
Kokoma hakkında detaylı bilgi almak ve Kore’nin en yeni markası RESH LAB %30 lansman indiriminden faydalanmak için: http://bit.ly/3jqryBj
*
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
*
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "KOKOMA" hakkında reklam içerir*
Transkript
Kokama'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugünkü konumuz çok güzel çünkü güzellikten bahsedeceğiz.
Değişen güzellik algımız çağlara göre ve işte güzellik üzerine daha pek çok şeyi konuşacağız bu bölümde.
Güzellik önemli bir mevzu.
Neden? Çünkü tarih boyunca savaşlara, ölümlere neden oldu.
Kimi zaman paraya, güce, iktidara ve başarıya ulaştıran bir araç olarak görüldü.
Ama kavram olarak ne olduğunu yani işte güzellik bakan gözlemeye yoksa cidden bakılan kişi de mi?
Nesne de mi? Orası hep tartışıldı.
İlk çağ filozoflarından beri bu tartışılıyor zaten.
Hatta işte Leyla ile Mecnun'un o meşhur aşk hikayesini anlatılır ya.
Mecnun'a diyorlar ki uğruna...
Ölüp bittiğin çöllere düştüğün Leyla bu mu?
Mecnun da diyor ki ya aslında Instagram'da böyle değildi.
Ben de görünce şok oldum kardeş.
Bu modern Mecnun.
Mecnun diyor ki siz onu bir de benim gözümle görün diyor.
Ben çok anlamlı buluyorum bu sözü.
Mevlana'nın aşk nedir sorusuna verdiği cevap gibi.
Aşk nedir diyorlar bir gün Mevlana'ya.
O da diyor ki ben ol da bilesin.
Ben ol da bilesin diyor. Yani güzellik de böyle aşk gibi bir şey bence.
Gönül kimi severse güzel odur diyorum ve konuyu açıyorum.
Şimdi güzel sözcüğünü genelde böyle beğendiğimiz bir şey ifade etmek için sıfat olarak da kullanıyoruz dikkat ettiyseniz.
O yüzden güzel olan eşittir, iyi olan gibi algılıyoruz.
Yani güzel eşittir, iyi gibi. Ama zaten güzeli tanımlamak bence çok zor.
Net bir tanımı da olduğunu düşünmüyorum.
Soyut bir kavram çünkü. Güzel olmaya çalışan kişiye ve kişiyi güzel bulana göre değişiyor göreceli yani.
O zaman bu mevzuya ilk başta nereden başlayalım?
Felsefeden başlayalım. Çünkü tarihte güzel nedir sorusuna ilk olarak Yunan filozofları yanıt aramıştır.
Şaşırdınız mı? Hayır.
Önce doğadan yola çıkıyorlar.
Sonra insanın bedeni ve kişiliğinde aramışlardır güzelliği.
Hatta ona böyle estetik bir anlayış getirerek kuramlarla açıklamaya çalışmışlardır.
Bir de ilk çağda kullanılan o güzellik kelimesinin anlamı günümüzden çok farklı arkadaşlar.
Örnek ver Merve.
Şimdi Yunanca'da kalon.
Romalılarda pulkrum güzel nesneler, şekiller, renkler ve sesler için kullanılıyor.
Hatta düşünceler ve gelenekler için de kullanılmış.
Kalon yani kusursuz güzellik, mükemmellik ama bu şiir için bile olabilir arkadaşlar.
Daha sonra M.Ö. 5.
yüzyılda sofistler kelimenin anlamını daraltıyorlar.
Sadece göze ve kulağa hoş gelen olarak tanımlıyorlar.
Zaten sonra Pisagor çıkıyor 6.
yüzyılda sayıların gizemi bölümünde ondan bahsetmiştim.
Pisagor'la birlikte evrene estetik matematik bakış açısı doğuyor.
Çünkü Pisagor'a göre güzelliğin kaynağı matematiktir, sayılardır.
Pisagor güzellik mevzusunu çok etkilemiş isimlerden birisi.
Ama tabi ki Sokrates ve Platon'u da anmadan geçmeyelim.
Sokrates 3 estetik kategori belirlemiştir.
İdeal güzellik, ruhsal güzellik ve yararlı işlevsel güzellik.
Bu arada kanalımda Sokrates'le ilgili bir bölüm de var dinlemek isterseniz.
Sokrates çirkinliğiyle nam salmış bir isim arkadaşlar.
Ve diyor ki asıl güzellik iç güzelliktir, ruh güzelliğidir.
Mecburen iç güzelliği savunacağız demiş olmalı.
Bu arada şunu da belirteyim Yunanlarda güzellik deyince aklımıza ilk gelen isim hala da o geliyor.
Afrodit onu pas geçemeyiz.
Aşk ve güzellik tanrıçası.
Afrodit'in insanları böyle büyüleyen bir güzelliği olduğu düşünülüyor ve ölümsüz Yunan tanrılarının en güzeli olduğu düşünülmüştür.
