
Transkript
Pari bu, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün yine bir tarih bölümüyle karşınızdayım.
Tarih mi çok sıkıcı diyenler eğlenceli tarih serisi diyelim buna.
Bu arada bence tarih sıkıcı değil.
Tarihi anlatan kişi sıkıcıysa tarih sıkıcı olabiliyor.
Yani Emrah Safa Gürkan hocamızdı da biz mi dinlemedik Merve diyorsanız ee haklısınız.
Hadi o zaman hemen başlayalım.
Öncelikle 1896 yılına gidiyoruz Niagara şelalelerine.
Arkadaşlar her yıl Niagara şelalelerinin üzerinde sis ve serpinti şeklinde böyle iri iri buz parçaları oluşuyor.
Bunlar birleştirilerek bir köprü yapılıyor o zamanlar.
Ve 1912 yılına dek insanların bu buzdan köprünün üstünde yürümelerine izin veriliyormuş.
Hatta bazı macera perest girişimciler buzda açtıkları böyle küçük küçük dükkanlar...
Onlar da yiyecek içecek falan satıyorlarmış.
Çünkü çok güvenli geliyormuş onlara.
Ama güvenli mi? Asla değil.
Çünkü buzdan bir köprü yani.
Dengeli bir yapı değil. Tamamen birbirine baskı yapan buz parçalarından ibaret.
Ve bir parça hareket edecek olsa...
Her şey bir anda tepe taklak olacak ve oluyordu arkadaşlar.
4 Şubat 1912'de buzdan bu köprü çöküyor ve tam o sırada buzun üzerinde bir çift varmış.
Böyle kayarak eğleniyorlarmış o buzdan köprüde.
Kalan minik bir buzdağının üzerinde mahsur kalıyorlar ve en sonunda da Niagara'ya düşüyorlar.
Yani arkadaşlar eğer devasa bir şelale böyle kas katı donmalıysa lütfen üzerine çıkıp yürümeyin.
Hatta bence hiç yürümeyin.
Niagara zaten kışları 0 derecenin altında.
Geçen sene de donmuştu ve doğal bir buz köprüsü oluşmuştu geçen sene.
2012 yılında Amerikalı bir akrobat Nick Valenda Niagara'yı 5 santim kalınlığındaki çelik bir ip üstünde geçti ve Guinness'e girmeyi başardı.
Youtube'da da videoları var izlerseniz.
Yani nefesim kesildi korkudan.
Düşünsenize ya dünyanın en büyük şelalelerinden birinin üzerindesiniz 0 derecenin altında.
düşme ihtimaliniz var ve kurtulma ihtimaliniz sıfır.
Oh my god. Devam edelim.
Şimdi Ekim 1919 yılına gidiyoruz Amerika'ya.
Amerika'da bir kongre yapılıyor arkadaşlar ve alkol satışı yasaklanıyor.
1920 ile 1933 arasında bilenleriniz vardır.
18. ABD anayasası değişikliği.
Bundan sonra neler oluyor?
John Rockefeller zaten bayağı destekçi oluyor işte bu içki yasağında.
Hatta şöyle diyor.
İçki yasağı yürürlüğe girdiğinde kamuoyunda büyük ölçüde böyle destek alacağını işte alkolün kötü etkilerinin biteceğini düşündüm çok kısa bir süre içerisinde bunu umut etmiştim ama yavaş yavaş ve istemeye istemeye de olsa
böyle olmadığına inanma noktasına geldim diyor.
Peki ama neden böyle söylüyor yoksa bu yasaklar işe yaramadı mı?
Yaramadı arkadaşlar çünkü ülkede bunu fırsat bilen gangsterler kaçak içki satışına başladılar ve İnsanlar artık böyle evlerinin küvetinde falan içki yapmaya çalışıyorlar.
Yeraltı imalathaneleri kuruluyor.
Yasa dışı paralar çeteleri besliyor.
Organize suç örgütlerini besliyor.
