
Fiat Topolino Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
* *Bu bölüm "Fiat" hakkında reklam içerir*
Transkript
Yeni fiyat Topolino, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunan ikonik bir şey.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün size ters köşe yapmaya geldim.
Hani hep derler ya tutkularınızın peşinden gidin, sevdiğiniz şeyi yapın.
Yani son zamanların en çok duyduğumuz sloganları eminim siz de duymuşsunuzdur.
Ve evet ben de bunu söylüyorum tutkularınızı takip edin diyorum ama çok çok odlar bilir ki bir bölümde ben bunu dedim dağda çobanlık yapan bir insana nasıl söyleyeyim demiştim hatırlarsanız.
Kardeşim sen niye kişisel gelişmiyorsun sen neden...
Tutkularının peşinden gitmiyorsun.
Ben bunu o kişiye soramam demiştim hatırlıyorsanız.
Çünkü hayat maalesef ki herkese eşit değil.
Fırsat eşitsizliğinin nirvanasını yaşamış olan insanlara elbette bunu söyleyemeyiz.
Tutkularınızın peşinden gidin.
Yani adam Maslow piramidinin altında can çekişiyor.
Ben de gelip diyorum ki kafama aşağıya.
Sen niye sevdiğin işi yapmıyorsun kardeş?
Yani küfür gibi. Neyse ki bu klişe söylemlere, bu hayal tüccarlarına karşı çıkan biri çıkmış.
Kim Omer ve tabii ki Cal Newport arkadaşlar bunların böyle insanları bir kariyer karmaşasına sürüklediğini söylüyor.
İşte tutkunuzun peşinden gidin falan ve manifesto niteliğinde ezber bozan bir kitap yazıyor.
Görmezden gelemeyecekleri kadar iyi ol adında bir kitap.
Bu söz aslında Amerikalı ünlü komeden Steve Martin'e ait.
Görmezden gelemeyecekleri kadar iyi ol sözü.
Şöyle ki kendisine en sık sorulan sorulardan biri eğlence sektöründe nasıl başarılı olursa.
O başarıyı yakalayanlardan biri olduğu için.
Onun ise cevabı şöyle oluyor.
O kadar iyi ol ki.
Seni görmezden gelemesinler.
Böyle bir cevap veriyor. Cal Newport'ta bunu alıp kitap ismi yapıyor.
Yani arkadaşlar bugün daha anlamlı, daha ilgi çekici bir iş hayatı için neler yapabiliriz?
Eğer böyle bir kariyer değiştirmek gibi bir hedefiniz varsa ya da Merve yaptığım işi sevmiyorum nasıl sevebilirim diyorsanız, becerilerimizin neden tutkudan daha önce geldiğini merak ediyorsanız bunları konuşacağız.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum.
Sevdiğimiz işi bulmakta.
Becerilerimiz tutkumuzdan çok daha önce gelir diyor Cal Newport.
Bugün anlatacaklarımın en önemli kısmı burasıydı.
Yani becerileriniz tutkunuzdan çok daha önce gelir arkadaşlar.
Bakalım neler söylemiş.
2010 yılında kafasını bir soru kurcalamaya başlıyor Calney Porton.
Sürekli diyor ki, neden diyor bazı insanlar yaptıkları işi seviyorlar ama bazı insanlar niye bunda başarısız?
Yani yaptıkları işi niye sevmiyorlar ve nasıl sevebilirler?
Bunları düşünmeye başlıyor. Peki onu bu soruyu sormaya iten şey neydi?
Esas buraya bakalım. Bu hikayeyi çok sevdim.
Şöyle. Bir gün arkadaşlar Cambridge'de bir kafede oturuyor ve Thomas diye biriyle tanışıyor burada.
Thomas böyle işte modern zaman söylemi olan tutkularınızın peşinden gidin bu tavsiyeye uymuş bir adam ve başına gelenler gerçekten çok nahoş.
Kendisi bir zen öğrencisi olmak istiyor ve en büyük tutkusu en büyük hayali bu.
Tam zamanlı bir zen uygulayıcısı olmak istiyor arkadaşlar ve bunun için de zen dağı manastırına gitmesi gerekiyormuş.
Neyse işte nihayet buraya kabul alıyor.
Hemen işte yola düşüyor gidiyor çok heyecanlı ve manastırın arkasında bulunan bir orman var.
Bu ormanın içinde kendisine küçük bir kulübe tahsis ediliyor ve burada yaşamaya başlıyor.
Her gün sabah dört buçukta kalkıyor temizlik yapıyor.
Bunu zaten geçen bölümde anlatmıştım Japonların temizlik felsefesi o bölümümü dinleyin mutlaka.
Keşişler nasıl temizlik yapıyordu o bölümde onu anlatmıştım hatırlarsanız bu işin bir felsefesi vardı.
Yani niye dört buçukta temizlik yapıyor diye düşündüyseniz o...
bölümde anlatıyorum. Thomas da aynen böyle arkadaşlar.
İşte meditasyonlar yapıyor, tuvaletleri temizliyor, hendekler kazıyor.
Bir sürü görevi var ve bunları bu şekilde yapmaya çalışarak günlerini geçiriyor.
Ve zen geleneğinde şöyle bir şey var.
Sekiz kapının ilki olarak görülen bir şey var arkadaşlar.
Buna ilk kez duyuyorum bunu.
Mu koanı deniliyormuş.
Mu koanı deniliyormuş arkadaşlar.
Bu bir soru. Koan dedikleri şey genç olan böyle zen uygulayıcılarına böyle yetkin keşişler tarafından soru.
Eğer bu soruyu geçemezseniz o 8 kapının ilkini geçememiş oluyorsunuz.
Yani oraya kabulünüz gerçekleşmiyor.
Bir uygulama öğrencisi olamıyorsunuz.
Öyle söyleyeyim. Önce o ilk adımı geçmeniz lazım.
Ve Thomas'a şöyle bir soru soruyorlar.
