
Freud, Kafka, Beethoven, Kant, Jung, K.Marx Günlük Ritüelleri
26 Ocak 2022 · 23 dk
PlatformlardaSpotify
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün sizlere alışkanlıklar ve bunların gücünden bahsetmeye çalışacağım.
Son 400 yılın...
en büyük zihinlerinin günlük rutinleri, alışkanlıkları neydi?
Bunlardan bahsedeceğiz.
Sonuç olarak şunu görmüş olacaksınız.
Kendinizi bir projeye tümüyle adamak mı?
Yoksa her günün küçük bir kısmını ona ayırmak mı dahi?
Başarmayı istediğiniz şeyin tamamı için yeterli zaman yok gibi görünüyorsa ne yapmamız gerekiyor?
Bir şeylerden işte uyku, para, temiz bir ev vs.
bunlardan vaz mı geçmemiz gerekiyor?
Yoksa faaliyetleri daha Hatta yoğunlaştırmamız mı gerekiyor?
Meseleyi fazla uzatmadan hemen giriş yapmak istiyorum.
Biliyorsunuz alışkanlıklar genellikle günlük hayatta sık sık tekrar ettiğimiz davranışlar ve en önemlisi bunlar bir noktada kişinin karakterini yansıtıyor.
Günlük davranışlarımızın %40'ı zaten alışkanlıklarımızdan oluşuyor.
Peki bunlar doğuştan mı elde ediliyor Merve derseniz?
Hayır bunlar daha sonradan öğrenilerek elde ediliyormuş ve bu yüzden tabii ki değiştirilebilir.
Yani bir davranışın bir alışkanlık...
Konfüçyüsün dediği gibi.
iyi ya da kötü olan günlük ritüellerine doğru hep beraber bir yolculuğa çıkalım.
Öncelikle müzik dünyasından başlamak istiyorum.
Müzik dünyası... Müzik yalnız.
Müzik... Müzik dünyası...
Kusura bakmayın kulaklarınıza vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı.
Bu arada bazıları gülüşümden ciddi derecede rahatsız oluyor ama bu %1'lik kesim falan.
Geri kalanın çok hoşuna gitmiş.
Ben de biri gülse hoşuma gider çünkü aynen nöronlarım aktif olur.
Yani ben de gülerim büyük ihtimalle.
Aa niye gülüyorsun kızım ya falan demem.
Burası çok ciddi bir platform da değil.
Ben haber spikeri de değilim bu arada.
Ha istersem haber spikeri gibi de konuşabilirim.
İyi akşamlar sevgili dinleyiciler, ortamlarda satılacak bilgi podcasterının sahibi Merve, podcastlerindeki yüksek sesli gülüşünden dolayı takipçilerini sağır etti.
Şimdi haberleri dinliyoruz.
Bunu mu istiyorsunuz ya böyle mi konuşayım?
Neyse çok geyik yaptık hadi devam edelim.
Öncelikle müzik dünyasının gelmiş geçmiş en önemli bestecilerinden biriyle başlamak istiyorum.
Müzikte klasik dönemden romantik döneme geçiş sürecine çok büyük katkılar sağlamış bir...
İsim Beethoven'la başlayalım.
Bu arada ben Beethoven'a ayrı bir saygı duyuyorum.
Çünkü adam sağır olduktan sonra bile inanılmaz iyi besteler çıkartabildi.
Misal 9. senfoni hatırlatayım.
Evet. En güçlü enstrümanı, beyni olan bir adamdan bahsedeceğiz.
Günlük ritüellerine şöyle bir bakacağız Beethoven'ın.
Belki biraz obsesif gelecek söyleyeceğim ama her sabah güne çok erkenden başlıyor ve sadece kahve ile saat 2'ye 3'e kadar çalışıyormuş.
Abi adam belki if yapıyordu ne biliyorsunuz?
Şimdi obsesif olan durum şu ki Beethoven kahve yapıyor ama kahvesinin çekirdeklerini tek tek kendisi ayarmış ve 60 çekirdek olmadan o kahveyi yapmazmış.
Burada bir obsesiflik. Sezdim ben.