Yani güzelliğin kaynağının dini mitolojik bir altyapısı var.
Hesiodos Afrodit'ten yola çıkarak güzelliğin kaynağının kadın olduğu kanaatine varmıştır mesela.
Ama bu noktada iki isim öne çıkıyor dediğim gibi Sokrates ve Platon.
Platon'a göre hani Sokrates için iyi ve güzel aynı şeydir ya Platon için aynı şey değil.
Yani evet birbirleriyle bağlantısı var okey ama iyi tanrısal yüce bir ilke bir idea ama güzel iyiye giden bir yol.
Hatta ona göre vücut ruhu hapseden karanlık bir mağaradır Platon'a göre.
Herkes gerçek güzelliği kavrayamaz Platon'un düşüncesi bu.
Ama Platon'un bu gençlik dönemine bakarsanız tıpkı Sokrates gibi açıklıyor güzelliği.
Yani etik değerlerle açıklamaya çatışıyorlar.
İyilik, doğruluk falan diyor güzellik için ama olgunluk dönemine baktığımız zaman idealar kuramını iyice geliştiriyor.
Sonra sanatın gerçek güzelliğin bir kopyası olduğunu yani sahte olduğunu ve ahlaki açıdan gençliğin eğitimi için zararlı olduğunu iddia ediyor.
Yasaklayın diyor sanatı.
Bunun yerine evrenin matematiksel öğretisine dayandırılan...
geometrik şekillerin güzelliğini koyun diyor.
Daha doğru olur diyor. Yani sanat duyularla algılanan böyle bayağı aşağılık bir şey Platon'a göre.
İdeal devletinde bile sanatçılara yer vermemiştir.
Ve Pisagorcuların etkisi altında kalmıştır.
Yani evrenin matematiksel bir düzene sahip olduğunu ve güzelin orantıyla ilgili olduğunu öne sürmüştür.
Yani bir şey güzel sayılabilmesi için Tam orantı halinde olmalı.
Aristoteles de bu konuda şöyle düşünüyor.
İnsanın kavrama gücünü aşan şeylerin güzel olmadığını düşünüyor.
Yani soyut güzellikten yana değil gördüğünüz gibi.
Daha realist bir çizgide ilerlemiş ama yine güzellikle matematik arasında ilişki kuruyor.
Yani simetri diyor, düzen diyor.
Bunları böyle tek tek anlatmayı düşünmüyorum.
Ama Yunan filozofları için genel olarak gördüğünüz gibi güzellik, oran, denge, uyum, ahenk, harmoni bunları söyleyebiliriz.
Yani estetik felsefesi olarak bilinen güzellik kavramı ruh güzelliği ile estetik ölçülerinin bir dengesi, bir bütünlüğü gibi.
Bu kısım bence önemliydi.
Neden? Çünkü buradan ideal güzelliğe doğru gideceğiz yavaş yavaş.
Sanatın çeşitli alanlarında böyle insan bedeninin çizimi, anatomi bilgisi, işte gözlem, insan vücudunun ayrıntılı incelenmesi sonucunda bazı ideal oranlara ulaşılıyor.
Ve güzelliği açıklamaya yardımcı olma amacıyla simetri, işte kanon, kesit, altın oran gibi ölçüler kullanılıyor.
Bakın yavaş yavaş altın orana doğru gidiyoruz.
Her şeyin başlangıcının sayı olduğunu ortaya atan, matematik olduğunu ortaya atan ilk filozof Pisagor demiştim.
Ve ondan sonra zaten estetik, matematik bakış açısı da oldu.
Ve Pisagorcu sanatçılar kadın güzelliğini doğru oran ve simetri koşuluna dayandırdılar.
İşte gözlerini eşit yaptılar, kıvrılan dudakların uçlarını eşit ve simetrik bir biçimde yonttular.
Göğüsleri aynı büyüklükte yapmaya çalıştılar.
Saç örgülerine kadar eşit yapmışlardır.
Şimdi tanrıça Venüs heykellerini anımsamanın...
En ünlüsü zaten Willendorf Enüsü.
Büyük göğüsler, büyük kalçalar, geniş bir mide.
Tabii bunlar doğurganlık sembolü arkadaşlar.
İlk başlarda paleolitik dönemin ana tanrıça kültü izleri Yunan sanatında da kendini gösteriyor ama zamanla değişime uğruyor.
Neden? Çünkü matematiksel kuramlar girdiği işin içine artık.
Ama bedenin yalnızca böyle fiziksel görünüşü düzene sokulmuyor.
Ahlaksal değerler de ön planda.
Antik Yunan'da kadınlar işte büyük göğsü, geniş kalçalı ve ayva ötesi göbekli, hafif balık.
Güzellik anlayışı bu.
Zaten az sonra çağlara göre güzellik anlayışlarından bahsedeceğim ama öncelikle altın orandan bahsetmem gerekiyor.
Çünkü ideal güzellik deyince onu pas geçemeyiz.
