
Samsung AI Energy Saving hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Samsung" hakkında reklam içerir.
Transkript
Samsung SmartThings Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Arkadaşlar hoş geldiniz ben Merve'niz.
Artık bölüm açılışlarında ben Merve demiyorum fark ettiyseniz Merve'niz diyorum.
Neden? Çünkü son zamanlarda...
Instagram'da mesaj kutuma gelen mesajlarda dikkatimi çeken bir şey var.
Hep canımız Merve'miz diye hitap ediyorsunuz bana ve birbirinizden haberiniz yok bunu söylerken.
O çok hoşuma gitti. Bir de beni annesiyle babasıyla dinleyenler var.
Hatta anneleri babaları diyorlarmış ki bizim kızı aç da dinleyelim.
Daha güzel ne olabilir arkadaşlar?
Çocuklarını benim sesimle uyutanlar varmış.
Bunları okuyunca pamuk gibi oldum gerçekten.
Ama Merve'miz çok hoşuma gitti.
Hatta biri demiş ki Merve'ler deyiz algısını kıran insan.
Arkadaşlar varlığınıza minnettarım.
Hep beni ben gibi insanlar dinlesin istiyordum.
Benim kalbimi, benim ruhumu, niyetimi anlayabilecek insanlar olsun diyordum.
Öyle de oldu. İyi de oldu.
Çok da güzel oldu tamam mı?
Şimdi başlayalım artık.
Arkadaşlar bugün size Oxford ve Cambridge Üniversitelerine girmek isteyen adaylara kabul jürisi hocalarının sormuş olduğu tuhaf ve köşeye sıkıştıran soruları soracağım.
Bu arada bu sorular yeni sorular değil geçmişte çıkmış aranızda beni dinleyen gençler çok fazla onları da rehberlik etsin istiyorum bu bölüm.
Çünkü burada esas olay aslında sorular değil arkadaşlar onu baştan söyleyeyim.
Akıllı ve çabuk düşünüp düşünmediğimiz yani düşünme şeklimiz.
Çünkü bence az sonra şöyle diyeceksiniz.
Nasıl ya gerçekten bu soruyu sormuşlar mı diyeceğinizi düşünüyorum.
Bizimle eğleneyim diyeceğiniz cinsten sorular var.
Ve bence aşırı eğlenceli sorular.
Birine soru sorduğunuzda aslında iki şeyi yokluyorsunuz.
Birincisi karşınızdaki insanın bilgi düzeyi ki bunu ölçmek çok zor değil.
Ama ikincisi şu ki Onun nasıl düşündüğünü anlamak arkadaşlar.
Bunu anlamak istiyorsunuz değil mi?
Mantıklı mı düşünüyor? Daldan dalama atlıyor ki ben öyleyim mesela.
Konudan konuya oradan oraya atlıyorum.
Olaylara nasıl yaklaşıyor değil mi?
Aslında bir soru sormak sadece soru sormak değil.
Soru sormak bir sanattır.
Sanattır derken abartmıyorum.
Özellikle de doğru soruyu sormak bir sanattır.
Neden? Çünkü felsefenin doğuşu da böyle oldu arkadaşlar.
Antik Yunan filozoflarını hatırlayın.
İşte Sokrates'i, Platon'u, Aristos'u değil mi?
O yüzden soru sormak. önemli.
Şunu da baştan söyleyeyim bu soruların hiçbirinin öyle tek bir doğru cevabı yok arkadaşlar.
Belki de herkesin doğrusu kendine bile diyebilirim.
Buradaki maksat bizim farklı düşünme tarzlarına kapı aralayabilmemiz yani akıl yürütebilmemiz.
Edward de Bono'nun lateral düşünme tekniği yani yanal düşünme tekniği bu sorularda çok işinize yarayabilir.
Hatta bir bölümüm vardı sorunları 6 farklı bakış açısıyla çöz galiba bölümün adı buydu onu da dinleyebilirsiniz.
Şimdi bu sorulara cevap verirken en çok dikkat edeceğimiz şeylerden biri şöyle bir durun arkadaşlar ve o sorunun ne anlama başka ne gibi bir anlama.
Yani soruyu yeterince irdeleyin.
