarak geçiriyor ve bu çok kaynar bir kütle.
Kocaman bir kazan gibi bir şey düşünün.
Onun tepesinde ve marikürünün boyunda bir kazan.
Kocaman bir metal kaşık elinde akşama kadar karıştırıyorsunuz bunu.
Yani araştırma tutkusundan artık o acısını hissedemez duruma gelmiş.
Eli ayağı hep böyle radyum yanıklarıyla dolu ama yine de vazgeçmiyor ve maalesef maalesef bu tutkusu onun sonunu da getirmiştir.
Çünkü cebinde bile radyum parçacıkları taşıyormuş.
Zaten atomik radyasyona maruz kalmaya bağlı bir ölüm, ölümcül bir tutku.
Dediğim gibi kızının da bu sebepten dolayı öldüğü söyleniliyor.
Lösevi olduğu söyleniliyor.
Sırada dünyaca ünlü yazar Agatha Christie var arkadaşlar.
Ben onun en son 10 küçük zenci kitabını okumuştum sanırım.
Biraz onun biyografisinden de bahsedeceğim sizlere.
Otobiyografisinde diyor ki Agatha Christie 10 kitap yazdıktan sonra bile kendimi hala hakiki bir yazar olarak görmüyorum diyor.
Hatta form doldururken bile meslek kısmına ev hanımı yazıyormuş.
Dünyaca ünlü yazarsın ama oraya ev hanımı yazıyorsun.
Tımak diyor benim için çok efsunlu bir şeydi yani efsunlu bir halde yaptığım bir görev gibiydi diyor.
Hatta odam dediği bir yerde yokmuş böyle kapanıp çalıştığı bir yerim asla olmadı diyor.
Tek ihtiyacım sabit bir masa bir de daktilo demiştir.
Arkadaşları bile onu hiç yazarken görmemiş böyle gizli gizli gün içinde ortadan bir anda kaybolup yazmaya gidiyormuş.
Hatta 1926 yılında Agatha Christie tam 11 gün ortadan kayboluyor ve döndüğü zaman nerede ne yaptığını anımsamadığını söylemiştir.
Çok enteresan az sonra oraya geleceğim.
Nasıl yazmaya başladığını sormuşlar bir röportajda.
Diyor ki can sıkıntısından başladım diyor.
Daha 16-17 yaşındaymış başladığında ve herhangi bir yöntemim de yok diyor.
Bir de Agatha Christie'nin adını biz bu sene çok sık duyduk.
Pera Palas'ta Gece Yarısı diye bir dizi vardı ya Netflix'te orada.
duyduk. Doğu Ekspresi'ne cinayet romanını da 1933'te İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde kalırken yazmıştır Agatha Christie.
E madem bu konuya girdik açalım biraz buraları.
Şöyle ki 1926-32 yılları arasında Agatha Christie bu romanını yazmak için İstanbul'a defalarca geliyor arkadaşlar ve her geldiğinde Pera Palas'ta kalıyor ve aynı zamanda Pera
Palas'ın sahibi olan Misbah Muhayyes'in misafiri olarak Yeniköy'deki villasında kalmıştır.
İşte o 11 gün ortadan kaybolmasının sırrını buraya bağlayanlar var.
Yalıdaki bir odayla bağlantılı diyorlar.
Hatta Agatha Christie öldükten 3 yıl sonra 1979'da Warner Bros.
Film Şirketi bu esrarlı 11 günün öyküsünü film yapmak istiyor.
Ama yapımcılar senaryoyu beğenmiyorlar.
Diyorlar ki buna biraz daha böyle renk katalım, sos katalım.
Bir medyuma gidiyorlar.
Çok ünlü bir medyum Tamara Rand diye birisi.
Ve bu ünlü medyum Agatha Christie'nin ruhunu çağırıyor güya.
Ve Agatha Christie diyor ki...
Benim kayboluşumun sırrı Pera Palas'ta gizlidir.
