
Transkript
Arçelik, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, ben Merve.
Hoş geldiniz. Bugün hayat meselelerine şöyle kısa bir bakış atıp sohbet edeceğiz arkadaşlar.
Kahve sohbetlerimizde neler konuşuyorsak onları konuşacağız.
O zaman kahveleriniz hazırsa hadi arkanızda yaslanın, başlayalım.
Psikiyatr Dr. Alper Hasanoğlu'nun Gel Hayattan Konuşalım diye bir nehir söyleşisine okudum geçenlerde.
Filiz Aygündüz de yapmış.
Hayata dair o kadar güzel tespitleri var ki sizlerle de bunları paylaşmak istedim.
Dinlemeyi çok seviyorum. Aynı zamanda Prof.
Dr. Engin Geçtan'ın el vermiş olduğu çok kıymetli bir isim ülkemiz adına.
İlk önce acılarla başlayalım.
Acı çekme konusunda ne diyor psikiyatr Alper Hasanoğlu?
Dostoyevski der ki, beni korkutan tek bir şey var, o da acılarıma değmemek.
Fransız yazar Marguerite Duras, sonradan filmi çekilen Hiroshima Sevgilim kitabının yazarıdır aynı zamanda.
Diyor ki, acı benim öğretim programımdır.
Bu insanlar deli... Neden acıya bu kadar önem atfediyorlar diye düşündünüz belki ama acı aslında olmadığı zaman yani mutluluğu da tadamayız değil mi?
Çünkü her şey zıttıyla var bu dünyada dualite.
Acıyı bilmeyen biri mutluluğun, huzurun ne olduğunu nasıl bilecek arkadaşlar?
Dediğim gibi her şey zıttıyla var.
Mutluluğun olması için mutsuzluğun olması lazım.
Hatta Nietzsche çiçeğim ne demiş biliyor musunuz?
Çok çarpıcı. Diyor ki bütün sevdiğim insanlara...
En sevdikleri insanlar tarafından aldatılmalarını, başlarına en büyük acıların gelmesine aşağılanmalarını ve kandırılmalarını dilerim.
Sevdiğim insanlar için dileyebileceğim en olumlu şey budur.
Çünkü bunlar olmadan diğerlerinin anlamını karmamamız mümkün değil.
O yüzden böyle söylemiş. Burada fiziksel acıyı kastetmiyoruz.
Ruhsal acıdan bahsediyoruz.
Fiziksel acıdan zaten kaçmamız gerekiyor.
O okey. Ama ruhsal acı bizim büyümemizi olgunlaşma.
Ama burada çok güzel bir noktaya değinmiş arkadaşlar.
Kapitalist sistem bizim acı çekmemizi istemiyor diyor.
Yani Instagram'a baksanız herkes ne kadar mutlu.
Hani eskiden mutlu sonla biten Hollywood filmleri vardı ya tıpkı onlar gibi değil mi?
Instagram'da gördüğümüz hikayeler ama sizce bu ne kadar gerçek?
Gerçek olmadığını hepimiz biliyoruz.
Kapitalist sistem acı çekmeyi, mutsuz olmayı başarısızlık ve beceriksizlik olarak algılamamıza neden oluyor.
Acı çektiğimizde Instagram'a bakıp ee işte herkes mutlu ben neden mutsuzum?
E ben demek ki bir şeylerde eksiğim, ben yetersizim gibi hissedebiliyoruz.
Sonsuza dek mutlu yaşadılar.
Bu sadece masallarda olabilecek bir klişe son.
Öyle bir şey yok arkadaşlar yani sonsuza dek mutlu yaşadılar falan.
Asıl olan mutsuz olmamak.
Bakın mutlu olmak demiyorum. mutsuz olmamak.
İkisi arasında epey bir fark var.
Asıl olan mutsuz olmamak.
Huzurlu olmaktır diyor Alper Hoca ve zamanı hissetmemektir diyor.
Yani burada kastedilen akış.
Daha önce bunu anlatmıştım.
Mutluluk bilimi akış diye bir bölümüm var.
Orada uzun uzun anlatmıştım.
Kısaca şöyle akış dediğimiz şey Ne yaparken zaman akıp gidiyor?
Yani zaman nasıl geçmiş anlamıyorsun.
10 saat sana 1 saat gibi geliyor.
Hani o kadar keyif alıyorsun ki o olduğun ortamdan ya da yaptığın işten her ne yapıyorsan bir hobinden.
Ne yapıyorsan zaman akıp gidiyorsa o senin akış halindir ve bu güzel bir şeydir zamanı hissetmemektir.
Şimdi size kısa bir soru arkadaşlar.
Mutlu musunuz? Yani mutluyum demekle mutsuz değilim demek arasında bir fark var değil mi?
Önemli olan mutsuz olmamak dedim az önce.
Hani illa mutlu olmak zorunda değiliz.
Dediğim gibi zaten sürekli mutlu olamayız.
Öyle bir şey yok. Sosyal medyada her gördüğümüze inanmayı bırakalım.