Hatta hayatta da bence böyle yapmalıyız bize yöneltilen sorulara.
Aklınıza ilk gelen şey yani cevap muhtemelen en az ilginç olan en klişe şeydir.
Şimdi ilk sorumuzla başlıyoruz.
Akıllı olduğunu düşünüyor musun?
Soru bu. Bu hukuk adayı öğrencilerine sorulmuş olan bir soruymuş arkadaşlar.
Şimdi hayır desek olmaz.
Evet desek acaba kendimizi beğenmiş mi oluruz?
Gerçekten zor bir soru.
Akıllılığından çok fazla emin olan birinin öğrenmeye yeterince açık olup olmadığını da düşünürler.
Hani ben zaten olmuşum abi değil mi?
Öyle bir izlenim vermek de istemiyoruz.
Senin bana ekleyeceğin, üzerime katabileceğin herhangi bir şey yok.
Ben zaten olmuşum hesaba.
Kaçamak cevaplar versem bu sefer de diyecekler ki ya bu üniversiteye girmeyi hak edecek kadar kararlı biri değil herhalde.
Pek açık gözlü biri değil gibi düşünebilirler.
Antik Yunan döneminden beri Akıllı olma yakıştırılan epeyce bir olumsuzluk var.
İşte Aristoteles'e göre istediğin kadar akıllı ol.
Eğer erdemli değilsen bilgeliğe ulaşamazsın değil mi?
Platon ne diyor? Hiçbir şey bilmemek.
Feci ya da aşırı bir kötülük olmadığı gibi en büyük kötülük de değildir.
Ama çok akıllı olmak ve çok şey öğrenmek buna kötü bir eğitime eşlik ettiyse eğer çok kötü bir talihsizliktir diyor Platon ne kadar haklı.
Mesela nükleer bombayı yapabilmek için evet çok akıllı olmak gerekiyor bence çok fazla şey öğrenmek gerekiyor ama o bombayı atmak için yani kullanmak için çok kötü bir eğitim ahlaksızlık vicdansızlık gerekiyordu diye düşünüyorum.
John Milton'ın şeytanının lakabı akıllıydı.
Mary Shelley'nin Frankenstein'ı değil mi aynı şekilde.
Çoğu kıssada şeytan akıllıdır arkadaşlar ama melekler bilgedir.
Ben şimdi nasıl akıllıyım diyeyim değil mi şunun karşısında.
Yani bir kişinin akıllı olduğunu böyle açıkça beyan etmesi bunlarla az önce anlattığım şeylerle denk bir yere düşebilir.
Hatta belki bir ahmaklık belirtisi bile sayılabilir.
O zaman ne diyeceğiz arkadaşlar nasıl cevap vereceğiz bu soruya bilmiyorum.
Oscar Wilde diyor ki ben o kadar akıllıyım ki bazen söylediğim şeylerin tek kelimesini bile anlamıyorum diyor.
Aslında burada akıllılığını mütevazı bir nükteyle açıklamış arkadaşlar ki Oscar Wilde bence çok zeki bir adamdı.
Ya da şey desek işte benim IQ puanım şu kadar çıktı IQ puanıma göre böyle bir zekam var derseniz bu zekan testlerinin güvenilirliği malumunuz.
Zaten böyle deseniz hoca diyecek ki belki o zaman buraya değil üstün zekalar derneğine katılsaydım bunu da diyebilir.
Her şey olabilir arkadaşlar benden beklediğiniz kadar akıllıyım da denilebilir.
Bilemiyorum Altan dediğim gibi bu soruların tek bir cevabı yok gördüğünüz gibi kafanıza göre.
Merve tek doğrusu olan bir şey söyle bize var mı öyle bir şey söyleyeyim.
Bir tasarrufla iki kazanç mümkün.
Samsung SmartThings ile hem enerjiden tasarruf edip hem puan kazanabiliyorsunuz.
Nasıl mı hemen anlatıyorum.
Samsung inovasyonlarıyla sürdürülebilirliği günlük hayatın bir parçası haline getiriyor.
SmartThings uygulamasıyla yapay zeka özellikle seçili buzdolabı, çamaşır, bulaşık, kurutma makineleri, klima ve televizyonlar YZ enerji modu ile %70'e varan
enerji tasarrufu sağlıyor.