Ve sonra medium Tamara bir daha çağırıyor Agatha Christie'nin ruhunu.
Ve Agatha'nın ruhu ona çok gizli bir anahtardan bahsediyor.
İşte bu anahtar o günkü otelin sahibi Nisbah Muhayyes'in yazısındaki o odaya aitmiş arkadaşlar.
Ve o gizli odayı açtıkları zaman bu odadaki hatıra defterinde kaybolduğu o 11 günün tüm ayrıntılarının yazılı olduğunu söylemiş Agatha Christie'nin ruhu.
Ey ruh geldiysen.
Bu ne be? Benim bunlara inandığımı düşünmeyin.
Sadece anlatıyorum bilelim diye lol.
İnanıyorum aslında. Daha sonra korkuyorum aslında inanıyorum değilim.
Gelmesin abi inanıyormuş gibi yapayım.
Ya bir şey diyeceğim.
Ruhlara inanan var mı arkadaşlar?
Ruh çağırma seanslarını bana yazın.
Daha sonra New York Times gazetesi bu konuda yazılacak olan hikayenin yayın hakkı için 75 bin dolar teklif ediyor.
Sonra zaten bu hikaye patlıyor ve dünyanın dört bir yanından gazeteciler 1979 yılında 7 Mayıs'ta Pera Palası akın ediyorlar 411 numaralı odaya.
Zaten romanın yazıldığı oda da burasıydı ya.
Hatta daha çılgın bir şey söyleyeyim durun iyice heyecanın dozunu artırıyorum.
Medium rant Agatha Christie'nin yani onun ruhunun ona söylediklerini Los Angeles'tan İstanbul'a telefonla bildirmiş ve bu anlar Amerikan televizyonlarında canlı olarak yayınlanmış.
Agatha Christie mediumla kurduğu iletişimde odadaki ahşap yer döşemelerinden söz etmiş ve yerdeki ahşap döşemenin altından.
Bilin bakalım ne çıkmış paslı bir anahtar ve bu anahtar 2 milyon dolara satışa sunulmuş falan filan ama sonra otel personeli greve gidiyor yaklaşık bir sene o işte greve
esnasında bu hikayede arada kaybolup gidiyor etkisi kayboluyor ve o paslı anahtarı da banka kasasına koyuyorlar sonra 1986'da başka bir odada tekrar paslı bir anahtar bulunuyor enteresan.
Pera Palas olayı böyleydi.
Peki Agatha Christie yazarken neler yapıyordu oraya dönecek olursak?
Öncelikle küçük bir ses kayıt cihazı alırmış buna dökermiş aklındakileri buna diktafon deniliyor.
Bu cihazı da zaten Graham Bell bulmuştur.
Önce sesini kaydediyor ondan sonra yazıya geçiriyormuş.
Hatta kitap bittikten sonra akşam yemeğinden sonra ev halkına okuyormuş kitaptan bazı bölümleri.
Belli ki evdekileri kobay olarak kullanıyor Agatha Christie halkın tepkisini önden ölçmek için.
Agatha Christie'nin en büyük ritüellerinden biri şu.
Hayatı boyunca Her birini köşe bucak doldurduğu yüzden fazla not defteri tutmuştur arkadaşlar.
Aklına gelen fikirleri, çevresinde duyduklarını her an not defterine yazarmış ve eliyle yazdığı yüzden fazla not defteri varmış.
Ben de böyleyim.
İzlediğim filmleri böyle detay detay yazarım.
Her şeyi aklıma takılanları falan.
Evin her yerinde defterlerim var.
Agatha Christie'nin bu defterlerini merak edenler Agatha Christie'nin gizli defterleri kitabına...
göz atabilir ben okumadım bu kitabı merak edenler varsa diye söylüyorum ve bugüne kadar gelebilmiş sağlam 73 not defteri varmış süper bir başka ritüeli de şu Banyoda elma
yerken roman yazıyormuş.
