
ING hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyalardan faydalanmak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "ING" hakkında reklam içerir*
Transkript
İNG Türkiye'nin katkılarıyla hazırlanan, Ortamlarda Satılacak Bilgi podcastı başlıyor.
Herkese merhaba, ben Merve.
Hoş geldiniz. Bugün günlerden cumartesi, edebiyat aşıklarının belki de en sevdiği tatil günlerinden diye düşünüyorum.
Bol okumalı bir gün diliyorum sizlere.
Bugün ne konuşacağız? Gregor Samsa.
Bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu demem yeterli bence.
Onun eserleri bir çağın son modası olmanın çok ötesindedir.
Doğrudan dünya yazılıdır diyebiliriz.
Dava, Dönüşüm, Şato, Milena'ya Mektuplar ve Babaya Mektup eserleri en ünlüleri.
Kafka'nın erken dönem metinlerinden birinde bir adam sarhoşun birine kendisini takdim ederken şöyle söylüyor.
23 yaşındayım.
Ama hala bir adım yok diyor.
Kafka'nın var olma kaygılarını anlamadan romanlarını da anlayamayız diye düşünüyorum.
O yüzden bugün onun edebi eserlerinden daha çok hayatına şöyle kısa bir bakış atalım istedim.
Hadi o zaman başlayalım.
Öncelikle tabii ki doğumuyla ve aile yaşantısıyla başlamak istiyorum.
Nabokov, Gregor Samsa böcek kılığına girmiş bir insandır.
Ailesi ise insan kılığına girmiş bir böcektir der.
Bence çok çarpıcı bir tanım diye düşünüyorum.
3 Temmuz 1880...
3 yılında Prag'da doğuyor Kafka.
O zamanlar Prag Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası.
Bugün ise Çek Cumhuriyeti'nin başkenti.
Henüz gidemedim. Çok merak ettiğim yerlerden birisi.
Prag'da Almanca konuşan Yahudi, orta sınıf bir ailenin oğlu.
Aslında onun ailesiyle özellikle de babasıyla olan ilişkisine ayrı bir podcast gerekir diye düşünüyorum.
Çünkü Kafka deyince direkt babası yani onu pas geçemeyiz.
Üzerinde emeği büyük yani çektiği ruhsal ızdıraplar açısından söylüyorum.
Kafka'nın babasıyla başlamak istiyorum hatta.
14 yaşındayken babası gurbete gönderiliyor ailesi tarafından çalışması için.
Babası kasap ve askerliğini yaparken komutanlığa kadar yükselmiştir Kafka'nın babası.
O yüzden o kadar sert ve otoriter bir tutumu var diye düşünüyorum.
Askerlik bittikten sonra da Praha'ya yerleşiyor.
Ve 30 yaşındayken Kafka'nın annesiyle evleniyor.
Her ikisi de orta sınıf bir Ashkenazi Yahudisi.
Babasının adı Herman Kafka.
Annesi Yulia. Annesi daha eğitimli bir babasından azaran.
Evleniyorlar ve Kafka'nın babası evlendikten sonra kısıtlı imkanlarıyla iş kuruyor.
Karısının ailesinin desteğiyle.
Ve herkes tarafından sayılan bir isim yapıyor bu işte.
Şimdi ne işiymiş o Merve demiş olabilirsiniz.
Fantezi eşya, giyim dükkanı böyle...
Paralkendici, tuhafiye gibi düşünebilirsiniz.
Hatta bu iş yerinin logosu küçük bir karga.
Bu arada Çekçe'de kavka denir kargaya.
Kavka, kafka olmuş.
Bu arada aklıma Murakami'nin sahilde kafka kitabının kapağı geldi.
Çoğu kişinin gelmiştir diye düşünüyorum.
Ne kitaptı ama. Ne diyordu o kitapta?
İnsan kendisinin eksik parçasını bulma umuduyla aşk olur.
Bakalım bizim Kafka'mızın eksik parçası Milena mı yoksa başkaları mı?