Daha da güzeli Samsung kullanıcıları bu tasarrufları puana çevirip Samsung.com'daki alışverişlerinde kullanabiliyor.
SmartThings ayrıca akıllı cihazlarınızı bir araya getiriyor, enerji kullanım alışkanlıklarınızı analiz ediyor ve size tasarruf önerileri sunuyor.
Hatta uzaktayken bile cihazlarınızı kolayca tek bir uygulamayla tek merkezden yönetmenizi sağlıyor.
Eğer hala denemediyseniz hemen SmartThings uygulamasını indirin ve tasarruf ederken kazanmaya başlayın.
Hadi devam edelim. Şimdi gelelim bir başka soruya.
Mars'tan gelen bir kişiye bir insanı nasıl tarif ederdiniz?
Bir kişiyse tabii bu her şey olabilir.
Bu Cambridge tıp mülakatında sorulmuş bir soru seneler önce.
Şimdi Marslı insansı gibi bir şeyse arkadaşlar işimiz kolay ama...
Başka böyle garip bir şeyse ona zaten bir şey anlatmamız zor.
Ama daha önce taş dışında hiçbir yaşam biçimiyle karşılaşmadıysa işimiz zor tabii.
Aramızda ortak bir dil de yok hani konuşabileceğimiz.
Yusuf Güney'i arıyorum hemen.
Yani bu Marslı'nın niteliğini bilemedikçe arkadaşlar olasılıklar sınırsız ve soru çok anlamsız kalıyor gördüğünüz gibi.
Ama belki de bu soruyu soran kişi bizim Marslı'yı hayal etmemizden ziyade insanlara ilişkin bir tarifi açıklığa kavuşturmamızı istiyor olabilir.
Yani Marslı yalnız.
Mars'ın cevapla bir alakası yok.
Belki dünyadaki yaşamın kimyasal temelini açıklayarak en basit fiziksel olgulardan başlayabiliriz.
Ya da deriz ki işte biz insanlar uyuruz, severiz, bağırırız, konuşuruz, çalışırız.
Düşünürüz, bunalırız, güleriz, analiz ederiz değil mi?
Dünyadaki yerimize dair sürekli endişeler duyarız.
Geçmişi düşünüp üzülürüz, geleceği kafaya takarız.
Biz karmaşık varlıklarız.
İşte hayatlarımız kısadır.
Aslında oldukça benzerdir de hayatlarımız ama her birimiz.
Kendimize özgü bir iç yaşamı vardır.
Düşleri vardır. Korkuları, umutları, hayal kırıklığı.
Aklıma ne geldi bunları söylerken.
Mars'ta o sırada Işın Kılıcı'yla bize.
Sus be diyeyim.
Ne uzattım be.
Kısa kesin. Bunları söyleriz.
Ne deriz arkadaşlar ya bilemedim.
Siz de düşünün cevapları.
Ben başka soruya geçiyorum.
Ben öldüm siz devam edin.
Şimdi bu yine hukuk alanından bir mülakat sorusu Oxford'dan.
Tarihin herhangi bir zaman dilimine dönme şansınız olsa hangisini seçerdiniz diye sorulmuş.
Ben bu zaman diliminde kalırdım arkadaşlar.
Yani medeniyetin geldiği son noktayı seviyorum.
Özellikle de hijyen açısından ama bazı şeyler hariç.
İşte bu robotlar falan beni bir korkutuyor biliyorsunuz.
Oraları görmek istemiyorum.
Şimdi bu soruya gerçek bir cevap verecek olursam ama size veriyorum bu cevabı.
Yani Oxford jürisine falan değil.
Oksford'a gittim de jürisi kaldı.
Urfa'da Oksford vardı da biz mi okumadık?
Kim diyordu bunu? İbrahim Tatlıses mi?
Doğru mu böyle mi diyordu? Derim ki tamam döneyim tarihe ama bir şart daha.
Hani beni bu zamana geri getireceksiniz derim.
Ben bir arkadaşa bakıp çıkacağım.
Ama bir şey diyeceğim. Outlander dizisi gibi bir şey yaşayacaksam neden o olmasın?