Ve çeteler bu işten çok karlı çıkıyorlar.
Devlet ise artık içkiden vergi alamadığı için gitgide daha da buhrana sürükleniyor.
Ve gangsterlerin satmış olduğu kaçak içkiden dolayı...
10.000 kişi bu zaman diliminde hayatını kaybediyor.
Daha ne olsun değil mi?
Ve 13 sene sonra bu yasa yürürlükten kaldırılıyor.
Buna probation era da deniliyor arkadaşlar.
Al Capone'u bilirsiniz o zamanların en ünlü mafyalarından hatta dünyanın en ünlü mafyalarından biri.
Al Capone 1930'da Chicago Suç Komisyonu'na göre bir numaralı halk düşmanı arkadaşlar.
Çünkü yüzlerce insanı gaddarca katletmiş.
Uyuşturucu ve kaçak içki satarak milyonlarca dolar kazandı Al Capone ve hiçbir vergi ödemedi.
Bu arada Scarface filminin de esin kaynağıdır Al Capone.
Gerçek Tony Montana diyebiliriz.
Peki onun sonu nasıl oldu diyorsanız Al Capone cezaevine atılıyor arkadaşlar ve çıktığı zaman içki yasağı kalkmış.
Artık dünya bambaşka bir yer olmuş ve artık adamlarını kontrol edemiyor.
Ondan sonra işi bitiyor zaten.
Bu içki yasağı zamanında en büyük par sayıda Al Capone burayı arkadaşlar.
The Godfather'daki Don Vito karakterini hatırlarsanız o da ondan esinlenilerek yaratılmış bir karakter.
Bir de Al Capone devrin en sert hapishanelerinde kalmış arkadaşlar.
Atlanta'daki işte ABD cezaevi Alcatraz hapishanesi ki burası korkunç bir yer yani bir adanın üzerinde yer alıyor.
Filmi de vardı ya Alcatraz'dan kaçış diye bir film.
Gerçek bir hikayeydi eğer izlemek isterseniz.
Belgeseli de var malum platformda.
Dünyanın en zorlu hapishaneleri.
Merak edenler izleyebilir arkadaşlar.
Merve bunu niye merak edelim diyenler bilmiyorum.
Ben her şeyi merak ettiğim için sizi de öyle zannediyorum.
Bazen o kadar alakasız şeyleri merak ediyorum ki.
Sonra diyorum ki takipçiler bunu görse şu an okuduğum şeyi acaba ne yaparlar?
Neyse podcastlere sızıyor arada bunlar.
Şimdi yakın tarihte yapılmış olan en büyük kişisel hatalardan birinden bahsedeceğim size.
ABD'nin Florida eyaletinde yaşayan bir yazılımcı Laszlo Henich yaptı bu hatayı.
Henich iki adet pizza siparişi verdi ve bunu bitcoin ile ödemek istediğini söyledi.
O sıralar 19 yaşında olan Jeremy Sturdivant o zamanlar yaklaşık değeri 41 dolar olan bu iki pizza için 10 bin bitcoin teklifini hemen kabul etti.
Bu pizzaların bugünkü değeri neredeyse 700 milyon dolar.
İnanabiliyor musunuz? 700 milyon dolara 2 adet pizza yiyorsunuz.
Yani büyük pişmanlık.
Bence henüz bir daha pizza yememiştir o günden sonra.
Ama o zamanlardan bugüne kripto topluluğu her yıl 22 Mayıs'ta Bitcoin pizza gününü anmak için bir araya geliyor.
Merve Merve biz de katılıyor muyuz bugüne?
Tabii katılıyoruz arkadaşlar.
Türkiye'nin alanında öncü teknoloji şirketi ve lider kripto para işlem platformu Paribu, Bitcoin tarihindeki bu ilk alışverişi bu yılda Paribu Pizza günüyle kutluyor ve
kullanıcılarına sıkı tutunun yemek sepetinden tam 100 bin pizza hediye ediyor.