Yani herkesin mutlu olduğunu zannetmeyi bırakalım.
Murat Hambungan diyor ki aşıkken hiç şiir yazmadım.
Yaşadım. Bittikten sonra yazdım demiş.
Yani mutsuzluk yazılır ama mutluluk yaşanır diyor Alper Hoca.
O yüzden ben instagramda böyle mutluluğunu gözümüze gözümüze sokanlara da çok inanmıyorum.
Peki ya yaz süreci arkadaşlar?
Oradaki acı ne olacak?
İşte sevgiliden ayrılmak ya da bir yakının kaybı veya terk edilmek.
Bunların hepsi...
Ortak noktasında ne varmış biliyor musunuz?
Bunu daha önce düşünmemiştim.
Gelecek tasavvurumuzun kaybolması.
Yani o insan eğer ki bizim hayatımızda bir şekilde kalmaya devam etseydi belki onunla bir hayatımız var olabilirdi.
Bir ihtimal vardı ama gelecek hayallerim bir anda avucumdan kayıp gitti.
Umudum yok oldu değil mi?
O yüzden yasla baş edebilmemiz iki şeyle mümkün.
Birincisi eğer bir suçluluk duygunuz varsa önce bundan kurtulmak.
İkincisi... İkisi ise hayal kurabilmeye devam edebilmek.
Suçluluk duygusu şu demek.
Benim bu kayıpta bir yanlışım var hissiyatı.
Benim yüzümden.
Bu demek. Yani bir eksiğim oldu, bir hatam oldu.
O yüzden bunlar oldu.
Bunlar başımıza geldi. Mesela işte bir yakınınız hastalandı ve siz fark etmediniz.
Sonradan durumu ağırlaştı ve maalesef kaybettiniz onu.
Ha bire ya ben nasıl fark etmedim, nasıl fark etmedim.
Bana şöyle demişti, böyle yapmıştı.
Sürekli kendinizi suçluyorsunuz.
Ya da sevgiliniz sizi terk etti diyelim.
Giderken de size tek tek hatalarınızı saydı döktü.
Daha önce hiç fark etmediğiniz şeyleri söyledi.
İşte diyor ki bana hiç zaman ayırmıyordun.
Şöyle yaptın, böyle yaptın.
Hatam. O ayrılık için sürekli kendinizi suçluyorsunuz.
Nasıl ben bunu yaptım?
Nasıl fark etmedim? İşte orada bir stop tuşumuzun olması gerekiyor.
Suçluluk duygusundan eğer kurtulamazsak biz o yası tamamlayamıyormuşuz arkadaşlar.
Evet o yaşananlarda gerçekten suçlu olabiliriz.
Gerçekten sorumlusu biz olabiliriz.
Ama artık kabule geçmemiz gerekiyor bir noktadan sonra.
Hani vicdanınız rahatsa zaten hiçbir problem yok.
Ama hani gerçekten benim payım var diyorsanız bunu artık kabule geçmeniz gerekiyor.
geçmemiz gerekiyor. O süreyi çok uzatmamamız gerekiyor.
Kabul etmek gerçekten çok önemli.
Bunun üzerine bir podcast yapacağım.
Bunu da ben Alper hocadan öğrenmiştim yine.
Hani önceden insanlar iyileşmek için terapiye gider zannediyordum.
Halbuki kabul etmek için gidiyorlarmış.
Bunu daha önce söylemiştim. Kabul ettikten sonra zaten yavaş yavaş iyileşiyoruz.
Hatta daha bugün bunu bir arkadaşımla konuştum bir saat önce falan.
Dedi ki bana Merve nasıl bunu kaldırdın hani bu yaşadığın şeyi.
Dedim ki kabul ettim.
Bu kadar kolay kabul etmeyi öğrendim.
O yüzden çok önemli bir şey. Bir de hayal kurmaya devam etmekten bahsettim az önce.
Gelecek hayallerimiz elimizden alınsa da hayal kurmaya devam ederek başka bir gelecek tasavvuru oluşturabiliriz.
Merve sevgilimden ayrıldım şu an acıdan nefes alamıyorum.
Ne gelecek hayal ediyorsan haklısın.
Evet acımızı da çekeceğiz ama üretmeye devam edeceğiz bir taraftan.
Hani acı ortadan kalksın da ondan sonra mutlu olurum.
Böyle bir şey beklemek çok saçma.
Yastan çıkmak acı çekmemek değil arkadaşlar.
Kaybettiğimiz insanları hayatımız boyunca belki zaman geçtikçe belki daha seyrekleşecek.
Düşüneceğiz, anımsayacağız, üzüleceğiz.
Bunlar çok normal şeyler. Ama insanız ve hayal kurmaya devam etmek zorundayız.
Hani size daha önce bir bölümde birini kaybettiğimiz zaman bile aslında ona ağlamıyoruz demiştim.
Hatırlıyor musunuz? Kendimize ağlıyoruz demiştim.
Oldlar hatırlar bunu. Bunu Alper Hoca da söylüyor.