Lol. Düşünse Zajuri'ye böyle bir cevap verdiğim.
Arkadaşlar şaka bir yana 29 Ekim 1920'ye şöyle bir gitmek isterdim.
Atatürk'ün olduğu dönemi görmek isterdim.
1985 senesi Live Aid Queen konseri.
Tabii ki en çok gitmek istediğim yerlerden biri ama henüz dünyada bile yoktum.
Arkadaşlar ama soruya dikkat.
Soruda belirli bir seçim yapmamız isteniyor bizden.
Belki de geçmişe gidip bir anı değiştirelim.
O zaman muhtemelen 28 Haziran 1914 sabahı Saraybosna'ya dönerek...
Saraybosnopolis'ine Gavrilo Principi Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'dan uzak tutma uyarısında bulunabilirdik değil mi arkadaşlar?
Böylece Birinci Dünya Savaşı başlamamış olurdu.
Şimdiye kadar yaşanan en korkunç, en sarsıcı savaş Birinci Dünya Savaşı.
Bu olmayınca İkinci Dünya Savaşı da olmazdı.
Ve milyonlarca insan bir hiç uğruna hayatını kaybetmezdi.
Hitler Almanya'da iktidar olamazdı değil mi?
Gerçi soruyu soran kişi bize tarihin akışını değiştir gibi bir şey söylemiyor.
Tanık olma fırsatı vermiş gibi oraya da dikkat.
Hatta şey olabilir kutsal kitapların indiriliş anlarına da şahitlik etmek isteyebilirdik.
Yolculuk beni nereye götürürse oraya giderdim diyenler.
Bakın arkadaşlar bu soruların gördüğünüz gibi belirli bir cevabı yok.
Çok kişisel. Kutsal kitap demişken bununla ilgili de bir soru var.
Kitab-ı mukaddes yani eski ahit ve yeni ahit, Tevrat ve İncil, kurmaca bir eser midir?
Bunları çıtır edebiyatı olarak kabul edebilir miyiz?
diye bir soru var arkadaşlar. İngiliz dili ve edebiyatı mülakatı Oxford'dan bir soru bu.
Çok zor, çok çetrefilli bir soru.
Çıtır edebiyatı dediği şey 1980'lerin sonunda Amerikan kampüslerinde işte kadın edebiyat geleneğini muhtemelen Jane Austen, Bronte kardeşler gibi yazarları nitelendirmenin bir aracı olarak ortaya
çıktığı düşünülüyor bu çıtır edebiyat teriminin.
Ama 1990'larda çıtırlara, genç kadınlara hitap eden eğlenceli, romantik bir şeyler böyle hikayeler.
Daha çok işte okuru eğlendirmeye, hızlı okuma deneyimi sunmaya yönelik eserlere de çıtır edebiyatı deniyor.
Ama Kitab-ı Mukaddes ne alaka?
Belki Samson ve Dalila olay olabilir.
Kadınlar Kitab-ı Mukaddes'te daha çok ikincil bir rol oynuyor.
Yani güçlü kadınlar var evet ama sayıları çok az.
Genelde anaç kadınlar öne çıkıyor.
Ama yine de çıtır edebiyatını çağrıştıran bir yanı var mıdır?
Bilemiyorum. Kurmaca mı diye soruyor.
İnançlı birçok kişiye göre kitabın mukaddesteki hikayeler gerçek olgulardan ziyade mecazlardır.
Ama bu da kurgu demek anlamına gelmez direkt.
Mesela Cesur Yürek ve Şintlerin Listesi gibi efsane filmler tamamen hayali olmakla birlikte gerçek tarihsel karakterlere dayanıyor.
Ama Titanic ve Pearl Harbor gibi filmler...
Kurmaca karakterleri gerçek tarihsel durumlara yerleştiriyor ya da işte Harry Potter gibi filmler kurmaca ve gerçek ayrımını bulandırıyor değil mi?
İşte filmde hem gerçek mekanlar var hem de hayali mekanlar var Harry Potter'da.
Aslında tarih tarafından anlatılan bir hikaye gerçek olaylara ne kadar sıkı sıkıya dayanırsa dayansın yine de tarih ve kurmacayı birbirine sokar.