Bir de hakkında çok enteresan bir bilgi daha var.
Banyo yapma alışkanlığı üzerine.
Bunu da hem öğrencisi hem yardımcısı olan kişi anlatmış.
Demiş ki yani yıkanma ve banyo yapma Beethoven'ın hayatındaki en elzem zorunluluklar arasındaydı.
Çünkü Beethoven bunu bir nevi böyle meditasyon gibi görüyor diyebiliriz.
Yardımcısı demiş ki yani tam bir doğulu gibi hareket ederdi banyoda.
Çünkü onun düşüncesine göre Hazreti Muhammed bu belirlediği atlet sayısında hiç de aşırıya kaçmamıştı.
Yani bir doğulu gibi. gibi abdest alıyormuş Beethoven.
Gelelim bir başka önemli ismi.
Psikanalizm babası Sigmund Freud'a.
Bu adamcağız olmasaydı belki bizi hala böyle 19.
yüzyılda olduğu gibi psikolojik herhangi bir problemimiz olduğu zaman akıl hastanesi de falan kapatırlardı diye düşünüyorum.
O dönemlerde şizofren erkekler hadım ediliyordu.
Kadınlar da aynı şekilde cinselliklerine son veriliyordu.
Neyse ki Freud'cum çıktı geldi de kurtulduk.
Onun için şunu söyleyebilirim.
Tam bir işkolik yani durmadan çalışıyor.
Genelde böyle yemek yerken bile çalışan bir adammış zaten.
Her sabah mutlaka yedide kalkarmış ve sekizde zaten berberi gelirmiş eve.
Hemen sakal tıraşı olurmuş.
Her gün bakın her gün sakal tıraşı oluyor.
Sonrasında çalışmaya başlarmış tıraş olduktan sonra.
Öğlen bir de öğle yemeğini yiyor.
Daha sonra üçten akşam dokuza kadar tekrar çalışıyormuş.
Bu şekilde bir ritüeli varmış.
Şimdi diyeceksiniz ki ee Merve hiç mi kötü ritüelleri yok bu adamların?
Biz de çalışıyoruz ya. Diyebilirsiniz.
E şimdi Freud olur da kötü ritüel olmaz mı?
Aşk olsun tabii ki var.
Şimdi Freud'un uzun iş günlerinin ardından bir lüksü vardı hafiflemek için.
Birincisi şuydu hiç durmadan içtiği ve hatta bundan dolayı çene kanseri olduğu.
Prosu vardı ve 20'li yaşlarının ortasından neredeyse bakın çene kanseri olduğu halde içmeye devam etti.
Öyle bir meftun ki proya.
Neredeyse hayatının sonuna kadar doktorların bütün ikazlarına rağmen Pro içmeye devam etti.
Günde 20 tane pro içermiş en az.
Hatta bir defasında 17 yaşında bir yeğeni var Freud'un.
Ona işte birisi sigara uzatıyor.
Çocuk da geri çeviriyor halini.
Freud da dönüp ona diyor ki evladım diyor sigara içmek ne kadar mükemmel bir şeydir.
Dünyanın en ucuz keyiflerinden biridir diyor.
Sen diyor en baştan sigara içmemeye karar veriyorsan senin için sadece üzülebilirim yavrum diyor.
Ya insan yeğenine bunu söyler mi?
Valla Freud ise söyler.
Devam edelim. Gelelim Freud'un öğrencisi olan ve sonradan kankeytası olan ve daha sonradan rakibi olan Carl Jung'a.
Jung Freud'un aksine böyle işine ara veren, o aralarda kendine bir zaman tanıyan, ne bileyim resim yapan, İsviçre'nin tepelerinde yürüyüşe çıkan, saat 10'da yatan, sabah 7'de kalkan,
günde 2 saat ama o 2 saati de çok aktif olarak değerlendiren bir adam.
Ama bütün bunların yanı sıra sürdürdüğü yaşam tarzı da bana çok enteresan gelmişti.
Biraz böyle Yusuf Atılgan kafası diyebiliriz.
Adam şey yapıyor, İsviçre'nin Bollingen diye bir yeri var, köy.