Bir keşiş diyor ki ona bana diyor şiddetli bir rüzgarda hareketsiz bir ağaç göster.
Thomas tabi böyle kalıyor cevap veremiyor.
Ve şöyle bir şey var arkadaşlar hemen o anda cevap vermeniz lazım.
Çünkü koanlar yani bu sorular mantıksal cevaplara meydan okumak için böyle sizi daha sezgisel bir sürece itmek için hazırlanmış sorular.
Yani bir sezgisel bir gerçeklik anlayışına erişmeye zorlanıyorsunuz aslında amacı bu.
Ve Thomas'ın o koanı geçmek için verdiği cevap.
O anda kilitleniyor kalıyor ama sonra bir anda ayağa kalkıyor ve ağaç gibi ellerini rüzgarda yemiş gibi hafifçe sallamaya başlıyor.
Belki size çok saçma geldi bu ama bunun anlaması çok derin bir şeymiş.
Yani bizim kelimelerle yakalayamayacağımız bir anlamı varmış.
Ve sonra bir gün işte bu olaydan sonra ormanda yürürken...
Yapraklara bakıyor ve o sırada yapraklara bakarken ben niye bir şey kalmadı diyor.
Bir anda ben ortadan kaybolmuştu.
Yani böyle çok yüksek bir farkındalık seviyesi arkadaşlar.
Hani böyle bir günün önünden geçersiniz de hani geçip gitmek vardır.
Bir de böyle muhteşem bir güzelliktir o gül.
Onu incelemek durup yani böyle aman tanrım yani böyle bir şaşırmak bir hayret etmek vardır ya.
Öyle bir an muhtemelen yani o farkındalık.
Bakmakla görmek arasındaki o farkındalıktan bahsediyorum.
Ruhunuza işler ya bazı şeyler.
Bence öyle bir an yaşadı o yapraklara bakarken.
Ve bir anda dediğim gibi çok yüksek bir farkındalık.
Ben diye bir şey yok.
Ben ortadan kalktı.
Ve o anda şunu fark ediyor.
Koan'ın tamamı bu.
Bunu fark ediyor. Çünkü arkadaşlar Budist dünya anlayışının özünde ne var?
Doğanın birliği var değil mi?
Yani o anda bence doğayla bir hemhal olduğunu hissetti.
Bakın bu sezgisel bir anlayış arkadaşlar.
O an o Thomas'ın kalbinde doğan şey çok sezgisel bir yerden bakıyor olaya.
Yani ve Koan'ı çözdüğünü düşünüyor ormanda yürürken.
Ve sonra diyor ki ben diyor bu orman patikada yürürken bu derslerin hepsinin Mu Koan'la aynı şeyden bahsettiğini fark ettim diyor.
Yani şunu anlıyor aslında bir zen keşişi olarak hayatın sunduğu şey işte bu.
Bunu anlıyor. E ne olacak bundan sonra?
Tamam okey oldu. E bundan sonra ne olacak?
Tutkusunun zirvesine ulaştı o anda.
Ve artık kendisine bir zen uygulayıcısı da diyebilir.
Ama zaten amacı buydu.
Mutlu değil ya yine de mutlu değil.
Yani amacına ulaştı okey tutku vesaire peşinden gitti.
Eee hani yok yani devamı yok.
Ve diyor ki gerçek şu ki hiçbir şey değişmedi.
Ne bekliyordun kardeş?
Ve bir pazar günü bunu fark ettiğimde artık çok geçti ve ağlamaya başladım diyor.
Niye ağlıyor? Çünkü Thomas tutkusunun peşinden taa nerelere gitti.
Tutkusunu takip etti.
Okey süper hayali gerçekleşti Nirvana.
E şimdi ne olacak? Mutlu değil.
E hani mutluluğun anahtarı buydu?
Hani ben mutlu olacaktım?
Olmadı. Ne bu şimdi ya?
Hadi gelin bunu konuşalım arkadaşlar.
Bu insanoğlu da nankör dediniz belki ama yok öyle bir şey değil bu.
Merve yeter ki böyle bir mutsuzluğa erişelim.
Tutkularımız gerçekleşsin.
Var mı ya aranızda bunu yaşayan?
Ya işte hedefime ulaştım.
Ama olmadı mutlu değilim.
Yani tam zirvedeyim ama mutlu değilim.
Var mı böyle bir şey? Şu an aklıma Jim Carrey'in o meşhur konuşması geldi.
Ne diyordu? Umarım bir gün herkes ünlü ve zengin olur.
Hayal ettiği her şeye kavuşur.
Ve böylece asıl cevabın bu olmadığını anlar demişti.
Thomas'ın yaşadığı tam olarak bu.
Hadi gelin bunu konuşalım arkadaşlar.
Kelly Port, MIT'de doktora sonrası araştırmacı ve işte profesör olma yolunda ilerliyor.
Ve işte yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmiş artık.
Hocası diyor ki ona, sen diyor ne derece kötü bir okula gitmeye hazırsın?
Yani nereye gidecek? Hangi ülkeye?
Ne yapacak bundan sonra?
Hadi o işi sevmedi.
Yani devamını getirmek istemiyor.
Orada yaşamak istemiyor. Pişman olursa ne yapacak?
Tıpkı Thomas gibi. Sonra şu soruyu soruyor kendine.
İnsanlar diyor yaptıkları işi nasıl sever ya?
Hani ben diyor gerçek... Şu an ne yapmam gerekiyor?
Tutkumu mu peşimden gitmeliyim?
Herkesin söylediği gibi. Benim gerçekliğim ya hayallerimin gerisinde kalırsa?
Bunu düşünmeye başlıyor ve madem böyle bir hipotez var ortada.
Tutku hipotezi işte herkes tutkularınızın peşinden giriliyor.
Ben buna karşılık olarak ben ortaya ne koyabilirim?
İşte bunu sorguladığı için bugün bunu konuşuyoruz.
Güçlü bir kariyer inşa ederken gerçekten tam olarak önemli olan şey ne?
Ne önemli ne önemsiz.