Çok saçma demeyin. Virginia Woolf da ayakta böyle duvara yaslanarak yazıyordu ya.
Demek ki ilham böyle yazarlara farklı farklı şekillerde gelebiliyor.
Bir de çoğu yazar yayınlandıktan sonra romanları böyle tekrar tekrar açıp okumazlar ya.
Neden? Çünkü eleştirilere ve düzeltmelere geç kaldıkları için.
Gelelim hayran olduğum sanatçılardan bir başkasına.
Sıra dışı bir kadın Yayoi Kusama, puantiyeli sonsuzluğun sanatçısı.
1929'da Japonya'da doğmuştur ve ülkesinde savaş varken doğmuş.
Dolayısıyla savaşta büyümüş bir çocuk ve Kusama belki bu savaşın yıkıcı etkisinden dolayı halüsinasyonlar görüyor.
Görsel ve işitsel sanrılar görüyor arkadaşlar ve 1977'de Kendi isteğiyle akıl hastanesine yatıyor.
Burada yolun karşısına yaptırdığı bir stüdyo var.
Bu stüdyoda her gün çalışıyor.
Daha sonra akıl hastanesine gidiyor.
Sadece resim değil, heykel, moda, film, edebiyat ne ararsanız, instalasyon hepsi var yani.
Ve bunları yaklaşık 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek yapmıştır.
Benekler resmeder, ağlar resmeder.
Zaten genelde ben ona benekli kadın diyorum, puantiyeli kadın.
Böyle bal kabağı, puantiye, nokta görünce aklıma ilk gelen isim tabi ki kutsam oluyor.
Kendi otobiyografisinde şöyle bir cümle var.
Her gün acıyla, endişeyle, korkuyla mücadele ediyorum ve hastalığımı hafifletmenin tek yolunun sanat eseri yaratmaya devam etmek olduğunu gördüm demiştir.
Sırf sanatla uğraşabilmek için sabah erkenden kalkıyor ve gece geç saatlere kadar kimi zaman sabahlara kadar, üçlere, dörtlere kadar uyanık kalıyormuş.
Her sabah saat 10'da kalkıyor, stüdyosuna gidiyor ve akşam 6'ya 7'ye kadar aralıksız çalışıyor.
Akşamları da yazı yazıyor.
Zaten çok üretken bir sanatçı.
Her gün sanat eserleri ortaya çıkarmaya çalışıyor ve yeni dünyalar yaratıyorum bu şekilde diyor.
Eserlerinde gördüklerimiz aslında Yayoi'nin halüsinasyonları arkadaşlar.
Ki zaten sanatta uğraşmasaydım çoktan kendimi öldürürdüm diyecek kadar da bağlı işine.
Sanatın iyileştirici gücünü kullananlardan terapotik.
sanat diyoruz ya işte bu Kusama hiçbir çalışmasını da eskiz olarak bırakmamıştır arkadaşlar hepsini tamamlıyor genelde en sevdiğim yönü de bu zaten Da Vinci'nin bile yapamadığı bir şey bu Da
Vinci podcastinden hatırlayacaksınız Peki sırada kim var Merve?
Charles Darwin var tabii ki.
12 Şubat 1809'da İngiltere'de oldukça zengin varsıl bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
Babası tıp doktoru Darwin'in ve o tabii ki babası tıp okumasını istiyor.
Ama Darwin'in tıpla hiçbir alakası yok.
Onun ilgisi doğa tarihi, jeoloji, işte koleksiyonlar gibi şeyler.
Ve hatta bir podcastta demiştim ya hangisi hatırlamıyorum.
Babası Darwin'e diyor ya işte sen diyor bu sülalenin...
Yüz karısısın hiçbir işe yaramazsın diyor Darwin'e diyor babası.
Darwin'in anne tarafı da oldukça dindardır hatta koyu dindar diyebilirim.