Oradan bir arsa alıyor ve oraya yerleşiyor.
Köyde yaşıyor bildiğiniz, saat 10'da yatıyor, sabah 7'de kalkıyor.
Dediğim gibi 2 saat çalışıyor ama bütün bunların yanı sıra çok basit bir yaşam tarzı var.
İşte elektrik yok, telefon zaten yok, odun yakıyor, gaz lambalarıyla ısınıyor.
Carl Jung'dan bahsediyorum arkadaşlar.
Renkli hayatı ben seçmedim demiyor adam.
Aksine bu köyde gerçek yaşamımın tam ortasındayım.
En kendim olduğum yerdeyim diyor Jung.
Ya düşünsenize su tesisatı bile yok.
Suyu bile kendi kuyudan çekiyor.
Her şeyi kendisi yapıyor. Yemeğini kendi pişiriyor.
Odununu kendi yakıyor. Ve demiş ki bu kadar basit işler.
Basitleştiriyor insanı.
Ve basit olmak o kadar zor ki demiş.
Gerçekten çok zor bence de basit olmak.
Burada hemen bir es verip bir dipnot atmak istiyorum.
Freud'un diş macununu bile karısı sıkıyormuş.
Karısı Martha. Bu arada karısına evlenmeden önce binlerce mektup yazmıştı Freud.
Onu elde edebilmek için taklalar atmıştı.
Ama evlendikten sonra onu hem baldızıyla aldattı hem de beğenmemeye başladı.
Yahudi geleneklerinden dolayı.
Hani meşhur bir caps var ya Freud'la ilgili.
Yoğurum. Mam yazıyor.
Onu dediğimizi duyar gibiyim.
Devam edelim. Gelelim edebiyat dehalarından Thomas Mann'a.
Ben en son Venedik'te ölüm kitabını okumuştum ama çok beğendiğimi de söyleyemeyeceğim.
Çünkü pedofilik ögeler barındırdığını düşünüyorum bu eserde.
Zaten Man'ın böyle ardı arkası kesilmeyen uzun cümlenin arasında kayboldum.
Belki ondan sevmedi bilmiyorum ama ben Nabokov'un Lolita'sını da pek sevmemiştim.
Nabokov demişken hemen bir dipnot atalım.
Lolita'nın ilk taslağını Amerika'nın bir ucundan diğerine yaptığı yolculuk esnasında yazmış Nabokov.
Zaten kitapta da hatırlarsanız sürekli bir yolculuk halindelerdi.
Geceleri böyle park halindeki arabasının arka koltuğuna oturup yazarmış.
Dönelim Thomas Mann'a.
Thomas Mann Türkiye'de de çok sevilen bir yazar biliyorsunuz.
Onun ritüeli de şu şekilde.
Sabah 8'de uyanıyor, banyosunu yapıyor, kahvaltısını yapıyor.
9'da odasına bir kapanıyor ve öğlene kadar asla hiç kimseyle muhatap olmuyor.
Çocuklar bile ses çıkaramaz, yasak.
Tolstoy gibi aynı. Öğlen yemeğini bile odasında yedikten sonra şöyle ufak bir ara veriyor.
İşte dörde kadar falan. Gazete okuyor arada kitap okuyor.
Ondan sonra gidiyor bir saat uyuyormuş.
Ve bir saat uyuduktan sonra tabii ki o arada yine çocukların gürültü yapması yasak.
Çok otoriter bir adammış ya evde.
Karısına falan çocuklarına hiç yani hoş değil davranışları okumuştum ben.
Saat beşte de tekrar ailesiyle işte çay kahve içmek için onların arasına katılıyor.
Sonra da tekrar yazmaya başlıyor.
Gece yarısına kadar yazdık.
Artık yatıyor sabah aynı şekilde döngü başlayacak çünkü.
Bu arada Venedik'te ölümü beğenmedim dedim ama 1929'da Nobel Edebiyatı ödülü aldı.
Hani okumak isteyen yine okusun.
Filmi de var izlemek isterseniz.
Devam edelim. Gelelim Karl Marx'a.
Dünyaya damgasını vurmuş bu adamı anmadan geçmek olmaz.