Devam edelim. Aşklarına da değineceğiz çünkü.
Kafka'nın anne ve babası evleniyor.
Daha sonra altı çocukları oluyor.
Franz Kafka ilk doğan çocukları.
Kafka'dan sonra doğan iki erkek çocuğu ölüyor.
Ve üç kız kardeşi var Kafka'nın.
Onlar hayatta kalıyor Kafka ile beraber.
Ama onlar da maalesef Yahudi katliamında işte Holocaust'ta ölüyorlar arkadaşlar.
Derin bir ah çektim şu an.
Freud'un da kız kardeşleri bu şekilde katledilmişti.
Yahudi oldukları için Holocaust'ta katledildiler.
Ama Freud kurtulmuştu hatırlarsanız.
Neyse Kafka'nın çocukluğuna bakacak olursak oldukça yaralı, çok yalnız bir çocuk olduğunu görüyoruz.
Annesiyle babası bütün gün çalışıyor.
Annesi babasına yardım ediyor.
Kafka ve kardeşleri bakıcılarla büyümüştür.
Bu arada Kafka Yahudi dedim.
Biliyorsunuz ki anne çok önemli.
Kafka'da zaten genelde annesinden ve onun ailesinden bahseder.
Anne tarafında böyle hahamlar, doktorlar çok fazlaymış.
Hele ki bir büyük dedesi var Kafka'nın.
İnanılmaz dindar bir adam ve böyle çok enteresan buldum onu.
Çünkü yaz, kış buz gibi ırmakta böyle baltasıyla buzları kırarak yıkanan bir adammış.
Çok da uzun süre yaşamış yani elbe ırmağında sürekli bunu yaparmış.
Annesinin tarafı babasına göre daha varsıl diyebilirim.
Hatta bir bira fabrikaları varmış.
Neyse Herman Kafka çocuklarının hepsini Alman okullarına yazdırıyor ama tabii erkek çocuğu olduğu için Frans Kafka'nın eğitiminin üzerine daha fazla düşmüşler.
Alman toplumunun böyle bir parçası olmaya çalışmışlar her zaman dilini öğrenmeye çalışmışlar.
Çek Yahudi bir taşra emekçisi olan babası Herman Ghetto'nun kenar mahallelerinden birinde oturuyormuş evlenmeden önce.
Annesi de Alman Yahudi bir kent soylu aileye mensup daha lüks bir semtte oturuyor.
Kafka da bu getto bölgesinin sınırında büyümüş ve sonradan yeniden kurulup düzenlenmiş burası ama o halini hiçbir zaman unutmamış.
Kafka, Praha'nın eski kent kesiminin göbeğinde yaşamış daima ve çok çok seyrek ayrılmıştır buradan.
Hatta bir keresinde şöyle diyor arkadaşına, pencereden dışarı bakıyor ve aşağıda binaları gösteriyor ona.
Diyor ki şu bina diyor benim okuduğum lise, yüzü bize dönük olan bina üniversite, biraz ileride solda da benim çalıştığım büro var.
İşte bütün yaşamım...
Parmağıyla böyle küçük bir daire çizmiş.
Bu küçük daire içine hapsolmuş durumda demiş.
Aslında Kafka'nın ailesini belki anlatmama bile gerek yok.
Çok ilgisizlermiş yani hep böylelermiş.
Kafka ile evdeki aşçı kadın ve 10 yıl ailenin yanında çalışmış olan hizmetli bir kadın var.
O ilgilenmiş genelde. Yani Kafka evde otorite sahibi iki kadınla büyüyor.
Sonra da bir Fransız mürebbiye katılıyor aralarına durumları iyi olduğu zaman.
Çünkü ilk başta orta sınıf bir aileyken daha sonra çok zenginleşiyorlar.
Ama çocuklarının eğitimiyle pek de ilgilenmemişler.
Yani okula verip gerisini düşünmeyen ailelerden diyebilirim.