Güzellik ölçüsü olarak adlandırılan altın oran insan bedeninde olduğu gibi işte salyangazın kabuğunda, arı kovanında, kar tanelerinde.
Ay çekirdeklerinde de var.
İtalyan matematikçi Fibonacci'nin adını verdiği altın oranın olayı şu arkadaşlar.
1, 2, 3, 5, 8, 13, 21 böyle gidiyor sonsuza kadar.
Bu dizideki her sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamına eşit.
Bakın 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21 dedim.
1 artı 2, 3 ediyor.
3 artı 5, 8. 8 artı 13, 21.
Böyle böyle gider. Ama dediğim gibi dizideki her sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamına eşit.
Ve her sayının...
Bir öncekine oranı altın oranı oluyor arkadaşlar.
Salyangoz kabuğu ne alaka Merve?
Şimdi bu formüle göre salyangozun kabuğu bir düzleme aktarıldığı zaman bu düzlem bir dikdörtgen oluşturuyor.
Ve bu dikdörtgenin boyunun enine oranı altın oranı veriyor bizlere.
İnsan vücudunda nasıl oluyor bu?
Mesela işte burun genişliği ile ağız genişliği arasındaki oran altın arkadaşlar.
Göbek deliğinizin yeri yani bedeni birbirine oranı altın oran yapıyor.
İki parçaya ayırıyor. Göğüslerin tabanıyla yüksekliği arasındaki oran altındır.
Yani altın oran estetik güzelliğin matematiğidir.
Örnek Vermerve, Mona Lisa tabii ki.
Tablonun boyunun enine oranı altın oran Mona Lisa'nın ve en meşhur bu eser zaten.
Dünyanın en ünlü tabloları neden ünlü podcastımda Mona Lisa'dan bahsetmiştim onu dinleyebilirsiniz.
Fibonacci orta çağın en iyi batılı matematikçisi kabul ediliyor ve orta çağda bedenin ve ruhun Tanrısal güzelliği yansıttığını belirten ve bunları sayılara dayandıran o matematiksel incelemeler
Doruk noktasına Rönesans döneminde çıkıyor.
Da Vinci'nin Vitribüs adamını da inceleyebilirsiniz.
Altın oranı uygundur. İdeal bir bey anatomisi nasıl olur onu gösteriyor.
Hristiyanlığın yayılmasıyla beraber artık böyle öteki dünya için yaşama inancı egemen oluyor ve kilisenin baskısı sonucunda sanat eserlerinde çıplaklık ve cinsellik adeta yasaklanıyor.
Dönemin yeni kadın imgesi artık günahkar Havva ananın yerini alan Meryem ana.
İffet timsali Bakire Meryem resimlerde görüyoruz.
Eski ayetin Tevrat'ın çoğu bölümünde Kadın soyun çoğalmasıyla görevli olan ve erkeğin hizmetine tabi olan kişi olarak karşımıza çıkıyor.
Ve kadının güzelliği üremeye bağlanıyor.
Ama güzelliğine de Süleyman'ın şarkıları bölümünde değinilmiş ideal güzellik, ideal kadın tanımı var burada.
Tevrat yorumcularının hala tartıştığı bir kısım burası.
Neşidelerin neşidesi Bapyedi.
Burada diyor ki toplu kalçaların sanki mücevher, usta ellerin işi.
Göbeğin yüz yuvarlak bir tas, karnın buğday yığını.
İki memen sanki bir çift geyik yavrusu, ikiz ceylan yavrusu.
Fil dişi kule gibi boynun senin.
Şam'a doğru bakan Lübnan kulesi gibidir burnun senin.
Başının saçı erguvani, kral senin kahküllerine esir olsun diyor burada.
Ortaçağ dönemine bakacak olursak resim sanatında kadın güzelliği böyle doğaüstü kusursuzluk ve insana özgü kusurluluk yani ölümle çürüyen beden inancı arasında değişen bir skalada konumlandırılmış.
Karanlık çağın ardından artık Rönesans'la beraber güzellik anlayışı tekrar ele alınıyor.
Antik Yunan'a geri dönüyorlar.
İnsan bedeninin gerçek hali resmedilmeye başlanıyor.
İşte kusurlarıyla beraber kadınları yine çıplak görmeye başlıyoruz.
Orta çağda kadına yüklenen o doğurganlık, üreme, dini atıflar azalıyor, yerini cinselliğe bırakıyor.
Peki bu resimlerdeki kadınlar gerçekte nasıldı?
Rönesans döneminde kozmetik ürünler kullanan ve saçlarını böyle genelde kızıla çalan bir sarıya boyayan kadınlar varmış.
Ama böyle resimlere baktığınız zaman ideal kadın imgesi böyle orandan uzaklaşarak erkeğin bakışına göre cinsel içerikte kurgulandığını göreceksiniz.
Mesela Urbino Venus'ü var o tablodaki kadın o dönemin ideal kadını diyebiliriz.
Hafif ayva göbekli, küçük göğüslü, balık etli, beyaz tenli bir kadın.