Çünkü tarihçiler ne yapıyor?
Kimi yerde boşlukları dolduruyor işte kimi yerde ayrıntıları atlıyor değil mi?
Ve çoğu kez iyi bir hikaye...
Hikaye kurmak için geçmişin olaylarını renklendirebiliyorlar.
Nesnel olmayabiliyorlar.
Öznel bakabiliyorlar.
Ki bu gerçek tarihçilerin yapmayacağı bir şey.
Tarih disiplininde iyi bir şey değil yani bu.
Ama yapılmıyor da diyemeyiz.
O yüzden bu bakımdan kitabı mukaddese kurmaca ya da mecazi unsurlar barındırıyor diye mutlak bir kurmaca eserdir diyebilir miyiz?
Diyemeyiz. Kesin şöyledir doğrusu budur diyebilir miyiz?
Bunu da diyebiliriz. Sonuçta inanç bu.
tarihçilere sormak lazım.
Gelelim bir başka soruya.
Bu enteresan bir soru arkadaşlar.
Tek zevki insan öldürmek olan bir psikopatı.
Kendini gerçek dünyada sanıp istediği kadar sanal kişiyi öldürebilmesi için gerçeklik sarnısı yaratan bir makineye bağlamak ahlaki midir?
Soru bu. Cambridge felsefe mülakat sorularından biri.
Düşük bütçeli korku filmi gibi ama asıl korkunç olan temsili cinayetin gerçekmiş gibi sunulması değil mi?
Ve o psikopatın o feci fantezilerini yerine getirip keyif alabilmesine müsaade etme.
Şimdi soruya dönecek olursak sizce arkadaşlar ahlaki midir?
Bu psikopatın tedavisine yardımcı olacaksa belki olabilir ama iradesine rağmen onu bağlamalı mıyız?
Bence evet ama buna hayır diyenler de çıkacaktır.
Bu psikopatı makineye bağlamak ancak buna gerçekten o rıza gösterdiği halde ahlaki olabilir diyenler de çıkacaktır.
Onu zorlayamayız işte ancak ikna edebiliriz diyenler de olur.
Adam psikopat yani ruhu hasta.
Hastanelerde ruh sağlığı tedavisi gören bir sürü hasta var ve birçoğunun tedavisi rızaya dayalı arkadaşlar.
Ama bilinçli karar verme gücünden yoksunsa rıza aranmaz diyebiliyoruz.
Yine de bakımından sorumlu kişilerden bir onay isteniyor.
Biz de bütün düşüncelerimizi işte aklımızdan bütün geçenleri tabii ki denetleyemiyoruz ama eylemlerimizi denetleyebiliyoruz.
Bilemiyorum Altan siz cevap verin.
Gelelim bir mühendislik sorusuna Cambridge'den.
Eskiden fabrika bacaları neden çok yüksek yapılırdı gibi bir soru sorulmuş.
Aslında arkadaşlar bacaların çoğu yüksek yapılıyor.
Yani fabrika bacalarında tabii bu yükseklik çok daha fazla.
Bacaların iki sebeple yüksek olması gerekiyor.
Birincisi hepimizin bildiği işte dumanın o rüzgarla taşınıp dağıtılabilmesi için yukarıya salabilmek için.
İkincisi ise ateş için iyi bir çekiş gücü sağlamak olabilir ki sanayi devriminin fabrika sahipleri için zaten önemli olan şey buydu.
Devriminin ilk yıllarındaki fabrikalar buhar gücüyle çalışıyordu ve yüksek bacalar ateşin bütün fabrika makinelerine yeterli yoğunlukta buharı yaratacak şekilde yanması için yukarıya doğru
güçlü bir hava akımı sağlıyordu.
Yüksek bacalar içerisiyle dışarısı arasındaki basınç farklılığı sayesinde iyi bir çekime olanak veriyordu.
O yüzden bacaların yüksek tutulması gerekiyor.
Bir de ateşin ısısı dumanların yani baca gazlarının genleşerek seyrenmesini ve...
Böylece bacadan yukarıya çıkmasını sağlıyordu ve bunun sonucunda ne oluyor?