Neden böyle? Çünkü bencil olmayan insan yoktur.
İnsanın tamamıyla...
%100 sadece karşısındakini düşünerek yaptığını varsaydığı şeyin bile aslında kendi menfaati için olduğunu dile getiriyor.
Çok sert değil mi? Ama hayatın gerçekleri.
İnsan gerçekten sevdiği birisini kaybettiği için mi ağlar?
Yoksa onunla artık zaman geçiremeyeceği için mi ağlar?
Bakın burada yine ben var değil mi?
Onu özlediği için ben artık onsuzum diye ağlar diyor Alper Hoca.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Instagram'dan bana yazabilirsiniz.
Aşk ile ilgili söyle...
Dedikleri de bence çok doğru.
Aşkın kalıcı olmadığını hatta aşkı yaşamaya başladığımız anda etkisinin yavaş yavaş geçmeye başladığını söylüyor.
Aşkı yaşayamadığımız zaman yani aşık maşuka kavuşamadığı zaman Aşk devam eder diyor.
Zigarnik etikisi bu arkadaşlar.
Tamamlanamayan şeyler akılda daha çok kalıyor.
Tıpkı o yarım kalan, tadı damağımızda kalan aşklar gibi.
Kavuşursak aşk olmaz derler ya.
Bence bu doğru olabilir. Kavuşunca çünkü aşk boyut atlıyor.
Hani sevgiye doğru yavaş yavaş bir geçiş evresi oluyor ki bana göre aşk çok psycho bir duygu.
Çok yüksek bir duygu.
Sevgi daha güzel, daha sağlıklı, daha böyle ayakları yere basan bir duygu.
Aşık Bey sen ne demiş? Seversin, kavuşamazsın, aşk olur demiş değil mi?
Geçen gün psikiyatr Gülcan Özer'i dinliyordum yine.
Harika bir cümle duydum.
Dedi ki aşk bir görme bozukluğudur.
Karşımızdaki insanın kusurlarını görmüyoruz aşıkken.
Bu çok tehlikeli bir şey. Gözümüzden perde kalktığı zaman yani o aşk ilüzyonu kaybolduğu zaman kendimizi nasıl güzel kandırdığımızı görüyoruz, yüzleşiyoruz.
Gülcan Hoca diyor ki çok aşıkken evlenmeyin diyor.
Bence çok haklı. Yani o gözdeki perde biraz kalksın ya.
Hani evlenince kusurlarını görüp şok olmayın diye söylüyor bunu.
Çünkü biz ne yapıyoruz? Beğendiğimiz bedenlere hayalimizdeki ruhları koyup buna aşk diyoruz.
Sizce bu aşk mı? Sonra karşı tarafa diyoruz ki ee sen beni kandırdın.
Kandırmadı ki sen kendini kandırdın.
Sen onu öyle gördün.
Sende bir görme bozukluğu oluştu aşık olduğun için.
Aşk irtifa kaybeden bir şey kavuştuğumuz zaman.
Evet ama bu kötü bir şey mi?
Değil. Hatta Alper Hoca da aşkın sevgiye dönmesini sağlıklı bulanlardan.
Ki zaten arkadaşlar o yüksek duyguyla yaşamak bünyeyi, ruhu mahveder, yıpratır.
Her an düşünsenize o kalp çarpıntısıyla yaşıyorsunuz.
Midenizde kelebekler uçuşuyor.
Yani öyle bir heyecan bütün hayatınız boyunca devam etse ne hale gelirsiniz?
Rollercoaster'a binmiş gibi. Aşkın beraber yaşamak.
Yaşanmış anılarla, birlikte çözülen sorunlarla, dayanışmayla, paylaşımlarla zenginleştirilmiş olan bir sevgiye dönmesi harika bir şey.
Peki aşkın raf ömrü nasıl uzar?
Bunun formülünü de vermiş.
Bence çok doğru. Diyor ki terk edilmekten.
birlikte olduğun insanı kaybetmekten korkarsan evet aşkın raf ömrü biraz uzayabilir.
Karşındakini seni eğer bana yanlış bir şey yaparsan bırakabilirim mesajını böyle ince ince sana veriyorsa seni bloke etmeyecek şekilde seni endişelere gark etmeyecek düzeyde net bir şekilde bu mesajı verebiliyorsa
yani şunu demek istiyorum sevgilin senin cebinde garanti değilse o zaman aşkın raf ömrü uzar diyor Alper Hoca.
Karşımızdaki insana özen göstermek zorunda olduğumuzu bilmek zorundayız.
İlişki içerisinde biz çoğunlukla karşımdaki insan beni mümkün değil bırakmaz.
Bunu dediğimiz andan itibaren başlamak üzere özen göstermeyi bırakıyoruz.
Özen göstermeyi bırakınca zaten aşk maşk kalmıyor.
Aşk dediğimiz şey eğer beraber olmak istediğiniz Güzel şeyler yaşamak istediğiniz, tüm duygularınızla sevişmek istediğiniz, beraber gülmek istediğiniz, beraber gezip keşfetmek
istediğiniz, hiç kimseye ihtiyaç duymadan yalnızca onunla beraber olmak istediğiniz insana kavuşmak değil mi arkadaşlar?