Anne ve özellikle babası akşamları böyle sofrada emir ve direktifler yağdıran böyle ilgili baba rolü kesen bir adam.
Kafka'nın özgüvensizliğin sebebi babasıdır.
Hayatını çok derin etkilemiştir.
Çok katı, çok buyrukçu, çok üst perdeden konuşan, asla sevgisini göstermeyen, sürekli aşağılayan bir baba.
Ki size daha önce ben Kafka'nın babaya mektup kitabını önermiştim diye hatırlıyorum.
Orada der ki Kafka babasına sen bir çocuğa...
Ancak kendi yaratılışına uygun olarak davranabilirsin.
Güçle bağırıp çağırarak birden kızıp parlamalarla öte yandan bu da tam senin aradığın bir davranıştı.
Çünkü beni güçlü ve cesur bir çocuk olarak yetiştirmek istiyordun.
Aslında buradan belli değil mi baba profili?
Annesi de duygusal olarak böyle destek vermeyen uzak ve mesafeli bir kadın yani yetersiz bir kadın duygusallık konusunda.
Kafka 1885-93 yılları arasında Alman erkek ilkokuluna gönderiliyor.
Ve 93'te ilkokulu bitirince yine dili Almanca olan bir devlet lisesine gönderiliyor.
Ama bu okul Avusturya monarşisinin memurlarını yetiştiren bir okul.
Okulun eğitimi çok katı.
Öğretmenler çok kuralcı ki bunu Stefan Zweig bölümünde anlatmıştım diye hatırlıyorum.
Bayağı old but goldlar hatırlar.
İşte Kafka'da aslında Zweig gibi çok çekiyor bu eğitim sisteminden.
Çünkü çok ezberci. Şimdi merak etmişsinizdir yani bu kadar zulüm olan eğitim ne ola ki acaba diye.
Geçenlerde İlber Ortaylı'nın bir konuşmasına denk gelmiştim.
O da bizim böyle eğitim sistemimizi eleştirirken diyordu ki antik dilleri bilmiyoruz.
Hani bunları öğrenmeliymişiz.
Gerçekten çok ütopik geldi şu an.
O dönem Latince ve Yunanca için çocukları çok zorluyorlar.
Antik dünyanın ruhunu kavramaları için.
Ama çoğu öğrenemiyor.
Çünkü gereksiz ve Angarya geliyor.
Diyorlar ki bu artık ölü bir dil.
Kullanılmıyor. Neden bunu ezberletmeye çalışıyorsunuz?
Gerçekten büyük bir ezberci sistem var o dönem.
Örnek ver Merve. Mesela 5.
sınıf öğrencilerinden şunu istiyorlar.
Diyorlar ki... En ünlü Alman yazarların 470 dizisini ezberleyin gelin.
Sınavda da bunları soruyorlar.
Düşünsenize yani ezberin dik alası.
Yani Kafka'nın böyle hayatında yaşadığı zorluklar yetmiyormuş gibi bir de bu ezberce eğitim sistemiyle uğraşıyor aynı bizim gibi.
Bildiğiniz gibi bu bölümü ING Türkiye'nin katkılarıyla hazırlıyoruz.
Kafka'nın sıra dışı hayatı ve yaşadığı zorluklardan sonra hayatımıza kolaylık getiren, ihtiyaçlarımızı karşılamaya yönelik ING'nin yeni ödeme sisteminden bahsetmek istiyorum.
ING taksitle normalde kredi kartıyla belirli sayıda taksit yapılabiliyorken ING taksitle ile anlaşmalı iş ortaklarında peşin fiyatına 36 aya varan taksit yapılabiliyor.
Seçtiğiniz ürüne göre yapılabilecek taksit sayısı değişse de 36 aya varan taksit seçeneği çok iddialı gerçekten.
Hem de kredi kartı sahibi olmak veya yeterli limitin olması gibi dertler de yok.