Yeteneğin önemi ne?
Tutkuların önemi ne?
Bunları konuşmaya başlıyor kendi kafasında.
Ve şöyle bir sonuca varıyor arkadaşlar.
Harika bir işi, harika yapan asıl şeyler o işin nadir ve değerli olmasıdır.
İşte bunu çalışma hayatında istiyorsan senin karşılığında sunabileceğin nadir ve değerli bir şeye ihtiyacın var diyor.
Yani diyor ki iyi bir iş beklemeden önce Bir şeyde iyi olmanız lazım.
İmza kaşe mühür arkadaşlar.
Emin Çap'a da aynısını söylüyordu.
Hani konuşmuştuk bunu. Diyordu ya sen sen sen seni niye işe alayım?
Senin ne özelliğin var?
Seni buraya almam için bana bir sebep söyle.
Hatırladınız mı bu konuşmasını?
Aynen böyle. Yani diyor ki sen iyi bir iş istiyorsan.
Böyle bir beklentin varsa sen önce bir şeyde iyi olman lazım.
Yani sen o işte bir şekilde bir kendini bir kanıtlaman lazım diyor.
Neyse işte arkadaşlar o zaman diyor ben diyor bu işte ustalaşayım diyor.
Bakalım diyor mutlu olabilecek miyim?
Ya bunun da aslında bir garantisi yok.
Hani Colombo sevmiyorum hep söylüyorum ama şu sözünü de severim.
Diyor ya Amerika'yı bulduğumda değil ararken mutluydum.
Bazen sonuca ulaşmak mutlu etmeyebilir.
Hep bunu konuşuyoruz. İşte Oscar Wilde podcastımda demiştim ya Deniz Kızları diye bir hikaye vardı hatırlamışsınızdır.
Adamın hayali gerçek oluyor ve aşırı mutsuz.
Hayaline ulaşmak da bazen insanı Thomas gibi yapabiliyor.
Benim hedefim de mesela podcast'a başladığımda elbette hani birinci olmaktı.
İki buçuk senedir birinciyim.
Orada bazen beni geçenler oluyor işte Spotify'da görüyorsunuzdur.
Yeni gelenlere sağlanmış bir şans o arkadaşlar Spotify'da.
Önemli olan orada kaç hafta kalabildiğiniz, kaldığınız süre o birincilikte çok önemli.
Esas Spotify Türkiye listeleri açıklanıyor en çok dinlenenler o zaman belli olur.
Bakalım yine birinci miyiz?
Umarım öyleyizdir. Bu arada ben de en başta aşırı mutlu olmuştum.
İşte birinci oldum falan çok mutlu olmuştum ama benim nihai amacım o değildi arkadaşlar.
Benim amacım hep söylüyorum en baştan beri.
İlk podcastlerimde de bunu söylemiştim.
Ne kadar çok insanın kalbine, hayatına, beynine dokunabilirsem o kadar mutlu hissedecektim kendimi.
Yani asıl mutluluğum bu. Ben buradan besleniyorum.
O yüzden hedefime ulaştığım zaman mutluluğum gitmedi.
Yani bu muymuş ya demedim.
Çünkü sizlerle muhteşem bir ilişkimiz var biliyorsunuz.
artık böyle sizin ailenizin kızı gibi oldum.
Bana hep öyle diyorsunuz.
Merve babam sana açsana bizim kızı dinleyelim diyor.
Çok hoşuma gidiyor bunlar.
Yani arkadaşlar demem o ki evet tutkumu gerçekleştirdim.
Bunun peşinden gittim.
Bu yolda Çok ağır bedeller ödedim kendimce hala ödüyorum.
Korkunç bir çalışma, korkunç bir mesai.
Ve diyorum ki yani bu kadar çalışan biri varsa o birinci olsun her zaman söylüyorum.
Hak eden olsun. Merve yine olsa yine yapar mısın?
İşini bırakıp bu sektöre girer misin?
Şüphesiz evet girerim.
Kanlı import'a katılıyor musun?
Ona da okeyim. Ama sen tutuklunun peşinden gidin diyordum Merve.
Evet abi gidin. Hep söylüyorum ama yeteneğinizi göz ardı etmeden gidin.
İşte Kanlı import da bunu söylüyor.
Sokrates'in kendini bil sözü var ya çok meşhur ve artık çok klişeleşti arkadaşlar.
Her yerde görüyoruz.
Kendini bil, kendini bil dövmeler yapılıyor falan.
Gerçekten anlamını biliyor muyuz?
O kısım biraz karışık. Kendini bil, kendini yeterince tanı.
Gerçekten tutkunun peşinden mi gidiyorsun?
Sen o alanda becerikli misin önce?
Bundan bir emin ol. Tamam senin belki müziğe çok ilgin, çok tutkun var.
Ama gerçekten yeteneğin var mı?
Esas önemli olan şey bu.
Yani bunu göz ardı etmemek lazım.
Hani Cem Yılmaz diyor ya ben işte müziğe çok ilgim var ama hani olmuyor, ilgiyle olmuyor, tutkuyla da olmuyor.
Hani bu başka bir şey gibi bir konuşması vardı hatırlarsanız.
Yani o yeterli bir şey değil arkadaşlar.
Orada bir beceri gerekiyor.
Yani bundan bir eminlik gerekiyor.
Cem Yılmaz da diyor ki bende olmadı yani o işlemedi diyor mesela.
Farkında, bunun farkında bakın bu çok önemli bir şey.
Şimdi birinci kuralla başlayalım.
Birinci kural. Tutkunuzun peşinden gitmeyin arkadaşlar.
Steve Jobs öyle demiyordu meşhur konuşmasında.
Bilirseniz Stanford'da yapmış olduğu konuşma bence gelmiş geçmiş en iyi motivasyon konuşmalarından biri.
Milyonlarca izlendi.
Ben de çok etkilenirim ama Cal Newport diyor ki Steve Jobs'ın dediğini yapma yaptığını yap ve...