İnstagram'a koyacağım bu resmi.
Bu arada John Berger görme biçimleri kitabında çıplak kadın resimleri için kadınların adeta seyirlik bir nesne olarak görüldüğünü böyle çok güzel ifade etmişti.
Rönesans'tan günümüze ne değişti dedim kendi kendime.
Seyirlik nesne kadın.
Hristiyanlığın ilk dönemlerinde Platonizm ile Hristiyanlık bağdaştırılmaya çalışılmış gibi.
Yani Platon'un dediği gibi güzellik öbür dünyanın bir yansıması gibi.
Ama bu dönemde güzel bir erkek böyle insana tanrıyı hatırlatırken çünkü erkek tanrının görüntüsünde yaratılmıştır Hristiyanlara göre.
O yüzden kadın bu görüntüyle örtüşmüyor.
Erkeklerin güzelliği okey ama kadınların güzelliği müpem sıkıntılı.
Çünkü kadının güzelliği insanı doğru yoldan, inançtan, iyilikten saptıran bir şeymiş gibi görünüyor.
Peki. Rönesans döneminde kadın nasıldı?
Genelde böyle küçük göğüslü, geniş kalçalı ve ayva göbekle kıvrımlı hattı kadınlar makbul.
Özellikle de açık tenli olması yine statü göstergesi olduğu için.
Bu arada antik Mısır'da da böyledir.
Açık tenli kadın daha makbuldür.
Bu neden? Çünkü evde oturduğunu gösteriyor.
Ben dışarıda çalışmıyorum güneşin altında demeye geliyor bu.
Hep Yunan'dan bahsettim ya.
Eski Mısır'a hiç değinmedim. Mesela Mısırlıların o meşhur sürmeleri vardır ya.
Aslında o çölden gözlerini korumak için ya.
Tahriş olmasın gözleri diye güneş.
parlaklığını kesmek için sürülen bir şey.
Kadın da sürüyor, erkek de sürüyor.
Peruk takıyorlardı.
Bunun sebebi bit riskini azaltmak tabii.
Saçlarını kazıyorlar ve peruk takıyorlar.
İşte parfüm deyince altın, mücevher deyince, kozmetik deyince tabii ki de antik mısır geliyor ilk başta aklımıza.
Bir de ellerine, ayaklarına kına sürüyorlarmış ki çölün tozundan korunabilmek için.
Yani işlevsel bir güzellik var burada.
Kadınlar da, erkekler de görünüşlerine çok büyük önem veriyorlar.
Hatta öldükten sonra bile mumya maskelerini anımsıyorlar.
Bu arada Kleopatra Podcast'ı var kanalımda onu da dinleyebilirsiniz.
Dediğim gibi Rönesans'ta da o antik Mısır'da olduğu gibi evde oturan kadınlar açık tenli yani yüksek zümreden olma göstergesi açık tenlilik.
O yüzden daha güzel bulunuyorlar.
Bir de artık böyle yavaş yavaş makyaj çağı başlıyor diyebiliriz.
Mısır'da makyaj vardı zaten ama dediğim gibi dini bir anlamı da vardı.
Rönesans'ta ise kadınların çoğunun yüzü çiçek hastalığından dolayı hasarlı yani çukur çukur.
O yüzden makyaj yapıyorlar.
Kraliçe Elizabeth de aynı şekilde yüzü çiçek bozuğu.
Bunu kapatmak için ve daha genç daha beyaz görünebilmek için yüzüne kurşun bazlı pudra sürüyor arkadaşlar.
Zaten bu yüzden ölmüştür zehirlenmiştir.
Yani böyle daha güzel daha soylu ve daha genç görünmek için.
O kadar çok kadın ölmüş ki zehir içeren pudraları sürdükleri için suratınıza arsenik ve işte kurşun bazlı ürün sürdüğünüzü düşünün.
Tabii sıfatınızı öpenler de zehirleniyor arkadaşlar.
Ve bu 1920'lere kadar sürmüş.
Zaten böyle asırlar boyunca değişmeyen tek şey porselen gibi bir cilt isteği kadınlarda.
Ya kim istemez öyle bebek gibi capcanlı porselen gibi bir cilde sahip olmak.
Geçenlerde Güney Kore ile ilgili bir belgesel izliyordum.
Erkeklerin böyle ciltlerinin güzelliğine bakmaktan su gibiler, dupturular.
Kendimi alamadım ya.
Yani ne yiyip ne içiyorlar da bu kadar güzel ciltleri var diye araştırdım.
Tabii ki de bol sebze, bol su ve çok iyi cilt bakımı yaptıklarını öğrendim.
Kore zaten bu konuda dünyanın en iyisi bence.
Kore kültüründe böyle sağlıklı porselen gibi bir cilt çok önemli antik çağlardan beri.
Kore kültüründe dış görünüşün iç görünüşü yansıttığına inandıkları için zaten dünyada cilt bakımına en düşkün kadınlar da Koreli kadınlar.