Harcamalarınız git gide büyüyorken yüklü miktarda bir alışveriş yapacaksanız ve kart limitiniz yetersiz diyelim.
ING'li olun ya da olmayın 10 binden fazla anlaşmalı mağazadan ING taksitle ile 36 aya varan taksitlerle alışveriş yapabilirsiniz.
Siz de alışverişlerinizi ING taksitle ile peşin fiyatını 36 aya varan taksitlerle ödeyin.
Masrafları düşünmeyin.
E sonuçta ING kalıpların dışında hayatın içinde senin yanında.
Anlaşmalı mağazaları görmek ve ING taksitleden yararlanabilmeniz için podcast açıklamalarına link bırakıyorum.
Belki böyle Kafka ile ilgili çok mutlu bilgiler veremedim ama en azından ING taksitle biraz moralleri yükselttiğimizi düşünüyorum.
Devam ediyorum. Bu arada Kafka Yahudi eğitimi de almıştır arkadaşlar 13 yaşına kadar.
Sonra yılda bir kere falan sinagoga gidiyor.
Zaten babasını da sırf böyle gösteriş amaçlı gitti diye eleştiriyor bu konuda mektuplarında.
Bir yerde şey diyor sendeki Musevilik yok denecek kadar az.
Yani bir şaka gibi hatta diyor.
Hatta o kadar bile değil diyor.
Senin tek derdin toplum tarafından takdir görmek demeye getiriyor.
16 yaşındayken Darwin'le tanışıyor ve onu okumaya başlıyor.
Bayağı da etkileniyor. Kafka lisede nasıl biriydi derseniz.
Liseden bir arkadaşı onun için şöyle bir yorumda bulunmuş.
Diyor ki Kafka için karakteristik bir şey söylemem gerekirse şunu diyebilirim.
Onda dikkat çeken hiçbir şey yoktu.
Her zaman tertipli, hiç dikkat çekmeyen, güvenilir biriydi.
Ama asla şık değildi.
Okulla arası pek iyi değildi.
Bizimle hiçbir zaman senli benli olmazdı.
Bir çeşit camdan duvar kendisini sarıp kuşatırdı demiş liseden bir arkadaşı.
Aslında çok şey ifade ediyor değil mi bu sözler onun hakkında?
Ve Kafka daima böyle kendine özgünlüğünü korumak istemiştir hayatı boyunca.
Hatta günlüğünde şu satırları yazmış.
Sivriliğinin köreltilmesi bile başarılamayan bir diken benim için varlığını hep koruyordu.
Şu cümleye bakın ama ya.
İç dünyasında kopan fırtınalar.
İşte bu süreç 12 yıl sürüyor arkadaşlar.
Sonra zaten komple kendi kabuğuna çekiliyor Kafka ve gelişim süreci başlıyor diyebilirim.
Kafka'da bir de çok enteresan bir şey var.
Asla böyle kendi başarısına inanmıyor.
Imposter sendromu diyoruz ya.
Hep kendini başarısız zannediyor.
Hep böyle tesadüf eseri başarılı olduğunu düşünüyor.
Hatta bir mektubunda lise sonuna kadar başarıyla gelişine inanamadığını söylemiş.
Ve eninde sonunda öğretmenler benim bu eşine rastlanmadık yürekler acısı durumumu görecek.
Ve benim gibi en yeteneksiz, en bilgisiz öğrencinin nasıl kimse farkına varmadan bulunduğu bu sınıfa kadar geldiğini araştırıyor.
Araştıracak diyor. Yani bakar mısınız böyle bir inançsızlık var kendisine.
16 yaşına baktığımız zaman artık sosyalizme yöneldiğini görüyoruz.
Biraz böyle kişisel bir sosyalizm bu ama.
Hatta sınıfta bir tek o kalıyor sosyalizmi savunan.
Ve ona rağmen yakasına kırmızı karanfilini takmayı ihmal etmiyor inancını göstermek için.