Meraklı ol, fırsatları değerlendiren kişi ol diyor.
Neden? Çünkü arkadaşlar tutku nadir bir şeydir ve zaman alan bir şeydir.
Hatta... Tutku uzmanlığın yan etkisi gibi düşünülebilir.
Tutkunun bir şeyin üzerinde çalışmakla ilgili olduğunu düşünüyor Calneyport.
Hatta zaman zaman diyor tutkularınız değişebilir diyor.
Merve bana öyle bir şey söyle ki böyle değişmeyecek bir tutku olsun.
Gerçek bir tutkuyla ortaya çıkmış bir şey olsun.
Hemen söylüyorum Fiat Topolino arkadaşlar.
Fiat'ın 60 yıl önce piyasaya sürdüğü o efsaneyi hatırlıyorsunuz değil mi?
Evet Fiat Topolino resmen dirildi.
Ya böylesi bir değişim bence çok da alışık olmadığımız bir şey.
Hatta hiç alışık olmadığımız bir şey.
Yeni Fiat Topolino kendisine taşıt ya da araç dersek ayıp edebileceğimiz bir şey.
Çünkü kendisi İtalyanca kelime anlamıyla minik fare demek Topolino.
Kliması yerine nostaljik bir fanı var arkadaşlar.
Bu detaya bayılıyorum.
Fiyat Topolino'yu 16 yaşındakiler bile sürebilir.
İşte fiyatın keyifli mirasını sonuna kadar taşıyan, sizlere şehir hayatını ya da yazlık hayatı sonuna kadar yaşatabilen, meraklılarının fiyat online'dan
satın alabileceği, böyle telefon şarj eder gibi.
Herhangi bir prizde sadece 4 saate kadar şarjı olabilen, kampüste, şehrin dar sokaklarında, otoparklarında ya da butik dükkanınızda hep yanınızda olan, yolda
görenleri kendine baktıran, bir daha baktıran gözlerinizi alamadığınız acayip güzel bir şey.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten hemen detayları inceleyebilirsiniz.
Hadi devam edelim. Mesleki mutluluğun anahtarı önce neye tutkulu olduğunuzu anlamak ve ardından bu tutkuya uygun bir iş bulmaktır.
Bize sürekli söylenen şey bu değil mi?
Ama County Port diyor ki no böyle bir şey değil bu.
Hatta son zamanlarda böyle masa başı işler kötüleniyor.
Yakında hiç memur kalmayacak çok korkuyorum.
Herkes tutkusunun peşinden gitmiş.
Devlet daireleri boş.
Bir de şöyle bir söylem var.
Sevdiğiniz işi yapın. Para peşinden gelir deniliyor.
Evet ben buna da kısmen katılıyorum.
Benim hayatımda böyle işledi çünkü bu.
Kendi importa %100 hani hak veriyor değilim.
Kendi hayatımdan yola çıkarak.
Ama gelmeye de bilir diyor.
O konuda haklı bakın. Hani yapıyorsun okey sevdiğin işle ama para gelmeyebilir.
Ne yapacaksın o zaman? Sen o tutkunda ısrarca olabilecek misin?
Bu arada ben hani okey tutkumun peşinden gittim ama vah o hemen para kazandım.
Öyle bir şey yaşamadım. Hani ilk zamanlar süründüm ya.
Çok komik paralara çalıştım.
Düşünün sabah 8.
Gece 2 falan bazen öyle bir mesai yaptığım oluyordu ve çok komikti gerçekten aldığım paralar.
Ve şey diyordu annem bana ya sen deli misin?
Ne yapıyorsun sen? Şimdi dönüp bakıyorum o zamanlara bir de gençsin hani 20'li yaşlardan falan bahsediyorum.
Şöyle şu an baktığım zaman okey Candy Port'un aklı olduğu yer şurası.
Eğer benim arkamda geçindirmek zorunda olduğum insanlar ailem olsaydı bak bakalım sen öyle artistlik yapabiliyor musun?
Tutkumu peşinden gidiyorum.
Yok öyle bir şey.
Ne demişler? Açlık mertliği bozar.
Bence bu çok doğru bir söylem.
Yani böyle diyenler işte tutkumu takip ettim, onun peşinden gittim diye artistlik yapanlar bir sorun bakalım.
Geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi var mı?
Bir sorumluluğu var mı?
Hangi yaşta bunu yapıyor?
Bunlar çok önemli detaylar.
O yüzden ben yapamadığım, vay efendim tutkularımı takip edemiyor, belki senin imkanın buna el vermedi.
Hani insanları da böyle yargılamamak lazım bence.
Şimdi ne diyordum? İşte para kazanamazsan o tutkunda ısrarcı olabilecek misin?
Gelelim Steve Jobs örneğine.
Steve Jobs çok iyi, çok güzel, hoş konuşuyor.
O konuşmasında ama bence onun başarı hikayesini bir okuyun arkadaşlar araştırın.
Hiç öyle işte en baştan beri teknoloji yapayım işte vay efendim girişimcilik konusunda çok tutkulu bir insan olayım.
Öyle bir şey değil böyle kafalarda yaşamıyor.
Adam tamamen farklı bir dünyada Hindistan'a gidiyor işte ruhsal aydınlanma yaşayacağım doğum bir sitesiz mi ne merakım var.
Yani inanılmaz farklı bir kafa yaşıyor ve işte batı tarihini seven dans eden falan bir tip yani kısa yoldan parayı vurmayı hedefliyor.
Esas amacı bu. Ve elektronikle de bu yüzden uğraşıyor arkadaşlar.
Kısa yoldan parayı vurmak için uğraşıyor ama dediğim gibi tutkuları başka.
Çelişkileri olan bir adam kendi içerisinde.
Çünkü arkadaşlar bir de çok yoksul bir hayattan geliyor.
O yüzden onu asla yargılamıyorum.
Yani yoksul bir hayattan gelmiş bir insan.
Parayı arzulaması, önceliğine onu koyması çok normal olabilir.
Sonra yolu gerçek bir elektronikle hale kesişiyor.