Peki pizza günü neden 22 Mayıs'ta kutlanıyor?
Çünkü 22 Mayıs 2010 yılında Henrich iki pizzaya tam 10 bin Bitcoin ödedi.
Ve elbette bitcoinlerin değerinin hiç de farkında değildi.
Fakat aldığı bu iki pizzayla bitcoin tarihindeki ilk alışverişini gerçekleştirmişti.
Paribu işte bu alışverişin yıl dönümünü her sene olduğu gibi yine büyük bir kutlamaya dönüştürüyor.
Siz de 19-22 Mayıs tarihleri arasında Paribu mobil uygulamasından hediye pizza kodunuzu alarak yemek sepeti mobil uygulaması üzerinden anında sipariş verebilirsiniz.
Kampanyaya katılmak için ihtiyacınız olan tüm bilgiler Paribu.log'da arkadaşlar.
7 milyondan fazla kullanıcısı olan Paribu hızlı...
Kolay ve güvenli işlem deneyimi sunuyor.
Paribu'ya şimdi katılın.
Paribu pizza günü hediyenizi sakın kaçırmayın.
Afiyet olsun. Az önce Amerika ile başladık buradan devam edelim arkadaşlar.
Size daha önce eminim Christoph Kolomb'dan hiç hoşlanmadığımı söylemişimdir.
Seyir Defteri adında bir kitabı var arkadaşlar okursanız daha böyle net anlayacaksınız sebebini.
Belki podcastini de yaparım daha sonra.
Mesela oradan bir pasaj okuyayım size.
Demiş ki Kolomb adamlar yakışıklıydı, yapılı vücutları vardı.
Bunlardan çok iyi uşak olurdu.
50 adamla hepsini zapt edebilir, ne istesek yaptırabilirdik.
Baba, oğul ve kutsal ruh adına satılabilecek bütün köleleri göndermeye devam edelim.
Böyle yazmış seyir defterine.
1937 yılında Başkan Franklin Roosevelt Kolomb gününü ulusal bayram ilan etti arkadaşlar ama aslında o batının kahramanı evet ama Amerikan yerlilerinin
suçlusu. Kolomb deyince Amerikan yerlileri için konuşacak olursak büyük bir hırsız, büyük yalanlar, ırkçılık, bir kültürün yok edilişi, tecavüz, işkence, yerli halkı sakat
bırakmak bunlar gelir yerlilerin aklına haklı olarak.
Bir de seyir defterine şöyle bir not düşmüş arkadaşlar.
Papağanlar, pamuk kozaları, mızraklar ve daha birçok şey getirip bunları cam boncuklar ve çıngıraklarla değiş tokuş ettiler.
Sahip oldukları her şeyi değiştirmeye hazırlar.
Gelişmiş ve sağlıklı vücutları, yakışıklı yüzleri var.
Silahsızlar ve silahı hiç tanımıyorlar.
Onlara bir kılıç gösterdiğimde kılıcı keskin kenarlarından acemice tutup Kendilerini kestiler.
Demiri kullanmıyorlar.
Mızraklarını ise kamıştan yapıyorlar.
Bunlardan çok iyi köle olur diyor.
Bakın kılıcı o kadar bilmiyorlar ki hani öyle şeyleri bilmiyorlar.
Adam kılıcı tutuyor ya eli kesiliyor.
Kolombos zihniyeti zaten bu yazdıklarından bile belli oluyor değil mi?
Ve seyir defterinde en çok geçen kelime altın arkadaşlar.
Bunu vurgulamış çünkü altın arayışında yani aslına bakarsanız Kolomb yerlileri köleleştirmek istiyor.
Onların altın ve eşyalarını çalıyor zaten ve bütün Güney Amerika'yı dolaşıyor.
İspanya'ya yaptığı ilk seferde 500 yerliyi kaçırıyor ve zaten yolda telef oluyor çoğu ve Avrupa'da onları köle olarak satıyor.