Sonra zaten tıbbı bırakıyor Cambridge'de teoloji okumaya başlıyor ve o süreçte doğa bilimlerine olan ilgisi iyice artıyor.
Hatta çok saygın bir bilim topluluğuna dahil edilmiştir Darwin.
Ve din bilimi üzerine çalışırken Tanrı'nın nasıl böyle bütün canlıları muhteşem bir şekilde yarattığını ilgi duymaya başlıyor.
Bunu araştırmak istiyor ve doğa teoloğu olan bir profesör var.
John Stevens Hurslow bununla arası o kadar iyi ki işte okul bahçesinde sürekli beraberler sürekli onunla sohbet ediyor, onunla yürüyor.
Ondan dolayı da Darwin'e Hurslow'la yürüyen adam demişlerdir.
Hurslow aslında Darwin'in hayatındaki mihenk taşlarından biridir diyebilirim.
Çünkü Hurslow'un İncil'in yaratılış kısmına doğadan delil araması Darwin'i de bu olaya dahil etmesi Darwin'in hayatını değiştirmiştir.
Yine Darwin'in hayatında çok önemli isimlerden biri de Adam Jackwick'tir arkadaşlar.
Jeoloji profesörü hatta jeolojinin babası olarak kabul edilir.
Onunla beraber 14 günlük bir gemi seferine çıkıyor Darwin ve o seferden döndükten sonra tekrar 2 senelik bir araştırma seferine katılıyor.
Burası çok önemli arkadaşlar çünkü Hurslow bu gezide ondan İncil'in yaratılış kısmının ispatını istemiştir.
Hatta ben size geçenlerde böyle bir belgesel önerdiğimi hatırlıyorum.
Instagram'da story atmıştım bunu izleyin diye.
İncil'in gizemleri diye bir belgesel.
Şahane. İzlemek isteyenlere duyurulur.
Harslow bu gezi de ondan İncil'in yaratılış kısmının ispatını istiyor.
Ve yaratılışı ispat edecek ilk kişi olma amacıyla Darwin bu ikinci sefere çıkmıştır arkadaşlar.
Ama bilimle uğraşan babası bu miçoluk olayına hiç sıcak bakmamıştır.
Otur oturduğun yerde demiştir.
Araya birileri giriyor babasını ikna etmek için.
Ve Darwin babasını dinlemiyor bir şekilde.
Bu sefere çıkıyor. Ya dinleseydi abi?
Tarihin, bilimin seyri değişecekti muhakkak.
Bazen Dr. Who'ya çok özeniyorum ya.
Keşke diyorum öyle bir şey olsa böyle geçmişe gidip bir şeyleri değiştiriyor ya.
Darwin'in babasıyla da konuşmak isterdim.
Bak işte senin oğlun şöyle olacak böyle olacak.
Neyse iki sene sürmesi planlanan bir yolculuğa çıkıyor Darwin ve bu yolculuk beş seneye uzuyor.
O gemiye bindiği zaman sıkı bir inanç sahibi olan Darwin indiği zaman bambaşka birine dönüşüyor 5 sene sonra.
İncil'in yaratılış kısmına ispat aramaya çıkıp agnostik olarak dönmüştür Darwin.
Ateist değildir, agnostiktir.
Kapat parantezi. Peki Darwin nasıl çalışıyordu?
Ritüeli neydi? Günde 48 saat çalıştığı oluyormuş arkadaşlar.
Neden? Çünkü hipotezini sağlam bir temele oturtabilmek için 48 saat ne demek?
Artık yorgun düşmüş, hastalanmış.
Her gün sabah 8'de kısa bir yürüyüşe çıkıyormuş.
Daha sonra neden bilmiyorum tek başına kahvaltı etme gibi bir özelliği var.
Sonra 90 dakikada bir...
Kısa kısa molalar verecek şekilde çalıştırmış tüm gün.
Öğlene kadar çok sıkı çalışıyor.