Kendisini de dediği gibi hiç kimse...
Bu kadar parasız olup da para hakkında yazmamıştır sanırım.
Onun ritüeli de benim üniversite hayatımın özeti gibi adeta.
Her gün British Museum'ın okuma odasına gidiyor.
Sabah 9'dan akşam müzenin kapanış saati olan 7'ye kadar orada kalıyor.
Adam bildiğiniz memur gibi sabah 9 akşam 7 aynı kütüphaneye gidiyor sürekli çalışıyor ama bu çalışma saatleri arasında o kadar çok sigara içiyor ki karaciğeri rahatsızlanıyor ve artık böyle çalışmasına da sekteye uğruyor.
Zaten sabit olan bir geçim kaynağı da yok Karl Marx'ın dolayısıyla baya bir geçim sıkıntısı çekmiş.
Çocukları ölmüş çok büyük zorluklar yaşamış çocuklarından 3'ü ölmüş 6 çocuğundan ve hep geçim sıkıntısı yaşamış.
Hani parayla olan ilişkisini zaten biliyorsunuz toplumun beni bir para kazanma makinesine...
dönüştürmesine izin vermeyeceğim diyor hani Burjuva toplumunun ama para da gerekiyor dediğim gibi hiç kimse bu kadar parasız olup da para hakkında yazmamıştır herhalde ama Karl Marx hep demiştir ki yani dünyaya bir daha gelsem yine aynı
şeyi yapardım sadece evlenmezdim demiş.
Zaten evliliğinde çok büyük problemler yaşayan bir adam ve yoksulluk bir taraftan çocuklarının ölümü bir taraftan dava mücadelesi veriyor vesaire vesaire çok zorluklarla dolu bir hayatı olmuş zaten kendisi de demiş ya Eyüp gibi
bir gün yüzü bile görmedim.
Gerçi benim Tanrı korkum yok ama demiş.
İşte Karl Marx'ın rütüeli böyle.
Sabah 9 akşam 7 kütüphanede çalışıyor.
Tıpkı Victor Hugo gibi.
Şimdi de bir başka Nobel ödüllü yazar olan Ernest Hemingway'e bakacağız.
Hemingway deyince aklıma direkt Zülfü Livaneli geliyor.
Çok büyük hayranlıdır. Hatta yazın hayatına da onun eserleriyle başlamış diyebiliriz.
Henüz hayattayken Ernest Hemingway yaşayan en iyi yazar olarak atfedilmiştir.
Hemingway ile aklıma gelen her şeyi söylüyorum şu anda.
Bir Küba belgeselinde izlemiştim.
Orada Hemingway'i aşırı derecede çok seviyorlar.
Kendi yazarları gibi görüyorlar.
Hatta teknesini falan sergiliyorlardı Hemingway'in bindiği tekneyi.
Çünkü Hemingway çok uzun bir süre Küba'da yaşamış.
Hatta Yaşlı Adam ve Denizci kitabı biliyorsunuzdur Nobel ödüllü bir kitap.
Okumadıysanız mutlaka okuyayım.
Aklıma gelmişken ondan hemen bir alıntı yapmak isterim.
İnsan yenilmek için yaratılmadı.
Ademoğlu mahvolur ama yenilmez demiş Hemingway Yaşlı Adam ve Denizci kitabında.
Aklıma gelmişken çok sevdiğim filmlerden birisi.
birisinde de Hemingway vardı.
Onu da önermiş olayım. Paris'te Bir Gece Yarısı.
Büyük ihtimalle çoğunuz izlemişsinizdir ama izlemeyenler için bir tavsiye niteliğinde olsun.
E madem bu filmi andık onun yönetmeninin de günlük ritüellerinden bahsetmeden geçmeyelim.
Yönetmen Woody Allen böyle odaklanamadığı zaman çalışamadığı zaman buharı tüten çok sıcak bir banyoya girip altında böyle 40-45 dakika dururmuş düşünürmüş.
Hayatta en gıcık olduğum insan profillerinden biri suyu boşa akıtanlar böyle duşun altında 1-2 saat oturanlar boş boş ya da laboya yağ döken tipler bunlara gerçekten hiç tahammülüm yok.