Kırmızı karanfili 1 Mayıs'tan da hatırlarsınız.
İşçi bayramında o sosyalizmin ve işçi hareketinin sembolüdür kırmızı karanfil.
Kafka o karanfili oraya böyle gösteriş olsun.
diye takmamıştır yakasına. Muhtemelen toplumsallığa karşı duyulan gizli özleminin temsiliydi o karanfil.
Tıpkı Kafka'nın her eserinde gördüğünüz bilmiyorum dikkat ettiniz mi pencereler gibi oralara geleceğiz az sonra.
Kafka'nın lisenin son döneminde bir arkadaşı var.
Ve üniversitenin ilk senelerinde de onunla takılıyor.
Adı Oscar Polak.
Hep böyle mektuplaşıyorlar.
Sonra Polak üniversiteye gidince yavaş yavaş uzaklaşıyorlar.
Bu dostluktan daha doğrusu Polak uzaklaşıyor.
Kafka da ona sitem dolu bir mektup yazıyor.
Diyor ki bütün gençler arasında aslında tek konuştuğun kişi sendin.
Başkaları hep ikinci derecede bir önem taşıdı.
Sen başka pek çok şey dışında...
Adeta bir pencereydin benim için.
Sokaklara bakabileceğin bir pencere.
Ne var ki bunu ben başaramıyordum diyor.
Bakın yine pencere var.
Aslında arkadaşı onun topluma karışması için bir basamak, bir aracı görevi görüyor.
Pencere deyince benim aklıma direkt Kafka geliyor.
Onun için o kadar önemli ki pencere.
Mesela erken dönem yazılarından birinde diyor ki kim terk edilmiş bir hayat yaşar, yine de bazen insanlar arasına karışmak özlemi duyarsa, kim günün değişik zamanlarını, havadaki,
iş durumundaki değişiklikleri dikkate alarak tutunabileceği rastgele bir insan kolu görmek isterse, sokağa bakan bir pencere olmadan, Uzun süre yapamaz diye yazmış.
Bu pencere olayını da en meşhur eseri zaten dönüşümünden anımsarsınız diye düşünüyorum.
Böceğe dönüştüğünde o camdan bakışı, dış dünyayla olan ilişkisi o pencereyle kurmuştu çünkü.
Sonra içine içine döndükçe dış dünya ne olmuştu?
Sislenmişti. Ve Gregor hayattan elini eteğini çekip bir pencerenin önünde böyle değişimini, dönüşümünü gerçekleştirdi.
Ve Kafka'nın yazışmalarında, günlüklerinde böyle bir yığın pencere göndermesi vardır.
O yüzden okurken bence pencereli yerle...
Böyle altını çizin ve dikkat edin derim.
Hatta bu konuda bir rüyası var.
Çok etkileyici bir rüya. 19 Nisan 1916'da bir kabusunu yazıyor günlüğüne.
Rüyasında böyle evin önünden bir alay geçiyor ve babası bu alayı görebilmek için pencereye fırlıyor.
Ama bu pencerenin sokağa doğru böyle keskin bir eğilimi var.
Kafka'da babası böyle aşağı düşmesin diye onu kavramaya çalışıyor arkasından.
Çünkü babası böyle baya baya aşağı sarkıyor pencereden aşağı bakmak için.
Babasının giysisi.
Elini kavruyor düşmesin diye ama o böyle yapınca babası böyle şeytani bir biçimde daha da aşağı sarkıyor ve Kafka babasıyla beraber aşağı düşmemek için çok da çelimsiz biliyorsunuz.
Çelimsiz bedeniyle ayaklarını böyle sabit bir yere geçirebilmek için bir yol arıyor ve fiziksel gerilimi çok yüksek bir rüya ve düşmeden önce Kafka uyanıyor bu kabustan.
Böyle bir rüya yani babasına yazdığı mektuplardan yola çıkarak aslında baba oğul çatışması.
Rüyasına yansımış diyebiliriz.