E kavuştuysak neden o zaman onu kaybetmemek için gereken eforu ve özeni sarf etmiyoruz?
Niye bırakıyoruz? Bence bir ilişkide saygı ve özen bitiyorsa geriye zaten pek bir şey kalmıyor.
Geçen gün Fırat Albayram'la Ceyda Kasabalı'yı izliyordum.
Harika bir şey söylediler.
Bir soru geldi hiç mi tartışmıyorsunuz diye.
Dediler ki tabii ki tartışıyoruz ama hani 5 dakikadan fazla bunu uzatmıyoruz dediler.
Çünkü biz birbirimize kötü söz söylemeyiz.
Çünkü ondan sonra doğacak olan şeyleri göze alacak bir rahatlığımız yok dediler.
Yani birbirimizi dinleriz, saygı duyarız dediler.
Ve Fırat Albayram şöyle bir şey söyledi.
Ben çok korkarım dedi onu kaybetmekten, onu kırmaktan çok korkarım dedi.
Çok güzel bir şey bu. Yani nazar değmesin.
Gerçekten harika bir çift. Anlatmaya çalıştığım şey bu arkadaşlar.
Böyle bir özen ve böyle bir saygıdan bahsediyorum.
Böyle bir kaybetme korkusundan bahsediyorum.
Sağlıklı olan şey bu. Kaybetme korkusu.
Böyle böyle işte aşkın raf ömrü uzuyor.
Şu da bir gerçek. Eğer sizin arzunuz ve tutkunuz bittiyse karşı tarafa zaten o ilişkinin ömrünü uzatmaya çalışmak nafile.
Sürünür o ilişki. Ben hala arzu ve tutku olan ilişkilerden bahsediyorum.
Iris Mordak diyor ki aşk kendinden başka bir şeyin hakiki...
çok güçlü bir şekilde kavramaktır.
Yani başka birinin varlığını kendinden başka birinin hakikatini kabul etmektir aşk.
Freud da diyor ki iki insan arasındaki ilişkide en az dört kişi vardır.
Ben, benim gördüğüm sen, sen ve senin gördüğün ben.
Yani biz sandığımız insanı seviyoruz arkadaşlar.
Ama... Onun bir de gerçeği var.
Yani biz replikasını seviyoruz ama gerçeği var onun.
O da kafasında kurduğu beni seviyor ama benim de bir hakikatim var değil mi?
Ve daha yüzleşmedik ikimizin hakikatiyle.
Orada aşk var işte. O çılgın duygular, tutku, itiraz, aşk hepsi orada.
Çünkü replikalar savaşıyor orada.
Gerçekler daha gün yüzüne çıkmamış.
Asıl zor olan ne biliyor musunuz?
Gerçekten karşımızdakinin hakikatini gördükten sonra bile ona rağmen onu seviyor olabilmek.
Tanıdığını sandığı kişiyle.
gerçekten tanıştıktan sonra başlar bence esas hikaye.
Hani bir belgesel vardı ya Tinder avcısı diye bayağı ses getirmişti malum platformda.
Oradaki adam işte ağına düşürdüğü kadınları kendine aşık ediyor ve dolandırıyordu.
Sonra kadınlar onu dolandırıcı olduğunu anlıyorlar.
Çok büyük hayal kırıklığı falan.
Tek tek röportaj yapmışlar kadınlarla.
İçlerinden birine çok üzülmüştüm.
Böyle sarışın bir kadında. Hala aşıktı.
Bakın dolandırıldığını biliyor.
Her şey gün yüzüne çıkmış.
Hala adama aşıktı ve dedi ki keşke gerçekten o olsaydı.
Ya bu söz mesela Bir arkadaşımla izlemiştik.
O da oradan çok etkilenmiş.
Yani keşke gerçekten söylediği, anlattığı kişi replikası gerçek olsaydı diyor.
Adamın maskesi düştüğü halde bunu söylüyor.
İşte bu sen değil, sen sandığım seni seviyorum.
Bu, bu hayal kırıklığının canlı hali gibiydi o kadın.
Toni Morrison aşk isimli kitabında aşk en boş klişe, en kullanışsız kelime ve aynı zamanda en güçlü insani duygudur.
Çünkü nefret de içerir diyor arkadaşlar.
Aşık olmadığımız bir insandan nefret edemeyiz diyor Alper Hoca.
Tabi burada size çok kötü bir şey yapmadığı halde olan nefretten bahsediliyor.
Neden peki? Çünkü her şey zıttıyla var diyoruz.
Hayat dualist. Çok yoğun yaşanan bir şeyin bitimi çok yoğun bir zıtlık getirebilir.
Aşk ve nefret gibi. Ki zaten birinden nefret edecek kadar ona öfkelenip böyle içiniz intikam duygusuyla doluyorsa bence orada bir bitmemişlik vardır arkadaşlar.