Sonra köpeği var bir tane çok sevdiği.
Onu alıyor tekrar yürüyüşe çıkıyor.
Darwin sürekli yürüyor bu arada.
Eve dönüyor gazetelerini okuyor.
Mektuplara cevap yazıyor. Mektupların hepsine cevap yazma gibi bir özelliği var.
Yazmazsa inanılmaz bir vicdan azabı duyuyormuş.
Bir de karısı var Emma.
Güzel bir ilişkileri var ya karısıyla yani benim gözlemlediğim kadarıyla tabii evin içini bilemem ama karısı ona sürekli böyle yüksek sesle roman okuyor, gazete okuyor.
İstirahat zamanlarında kadını resmen sesli kitap olarak kullanmış.
Kanepeye uzanıp karısını dinliyormuş.
Merve bunu çok sevdi.
Sonra tekrar üçüncü yürüyüşüne çıkıyor.
Gün içerisinde üç kere yürüyüş yapıyor.
Bu üçüncü yürüyüşünden bir saat sonra eve geliyor.
Tekrar çalışmaya başlıyor. Beş buçukta da paydos ediyor.
Tam kırk senesini bu şekilde bu rutinle geçirmiştir.
İlk başlarda hipotezini ispatlamak için çok uzun süreler 48 saate varan çalışmalar yapmış demiştim.
Sırada kim var Merve?
Marcel Proust var.
Neredeyse tüm hayatını bir kitaba vakfeden ünlü yazar 1912'de insanın...
Tüm hayatını bir kitabın keyfine tabi kılması ne kadar korkunç bir şey diye yazmıştır.
1908'den 1922'ye kadar yani ölümüne kadar tüm hayatını anıtsal romanı olan Kayıp Zaman'ın izinde yazmaya adamıştır.
Düşünsenize içinde neredeyse bir buçuk milyon kelime olan yedi ciltlik bir eser.
Bordo bereliler kesin okumuştur diye düşünüyorum.
Ben henüz okumadım. Böyle kitapların zamansız olduğunu düşündüğüm için okumadım.
Açıkçası böyle biraz yaşlanmayı bekliyorum okumak için.
Henüz cesaretim yok. Başka iki kitabını okumuştum Marcel Proust'un.
Kalemi çok güzel seviyorum.
Hatta çocukluk travmaları bölümünde de bahsettiğimi hatırlıyorum Proust'tan detaylı olarak.
O bölümü dinleyebilirsiniz. Proust'un çocukluk travmalarına inmiştik.
Peki Proust'un yazma ritüeli nasıldı?
Yani böyle bir eser veren adam.
Nasıl bir ritüel izledi? 1910 yılında tüm dikkatini komple işine verebilmek adına sosyal hayattan çekilmiştir arkadaşlar.
Tıpkı Marie Curie gibi bütün vaktini Paris'teki mantarlarla kaplanmış dairesinde geçirmiştir.
Gündüzleri uyuyor, geceleri çalışıyor.
Gece kuşu Marcel Proust ve sadece ve sadece romanı için, done toplayabilmek için dışarı çıkıyormuş.
Yani insanları gözlemleyecek, yazacak.
Proust gündüz uyuyor, bazen akşamüstü 6'ya kadar uyuduğu oluyormuş.
Geceleri çalışan birisi ve gün içerisinde bazen yediği tek şey kahve ve kruvasan oluyormuş.
Ya canım çekti yine.
Hatta dün kruvasanlara bakıyordum YouTube'da nasıl yapılıyor diye.
İşte Fransız usulü kruvasan.
Bir tereyağı koyuyorlar içine.
Dedim ki yani Merve sen bunu nasıl yediğin tereyağı yemişim resmen.
Ama yine olsa yine yerim pişman değilim.
Yanımda çalışan kişi demiş ki günde iki fincan sütlü kahve ve iki kuruvasanla yaşayan başka hiçbirini duymadım demiştir.