M.Ö. 700'lerden beri cilt bakımı sırlarıyla uğraşıyorlar ve o kadar bilinçliler ki bu konuda çocuklarına bile diş fırçalama rutini gibi günlük cilt bakımı temizliği rutini yaptırıyorlar.
Mesela bizde çocuklara sadece plajda güneş kremi sürmeleri tembihleniyor.
Onlar yaz-kış çocuklarını güneşin zararlı etkilerinden koruyorlar, bunu öğretiyorlar.
Yani Güney Koreliler için öncelik cilt bakımı arkadaşlar sonra makyaj.
Yani kusurlarını kapatmaya değil o kusurların oluşmaması için çaba harcıyorlar.
Zaten cildin sağlıklı olursa makyaja da çok az ihtiyaç duyarsın diyorlar.
Bence doğru. Siz de böyle Kore cilt bakımıyla doğal güzelliğinizi keşfetmek istiyorsanız kokamayı öneriyorum.
Kokama Kore Kozmetik Market.
Yani Kore cilt bakımına dair ne merak ediyorsanız, ne istiyorsanız burada mevcut.
Ben makyaj yapmayı çok seviyorum.
Yani markete giderken bile ruj süren bir tipim.
O yüzden cilt bakımı temizliği benim için çok önemli.
Reşlap temizleme köpüğü kullanıyorum.
Henüz yeni başladım. Cildi kurutmuyor.
Neden? Çünkü içeriğinde alkol, paraben, sülfat, boya, parfüm falan yok.
Antioxidan özelliği var.
Yani sivilceniz varsa böyle kızarıklığa yatkın bir cildiniz var.
Hızla iyileştiriyor.
Ama en önemlisi bu ürünler hayvanlar üzerinde test edilmiyor arkadaşlar.
Bir de Zero Balance makyaj temizleme bağımı var.
Favorim diyebilirim. Yani makyajı o kadar iyi temizliyor ki pamuk gibi oluyorsunuz.
Sıfır makyaj kalıntısı. 30 saniyede suya dayanıklı makyajı bile temizliyor.
Yağ bazlı bir temizleyici.
Böyle vücut ısınızla temas ettiği anda sıvılaşıyor.
Makyaj temizleme sütü gibi oluyor.
Ama gözlerinizi bulandırmıyor.
Ciltteki gözenekleri de gideren bir ürün.
Bunu kullandıktan sonra ilk sözüm şu oldu.
Koreliler gerçekten bu işi biliyor.
Peki Merve böyle canlı ışıl ışıl bir cilt için ne yapabiliriz diyorsanız.
Reşlap C vitamini serumu kullanabilirsiniz.
Lekelere de iyi geliyor. C vitamini dedim ama bu gerçekten C vitamini.
Çünkü içinde C vitamininin en saf hali askorbik asit kullanılmış.
Yani cilt tarafından çok kolay emiliyor.
Daha büyük bir etki gösteriyor diyebilirim.
Zararlı bileşen zaten içermiyor.
Bir de cilt bakımında en önemli şey nedir arkadaşlar?
Tabii ki iyi bir nemlendirici.
Reshlap Unscented Sisa Calming günlük kullanabilirsiniz.
Bütün gün cildinizi nemli tutuyor.
Siz sormadan ben söyleyeyim.
Yağlı bir his bırakmıyor ve kolajen üretimini destekliyor.
Açıklamalara bir link bırakıyorum.
Siz de böyle kokamayı detaylı olarak mutlaka inceleyin derim.
Artık Güney Korelilerin cildini kıskanmayalım.
Biz de öyle olmak için bu işi ciddiye alıp bir rutin oluşturalım derim.
Çünkü yüzyıllar geçse de değişmeyen tek şey o cilt güzelliğine verilen önem olmuş.
Ama böyle geçmişte dediğim gibi çiçek hastalığından dolayı...
Kadınların ve erkeklerin ciltleri çok bozulurmuş.
Çiçek bozuğu derler ya. Kraliçe Elizabeth'in başına gelen şey.
Bu arada The Two Dwarfs dizisini izlemediyseniz mutlaka öneririm.
Boleyn kızı filmini de öneririm.
Elizabeth'in annesi Anne Boleyn.
Kral 8. Henry'nin aklını başından alan kadın.
Birinci Elizabeth de onun kızı zaten.
Doğduğunda da yüzü bembeyazmış Kraliçe Elizabeth'in.
Hayalet diye korkmuşlar.
Sonra kendi isteğiyle böyle beyaz pudra sürmeye başlamış.
Daha da beyaz görünebilmek için.
Kırmızı ruju da var tabii böyle kırmızı boy.
Boyalardan elde ediliyor. Kadınları çok etkilemiş ya.
Kraliçe 1. Elizabeth kraliçe olduğundan dolayı dönemin modası bu olmuş.
Ve bu makyaj yine alt sınıf görünen kadınlarla üst sınıf görünen kadınları ayırmış arkadaşlar.
Orta çağdan nereye geldik?