Ya ben en son Hemingway'e anlatmıyor muydum?
Bu muhabbet ne zaman Labo'ya yağ dökmeye geldi?
Devam ediyorum. Hemingway hayatı boyunca depresyon, paranoya, alkolizm bunlarla boğuşmuş bir adam ve neticesinde de zaten dayanamayıp kafasına sıktı.
İntihar etti. Sanırım bu kalıtsal bir travma Hemingway ailesinde bu intihar olayı.
Çünkü ailesinde kendinden önce intihar eden zaten 7 kişi daha var.
Picasso'nun olayları gibi.
Neyse şimdi onun günlük ritüellerine bir bakalım neler yapıyormuş.
Bir kere sabahın kör saatlerinde kargalarla beraber kalkarmış.
zaman içerisinde çıt çıkmıyor.
Bir sessizlik hakim. Ben de aynı şekilde düşündüğüm için sabahın köründe kalkıyorum.
Öğlene kadar yazı yazıyor aralıksız olarak ama şöyle bir özelliği var.
Tıpkı Virginia Woolf gibi ayakta yazıyor yazılarını.
6-7 saat ayakta yazı yazdığınızı düşünün.
Herhalde bitap düşeriz ama Hemingway'in de yazma stili bu şekildeymiş.
Madem sabah insanları dedik.
Hemingway'den bahsettik.
O zaman bir sabah insanıyla devam edelim.
Haruki Murakami.
Eğer hiç kitabını okumadıysanız mutlaka okumanız gerektiğini düşündüğüm yazarlardan birisi.
Böyle büyülü gerçeklik seviyorum, fantastik kurguyu da seviyorum diyenler için baş tac edilebilecek bir yazar.
Ama tarzı herkese hitap etmeyebilir baştan söyleyeyim.
Araştırmadan okumayın derim.
Ben en son Sahilde Kafka kitabını okumuştum Murakami'nin.
Oradan da çok sevdiğim bir alıntı yapmak istiyorum sizlere.
Tam bana uygun bir alıntıdır bu.
Asla aklımdan çıkmaz.
Çünkü zaman ansiyetimin olduğunu biliyorsunuz.
Ne kadar paranız olursa olsun Zamanı satın alamazsınız diyor Murakami sahilde kafkasında.
Şimdi Murakami'nin günlük ritüellerine bakalım.
O da çok erken saatlerde güne başlıyor.
Sabah dörtte kalkıyor ve tek oturuşta beş altı saat boyunca yazıyor.
Öğleden sonra da asla aksatmadığı günlük yürüyüşlerini yapıyor.
Tıpkı bizim Emre Kongar gibi.
O da yıllardır böyle kar demez çamur yağmur hep yürür.
Çünkü babasını genç yaşında kalp krizinden kaybettiği için.
Bunun acısının aynısını çocuklarına yaşatmamak için doktora diyor ki ben ne yapabilirim sağlıklı yaşam için.
O da her gün yürü demiş ona.
O gün bugündür Emre Kongar hep yürür.
Çok saygı duyduğum, sevgi duyduğum isimlerden, Türkiye'nin en kıymetli isimlerinden birisidir Emre Kongar.
Buradan da anmış olalım kendisini.
Bu arada Murakami de böyle durup dururken ay çok sağlıklı yaşayayım, taşraya taşınayım, her gün koşu yapayım, hiçbir davete katılmayayım, sürekli yazı yazayım kafası yaşamamış.
Tabii ki de hayatında bir dönüm noktası olmuş.
Çünkü daha öncesinde bir caz kulübücüsü.
Ve çok sağlıksız bir hayatı varmış.
Sürekli kilo alıyor, günde 60 tane falan sigara içiyormuş yani.
Diyor ki artık ben bu alışkanlıklarımı değiştiriyorum.
Karısına diyor ki kalk gidiyoruz taşraya.
Ondan sonra da çok düzenli, çok sağlıklı beslenen, her gün yürüyüş yapan, gerekirse o sosyal davetleri bile kaçıran bir adam Murakami.