Bacayı dolduran gazlar dışarıdaki havadan çok daha düşük bir basınçta oluyor ve basınç farklılığı baca kaidesine yakın bir delik aracılığıyla havayı ateşe doğru çekiyor ve ateşin daha harlı
bir şekilde yanmasını sağlıyor.
Genelde baca ne kadar yüksek olursa baca etkisi olarak bilinen bu işleyiş bu ölçüde güçleniyor.
Yüksek bir baca kurduğumuz zaman büyük basınç farklılığı güçlü bir çekim dolayısıyla bütün ağır makineleri çalıştırmaya yetecek buharı üretebiliyor.
Yani hararetli bir ateş sıcaklığı elde ediliyor.
O yüzden bacalar yüksekte ama sanayi devrinin başlarındaki bacalara baktığımızda onlar daha kısa.
Yani sonrakileri oranla daha kısa olmasının nedeni de bu aslında.
19. yüzyılın ortalarına doğru artık iş makineleri daha da büyüdü.
Buhar makineleri daha güçlü bir hale geldi.
Bacalar da devasa yüksekliklere çıktı.
Victoria döneminin ortalarında 100 metreye geçen fabrika bacaları varmış arkadaşlar düşünün.
Ama tabi sonraları buhar yerini başka enerji türlerine bıraktığı için o bacalar gereksiz hale geldi.
Sırada Oxford fizik mülakatı sorularından biri var arkadaşlar.
Bir uzay gemisinde neden mum yakılmaz?
Soru bu. Bir uzay gemisinde neden mum yakılmaz?
Aslında mum yakılır ama...
O mum bağ mumundansa sıkıntı olabiliyormuş.
Uzayda hava olmadığı için arkadaşlar uzay gemilerinde biliyorsunuz astronotların solumasını sağlayacak oksijenli bir iç atmosfer yaratılıyor.
Eğer mum uzay gemisindeki sistemlerin sağladığından daha hızlı bir biçimde oksijen yakarsa astronotlar kısa sürede oksijen yoksunluğundan dolayı hayatını kaybedebiliyorlar.
Ki geminin oksijen ikmali mumun oksijen tüketimine yetişse bile bu sefer de uzay seferinin ömrünü kısaltacak.
Daha da kötüsü şu uzay gemisindeki atmosfer oksijen bakımından zengin olursa eğer bakın oksijen bakımından zengin olursa diyorum bir mum yakmak ortalığı cehenneme çevirebiliyor.
Mesela 1967'de ABD'nin Apollo 1 uzay kapsülündeki 3 astronotun can vermesi.
Dünya atmosferinin yaklaşık %21'i oksijen, %78'i nitrojen ama uzayda karşılaşılan alçak basınç ortamında nitrojen bakımından bu kadar zengin bir
atmosfer ilk astronotların vurgun yemelerine yol açabiliyor arkadaşlar.
Düşük basınç hastalığı dediğimiz o vurgun ki scuba dalgıçlarının da başına sık geliyor.
Yani o kapsül saf oksijenle doldurulmuş ama bu bir hata çünkü tepkimeleri yavaşlatacak nitrojen olmadığında oksijen son derece kolay bir şekilde tutuşabiliyor o astronotların başına gelen.
Bu yüzden bir kıvılcımdan çıkan yangın bir dakikadan az bir sürede bütün kapsülü sarmış ve ateş topuna dönüştürmüş.
Sonraki Apollo seferlerinde tabi buna dikkat ediliyor.
Şimdi soruya dönecek olursak bir mum belki anında bir faciaya yol açmaz ama Hayati olan oksijeni tüketebilir.
Şimdi arkadaşlar bir soru soracağım ama eminim çoğunuz bu soruyu duymuşsunuzdur.
Bu Oxford fizik ve felsefe sorusuymuş.
Bir kağıdı sınırsız sayıda katlayabilirsem Ay'a ulaşmak için kaç defa katlamalıyım?
Soru bu. Cevabı söylüyorum 43.
Ama burada kast edilen kağıt insanların kolayca erişebildikleri normal standart kağıtlar.
Hani A4 formatında olanlar.
Kağıt katlama aslında yarım yüzyılı aşkın bir süreden beri ciddi bir matematiksel analiz konusu arkadaşlar.