Hani benim çok sevdiğim bir Nazım şiiri var.
Sen şiiri. Orada diyor ya sana gelince ne ben Sezar'ım ne de sen Brütüs'sün.
Ne ben sana kızarım ne de zatın zahmet edip bana küssün.
Artık biz seninle düşman bile değiliz diyor.
Aynen o hesap. Bakın bu aşkın bitişi demektir.
Yani artık biz seninle düşman bile değiliz.
Hani küs bile değilim sana.
O kadar hiçbir duygu kalmamış ki içimde demek.
Bence hani canım benim ya.
İnşallah çok mutlu olur dediklerimiz var ya böyle canı gönülden diliyoruz.
Bence orada da hesabı kesmişiz.
Bitmiş gitmiş yani aşk meşk kalmamış.
İyi dileklerle uğurlamışız onları.
Peki gelelim o kutsal soruya.
Evlilik sahiden aşkı öldürüyor mu?
Evlilik bazen mesafe koymayı bazen de yakın olmayı gerektirir diyor Alper Hoca.
Şimdi size Schopenhauer'dan çok sevdiğim bir hikaye anlatmak istiyorum.
Soğuk bir kış sabahı...
Çok sayıda oklu kirpi soğuktan donmamak için birbirlerine çok yaklaşıyorlar ısınabilmek için ama az sonra oklarının farkına varıp ayrılıyorlar.
Çünkü canları yanıyor. Üşüyünce tekrar birbirlerine yaklaşıyorlar ama okları yine birbirlerini rahatsız edince tekrar uzaklaşıyorlar.
Soğuktan donmakla batan okların acısı arasında gidip gelerek o yaşamış oldukları ikilem aralarındaki uzaklık her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya dek sürüyor arkadaşlar.
Schopenhauer diyor ki insanları bir araya getiren iç dünyalarının boşluğu ve tek düzeliğidir.
Ters gelen özelliklerle tahammül edemedikleri hatalar onları birbirlerinden uzaklaştırır ve sonunda bir arada var olabilecekleri nezaket ve görgünün belirlediği ortak
bir noktada buluşurlar diyor.
Yani öyle bir mesafe olmalı ki aramızda ne birbirimizin sınırlarını ihlal edecek kadar yakın olmalıyız ne de donacak kadar uzak olmalıyız.
Bence bu sadece aşk için değil tüm yakın ilişkiler için geçerli.
reklam filmindeki kahve single'ını dinlediyseniz orada diyor ya gecelerce günlerce konuştuk diye özlemedim mi sandın?
Yediğimiz içtiğimiz ayrı geçmez günlerimiz azalsa da kalpler aynı diyor.
Bir telefon uzaktayım hep yanında yakınındayım.
Hakikatli sırdaşım benim.
Gel bir kahvemi iç diyor.
Konu sensen ben her zaman varım diyor.
İşte böyle bir yakınlıktan bahsediyorum harika bence.
Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı var diye de dostlarımızla o arayı bence o kadar açmayalım.
Çünkü o kahve sohbetlerinin keyfine gerçekten paha biçilemez.
Hem dertleşiyoruz hem sosyalleşiyoruz demek.
kahve bahane. Kahve deyince de iyiliği aşkla tasarlayan Arçelik Telve.
20 yıldır evlerimizin baş köşesinde.
Onun sayesinde 20 yıldır Türk kahvelerimiz hep bol köpüklü, hep tam kıvamında mutfağımıza değer katan ürünlerin başını çekiyor Arçelik Telve.
Sadece o da değil Arçelik öğütücülü filtre kahve makinesi de filtre kahve sevenlerin baş tacı oldu.
10 fincan kapasiteli çıkartılabilir su tankıyla dekoratif şık görünümüyle 18 kat Demeye kadar ayarlanabilen öğütücü ayarıyla kahve yoğunluk kontrol paneliyle Kahve
sohbetlerimizin vazgeçilmezlerinden biri.
Ya Merve öyle bir kahve makinesi olsun ki evde barista varmış gibi olsun öyle kahveler yapabileyim diyenler için.
Arçelik Imperium Barista tam otomatik espresso makinesi bu iş için biçilmiş kaftan.
En sevdiğim kısmı ise farklı bardak boyutlarına uygun olarak yukarı aşağı kaydırılabilen çift akış ağzı ve bardak ısıtıcısı olması.
Tek bir tuşla 10 farklı kahve seçeneği ve her damak tadına uygun kahve hazırlamayı.
Bir de Arçelik yarı otomatik espresso makinesi var.
O da tek tuşta espresso, double, latte ve cappuccino hazırlayabiliyorsunuz.
Çift kahve çıkışı ile tek seferde birden çok lezzetli kahve yapma imkanı sunuyor.
Entegre bardak tutucusu sayesinde ise iki farklı bardak boyutuna uygun kullanımı var.
Ve en önemli detaylardan biri hepsi çok kolay temizleniyor.
Kullanıcı dostu. Arçelik ile kahvenin her halini deneyimliyoruz.