Birkaç yıl sonra zaten diğer Avrupa ülkeleri yeni dünyaya yelken açıyor ve oranın yerlilerini de köleleştirerek köle ticaret ediyor.
etinin açılışını yapıyorlar.
Bir de arkadaşlar Kolomb yerlilere diyor ki bana 3 ayda bir altın getireceksiniz.
Hani nasıl getirirseniz getirin getireceksiniz.
Hatta bunları işaretlemek için işte altın getirenlerin boyunlarına böyle bakırdan bir marka asıyor.
Bakır markası olmayan yerlilere ise ceza olarak ellerini kesiyor arkadaşlar.
Onlar zaten kan kaybından hayatlarını kaybediyorlar.
Bu işten kaçanlar oluyor elbette.
Kolomba yakalanmamak için.
Onları da av köpekleriyle takip ettiriyor.
Av köpeklerini de etobur olarak yetiştirmiş.
Daha ne işkenceler.
Zaten toplu intiharlar oluyor.
Kolomba zulmünden kurtulmak için.
Neredeyse nüfusun yarısı intihar etmiş.
Yani o yapılan zulmün haddi hesabı yok arkadaşlar.
Bazılarını söylemeye dilim varmıyor.
Çok korkunç. Ve bunu din kılıfı adı altında yapması gerçekten mide bulandırıcı.
Güya tanrı tanımaz.
Putperestlere, o zavallılara Hristiyanlık gerçeğini aşılamak için bunları yapmışlar.
Bir hizmet götürmüşler. Yani uygarlığın her türlü nimetini götürdük diyorlar.
Daha ne istiyorlarmış bu insanlar?
Bunların zaten hayvandan farkı yokmuş.
Bunları bunlar insan etmişler.
Neyse. Kolomba ayrı bir bölüm şart.
Bu da aslında tarihin en büyük saçmalıklarından biri arkadaşlar.
Yani böyle bir barbarı kahraman ilan etmek bence çok saçma.
Ve şimdi de 17 Temmuz 1944'e gidiyoruz Şikago'ya.
320 asker Güney Pasifi'ye açılacak olan gemilere silah yüklüyor arkadaşlar.
Ama maalesef bu adamların hiçbirine tehlikeli patlayıcılarla ilgili bir eğitim verilmemiş.
Hatta onlara silahların çoğunun aktif durumda olmadığı söylenmiş.
Üstelik yükleme tankı da o gün bozukmuş.
Mühimmatın yüklenmesinden sorumlu olan subaylarsa oldukça rahatlarmış.
Çünkü tek istedikleri bu sıkıcı işin bir an önce bitmesi.
Bir de iddiaya giriyorlar.
Acaba hangi grubun yük ambarı daha hızlı daha önce dolacak diye.
Neyse gece saat 22.18 sularında olanlar oluyor.
Bütün güverte bir anda havaya uçuyor.
Hatta gemilerle beraber düşünebiliyor musunuz?
Korkunç bir patlama.
Çok uzak eyaletlerden bile duyulmuş.
Richter ölçeğiyle şiddeti 3,4 olarak kaydedilmiş.
İnsanlar korkudan gecelikleriyle falan sokağa çıkmışlar.
Resmen yer yerinden oynamış.
Mantar bulur. Utu ise yaklaşık 3 kilometreye kadar yükselmiş denizin üzerinde.
İşte askere, mühimmat ve patlayıcılar hakkında bilgi verilmemesinin sonucu.
1944 yılında yine böyle benzer bir hadise yaşanıyor yine ABD'de.
Bu sefer 29 tane tank var, çıkarma gemisi bunlar.
İçlerinde de böyle yüzlerce kilogram silah, benzin, patlayıcı var.
Pearl Harbor saldırısına hazırlanıyorlar ve sonra donanma diyor ki ya kullanmadığımız şeyler var bir sürü cephane bunları boşuna taşımayalım.
Biz bu patlayıcıları isimi boşaltalım diyorlar.
Bunun için de kimyasal arıtma birliğini göreve çağırıyorlar.