Ondan sonra hayatı değişmeye başlıyor.
Böyle işte küçük bir girişimcilik hikayesi.
İşte öyle yola çıktı. Sonra görece böyle daha büyük bir para kazanma fırsatı geçiyor ellerine.
O da bu fırsatı kaçırmıyor.
Olay bu. Eee o zaman Steve Jobs cidden tutkularını takip eden bir adam mı?
O konuşmaya baktığın zaman.
Eğer öyle olsaydı muhtemelen bu bölümün başında anlattığım Thomas var ya onun gibi olacaktı hikayesi.
Yani bir zen merkezinde belki öğretmendi.
E o zaman buradaki olay ne arkadaşlar?
Steve Jobs gerçekten böyle dünyaya tutkusu sayesinde o tutkusunu takip ederek mi bir damga vurmuş sizce?
Hayır öyle bir şey yok o sadece işini çok seven bir adam.
Çünkü bir amacı var kolay yoldan para kazanmak istiyor hızlı bir şekilde çünkü yoksulluktan gelmiş kötü bir hayat geçirmiş.
Yaptığı işten keyif almanın bir yolunu bulmuş bir adam.
Steve Jobs'ın olayı bu yaptığı işten keyif almanın.
Bir yolunu olmuş Çünkü arkadaşlar amacı para kazanmaktı Kazandıkça şeklendi daha çok çalıştı ve işi onun artık bir tutkusu haline geldi.
Eğer ya ben ille de tutkumu takip edeceğim ben gidiyorum abi aydınlanmaya gidiyorum deseydi bu konuda hiç esnek bir insan olmasaydı karşısına çıkan başka yolları başka fırsatları denemeseydi
muhtemelen şu an onun adını bile anmıyor olacaktık.
Çünkü arkadaşlar en başta dediğim gibi çok nadir ve çok kıymetli bir alanda yer aldı o.
Mesela Ira Glass alanında çok önemli bir radyocu işte ona soruyorlar diyorlar ki işte bu tutku meselesini soruyorlar.
O da buna inanmadığını söylüyor tutku meselesini ve diyor ki önemli olan kendinizi çalışmaya zorlamak, becerilerinizin gelişmesini sağlamak.
Ki en zor aşama budur diyor.
Bakın önemli olan kendinizi çalışmaya zorlamak ve becerilerinizin gelişmesini sağlamak diyor.
Dünyaca ünlü böyle sörf tahtaları üreten çok başarılı bir şirket var.
Bunun sahibine soruyorlar tutku meselesini.
O da diyor ki ben büyük bir imparatorluğu kuracağım.
Bu fikirle yola çıkmadım diyor.
Ben yaptığım her şeyde olabileceğimin...
en iyisi olmak için kendime hedefler koymuş bir insanım diyor.
Bu cevabı çok yakın hissettim kendime.
Peki arkadaşlar neden bazı insanlar işlerinden böyle kıskanılası bir şekilde haz alırken bazıları işini hiç sevmiyor.
Bu arada bunu söylemişken Perfect Days filmini mutlaka izleyin.
Mükemmel Günler filmini. İşinize bakış açınız değişecek.
Bu filmi ikinci kez öneriyorum bence izleyin.
Ama böyle sanat sepet filmi sevmiyorum diyenler sıkılabilir.
Ama hayata bakışınızı değiştirecek arkadaşlar.
Arkadaşlar o zaman hemen az önceki soruya dönüyorum.
Çünkü arkadaşlar kariyer tutkusu nadir görülen bir şey.
Hani iki gayi diye bir bölümüm var.
Onu da dinlemenizi öneririm.
Burada sebeplerini aşağı yukarı değinmiştik.
2002 yılında Kanadalı psikolog Robert Valerant ve ekibi 539 Kanadalı öğrenciden oluşan gruba bir anket yapıyor arkadaşlar.
Bu anketin iki önemli sorusu var.
Birinci soru bu öğrencilerin bir tutkusu var mı?
İkinci soru varsa bu tutkular nedir?
Bunu soruyorlar. Araştırmak istedikleri şey ise şu.
Hepimizin böyle cidden de öyle işte keşfedilmeyi bekleyen, derinlerimizde saklı, önceden var olan tutuklarımız var mı?
Bunu merak ediyorlar. Ankete katılan öğrencilerin %84'ü evet diyorlar tutkumuz var diyorlar.
Bunlar ne çıkıyor?
İşte dans etmek, hokey, kayak, okuma, yüzme bakın hobi.
Peki diyorlar bu alanlardan.
Kendinize ileride bir iş seçmeyi düşünüyor musunuz?
Bu sahalarda ilerlemeyi düşünüyor musunuz?
Sadece ve sadece bakın yüzde 85'i evet demişti az önce sadece yüzde 4'ü evet demiş arkadaşlar.
Sizce burada bir saçmalık yok mu?
Yani acaba hedeflerimiz ne?
Tutkularımız mı karışıyor hobilerimizde falan bunu bir düşünelim.
Ve bir başka araştırma çarpıcı çıkan sonuç şu.
Bir işe harcadığınız emek ve mesai.
O işi sevme olasılığınızı daha da yükseltiyormuş arkadaşlar.
Bunu da yüksek okul asistanlarına bakarak yapılan bir araştırmayla desteklemişler.
Bence bu Amerika'da olduğu için böyle bir netice vermiştir diye düşünüyorum.
Buradaki asistanların halini biliyorsunuz.
En mutlu ve tutkulu çalışan insanlar bir pozisyona, tutkularının peşinden gidenler değil, yaptıkları işte iyi olacak kadar böyle uzun süreler mesai harcayan insanlar çıkmış.
Okey bu açıklama makul belki.
O zaman şöyle bir şey çıkıyor buradan.
Benim mutluluğum ne olacak?
Yani benim içsel motivasyonumu bir önemi yok mu?
Demiş olabilirsiniz. Öyle bir bölüm yapmıştık içsel motivasyon.