Yani orta çağda makyaj günah olarak görülüyormuş.
Kilise diyor ki o dönemlerde penlerini ilaca boğanlar, yanaklarını kırmızıyla lekeleyenler, gözlerini siyaha boyayanlar tanrıya karşı günah işliyorlar.
Doğal olan şey Tanrı'nın yaratısıdır.
Yapay olan şey ise şeytanın demiş kilise.
Ve kadınlar o kadar çok korkuyorlar ki çünkü işte bu büyücü mü cadı mı hapse atırma durumları var veya işte kazıkta yakılma durumları var.
O yüzden korkularından makyaj yapamıyorlar.
Tam bir karanlık çağ gerçekten ama makyajın tarihine baktığımız zaman o kadar eski ki yani insanların güzellik için vücutlarını süslemelerinin tarihi de çok eski.
İlk başta bu zaten dövmelerle başlıyor biliyorsunuz ama tarihi öncesi dönemde boyanmanın amacı böyle ilkel insanların düşmanlarını korkutmak için aslında bir savaş taktiği olarak kullanılmış yüzlerini boyarlarmış kırmızıya maviye
beyaza. Tabi sadece bunun için değil kabileler bazen sadakatlerini göstermek için de kullanmış bu yüz boyalarını.
Mesela antik Britanyalılar savaşa gitmeden önce yüzlerini maviye boyarlarmış.
Antik Mısır'a baktığımız zaman kadınlar yüzlerini kükürt gibi malzemelerle renklendirmişler.
İşte gözlerine kovul adı verilen bir malzemeyle sürme çekmişler.
Kadını erkeği hepsi çekiyor.
Hatta makyaj kutularını bile yanlarında taşıyorlar törenlere katılırken makyaj tazelemek için.
Tırnak makyajına baktığımız zaman ilk olarak eski Mısır'da ortaya çıktı.
Ama M.Ö.
3000'lerde Çinliler ojeyi ilk keşfedenler olmuş.
Tırnaklarını böyle reçine benzeri bir maddeyle renklendiriyorlarmış.
Bu da sosyal sınıfın bir göstergesi sayılıyormuş.
Hatta hanedane mensup soylular altın ve gümüş rengi kullanıyorlar.
Biraz daha alt kademe olan soylular kırmızı ve siyah oja kullanıyorlar.
Alt sınıf mensuplarının ise tırnaklarının öyle canlı parlak renkli ojeler sürmesi yasakmış.
Bu arada bu sıfatını beyaza boyama olayı var ya çok eskiden de varmış ya Rönesans'ta falan çıkmamış karşımıza.
M.Ö. 3000'lerde Yunanlı kadınlar da bunu yapıyorlarmış yüzlerini beyaza boyama olayı.
Hatta dudaklarına da böyle ezilmiş tutla böyle ruj görüntüsü veriyorlarmış renklendiriyorlarmış.
M.Ö. 1500'lerde ise Çinliler ve Japonlar yüzlerine pirinç tozu sürüyorlarmış.
Hala sürüyorlar daha beyaz görünmek için.
Hatta onlarda da bu kaş kazıma olayı var ya onlarda da var.
Bir de dişlerini siyah. boyuyorlarmış bu çok enteresan altın rengine falan boyuyorlarmış dişlerini Hintlilerden hiç bahsetmedim onlar zaten kınayı çok sık kullanıyor biliyorsunuz ki hem saçlarına sürüyorlar vücutlarına desen yapıyorlar hala
öyleler başlangıçta gördüğünüz gibi yüz boyama yani makyaj demeyeceğim buna yüz boyama Toplumsal statü belirtisi ve çoğu medeniyette de görüyoruz ama zamanla değişiyor.
Hatta bu konuda antropolog Levi Strauss diyor ki sosyal statünün işlendiği kimi topluluklarda makyaj yapmanın ya da görüntüyü bir takım değişimlerle kuvvetlendirmenin en sıklıkla kullanıldığı
kesim soylular ve devlet yönetiminde sözü geçen kimselerdir.
Eski Sümer ve İbraniler de toplumda saygın bir yeri olan savaşçılar.
Firavun ve kral sülalesi, Rönesans sonrası Avrupa'sında kraliyet ailesi soylular ve devlet görevlileri, askerler bu kişilerden yalnızca bazılarıdır.
Yani boyanmanın tarihi çok eskilere dayanıyor ama gördüğünüz gibi sadece güzellikle alakalı mı?
Hayır. Kimi zaman dini bir boyutu var, kimi zaman güçle alakalı ve çoğu zaman da sınıf ayrımı ile alakası var.
Bu arada kadınların güzelliğinden bahsetmişken Osmanlı'ya hiç değinmediğimi fark ettim Arap dünyasına da.
Osmanlı'da da arkadaşlar şişman kadın güzel sayılıyordu.
Ve tabii ki beyaz kadınlar hareme gelene kadar sürdü bu.
Sonradan böyle zayıf ince beyaz kadın tercih edilmeye başlanmış.