Herman Kafka oğlunun edebiyat tutkusuna hiç saygı duymayan oldukça zalim bir baba.
Pencere pervazını aşmak yani iki dünya arasındaki ayraç o aslında.
Dış dünya ve iç dünya onu aşma korkusu.
Ve pencere tabii ki intihar demek arkadaşlar ki 8 Mart 1912'de şöyle yazmıştır günlüğüne.
Koltukta bir saat boyunca pencereden aşağı atlamayı düşündüm demiş.
Ve arkadaşına yazdığı bir mektupta yine şöyle söylüyor.
Ailesi ve kendi ihtiyaçlarını eş zamanlı uzlaştıramadığını yazmış.
Ve şöyle demiş. Ya herkes uyuduktan sonra pencereden atlamak ya da önümüzdeki iki hafta içinde her gün fabrikaya ya da Kayınbiraderimin hukuk bürosuna gitmek demiş.
Neden böyle diyor? Çünkü fabrikayla ilgilenmek istemiyor.
Yazı yazmak istiyor ama bir yandan suçluluk da hissediyor.
Yani yazıları kesintiye uğrayacak.
Kafka için çünkü yazmak gerçekten yaşamak gibi ilaç gibi bir şey.
Yazamadığı zaman böyle hayat damarı kesilmiş gibi oluyor.
Yani bir varoluş biçimi.
Hatta yazmaya başlamadan önce atlamaya karar verdiğini ama yazmaya başlayınca o hissin birden uçup gittiğini yazmış.
Yani daha ne desin. Belki de çoktan intihar etmişti yazmasaydı Kafka.
Pencere Kafka için aslında böyle dışarıdaki toplumu seyreden.
Aynı anda hem o topluluğa katılmak hem de kendi özbenlik duygusunu korumak için mücadele eden böyle soyutlanmış bir bireyle ilgili o pencere imgesi.
Aslında Kafka'nın temel halidir diyebiliriz.
Kişi pencerenin sınır bölgesinde böyle başarısızlıkla özdeşleşmeye eğilimli, yılmış bir seyirci olarak da kalabilir.
Toplumdan koparak iç dünyasına da çekilebilir.
Gregor Samsa gibi. Hani Gregor Samsa kendi kimliğini korumak için savaşmak zorundaydı o kitapta hatırlarsanız.
Ve onun odası üç yanı aile üyeleriyle çevrili, herkese açık bir kabin gibiydi.
Bu arada açlık sanatçısını okuyanlar da hatırlayacaktır.
Yine bir kabinin içerisindeydi ya baş kahraman.
Ve Gregor Samsa'da o odasının kapısı herkesin içeri girmesini sağlıyordu değil mi?
Tek kişisel alanı o pencereydi Gregor Samsa'nın.
Ve oradan baktığı zaman o hissettiği özgürlük hissini anımsarsınız.
Ama o dönüşümden sonra pencereden baktığında yalnızca sis görünüyordu.
Çünkü içine dönmüştü. Bu kötü bir şey mi derseniz Kafka'ya göre bu dönüşüm aslında kötü anlamda değil.
Hep böyle bir kötülük yüklüyoruz oradaki o metamorfoza aslında değil.
Çünkü bir mektubunda diyor ki Kafka eğer biri kapıyı ve pencereyi dünyaya karşı sürgülerse...
O kişi zamanla bir suret yaratır ve güzel bir hayatın gerçekliğine ilk adımını atar demiş 1 Mart 1913'de yazdığı günlüğüne.
Neyse dönelim okul hayatına 1901'de Temmuz'da Kafka lisede olgunluk sınavını veriyor ve ileride felsefe okumak istediğini düşünerek gidip bunu babasına iletiyor.
Baba diyor ben felsefeyi meslek olarak düşünüyorum.
Babası tabii ki kıyametleri koparıyor.
Sonra Kafka kimya bölümünde okumaya başlıyor ama hiç memnun değil.