İçsel motivasyonda 3 kural demiştik hatırlarsanız o bölümde.
Çalışırken özellikli kişisiniz var.
Var mı arkadaşlar? Yani hani kontrolün biraz da olsun sizde olduğunu biraz da olsa sizin sözünüzün geçtiğini hissediyor musunuz?
Ya da yani kontrol ne kadar sizde ise o kadar pozitif bir şey.
Yeterlilik hissi var bir de.
Yani o işte yeterliyseniz kendinizde bunu hissediyorsanız görüyorsanız o da sizi çok mutlu eden bir şey.
Yani içsel motivasyon olarak.
Ve bir de ilişkili olma dediğimiz şey var.
Üçüncüsü bu. Bu da diğer insanlarla bağlantıda mısınız?
Yani insanlığa bir katkınız var mı?
İşte bu üç şey varsa işinizde içsel motivasyon artıyor.
Bir de az önce asistanlar üzerinde bir araştırmadan bahsetmiştim.
Niye asistanlar tercih ediliyor, deneyimli asistanlar?
Çünkü keyif alıyorlar işlerinden ve bu keyfi yaratan şey aslında onların yetkinliği.
Bu yetkinliği sürekli görüyorlar, onu ispatlamaya çalışıyorlar.
Bir özellikleri var yaptıkları işlerde.
Ve o inşa etmeleri, bu kariyeri inşa etmeleri tamamen kendilerine bağlı değil mi?
Kendi çaba ve emekleriyle olacak bir şey.
Zaman alan bir şey. O yüzden en başta ne dedik?
Bir işe harcadığımız zaman mesai bizim o işi sevmemizi arttıran bir detay dedik.
Ve arkadaşlar eğer ki böyle çalıştığınız yerdeki insanlarla bir yakınlık içerisindeyseniz onları böyle bazen aileden gibi görürüz ya gerçekten o işten çok daha fazla keyif alırsınız diyor Cal Newport.
Bence haklı.
Ben ekibimi çok seviyorum biliyorsunuz.
Yani buraya kadar özetle doğru çalışmak, doğru işi bulmaktan...
Bakın doğru çalışmak doğru işi bulmaktan önce gelir.
Yaptığınız şey her neyse onu sevmeye ne kadar çok odaklanırsanız onu o kadar çok seversiniz diyor.
Ama elbette bazı insanlara tutkularının peşinden gitmek cidden yaramıştır.
Çünkü onların kariyerini o güçlü tutkuları inşa eder.
Bunlar genelde sporcular, sanatçılar, o camiadan çıkıyor istisna olanlar.
Gelelim ikinci kurala.
Yeteneğin önemi arkadaşlar.
Yani görmezden gelemeyecekleri kadar iyi olma kısmı.
Burada iki farklı yaklaşım çıkıyor karşımıza.
Birincisi zanaatkar zihniyeti.
İkincisi... Tutku zihniyeti.
Kahn Report diyor ki zanaatkar zihniyetini tavsiye ediyorum diyor.
O da şu demek.
İşinizde ürettiğiniz değere odaklanma arkadaşlar.
Tutku zihniyeti dediği şey ise işinizin size sunduğu değere odaklanma.
Çok önemli bir ayrım.
Yine bu konu hakkında şu an aklıma bir film geldi.
Whiplash filmi daha önce de önermiştim.
Kesin izlemişsinizdir ama izlemeyenler için önermiş olayım.
En sevdiğim filmlerden biri. O çocuğun hangi kategoriydi bilin bakalım tutku zihniyeti mi, zanaatkar zihniyeti mi?
Şimdi görmezden gelemeyecekleri kadar iyi ol.
Bu ne demek? Yani sonunda o kadar deneyimli oluyorsunuz ki o yaptığınız işte zaten kendinize bir güven oluşuyor.
Kendinize güvenmeniz çok önemli.
Bu zaten karşı tarafa geçecek bir şey.
Bakan diyor ki ya bu adam bu işte çok iyi bu kadın gerçekten bu işi halledebilir.
Ne iş yaparsanız yapın bu karşı tarafa geçiyor o özgüveniniz.
Ve buradaki önemli detay şu.
Ürettiğiniz şeye odaklanın arkadaşlar.
Alacağınız alkışa değil yaptığınız şeye odaklanın.
Ve sizi görmezden gelemeyecekleri kadar iyi olmaya eğer odaklanmıyorsanız muhtemelen geride kalacaksınız diyor.
Zanaatkar zihniyetinde olan biri ürettiği şeyin kalitesine odaklanır arkadaşlar.
Tutku ise ben bu işten sonra nasıl bir değer kazanacağım acaba?
Yani bu iş bana neler katacak acaba maddi manevi?
Yani benim ne ürettiğim önemli değil benim ne olacağım önemli bu işten sonra.
İnsanların bana bakış açısı çok önemli.
Benim nasıl gördüğüm değil anladınız siz.
Mesela çok zengin olmak isteyen biri neden bunu istiyor hiç düşündünüz mü?
Hani gerçekten derdi zengin olmak mı yoksa o parayla bir saygınlık mı kazanacağını düşünüyor?
Ya da sürekli estetik yaptıran bir kadın.
Sizce sadece güzel olmanın peşinde midir?
Yoksa acaba birileri beni beğenecek ve beni sevecek.
Ben de onay ve takdir göreceğim.
Bunun peşinde midir? Aslında burada bir sürü ayrım var.
Biz baktığımız şeyi görüyoruz.
Aa işte zengin olmak istiyor. Aa çok güzel olmak istiyor.
Öyle değil. Asıl amacımız ne ya?
Orada altyapıda ne var?
İşte yaptığımız işler için de bunu bir sorgulayalım.
Bir düşünelim. Neden biz bu işin içerisindeyiz?
Mesela ben önceki işimde para almayı unutuyordum.
Bunu anlatmıştım size. Bazen gerçekten para almayı unutuyordum.
Merve Hanım paranızı unuttunuz falan diyorlardı.