Kadınlar korse takmaya başlamış.
Bir de 13. yüzyılda Bahname adlı bir eser var.
Arapça cinsel hayatla alakalı bir kitap.
Burada güzel kadın yani güzel avrat diye geçiyor.
Nasıl bahsediliyor? Denilmiş ki ağzı.
Kulakları, ayakları ve elleri küçük olmalı ama göğüsleri, gözleri, alnı ve butları geniş olsun denilmiş.
Herhalde yiyecek kadını.
Boynu, kaşları ve parmakları ve burnu uzun olsun denmiş.
Her yüzyıl gördüğünüz gibi güzellik algısı değişiyor.
Mesela 15. yüzyılın başlarında kadınlar yüksek ve geniş alınma olmak istiyorlar.
O yüzden saçlarının önlerini böyle deli gibi kazımışlar hatta kaşlarını bile komple alıyorlar.
Küçük burun makbul, küçük ağız makbul ve yumurta şeklinde bir yüz güzel yüz sayılıyor.
Böyle melek resimlerini anımsayın o dönemdeki.
Genelde böyle sarışındır o melekler.
Kıvırcık saçları vardır, beyaz tenlilerdir ya da işte dalgalıdır saçları, örgülüdür.
Saftır böyle görüntüleri.
Kadınlar da onlara benzemek için sarışın olma isteğine düşüyorlar.
Bu arada şeytanlar da siyah tenli resmedeler dikkat ettiyseniz.
Saçlarının rengini kalınlar, kükürtle, balla falan açmaya çalışmışlar.
Cilt bakımı o dönemde çok önemli.
Çünkü o dönemde işte çiller, benler veya işte doğum lekeniz varsa...
Bu büyücülük alameti gibi algılanabiliyor sıkıntı.
Kaşınız varsa da böyle yay gibi incecik olacak ya da komple alacaksınız abi.
Kaşsız kalacaksınız güzel kalmak için.
Antik Yunan'da kadınlarda...
Tekkaş modası varmış arkadaşlar.
Mesela bir dönem erkeklerin baldırları çok önemliymiş.
Yani o yüzden böyle kadın gibi çorap giyiyorlar ya şekilli dolgun baldırlar ön planda.
Gerçekten çok garip sevkler ya.
Bu dolgun baldır olayı 18.
yüzyılda da var erkeklerde.
Çağdan çağa değişen güzellik algısı.
Aslında en iyi o dönemi resimlerinde, sanat eserlerinde görüyoruz dediğim gibi.
16. yüzyıldan 19.
yüzyıla kadar korse kullanımı had safhada biliyorsunuz.
İnce belin cinsel cazibeyi arttırdığı düşünülmüş.
Medici ailesine bir düşeş hayatı boyunca korse takarak belini 33 santime indirmiş.
Yani ben 60 santim bele o kadar zor ulaştım ki 33 santim nedir abi yani iç organların mı yok kadın.
Bazıları hatta korseye o kadar çok sıkıyormuş ki omurgaları iç organları zarar görüyormuş, bayılanlar oluyormuş, ölenler oluyormuş, ölü doğumlar oluyormuş.
Bunların hepsi ince bir bele sahip olabilmek için.
Bir de taktıkları çelik korse düşünün ne kadar acı veren bir şey.
Bir de o çelik korseler bazen böyle çıkıp kadınları yaralayabiliyormuş.
Ama 2. Dünya Savaşı'nda metal sıkıntısı çıkıyor ve korselerde çelik kullanılamıyor artık.
Sonradan zaten popüleritesini yitiriyor.
Kadınlar şöyle bir rahatlıyor.
Bir dönemde korse yerine kadınlar çemberli etek diye bir şey giymiş arkadaşlar.
Bu da çelikten kranilon etek diye geçiyor.
Bu etek yüzünden neler yaşamışlar?
Böyle sert bir rüzgar çıkınca arabanın altında kalanlar.
Bu arada hiç ayaklara değinmediğimi fark ettim.
Ayak deyince tabii ki aklımıza ilk gelen neresi Çin.
Çin'in 10. yüzyıldan 20.
yüzyıla kadar süren lotus ayak geleneği var Çin'de biliyorsunuz.
Kadınların ayağını 2 yaşından itibaren bağlamaya başlıyorlar.
Ya o kadar kötü bir görüntü ki yani küçücük görünsün diye ayakları.
Ayak ayak gibi değil böyle bacağın bir parçası gibi görünsün diye uğraşıyorlar.
Ve normal ayaklar o dönemde çirkin kabul ediliyor.
Minik ayak makbul.
Neden? Çünkü normal ayaklı kadın taşralı görünüyor.
Ve bu kötü bir şey olarak algılanıyormuş.
Yani Antik Mısır'da da böyleydi bu.
Rönesans'ta da böyleydi. İnsanlar hep böyle kendini bir üst sınıfta göstermeye çalışmış.
Dikkat ettiyseniz. 17.