Ama sorun şu ki bu adamlar kimyasal silahlarda kullanılan donanımları arıtmak için eğitilmiş olanlar.
Patlayıcı taşımak için değil ve bu işi yaparken sigara içiyorlar ve muhtemelen yere düşen bazı patlayıcılarla yanan bir izmarit buluşuyor ve olanlar oluyor.
24 saat süren söndürülemeyen çok büyük bir yangın çıkıyor.
Yani askerlerin çoğu savaşta değil böyle şeylerde hayatını kaybetmiş.
Bir süre sonra daha da trajikomik bir olay yaşanıyor.
Mart 1945'te teknoloji harikası bir denizaltı.
U-1206 ve mürettebatı denizin dibinde gayet güzel ilerliyorlar ve bu denizaltlarında garip bir tuvalet sistemi varmış arkadaşlar.
Sadece sifonu çekmek için eğitim almış biri bulunuyormuş o denizaltlarında düşünün ben bunu bilmiyordum çok şaşırdım.
Ve çok da karışık bir mekanizmaymış bu.
14 Nisan'da bu denizaltı böyle maksimum derinlikte ilerlerken ekipten biri tuvalete giriyor ve diyor ki ya ben diyor sifonu kendim çekerim bu adamı çağırmaya gerek yok.
Ve sifonu çektiği anda ne oluyor biliyor musunuz?
Denizaltı bir anda taşıyor ve suyun yüzeyine çıkıyor böyle löps diye.
Hem de tam İngiliz sahil komutanlığının uçağının önüne çıkıyor.
Sonrası malumunuz.
Şimdi Çin'e gidiyoruz arkadaşlar.
Zamanın komünist lideri, diktatör Mao Zedong zamanına.
Size bu saykoyu da anlatacağım bir gün.
Biliyorsunuz Çin için büyük atılım adını verdiği böyle evlerden ırak bir planı vardı Mao'nun.
1958'in 61 arası.
Ülkeyi hızla kalkındırmaya çalıştı.
Batılıların endüstriyel seviyelerine bir anda çıkacağını düşündü.
Hatta 1958 yılında tarım politikaları kapsamında 4 zararlı türün soyunun bir an önce kurutulmasını istedi.
Bunlar arasında karasinek, sivrisinek, fare ve serçe vardı arkadaşlar.
Ne serçe mi dediniz değil mi?
Evet adam 2 milyar serçeyi katletti arkadaşlar.
Hatta 1959 yılının sonlarında Çin'de neredeyse hiç kuş kalmamıştı.
Doğayı böyle katledersen, ekolojiyi de böyle bozarsan o da sana çok ağır bir fatura keser değil mi?
Zaten öyle oluyor. Tarımın düzeleceğini zannederken tam tersi oluyor ve pirinç tarlalarına tırtıllar basıyor, çekirgeler basıyor.
Bir istila yaşanıyor.
Bu sefer halk bu çekirgeleri tarlalardan temizleyebilmek için ne işe gidebiliyorlar ne okula gidebiliyorlar.
Hep bunlarla uğraşıyorlar. Ne oluyor?
Bütün dengeler alt üst oluyor arkadaşlar.
Ekolojik denge zaten bozuk.
Bu tırtıllar, çekirgeler, mahsullerin hepsini yiyorlar.
Halk bu sefer aç kalıyor.
Bir kıtlık başlıyor. Yani batıyla rekabet edebilmek için çelik üretecek güya Mao ve Çin'in sanayi yapısını tümüyle değiştirmeye çalışıyor.
Yani bunu düşün ama bu kadar kısa bir sürede bu mümkün mü ya?
Millet oraya kaç senelerde gelmiş.
Aynı kabak ağacıyla kabak ağacının hikayesi gibi.
Çiftçilere toprakları pahasına, çelikten başka hiçbir şey üretmemelerini emrediyor.
Göller dolduruluyor, pirinç tarlalarının üzeri ekiliyor.