Benim için diyor bu yaşam stilim daha önemli diyor.
Böyle bir insan, düzenli, tertipli yaşayan bir adam.
Şimdi bir başka yazarla devam edeceğim ama en merak ettiklerinizden biri olduğuna o kadar eminim ki Franz Kafka.
Kafka'nın çalışma stili bana her zaman çok tuhaf görünmüştür.
Şöyle zaten sigortada çalıştığını biliyorsunuz.
Sabah 8'de işe gidiyor.
O zamanlar öğlen 2-3 gibi işten çıkılıyormuş arkadaşlar enteresan.
2-3 gibi çıkıyor hemen hızlıca bir yemek yiyor.
Sonra 3.30-4 gibi öğlen 3.30-4 gibi hemen vurup kafayı yatıyor.
Şöyle 3 saat falan uyuduktan sonra akşam 7.30 gibi uyanıyormuş.
Hemen camları açıyormuş.
Bence bu işte soğuk şok uyguluyor kendisine bir anda kendine gelebilmek için.
Ama bu camları açtıktan sonra çırılçıplak soyunurmuş Kafka.
Ceresan çıplak bir şekilde egzersiz yapıyor 10 dakika boyunca.
Daha sonra üstünü başını giyiyor artık giyiniyor mu bilmiyorum.
Giyiniyordur herhalde. Bir saat yürüyüş yapıyor ve eve geri dönüyor.
Akşam yemeğini yiyor.
Tam bir otomat değil mi anlattığım şeyler?
Yazık ya adam yazmak için neler yapıyor.
Akşam yemeğini yiyor ve daha sonra yazmaya oturuyor.
Yaklaşık gece 10'dan bazen sabaha kadar yazıyor.
Bazen de gece yarısı 3'e kadar yazıp tekrar uyuyup o şekilde işe gidiyormuş.
Bir de Felis diye bir arkadaşı var Kafka'nın ona yazdığı mektupta dedikleri benim çok hoşuma gitmişti gerçekten kulağımıza küpe olacak nitelikte bir sözlerdi demişti ki zaman kısa zaten benim direncim
sınırlı biliyorsunuz hasta bir bedeni var Kafka'nın ofis deseniz kabus gibi.
Evim gürültülü ve şayet benim yani keyifli basit bir hayat sürebilmem mümkün değilse insan ustaca manevralarla kendine yer açmak zorunda kalıyor demişti.
Yani eğer bir tutkunuz varsa bir hedefiniz onun peşinden gitmek için hayatınızda böyle yerler açmanız gerekiyor bir şeylerden fedakarlık yapmanız gerekiyor diyor Kafka.
Kafka'da işte hayat stilini böyle düzenlemiş eğer böyle düzenlemeseydi şu an bizim Kafka'dan haberimiz bile olmayacaktı.
İstimalle şöyle diyecekti. Ya vaktim yok lanet olsun işte iş hayatımda şöyle deyip yazı yazmayı bırakacaktı.
Yalnız sunduğu bahaneler yani 1912 yılında bunları söylemiş Kafka.
Şu anda 2022 yılındayız ve insanların bahaneleri aynı fark ettiniz mi?
Evim işte çok gürültülü.
Kabus gibi bir ofis hayatı yaşıyorum.
Hiç keyfim yok.
Ondan sonra zaman deseniz zaten kısa.
Biraz da hastalığım var. Bunların hepsi Kafka'da da vardı.
Lütfen böyle bahaneleriniz varsa bunun arkasına sığınmayın diye bunu anlattım.
Hadi devam edelim. Şimdi Alman felsefesinin mihenk taşlarından biri olan İmmanuel Kant'a bakacağız.
Aşırı disipliner, aşırı otomat bir karakter inanamayacağınız kadar.
Bütün hayatını Prusya'nın böyle ıssız bir ilinde yaşayarak geçirmiş.
Onun dışına çok nadiren çıkmış bir adam.
Hatta birkaç saat uzaklıktaki deniz kıyısına bile gitmemiş.
Zaten müzmin bekar biliyorsun.
40 yıldan uzun bir süre bölgedeki üniversitede ders veriyor.