Kahvenin mis kokusu sohbeti.
Lakan der ki, aşk eksikliğe yönelir.
Jung da benzer bir şey söylüyor.
Aşk bende eksik olduğunu varsaydığım şeylerin...
onda olduğu ilizyonunu yaşadığım kişiye duymuş olduğum duygudur diyor.
Yani bu minvalde bir şey söylüyor aşk için.
Peki arkadaşlar sizler için aşk nedir?
Gerçekten eksikliğini yaşadığımız şeye mi yöneliyoruz?
Bu konuda ne düşünüyorsanız Instagram postumun altında yorumlarda buluşalım.
Ve gelelim bir başka mevzuya.
Hayatın anlamına.
Jehovah bir gün soruyorlar.
Hayatın anlamı ne diyorlar?
O da diyor ki bir havucun anlamı nedir?
Onlara bu soruyu soruyor.
Bir havucun anlamı neyse Hayatın anlamı da odur diyor.
Yani hayatın doğal olarak bir anlamı yok.
Hayata bir anlam katmak için biz şu şey anlamlıdır diye tarif ediyoruz.
Şu anlamlı, bu anlamlı. Sonra onu yaptığımız zaman hayatımız kendimizce anlamlı oluyor.
Aslında hayatın özellikle anlamlı olmasına gerek yok.
Olmak yeterli.
Olduğumuzda hayat anlamlı zaten.
Yani yol üzerinde duran ağaçtan düşmüş yaprağın ne anlamı var?
Niye var değil mi o yaprak? Çünkü o doğal bir oluş halinde devam ediyor.
Önce küçücük bir filizdi, büyüdü.
Yaprak oldu. O yeşillikte bir şekilde ağacın varoluşuna katkıda bulundu.
Şimdi fonksiyonunu yitirdi ve yavaş yavaş ortadan kalkıyor.
Düştü. Kurudu.
Üzerinden arabalar geçecek.
Belki dağılacak ve bitecek.
O özellikle bir çaba sarf etmiyor değil mi?
Oluyor sadece. Biz de aslında hani özellikle şöyle yaparsam hayatım daha anlamlı olur.
Böyle olur diye uğraşmamıza gerek yok diyor Alper Hoca.
tamamen kendi sezgilerimizde, kendi biyolojik ihtiyaçlarımıza yönelik bir yaşam kurmaya, yani böyle bir yaşam sürmeye gayret edersek olacağız ve hayat bizim için daha anlamlı hale gelecek diyor.
Erwin Yalom'un dediği gibi, hayatın anlamı yok, sen ona bir anlam verirsen olur.
Peki bu soruya nasıl cevap bulabiliriz?
Hayatın anlamı nedir sorusuna?
Kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Ben bu hayatta gerçekten ne istiyorum?
O istediğim şey her neyse kendi özgür irademle mi istiyorum?
Yani hiçbir etki ve tesir altında kalmadan mı istiyorum?
Bu soruya kendi içimizde vereceğimiz cevaplar aslında bizi kendi anlam arayışımıza götürebilir.
Niçe çiçeğimi dediği gibi bence yaşamak için bir nedeni olanlar her türlü nasıl katlanabilir?
Yaşamak için bulduğumuz o nedenler bence hayatımızın anlamıyla sıkı sıkıya bağlı arkadaşlar.
Gelelim iyi bir il...
İlişki meselesine Harriet Lerner diyor ki arkadaşlar bir ilişkiye başarıyla yönlendirebilmek için o ilişki olmadan da yaşayabilecek durumda olmak gerekiyor.
İmza, kaşı, mühür.
Eric Fromm da sevme sanatında şöyle diyor.
İnsanlar şu aşamaya gelmeden düzgün bir ilişki yaşayamazlar.
Sana ihtiyacım olduğu için seni seviyorum.
Bu olmaz. Doğrusu seni sevdiğim için sana ihtiyacım olmalı diyor.
Bence bu iki alıntı çok mühim.
Birincisi yalnız kalmayı bilmek üzerine.
Yani sırf hayatımda biri olsun aman yalnız kalmayayım diye yalan yanlış birileriyle olmamak.
İkincisi birine sırf ihtiyacım var diye ona sevdiğimi zannetmem.
Bu gerçekten sevgi değil.
Yani gerçekten sevdiğim için ihtiyacım olması apayrı şeyler.
Eğer düzgün bir ilişki yaşamak istiyorsanız Alper Hoca'dan tavsiye aşk orucu arkadaşlar.
Hani öyle daldan dala konmak değil.
Hani insanlar erişkin hayatlarına geldiklerinde bir ilişki yaşadıktan sonra en azından 1-2 yıl ara vermeli diyor.
Hatta Gülcan Özer de 6 ay demişti.
Yani en az 6 ay bir durun ya.
Hani kimseyle görüşmeyin. Acınızı çekin.
Hani minimum... Bir iki sene yalnız kalın diyor Alper Hoca.
Bir kendi başınıza kalın.
İşte o zaman şunu anlıyoruz.