Kağıt katlama sanatı ustası olanlar da Japonlar.
Hani origami dediğimiz şey.
Her katla birlikte kalınlığın üstel olarak artmasından dolayı maksimum katlama sayısı.
Pratikte büyük olasılıkla 7 arkadaşlar ya da hadi 8 olsun.
Hani 7 diyorlar yaygın olarak ama sonra 12'ye çıkan da olmuş bir matematik öğrencisi.
Bu da böyle bir soru.
Sırada bir hukuk sorusu var.
Dürüstlük nerede hukuka uyar?
Soru bu. Cevap hiçbir yerde dediğinizi duyar gibiyim bence de.
Çünkü geçmişten günümüze avukatlık hep hicvedilir arkadaşlar.
Mesela 18. yüzyılda İngiliz şair ve oyun yazarı John Gay şöyle diyor.
Siz avukatlar var ya her sözü ve anlamı keyfinize göre rahatça eğip bükersiniz.
Maharetinizle esneyen o dille bir davayı her müvekkilin lehine çeviriverirsiniz diyor.
Avukatlar çoğu kez müvekkillerince kendi çıkarlarını korumak üzere hukuku kullanmanın bir yolunu bulmak için tutuluyor değil mi?
Hani dürüstlüğe uygun olsun diye değil.
Ama hani filmlerde görüyoruz ya tanık kürsüsüne çıkan kişilerden önce hakikati anlatması için yemin istiyorlar.
Dürüstlüğe duyulan bu ihtiyaç hukukun özünde var.
Bir hukuk sistemi ancak çoğu insanın temelde çoğu kez dürüst olmasıyla işlerlik kazanır değil mi arkadaşlar?
Çoğu kimsenin temelde dürüst olmadığı bir toplumda zaten istikrar sağlanamaz, hukukun üstünlüğü de işlemez.
Bir de hukukta insanlara karşı bir güven var.
Hani çoğu insanın temelde dürüst...
olduğuna dair bir inanış var.
O yüzden bu sorunun cevabını beni dinleyen hukukçu arkadaşlara bırakıyorum ve devam ediyorum.
Cambridge İngiliz Dili ve Edebiyatı mülakat sorularından biri.
Hangi kitaplar senin için zararlıdır?
Böyle bir soru gelmiş. Şimdi arkadaşlar olduğu yerde kalmış, tozlanmış, küf olmuş kitaplar bile diyebiliriz değil mi?
Hani alerjisi olan biriyse bu cevabı verebilir.
Ama ABD'de 1985 öncesine ait bütün kitapların çocuklar açısından zararlı olduğu tespit ediliyor.
Çünkü o kitapların basılımlarında kullanılan mürekkebin kurşun içerdiği ortaya çıkıyor.
Ortaçağa ait yazma kitaplarda kullanılan üstübeç ve sürüyen gibi bazı pigmentlerde zehirli ve fırçalarının ucunu yalayarak düzelten yazarların bundan haberi yok.
Umberto Eco'nun Gül'ün Adı kitabını okuyanlar bunu hatırlamışlardır.
Oradaki bazı keşişler bundan dolayı zehirlenmişlerdi.
Ama hangi kitaplar senin için zararlıdır sorusunun tek cevabı elbette sadece bu değil.
Nasıl ki şu an gündüz kuşağı programlarının insanları zehirlediği düşünülüyor.
Aynısı bazı kitaplar içinde geçiyor.
İçerli arkadaşlar hani düşük kaliteli edebiyattan bahsediyorum.
Gündüz kuşağı ile kapışır bence.
Ve bir de tarih boyunca kitap yakma olayları oldu biliyorsunuz.
Naziler bir dolu kitap yaktı.
İspanyol fatihleri Maya kodekslerini yaktılar.
Hitler'in kavgam kitabı işte komünist manifesto bunları zararlı bulanlar var.
Başkan Moa'nın düşüncelerini zararlı bulanlar var.
Bence bu kişiden kişiye değişiyor.
Ama yasaklanan kitaplara baktığımız zaman işte Orwell'in 1984'ü var.
Da Vinci'nin şifresi var. Harry Potter var ya.