18. yüzyıldaki güzellik anlayışına baktığımızda yine soluk beniz modası ön planda ama bu sefer balık etli kadınlar revaçta adamlar da aynı şekilde.
Çünkü yoksul kadın zayıf olur mantığındalar.
Beslenemediği için erkekler de aynı şekilde balkon göbek modası var.
Balkon göbekli erkeklerin altın çağı.
Yani antik Yunan erkeğinin o mükremin çıtır adaleleri, kasları artık pek hoş karşılanmıyor.
Çünkü o kasları spor salonunda değil tarla tapanda çalışırken yaptı kesin diye düşünüyorlar.
Oval yüz güzel sayılıyormuş bu dönemde.
Hatta dudaklarının üzerine kadınlar ben çiziyorlarmış.
Bu da ben bekarım anlamına geliyormuş arkadaşlar.
Ve tabii ki yine beyaz ten modası var.
18. yüzyılda aydınlanma düşüncesinin etkisiyle artık güzellik anlayışı dinden, tanrıdan kopuyor.
Daha bireysel oluyor. Yine ağır makyaj modası geçiyor.
Doğal görünüm modası geri geliyor.
Doğal güzelliğin en önemli unsuruysa yine berrak güzel bir cilt ve beyaz biten.
Kadınlar güneşe maruz kalmamak için evden çıkmıyorlarmış fazla.
Düşünün öyle bir takıntı.
19. yüzyılda kozmetik sanayi artık başladığı için hatta güzellik yarışmaları da başlıyor 1890'larda.
En güzel bacak...
güzel göğüs yarışmaları.
Yani beden artık gerçekten seyirlik oluyor.
Tablolarda değil. Gerçekten seyirlik oluyor.
Ama bu yüzyılın başlarında Victoria dönemi olduğu için ahlaklı, iffetli dönem diyebilirim.
Kadınların makyaj yapmasını pek hoş karşılamıyor Kraliçe Victoria.
Ama ikiyüzlü bir ahlak anlayışı var.
Hani Oscar Wilde'ın Doreen Gray'in Portresi kitabını seviyorum ya ben.
Orada çok net görebilirsiniz o dönemin ne kadar ahlaki bir çöküntüde olduğunu aslında.
1900'lerde zayıflık, tüberküloz hastalığı da bağdaştırılıyor.
O yüzden erkekler tarafından pek tasvip edilmiyormuş.
1920'lerde ise artık Hollywood çağı başlıyor.
Kadınlar saçlarını kısacık kestiriyorlar.
Dizlerinde eteklerle gezmeye başlıyorlar ve zayıflık modası var.
Ama normal bir zayıflık arkadaşlar.
30'lar, 40'lar, yuvarlak hatlar modası var.
İşte büyük göğüs modası var.
50'ler zaten Marilyn Monroe deyip geçiyorum.
Güzellik demek Marilyn Monroe demek.
60'lara baktığımız zaman Grace Kelly.
gibi yine zayıflık modası geri geliyor.
20. yüzyılda artık kitle iletişim araçları sinema endüstrisi derken kadınların güzellik tanımları iyice film yıldızlarına adapte olmuş bir şekilde.
Hatta yavaş yavaş bu güzellik olayı zorunluluk haline gelmeye başlıyor.
Bence günümüzde de öyle. Günümüzün güzellik anlayışı ne derseniz eğer onu siz yazın bana düşüncelerinizi Instagram'dan yazabilirsiniz.
Hatta Instagram'da girdiğiniz zaman şöyle filtreleri kaydırın bir bakın kadınların kullandığı filtrelere.
Günümüzün güzellik anlayışı gitgide buna doğru evriliyor diyebilirim.
Kokoman'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Açıklamalardaki linkten siz de doğal güzelliğinize ulaşma yolunda bir adım atabilirsiniz.
Alende Boto'nun sözleriyle noktalamak istiyorum bu bölümü.
Karşımızdakinin bizi istemesinin nedeni fiziksel ya da karakteristik özelliklerimiz değildir.
Genelde sevgilinin sevilmesinin gerçek nedeni çenemizdeki küçük ben, seyleri düzgün telaffuz edemememiz, tezgahtarla konuşurkenki utangaçlığımız, Ya da üzerinde fil çizimleri
olan o çirkin pijamamızdır.
Anne Karanina Wronski'ye aşık olurken Tolstoy bize onun hafif peltekliğine düşkün olduğunu söylemeyi ihmal etmemiştir.
Çünkü insanlar hoşlandıkları kişilerle samimi olmak isterler ve samimi olmanın en iyi yollarından biri de kırılganlığı.
kusuru paylaşmaktır.
Bu yüzden bazı kusurlar çekici gelebiliyorsa bu incinebilirlik işaretidir, samimiyet güvencesidir.
Dişlerin arasındaki boşluklar, benler, yara izleri, yanlış telaffuzlar ya da çirkin pijamalar bir insanın özel alanına, o insanın ruhuna erişimin sıra dışı yollarıdır.
İmza, kaşe, mühür.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