Öteki olmadan hayatta kalamam.
Bu bizim nörobiyolojik bilgimiz ya.
Bu değişikliğe uğrar diyor.
Neden bunu tavsiye ediyor? Çünkü artık o aşk orucunu bıraktığınızda karşınıza çıkacak insanla ihtiyaç duyduğumuz için değil, onu kendimize gerçekten yakın hissettiğimiz, gerçekten sevdiğimiz için birlikte
olmak istiyoruz. Hani diyoruz ya klasik, istek değil ihtiyaç diyoruz.
Burada da tam tersi durum söz konusu.
İhtiyaç değil istek olmalı.
Prof. Dr. Engin Geçtan diyor ki pek çok insan beklenti yükledikleri insanları sevdiğine inanıp aralarındaki bağın gelişip zenginleşmesine katkıda bulunmamasına rağmen o insanlar tarafından
yaşatılmayı bekleyebiliyor.
Oysa aslında hayatımızın ilk dönemlerinden bugüne taşımış olduğumuz alacaklarımızı yetişkin insan olarak kurduğumuz ilişkilerden tahsil etme hakkına sahip değiliz diyor.
Sahip değiliz diyor altını çizerim.
Peki bu beklentilerimizin kökeni nereden geliyor?
Çocukluktan. Şöyle kısa bir örnek vereyim.
Bir danışanından Alper hocanın çok etkileyici gelmişti bana.
Bir adam var 40 yaşlarında yeni evli.
Adam gece 11 gibi yatıyor ve eşinin de onunla beraber yatağa girmesini istiyor.
Böyle bir niyeti ve arzusu var.
Tabii bunu eşiyle paylaşıyor.
muhtemelen ve derdi de şu eşine sarılarak uyumak istiyor sonra bir gece kalkıyor bir bakıyor karısı gece 3'te hala salonda dizi izliyor sinirleniyor gidiyor çamaşır makinesinin başına çamaşır
diyor bittikten sonra ben sana hemen boşalt demedim mi diyor bu makineyi hala diyor bak çamaşırlar içinde diyor sen burada oturmuşsun dizi izliyorsun diyor ha çok saçma değil mi buradan bakınca kadına ceza veriyor kendince neden bunu yapıyor hani görünen
senaryoyu anlattım şimdi arka planına geçeceğim çünkü vaktiyle kendisine sevgi ve ilgi göstermesi gereken kişi kim?
Annesi. Devamlı onu eleştirmiş ve onun o yaşta bu eleştirileri göğüsleyebilecek bir durumu yok.
Hani küçücük bir çocuk kendini savunamıyor.
Ama şimdi ona gerçekten ilgi ve sevgi gösterdiğini düşündüğü bir kadınla evlenmiş.
Tıpkı annesinin ona yaptığı gibi onu eleştiriyor.
Kendince onu cezalandırıyor.
Anlatabildim mi? Yani çocuklukta annesinin oluşturduğu yalnızlık şeması var.
Bu evlendikten sonra tekrar devreye giriyor.
Bir kadın tarafından sevilip ilgi gördükten sonra o duygusal yoksunluğu, annesinden gördüğü duygusal yoksunluğu eşinde de hissediyor.
Bu karşılanmayınca bir beklenti var orada.
O karşılanmayınca öfkeyle böyle kendini yere atıp ağlayan çocuklar vardır ya o moda geçiyor.
Yani 3-4 yaşında annesinden beklediği şeyi karısından talep ediyor büyüdüğü zaman.
Halbuki beklentilerimizi güzel bir üslupla ifade etsek.
Hani gel hayatım ben sensiz uyumak istemiyorum.
Beraber sarılıp uyuyalım.
Ben uyuduktan sonra sen dizini izlesen desek ne olacak?
Çünkü kadında uykusuzluk problemi varmış.
O yüzden kalkıp gidiyor. Hani şey yok yani adamı yalnız bırakayım gibi bir derdi yok.
Ben uyuyunca dizini izle dese ne olacak değil mi?
Yok illa şunu bekliyoruz.
Karşımızdaki leb demeden leblebiye anlasın ve aa okey tamam sen bunu demek istedin canım.
Böyle bir şey yok ya. Duygularımızı anlatsak aslında daha hızlı yol alacağız.
Ama niye bunu yapmıyoruz? Çünkü zayıf gözükmekten korkuyoruz.
derdimiz o. Hani beklentimi söylersem karşı tarafa ona bağımlıymış onun mahkumuymuş gibi görünürüm.
Bu korkudan dolayı kendimizi ezik hissetmeyelim diye beklentilerimizi dile getirmiyoruz.
Halbuki getirmemiz lazım.
Alper Hoca diyor ki psikoterapi değil iyi bir ilişki insanı iyileştirir diyor.
Bakın doktor tedavi eder ama doğa iyileştirir.
Doğa dediği şey doğal otantik bir ilişki.
Hani babamdan ya da annemden tahsil edemediğim şeyi iyi bir ilişkide kendimi güvende hissettiğim sevildiğim bir ilişkide Süreklilik ve aidiyet duygusuna sahip olarak gidirebildiğim zaman, doyurabildiğim zaman benim
geçmiş yaralarım iyileşir diyor.