Bir de bağının belirlediği bir kota var.
Millet onu dolduracağız diye uğraşıyor.
Mao bir çiftçiden çelik üretmesini bekleyecek bir zekada.
Yani insanlar ne yapsın çatallarını bıçaklarını falan fırına atmışlar çelik elde edeceğiz diye.
Sonucunda ne olmuş? Tarım da bitmiş.
İnsanlar açlıktan kırılıyor.
O çeliği kullanacak insan bırakmamış ya.
40-45 milyon kişinin bu süreçte hayatını kaybettiği düşünülüyor.
Bu da böyle bir tarihi büyük fiyaskodur.
Şimdi benim en büyük korkularımdan talasofobimin sebebi Jaws filminin setine gidiyoruz.
Benchley'nin romanı olan Jaws'ı Steven Spielberg sinemaya uyarladı.
Kitabı 44 hafta boyunca çok satanlar listesinde kalmıştır Jaws'ın.
Filme de zaten dünya çapında 470 milyon dolardan fazla hasılat yapmış ta o zamanlar.
Ama bu film köpek balıklarına hiç yaramadı arkadaşlar.
Çünkü insanlar köpek balığından o kadar korktu ki bu filmden sonra resmen fobi oldu.
Nasıl olmasındı be Merve?
Psikolojik gerilimin nirvanasıydı değil mi?
Hele o film müzikleri neydi ya?
John Williams imzalı. Bu arada film müziklerini Steven Spielberg ilk dinlediğinde şey demiş John Williams'a.
Şaka değil mi? Demiş böyle gülerek.
Hayır demiş gerçekten müzikler bunlar.
Hani başarılı olacağımı düşünmemiş muhtemelen ama bence çok başarılı oldu.
Yani bir Shining beni korkutan film müziği.
Exorcist tabii ki. Jaws zaten çok iyi.
Bir de altıncı his tabii ki o çok iyiydi.
Tövbeler olsun o neydi? I see that.
Şimdi ben korku filmi izleyemiyorum arkadaşlar Exorcist'den sonra.
O hikayemi mutlaka anlatmışımdır.
Anlatmadıysam söyleyin anlatayım.
Neyse just diyordum.
Şimdi köpek balığı fobisine neden oldu bu film ve millet köpek balığı avına çıkıyor bu filmden sonra.
East Coast'ta köpek balığı kalmıyor.
%90'ını katletmişler.
Film 1975 yılında gösterime giriyor ve bundan sonra erkekliğini kanıtlamak isteyen bazı adamlar köpek balığı aldama turları düzenliyor ve buna katılım baya yüksek oluyor.
Ve sonuç bir köpek balığının bir insana verebileceği zararın bin katını insanlar köpek balıklarına veriyor.
Ya bu o kadar saçma bir şey ki yani denizde yaşayan bir canlıyı niye gidip öldürüyorsun yani köpek balıklarının karaya çıkıp bizi yemesi gibi bir şey bu çok saçma.
2004 yılında hayatını kaybeden Peter Benchley kitabın yazarı bu kitabı yazdığıma yazacağıma pişmanım demiştir.
Hatta bir köpek balığı aktivist olmuş o filmden sonra yaşananlar yüzünden kendini suçlu hissetmiş.
Fakat film 9 milyon dolara çekiliyor 470 milyon dolar hasılat yapıyor.
Bu işin ekmeğini Steven Spielberg yedi arkadaşlar.
Şu an aklıma Oscar ödüllü bir belgesel geldi.
The Cove belgesele, koy belgesele.
Japonya'daki Yunus katliamını anlatıyor.
Mutlaka izleyin kalbiniz dayanırsa.
Ve Yunus deyince tabii benim aklıma hemen Flipper geldi.
Ne kadar tatlıydı değil mi Flipper?
Flipper'a ne olduğunu biliyor musunuz arkadaşlar?
Ben şimdi size ne olduğunu anlatacağım ve bunu duyduktan sonra bence artık isteseniz bile o Yunus Park'ı gösterilerini...