O kadar kaptırmışım kendimi ve muhtemelen üniversitede kalıp eğer asistan olsaydım böyle bir şansım vardı.
Yine öğretme aşkıyla o sınıfa girecektim.
Buna eminim. Benim önceliğim öğretmek, bir şeyleri öğretebilmek, birilerinin hayatına dokunabilmek.
Yine önceliğim para olmayacaktı ama ben eğer ki çok yoksul bir aileden gelsem, Benim önceliğim para olabilirdi arkadaşlar ve beni hiç kimse bu konuda yargılayamazdı.
Yani bu mesele bence çok kişisel ve öyle işte genel geçerli işte kanlı importun kuralları falan böyle bir şey yok bence.
Ben tutku zihniyetindeyim ve para için çalışmak zorundayım diyorsanız ne olur bu işin sonunda ne yaşarsınız?
O zaman... O işin sevmediğiniz tarafları size daha çok batar, daha çok farkında olursunuz.
Kronik mutsuzluğa doğru giden bir yol bu.
İş hayatına ilk girdiğiniz zamanki o zorluklar var ya bunları aşma gücünü belki bulamayabilirsiniz ki zaten aşarsanız devamı gelecektir.
Bir de sürekli ben kimim, abi benim burada ne işim var derken kendinizi bulabilirsiniz.
Kafanız karışabilir, işte hayatı kaçırıyor muyum acaba bu hisler gelebilir eğer o tutku zihniyetindeyseniz.
Zanaatkar zihniyetinde ise şu var.
başınızı cidden yere eğip hani gerçekten çok iyi çalışın işim acaba doğru mu değil mi doğru yerde miyim diye böyle bir takım enişeleri geride bırakın sadece yapın sadece yapın bu var işinize gerçek
bir sanatçı gibi odaklanın ne diyorduk arkadaşlar eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo'nun resim yaptığı Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir
yazdığı gibi süpürün O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.
Buradan Perfect Days filminin Hirayama karakterine tekrar selam olsun.
İşte tam da bunu yapıyordu.
Bir de arkadaşlar harika bir işi harika yapan özelliklerin nadir ve değerli olduğunu söylüyor.
Ve bu nedenle eğer ki harika bir iş istiyorsanız karşılığında siz ne verebilirsiniz?
Sizin sunabileceğiniz nadir ve değerli becerileriniz neler?
Siz bunları geliştirdiniz mi diye soruyor.
Buna da kariyer sermayesi adını vermiş.
Bir de bir işte ustalaşmak için biliyorsunuz Malcolm Gladwell'in meşhur 10.000 saat kuralı vardır.
O da aynısını söylüyor. Hatta büyük bir usta olmak için.
En az 10 yıl gerektiğini söylüyor.
Satranç oyuncuları üzerine bir araştırma yapılmış.
Ona istinaden 10 yıl demiş.
Bence de böyle ya.
Yani bir şeye çok küçük yaşta başlıyorsak.
Mesela işte Mozart 5 yaşında piyanoya başladı.
Anlatmıştım onu. Ergenliğinde zaten deha olmuştu.
Dünya cönünü sanatçıların hikayeleri genelde böyle arkadaşlar.
Yani bir şeyin üzerinde çok fazla emek, çok fazla mesai harcadığımızda gerçekten o işte profesyonelleşiyoruz ve görmezden gelemeyecek.
Dediği kadar iyi oluyoruz. Ama herkes böyle 10 bin saat kuralını uygulasın ve aman tanrım çok başarılı olacaklar.
Öyle bir şey de yok. Yani bu konuda da bir araştırma yapılmış.
Çalışma yapılmış. Çıkan sonuç şu.
İnsanların sadece ne kadar süre çalıştıkları değil.
Bu saatler içerisinde gerçekten çalışıp çalışmadıkları önemli.
Yani siz verimli mi kullandınız o 10 bin saati?
Bu önemli. Çalışmak var.
Çalışmak var. Şimdi birbirimizi kandırmayalım.
Mesela satranç oyuncuları dedik ya az önce.
Neden 10 yıl? Çünkü onları araştırırken şunu fark ediyorlar.
Büyük böyle usta oyuncuların orta seviyede seyredenlerden 5 kat daha fazla ciddi çalıştıkları gözlemlenmiş.
Yani kendilerini adamışlar o yaptıkları işe.
Ve büyük ustalar ortalama olarak 10 bin saatlerinin yaklaşık altını çiziyorum 5 bin saatini ciddi çalışmaya adarken orta seviye oyuncular sadece 1000 saat harcamış
arkadaşlar. Kim daha başarılı olacak?
Tabii ki diğeri. Çok iyi yazar.
Çok iyi sporcular, dansçılar, müzisyenler.
Dikkat edin gerçekten böyle en çok çalışıp işlerine en çok mesai harcayan insanlar.
Hani bazen birine şey deriz.
E kaç yıldır bu sektördesiniz?
O da der ki 20 yıldır.
Bize çok şey gelebilir. Vav 20 yıl demek ki çok işte iyi bir şeyler yapıyor falan.
Hani çok yetenekli bu konuda ve çok profesyonel.
Öyle olmayabiliyor arkadaşlar.
Yani 5 yıl aynı işte çalışmış ama böyle deliler gibi çalışmış.
Çok ciddi bir emek vermiş olan insan mı?
Sene lay lay loğum işe gidip gelmiş biri mi?
Yani olay bu. Ve şimdi size çok çarpıcı bir şey söyleyeceğim.
Bilim insanları, uzmanların sözde bu üstün güçlerini ölçmeye başladığında onlar da genel bir üstünlük görmemiş arkadaşlar.
Nasıl yani? Kandırıldık mı?
Hayır. Onlar şunu yapmışlar.
Tekrar tekrar ömür boyu bilinçli uygulama ve pratik yapmış insanlar bunlar.
Dime sahi dediğimiz olayı yapmışlar.
Ve elbette istisnalar var arkadaşlar.
Doğal yetenekler var.