O kadar düzenli bir hayatı var ki gri bir paltosu varmış Kant'ın arkadaşlar.
Bir de bastonu var İspanyol bastonu.
Onu alırmış evden çıkarmış ve komşuları Kant'a bakarak saatin 3.30 olduğunu bilirlermiş.
O kadar dakika yaşayan bir adam.
Yani böyle bir hayat tarzı belirli bir tek düzelik var hayat tarzında.
Bu sadece bir alışkanlık değil bence.
Artık bunu ahlaki bir ilkeye dönüştürmüş Kant.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
günlük rutinlerine istisnasız olarak uymuş.
Zaten Kant'a göre bir insanın karakteri yani yıllara yayılan çeşitli deneyimlere dayanarak akla uygun biçimde seçtiği bir yaşam düzenleme biçimiydi ve gerçekten de 40 yaşına gelene kadar insanın gerçek
anlamda bir karakter geliştiremeyeceğini düşünüyordu Kant.
Belki de bundan dolayıdır.
40'ından sonra asla düzeni sekmemiş hiçbir şekilde.
Bir de yalnız yaşadığı için evde zaten bir hizmetlisi de var.
Emekli asker. Can bilmasın dediği gibi.
Bu adam emir almış Kant'tan.
Kant diyormuş ki benim kesinlikle fazla uyumama izin vermeyeceksin.
Beni sabah 5'te yataktan kaldıracaksın her gün.
Her gün 5'te yataktan kaldırılıyor Kant hizmetçisi tarafından.
Daha sonra işte bir çayı varmış böyle bir iki fincan açık çay içiyormuş her gün.
Bir tane de pipo hakkı koymuş kendine.
Onun dışına kesinlikle çıkmıyor.
Piposunu içiyor. Sonra da ders vermeye gidiyor.
Bu Kant'ın hayatı bu şekilde geçiyormuş.
Yani ne kadar düzenli otomat bir hayat hiçbir zaman...
Akışına bırakmamış. Bazen kendimi kant gibi hissettiğim anlar oluyor.
İtiraf ediyorum. Hatta geçenlerde annem dedi ki bana sen dedi böyle işte 18-19 yaşlarındayken alarm kurardın.
Hatırlıyorsan dedi. Alarm kurardım ve işte maske saati, kitap okuma saati, bilmem ne saati.
Hep böyle saatlerim varmış ve alarm çalıyormuş.
Ben bunu da tamamen unutmuşum.
Annem dedi ki neden hani böyle yaşıyorsun?
Gerçekten bilmiyorum. Yani içimde yaşlı biri var.
Yükselen oğlak. Abi kurtulamıyorum bundan.
Çok kötü bir şey bu. Ve ben hep şey derim böyle.
İnsanların dinlediği şarkılara bakın.
Orada mutlaka hani bilinçaltından bir şey vardır o insanın derim ya.
Kendi kendime yakalandım geçen bunu söylerken.
Instagram'a bir story atmıştım ya.
Bu parça için kurşun atar kurşun yerim.
DJ Regarde'ın Ride It parçası.
Onu açtım son ses dinliyorum.
Ve bir anda böyle kafamda şimşekler çaktı.
Bir aydınlanma yaşadım. Çünkü parçada diyor ya akışına bırak ya işte kontrol.
rolü kaybet. Yapmadığım bir şey bu benim.
Yani benim için çok korkunç bir şey bu.
Ben o yüzden gece hayatını da sevmem.
Evet çok saçma biliyorum hani çok gencim bunları söylemek için ama öyle.
Diyorum ya yaşlı.
Yani Kant gibiyim.
O zaman kapanışımızı Kant'a benim en sevdiğim parçayı göndererek keşke hayatta olsaydım ve sen de akışına bırakabilseydin diyerek kapanışı yapalım.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim.
Ortamlarda Satılacak Bilgi.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilirler.
Bir sonraki podcastı sakın kaçırmayın.
Çünkü Tesla olacak. Jean Paul Sartre olacak.
Picasso olacak. Descartes olacak.
Van Gogh olacak. Bir sürü isim var.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