İzlemeyeceksiniz. Flipper dizisinden sonra Yunus endüstrisi patladı arkadaşlar ve bu endüstriyi yaratan kişi Flipper'ın eğitmeni Rick O'Berry idi.
Bu adam sonradan çok sıkı bir Yunus aktivisti oldu.
Yunus parklarının kapatılması için mücadeleler verdi.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü Flipper çok büyük bir depresyona girdi bu dizi çekimleri esnasında.
Çünkü okyanusundan alınıp küçücük bir havuza hapsedilmiş de Yunuslar ve Baninalar nefes almalarına bir son verebiliyorlar arkadaşlar büyük bir depresyona girdikleri zaman.
Evet bu bir nevi intihar ve Flipper son gününde yine bir dizi setinde eğitmenine doğru yüzmüş onun gözlerin içine bakmış ağlamaklı bir şekilde.
Son bir defa nefes almış ve bir daha vermemek üzere.
Kendini eğitmeninin kollarına bırakmış ve dibe vurmuş.
Yani eğitmeninin kollarında hayatından böylece vazgeçmiş.
Bu hikayeyi ne zaman anlatsam gözlerim doluyor.
Lütfen gitmeyin Yunus şollarına destek vermeyin.
Yunuslar biliyorsunuz bize çok yakın hayvanlar çok duygusal canlılar.
Düşünsenize ya saatte ortalama 40 kilometre hızda yüzebiliyorlar.
300 metre derinlere dalıyorlar.
Ve sen bu canlıyı okyanusundan alıp küçücük bir havuza hapsediyorsun.
Para kazanabilmek için korkunç bir sektör.
Lütfen gitmeyin hayvanat bahçelerine, yunus parklarına gidip destek olmayın.
Neyse madem balıklardan bahsediyorum buradan devam edelim.
Fugu balığını bilir misiniz arkadaşlar?
Yani kirpi balığı biz balon balığı da diyoruz.
O da işte Fugu'nun türlerinden biri.
Böyle kirpi gibi bir balık.
Tek bir Fugu balığı 30 yetişkini öldürebilecek güçte zehir içerir arkadaşlar.
Ve bunun bilinen bir panzehri yoktur.
8. Bandomi Sugaro adlı ünlü bir Japon aktör bir gün bir kıyato restoranında 4 tane kimo balığı sipariş ediyor.
Bu da fugu balığının bir türü fugu kimo balığı.
Bu öyle alelerde sipariş edip böyle eve götürebileceğimiz bir balık türü değil zehirli.
Fugu kimo balığının sadece ve sadece karaciğerinde bile son derece kuvvetli bir zehir olan tetrodoksin var arkadaşlar.
Yani 1-2 miligramı bile bizi yerle bir edebilir düşünün.
İşte Mitsugaro bu zehre dayanabileceğini iddia ederek bu balıkları yiyor.
E tabi son akşam yemeği olmuş ünlü aktörün.
Onun yemiş olduğu balığın zehri...
100 insanı götürebilecek kuvvette.
Bu arada şefler senelerce bu balığın üzerinde eğitim alıyorlar.
Fugu şefleri yapıyor sadece bunu.
Ve fugu balığının bıçağını bile apayrı bir yerde saklıyorlar.
Kilitli metal bir kutu var orada saklanıyor.
Çünkü bıçakta bile o balığa dokunduğu için radyoaktif şeyler var.
Yani çok tehlikeli. Ve Japonya'da binlerce fugu restoranı var.
Tabi lisanslı restoranlar, lisanslı şefler yapıyor bunu.
Ama dikkat diyelim.
Ve şimdi Cincinnati'ye gidiyoruz arkadaşlar.
3 Aralık 1979 yılı The Who'nun konseri var.
Gösteri biletleri 90 dakikada satılmış ve bu biletlerin çoğu numarasız yerler için.