Bunları ben ayrı tutuyorum. Yani Da Vinci'yi ben şimdi kimle aynı kefeye koyabilirim?
Koyamam. Bir de şu var arkadaşlar.
Böyle bazı şeyleri çok iyi biliyoruz ya.
Hani yaparken de çok zevk alıyoruz.
Çünkü bildiğimiz bir şey. Konfor alanımız.
Ama yaptığımız şeyde eğer ne iş yapıyorsak.
Böyle daha ileri gidip daha böyle gelişmek istiyorsak.
Biraz acı çekmemiz gerektiğini söylüyor.
Niye? Çünkü kendi iyi arayışımızla deneyimlememiz gereken şey bu.
Eğer diyor siz yaptığınız işte çok konforluysanız zaten alışmışsınız ve konforlu bir şey yaptığınız için zevk alıyorsanız.
Eğer size yaptığınız şey rahatsızlık vermiyorsa hani üstüne bir şeyler koymuyorsanız demeye getiriyor.
Muhtemelen diyor kabul edilebilir bir düzeyde takılıp kalmışsınız diyor.
Hani makul bir yerdesiniz onun üstüne çıkmıyorsunuz.
Ne geri gidiyorsun ne ileri gidiyorsun.
Yerinde sayıyorsun. Ve bazen rahat olanı zorlamanız gerekiyor diyor.
Kendisi şunu fark etmiş.
Zihinsel konforumun bozulmasından duyduğum rahatsızlığın.
performans dünyasında bir sorumluluk olduğunu fark ettim diyor yani aslında bir sorumluluk aldığımız için orada bir hani konfor alanından çıkıyoruz ve zorlanıyoruz ama diyor bunu yapmamız gerekiyor yoksa dediği gibi ne ileri
ne geri gidebiliriz aynı yerde sayarız ama işte aa deriz okey çok güzel burası zevk de alıyorum yaptığım işten burada kalırsınız diyor hani diyor ya işte harika bir iş istiyorsun ama senin bunun karşılığında sunabileceğin
nadir ve değerli becerin var mı olay bu İşte bu nadir ve değerli becerilerimiz bizim kariyer sermayemiz oluyor ve sevdiğimiz işi inşa etmenin tebelinde de bu sermaye çok önemli ve zanaatkar
zihniyeti çok önemli.
Neydi bu? Ben dünyaya ne sunabilirim?
Ben dünyaya ne katabilirim?
İnsanlığa nasıl bir faydam olabilir?
Dünya bana ne katacak?
Ben bu işten sonra nasıl olacağım?
Acaba nasıl bir şöhret olacağım?
Nasıl bir para kazanacağım? Bu da tutku zihniyeti demiştik.
Her ikisi de olabilir insanın hayat gidişatına göre.
Kal dediğim gibi bunu savunmuyor.
Zanaatkar zihniyetinde olun diyor.
Alkış almak için o işi yapmayın diyor.
O işi yapmış olmak için yapın.
O işi en iyi şekilde yapın.
Ondan sonra zaten alkış gelir diyor.
Yeteneklerimizi konfor alanımızın ötesine taşımak çok önemli diyor.
Bilinçli ve ciddi bir çalışma yapmamız gerekiyor.
Ve bir de arkadaşlar geri bildirim alın diyor.
Yani gerçekten o alanda profesyonel bir insan varsa ondan geri bildirim almamız çok önemli ilerlememiz için diyor.
Bir de misyon faktörü var yaptığımız işte.
Yani pek çok insan şey diye düşünüyor.
Hani misyon bulmak kolay ya işin en kolay kısmı o.
Çünkü hani işte ilham gelecek ve ondan sonra ben yol alacağım falan misyonumu da bulacağım.
Öyle bir şey değil. Hani asıl zor olan onu takip etmek, onun için cesaret toplamak.
Böyle düşünüyoruz ama Kalneyport diyor ki böyle değil diyor.
Yani bir misyona sahip olmak bizim kariyerimiz için aslında çok önemli.
Çünkü birleştirici bir odak noktasına sahip oluyoruz diyor.
Ne iş yapmalıyım sorusunun cevabı sizin misyonunuzda saklanıyor.
Yani misyonlar çok güçlüdür diyor.
Neden? Çünkü enerjimizi faydalı bir amaca odaklıyor değil mi?
Bu da bizim dünyamız üzerindeki o etkimizi en üst düzeye çıkaran bir şey.
O zaman ne oluyor? Yaptığım işten keyif alıyorum.
Yani bu çok önemli bir detay.
Çünkü kariyerlerinin böyle gerçekten önemli olduğunu hisseden insanlar, çalışma hayatlarından daha memnun olan insanlar ve aynı zamanda çok sıkı çalışmaya gelen insanlar buna karşı dirençleri var.
Eğer ki bir uzmanlığa sahip olmadan bir misyon başlattıysanız o misyon sövmeye mahkumdur diyor.
Buraya da dikkatinizi çekelim.
Ve son olarak bize para verecekleri bir iş yapmalıyız diyor.
Yani bizim hangi özelliğimiz için, biz ne yaptığımız için insanlar bize...
Para vermeye ikna olur sizce.
Bunu bir düşünün. Eğer para ödemeyecekleri bir iş yapıyorsanız o iş iyi bir iş değildir diyor.
Ve her terfi bizim için iyi olmayabilir.
Belki terfi ettik çok mutluyuz.
Harika bir yerdeyim diyorsunuz ama hayatınızın üzerindeki o kontrolünüzü belki yavaş yavaş elden kaybediyor olabilirsiniz.
Bu da zaten iyi bir şey değil sizin için.
Kazanırken neler kaybettiğimiz gerçekten çok önemli.
Umarım bu bölüm birilerine faydalı olur.
Fiat Topolino'nun sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten bir efsane Fiat Topolino'yu sizler de detaylı olarak inceleyebilirsiniz.
Kendinize iyi bakın. Bu çarşamba, cumartesi ve pazartesi yepyeni bölümlerle tekrar görüşmek üzere.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