Beni duyabilirsin canım.
Kilo alacağımı bilmesem gerçekten böyle beslenebilirim.
Yani sağlıksız olduğunu bilmesem.
Neyse canım çekti susuyorum.
Bir de Proust tıpkı bizim Natife Tekin'imiz gibi yatakta yazanlardan.
Natife Tekin de öyleydi diye anımsıyorum bir röportajında izlemiştim.
Sırada Mozart var.
Mozart için kıskançlık ve haset bölümümü mutlaka dinleyin derim.
Çok eğlenceli bir bölümdü.
Mozart'ın ritüeli de şöyleymiş.
Sabahın köründe kalkıyor 5-6 gibi.
6'da saçları hazır bir şekilde.
7'de de üstünü başını giyinmiş oluyor.
9'a kadar beste yapıyor.
7'den 9'a kadar. 9'dan 1'e kadar ders veriyor.
Öğle yemeği molası veriyor. Eğer konseri yoksa 5 ile 9 arası beste yapıyor.
Eve geliyor karısıyla biraz oturuyor.
Tekrar beste yapmaya gidiyor.
Yatmadan önce muhakkak beste yapmaya çalışırmış.
Gece 1'e kadar beste yapıyor.
Sabah 5 gibi tekrar kalkıyor ve aynı rutine devam ediyor.
Ben hiç tembel bir dahi duymadım ya.
Siz duydunuz mu? Hepsi deli dehşet çalışıyorlar.
Alışkanlık edinmişler çalışmayı.
Hatta Mozart babasına yazdığı bir mektupta yapacak o kadar çok şey var ki çoğu zaman aklım başımda mı yoksa peşimde mi anlamıyorum demiştir.
Tamam adam 3 yaşında piyano çalmaya başladı.
Evet ilahi bir müzik yeteneği var tamam ama bunun yanı sıra o başarısını neye borçlu?
Çok çok çok çalışmasına, çalışmayı günlük ritüeline, alışkanlığına dönüştürmesinin payı çok büyük.
Gelelim bir başka isime farklı bir kulvardan biri geliyor dikkat çeken bir isim davranış psikolojisinin kurucusu B.F.
Skinner Frederick Skinner o günlük yazma seanslarını böyle adeta bir laboratuvar deneyi gibi kurgularmış arkadaşlar.
Her sabah öz pekiştirici iki davranışla kendini muhakkak yazmaya zorlarmış.
Hatta bir zaman ölçeri var.
Bunun alarmıyla başlıyor ve duruyor.
Kaç saatte kaç kelime yazdığını bir çizelge sayesinde böyle dikkatlice de işaretlermiş.
Bir günlüğüne bu rutininin detaylarını şöyle açıklamıştır.
Biraz sıkıcı bir hayat gibi gelecek belki ama şöyle.
Sabah uyanır uyanmaz altıda radyo haberlerini dinliyor.
Kahvaltısını akşamdan hazırlıyor mısır gevreği.
Kahvesini de hazırlıyor.
Her şey hazır bir şekilde. Oturuyor kahvaltısının başına.
Tek başına kahvaltı ediyor Darwin gibi.
Sonra kitabını okuyor, gazetelerini okuyor.
Saat 7 gibi çalışma odasına iniyor ve çalışmaya başlıyor.
Her 12 saatte bir nasıl bir üretkenlik sergilediğini kontrol ediyor.
Arada sadece birkaç dakika, birkaç dakika bakın daha fazla değil, bah dinleme müsaadesi vermiş kendine.
Ya çok kontrolcü bir adam fark ettiyseniz.
Saat 10'da yürüyüşe çıkıyor.
3 kilometre yürüyormuş. O bile belirli yani 3 kilometre yürümeden gelmiyor.
Akşam 9.30'da yatıyor.
Gece uyanıyor arkadaşlar.
Burası çok enteresan.