En iyi tedavi ilişkidir diyor.
Bu arada Engin Geç'ten böyle demiyor arkadaşlar.
Tahsil edemezsiniz diyor.
Bu noktada ayrılıyorlar onu söyleyeyim.
Ben Alper Hoca'ya katılıyorum bu konuda.
İyi bir ilişkinin gerçekten bir insanın çocukluk yaralarında sarabileceğini, yani çok çok iyi gelebileceğini, gerçekten bir terapi görevi göreceğini düşünüyorum.
Esas sorun şu. Senin anne ve babandaki eksik olan şeyleri gidermen için iyi bir ilişki araman değil, de anne ve babanın sana yaptıklarına benzeyen o kötü şeyleri yapan kişilere çekilmen kadınlar erkekleri
bu sıkıntı yani. Onlarla olan ilişkinde bunu telafi etmeye çalışman bu sıkıntı.
İlk sevgisini arzuladığımız insanlar ilk sevdiğimiz kişiler kim?
Bu hayatta bize bakım verenler değil mi?
Anneniz babanız size kim baktıysa işte anneanne dede fark etmiyor.
İlk bakım verenlerin sevgisini arzularız değil mi?
Onlar bizi nasıl sevdiyse aynısı.
sonraki hayatımızda aynısı bize çok çekici gelebiliyor.
Yani bu bir tesadüf değil.
Buna şema kimyası deniliyor psikanalizde.
Seksüel gelişim aşamalarından birinde takılıp kalmak gibi bir şeymiş bu.
Geçmişte doyurulmadan kalmış olan şeylerin yeni bir ilişkide doyurulmasını sağlamak için.
Peki arkadaşlar neden vazgeçemiyoruz?
Seneca vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında hiç kimse Hayatın gerçek tadını alamaz demiştir.
Alper Hoca da diyor ki bizler tutucu canlılarız.
Tutucu olmak, var olan şeyi tutmak, muhafaza etmek hayatın sürekliliğini sağlayan bir şey.
Hayatın sürekliği de bizim kendimize ait hissetmemizi, aidiyet duygusu yaşamamızı, kendimizi güvende hissetmemizi sağlayan bir şey.
Vazgeçmemek, bırak insana o ceketi bile atamamak, o çantadan kurtulamamak, sırf sevgilimizle anılarımız var diye o değiştiremediğimiz ikili koltuk tutmak ve muhafaza etmek istiyoruz değil mi?
Neden bunu yapıyoruz? Çünkü hayatımızı Hayatımız nelerden oluşuyor?
Alışkanlıklarımızdan, anılarımızdan, geçmişte yaşadıklarımızdan değil mi?
Bunlardan oluşuyor. Bunlardan vazgeçersek sanki onlar kaybolacakmış gibi geliyor.
Aslında çok insani bir durum vazgeçememek.
Burada kabul etmek var yine bakın.
Yani bir şeylerin bittiğini, bir şeylerin artık sürmeyeceğini, devam etmeyeceğini kabul edebilmek ama buradaki kabul pasif bir tevekkül değil arkadaşlar.
Aktif bir kabul. Ve son olarak eşyanın kölesi olmak konusu var.
Eric Fromm diyor ki Sahip olmak tavrındaki kişi sahip olduğu şeylere güvenir.
Olmak ilkesine göre davranışlarına biçim veren bir insan ise varoluşunun ve yaşadığının bilinci içinde davranır ve bilir ki kendini bırakmak ve cevap vermek cesaretini gösterdiğinde yeni bir şeyler doğacaktır.
Hani size bir bölümde Kıbrıslı Zeno'nun hikayesini anlatmıştım.
Adamın gemisi vardı, ticaret yapıyordu ve bir gün gemisi batıyordu, bütün malları gidiyordu.
Kendini karaya zor atıyordu ama gel gör ki beş parası kalmıyordu.
zenginliğimizin, içsel dayanağımızın öneminden bahsetmiştik o bölümde.
Bir gün sahip olduğumuz her şeyi kaybetsek biz kimiz arkadaşlar?
Evimiz, arabamız, lüks marka olan eşyalarımız, işimiz, üst mevkiyi de tanıdıklarımız, arkadaşlarımız, her şeyimizi kaybetsek bizden geriye ne kalır?
İşte sağlam bir varoluş kuranların onu kaybetme ihtimali yoktur.
Aslında bizden alınamayacak olan şeylerin değeri çok büyük.
Bunu çok geç olmadan anlamamız önemli.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik.
Erçelik Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kahve keyfimizde, sohbetlerimizde hiç bitmesin.
Açıklamalardaki linkten Erçelik kahve makinelerini hemen inceleyebilirsiniz.
Sizi harika bir parçayla uğurluyorum arkadaşlar.
Hoşçakalın, kendinize iyi bakın, bay bay.
Bu dizinin
betimlemesi TRT tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