Ama ortamda 14 binden fazla insan var arkadaşlar ve bunların hepsi en önleri en iyi yerleri kapmak için kavga ediyorlar.
Ortalık böyle bir anda mahşer yerine dönüyor.
Gösteriden bir saat önce The Who ses kontrollerini yaparken çalışanlarından biri ne yapıyor biliyor musunuz?
Yanlışlıkla sorumlu olduğu o konser kapısı.
Kilidini açıyor. Herhalde bir şeye bakacaktı.
Ve o an şoka giriyor.
Geri adım atıyor. Çünkü karşısında galeyana gelmiş 14.000 kişi var.
Ve 14.000 kişiye tek bir kapı.
Herkes bir anda içeri girebilmek için can havriyle koşmaya başlıyor.
Ezilenler oluyor tabii. Hayatını kaybeden pek çok insan olmuştu Who konserinde.
Böylelikle bir hezimete uğramış bu konser.
Şimdi 1999 yılına gidiyoruz.
99'da paleontologlar aradıkları şeyi bulduklarını zannediyorlar.
Çok heyecanlılar. Dinozor ve kuş arasındaki evrimsel bağı bulduklarını düşünüyorlar.
Bunun için hemen bir konferans yapıyorlar, tanıtımını yapıyorlar.
Daha sonra Netgeo dergisinin 99 Kasım sayısında bir yazı yayınlanıyor ki biliyorsunuz son derece saygın bir dergidir.
O heyecanla işte bir yanlışlık yapıyorlar tam böyle araştırmadan.
Ve sonra Arkeoroptor'daki o kemiklerin 5 farklı dinozora ait olduğu keşfediliyor.
Fosillerin dinozor kemiklerine ait büyük bir kara borsanın döndüğü Çin'den geldiği ortaya çıkıyor.
Çinli bir çiftçi daha pahalıya satabilmek için çeşitli fosilleri yapıştırmış ve sonra bunlar sanki böyle bütün bir hayvanmış gibi satmış.
Netgeo da bunu heyecanla paylaşmış tabii.
Ve sırada hayalet tren olayı var.
27 Ağustos 1891'de Kuzey Carolina'da Iradial bölgesinde bir tren raydan çıkıyor ve 20 metre aşağıdaki nehre düşüyor.
Bastion Köprüsü tren felaketi bu ve sonra her sene hayalet avcısı gruplar bu hayalet treni izlemek için bu köprünün üzerinde toplanmaya başlıyorlar.
Ve buradaki enkaz alanı meraklılar için bir mıknatıs haline geliyor.
Neden? Çünkü şöyle bir rivayet yayılıyor.
Bu kısmı küçük çocuklarınız da dinlemeyin.
Ziyaretçiler altın saatli üniformalı bir adam gördüklerini iddia ediyorlar ve yolcuların çığlıklarını işte çarpan metallerin sesini duyduklarını iddia ediyorlar.
İşte hayaletler varmış güya işte her sene burayı ziyarete geliyor insanlar.
2010 yılında da bir grup gidiyor paranormal araştırmacılar ve hayalet avcıları ekibi.
Raylarda yürüyorlar işte araştırmalar yapıyorlar ve o sırada gerçek bir tren gerçekten böyle karşıdan köşeye dönmüş üzerlerine doğru geliyor.
Ve hayalet avcıları tabii neye uğradığını şaşırıyor.
45 metre koşmuşlar tren çarpmasın diye.
Anneannem bunu duysa Allah akıl fikir versin derdi.
Bugünkü tarih bölümümüzün sonuna geldik arkadaşlar.
Paribu Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın. Bu cumartesi ve çarşamba yepyeni bir bölümle tekrar görüşeceğiz.
Paribu mobil uygulamasından hediye pizza kodunuzu alarak yemek sepeti mobil uygulaması üzerinden sipariş vermeyi unutmayın.
Afiyet olsun ve şekersizciler sevdikleriyle bu kodu paylaşsın.
Duyanlar duymayanlara iletsin.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram'a da bekleriz.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