Aralarında düşünün işte cadıcılık ve büyücülüğü özlendiriyor diye onu bile yasaklamışlar bir dönem.
Sabahattin Ali'nin Sırça Köşkü var bizde yasaklananlardan.
Hani enteresanlar. Bülbülü Öldürmek var arkadaşlar.
Darwin'in Türlerin Kökeni biliyorsunuz yer yerinden oynadı.
Alice Harikalar diyarında kitabı var bu bile yasaklanmış.
Böyle edebiyat severleri bu sorunun cevabına bekliyorum.
Neydi sorumuz tekrar edelim.
Hangi kitaplar senin için zararlıdır?
Sırada bir mühendislik sorusu var.
Dünyayı... Bir uçtan öbür uca deldikten sonra bu delikten aşağı atlarsan ne olur?
Soru bu. Dünyanın insan yapımı en derin deliği Rusya'daki Kola Yarımadası'nda arkadaşlar.
Yeryüzünün 12.2 kilometre kadar aşağısına inen Kola süper derin sondaj kuyusundan bahsediyorum.
Bu sondaj 1970'de başlamış ve artık ilerlemeye olanak vermeyen bir sıcaklıkla karşılaşıncaya kadar 24 yıl sürmüş.
Buraya cehennemin girişi de deniliyor arkadaşlar kola deliğine.
Buradaki amaç dünyanın derinliklerine ulaşmakmış ama Bu süper derin delik dünyanın öbür tarafına giden yolun daha %0.1'ine bile varamadan ısıya ve basınca yenik düşmüş.
Muhtemelen bu soruda bizden deliğe daha birkaç kilometre inmişken dünyanın iç ısısıyla kavrulma ya da artan hava basıncıyla parçalanma olasılığını unutmamamız isteniyor.
Dünyanın dönüşüne ve uzaydaki devinimine bağlı olarak çabucak deliğin kenarına savrulma olasılığımız da var tabi.
Bilemiyorum Altan siz söyleyin.
Şimdi cevapları konuşmayacağım artık sadece diğer değişik soruları soracağım.
Gerisi sizde arkadaşlar düşünün bakalım.
Mesela şu soru enteresan.
Bir karıncayı havadan yere bırakırsak ne olur?
Serin kanlı biri misin diye sormuşlar.
Bir insan böbreğini satmalı mı gibi bir soru var.
Obez insanlar parasız sağlık hizmetinden yararlanmalı mı gibi bir soru var.
Her şeye gücü yeten bir tanrı varsa kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi diye sormuşlar.
Bir izci kızın siyasi gündemi olur mu?
Mutluluğun anlamı nedir?
Sizce tarih bir sonraki savaşın önüne geçebilir mi?
Simit, kör olduğunu bildiği Johnson bir uçuruma doğru yürüdüğünü görüyor ama ondan hoşlanmadığı için aşağı yuvarlanmasına göz yumuyor.
Sence bu bir cinayet sayılır mı?
Bir ağaç resmini düşünün.
Bu ağaç gerçek midir?
Denizde neden tuz vardır?
Bir salyangozun bilinci olur mu?
Yaşlıları sağ tutmak için kamu sağlık hizmeti parasını harcamaya ne gerek var?
Chekhov harika bir yazar öyle değil mi?
İri ve vahşi hayvanlar niçin çok azdır?
İnsan ne zaman ölmüş sayılır?
Romeo fevri davranan biri miydi?
Beynin en çok hoşuna giden yanı nedir?
Evrime inanan Amerikalıların sayısı neden bu kadar az?
Suç işleme oranını mimarlık yoluyla nasıl azaltabilirsin?
Irk diye bir şey var mı?
Doğa acaba doğal mı?
Tanrı gibi bazı kelimelerin baş harfleri neden büyüktür?
Sana aklımda düşünceler olduğunu düşündürten şey nedir?
Sence hırslı olmak iyi mi yoksa kötü mü?
Şimdilik sorular bu kadar.
Düşünün bakalım arkadaşlar.
Samsung SmartThings Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bu pazartesi, çarşamba ve cumartesi yepyeni bölümlerle tekrar görüşeceğiz.
O yüzden hangi platform üzerinden beni dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram'a da bekleriz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