Gece uyanıyor. 1 saat el feneri yardımıyla baş ucunda bir panosu var.
Oraya notlar yazarmış.
Lanet olsun sebebi neydi ki dedim bunu duyunca.
Her gecede bunu yapıyor.
Hatta şöyle yapıyor akşam 9.30'da yatıyor gece 1'de kalkıyor sonra 5 yatıyor işte o panoyu not alıyor 5'de tekrar kalkıyor ve 7'de tekrar kalkıyor gece rutini bu şekildeymiş.
Haftanın 7 günü rutini bu senelerce ve kaç yaşına kadar yaşadığını merak ediyorsunuzdur 86 yaşına kadar yaşamış hatta ölmeden saatler önce bile bu şekilde çalışmaya devam
etmiştir. Ve son olarak bir yazar geliyor yine Isaac Asimov.
Efsanevi kariyeri boyunca bilim kitaplarından Shakespeare'e ve tarih kitaplarına kadar çeşitli konularda 470'in üzerinde kitap yazmış bir isim.
Bilim kurgu üstadı Asimov.
Yazmak için neler yapmış?
Diyor ki yazmak benim için her zaman bir tutkuydu.
Yazma tutkusu, nefes almak gibi bir şey benim için.
Eğer yazamasaydım ölürdüm bile demiştir.
Peki bu üretkenliği neye borçlu?
Tutkunun dışında sanırım çocukluk döneminde yaşadıkları onun böyle bir...
rutin oluşturmasını sağlamış diye düşünüyorum.
Çünkü 6 yaşından 22 yaşına kadar babasının şekerci dükkanını haftanın 7 günü saat 6'da açmıştır.
Gece 1'de kapatmıştır.
Sabah 6'da uyanıyor.
Her gün gazete dağıtıyor.
Tıpkı Mansur Yavaş'ın çocukluğu gibi o da öyleymiş.
Çocukluğunu ve gençliğini daima çalışarak geçirmiş ve bu yüzden artık kendimi yormayıp böyle öğlene kadar uyuyayım.
Hep çocukken çalıştım zaten.
Böyle bir tutumum asla olmadı.
Yaşamım boyunca o şekerci dükkanındaki çalışma saatlerine uygun yaşadım diyor.
Sabah 5'te her gün uyanırmış tatiller de dahil olmak üzere kendi de işiyle hala şekerci dükkanında çalışıyor ve sonsuza kadar da orada çalışacağını söylüyor.
Bu onun artık içinde kökleşmiş bir çalışma programı ama istediği zamanda bırakabileceği bir program.
Hepimize böyle güzel günlük ritüeller, rutinler diliyorum arkadaşlar.
Yeni yılda kendim için yapabileceğim en faydalı rutin İngilizce mi geliştirmek olacak Merve diyorsanız.
Campbell'de yılın en büyük kampanyası şu an devam ediyor.
%61 indirim var yeni yıla özel ve aşağı bırakmış olduğum linkten detayları inceleyebilirsiniz.
Bu arada benim günlük ritüelimi biliyorsunuz.
Farkındalık defteri tutuyorum.
Sizler için de bu defteri çıkardım.
Aşağı bırakmış olduğum linkten farkındalık defterine de ulaşabilirsiniz.
Ve beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için yine adresim aşağıda olacak.
Merve biz de buradayız ve alışkanlıkların gücü adına demek istiyorsanız bana bu adresten ulaşabilirsiniz.
Bu arada pazartesi günü tekrar yayınım var.
Çarşamba ve cumartesi yine sizlerle olacağım.
O yüzden bildirimlerinizi açmayı ve beni takip etmeyi unutmayın.
Görüşmek üzere kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın bay bay. Cambly'de ilk defa tüm ürünlerde geçerli %60 indirimi kaçırmayın.
Cambly'nin %60 indiriminden yararlanmak için OSB60 kodunu, Cambly Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise OSB6 kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