Burada kısa bir süre okuduktan sonra babasının isteği doğrultusunda hukuk okumaya başlıyor.
Yine pek memnun olmasa da devam ediyor ve üniversitedeyken iyi bir şey oluyor.
Kitap okuma kulüplerine katılıyor.
Orada hayatını değiştiren kişiyle tanışıyor Kafka.
Max Braud. Yani Kafka'nın ölene dek yanında olan arkadaşı diyebilirim.
O da bir Yahudi. Ama Max Braud kimine göre bir hain, kimine göre sadık bir dosttur.
Kafka'nın kankisi.
Olay şöyle. Kafka öldükten sonra bütün mektuplarımı, her şeyimi, yazılarımı yak diye vasiyet etmiştir Max'a.
Max da bunları çarşaf çarşaf yayınlamıştır.
Ama ben bu konuyu bir açmak istiyorum yeri gelmişken.
Bunların yayınlanacağını Max'ın bunları yakmayacağını gayet biliyordu her şeyin farkındaydı.
Neden öyle diyorsun Merve?
Çünkü demiş ki bir yazısında bakarım sonunda düpedüz bu kendim için yapmış olduğum karalamalar ya da işte eğlence olsun diye yapmış olduğum bu çizgidirmeler yayınlanıp çıkmış.
İnsan olarak güçsüzlüklerimin özel kanıtları basılır hatta satılır da.
Çünkü başta Max Broad olmak üzere dostlarım yazdıklarımı sanatsal ürünlere dönüştürmeyi kafaya koymuş.
Ben de yalnızlığımın söz konusu belgelerini yok edecek gücü gösterememişimdir.
Gerçekten o kadar rezil, o kadar yüzsüz biriyimdir ki yazılarımın yayınlanmasına ben...
Kendim de katkıda bulunuyorum demiş Franz Kafka.
Daha ne desin artık bence Max Brod'u suçlamayı bıraksınlar.
Çünkü biliyordu dediğim gibi.
Neyse dönelim hukuk okumasına Kafka'nın.
Aslında dediğim gibi hukuku hiç istemeyerek okumuştur ama bitirmeyi de başarmıştır.
Ve bu arada Max Brod'la arkadaşlığı da iyice sıkı fıkı olmuştur.
Nasıl tanıştıklarını söylemeyi unutuyordum az kalsın.
O edebiyat kulübü dedim ya orada Max Brod Nietzsche çiçeğim hakkında ağır söylemlerde bulunuyor.
Nietzsche'ye sahtekar falan diyor.
Kafka da haliyle Nietzsche'yi çok sevdiği için savunuyor.
Çünkü böyle buyurdu Zerdüç'ten inanılmaz etkilenmiştir Kafka.
Hatta Kafka bir mektubunda der ki sanırım insanın yalnızca onu ısıran ve sokan kitaplar okuması yerinde olur.
Okuduğumuz kitaplar bir yumruk gibi tepemize inip bizi uyandırmadıktan sonra neye yarar demiştir.
Bir kitap içimizdeki donmuş denizin buzlarını kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır.
Bence çok anlamlı bu söyledikleri.
Yani Nietzsche'nin aslında bize yaptığı şey.
Tam olarak bu bence.
O yüzden de çok seviyor.
Ve Kafka hukuk stajını bitirip iş hayatına atılıyor arkadaşlar.
Ama böyle sabah 8 akşam 6 çalışma saatleri asla ona uymuyor.
Zaten para peşinde biri de değil.
Çünkü tek derdi yazmak.
Yazmak için vakti kalmadığı için aşırı derecede mutsuz oluyor ve istifa ediyor.
Kendine böyle daha çok zaman kalacağını düşündüğü bir işe giriyor.
Bu da iş kazası sigortacılığı.
Saat 2'de işi bitiyor.
O da ne oluyor demiş olabilirsiniz.
Nemrut babası tabii ki yine hoşnut değil.
Vay efendim sen yıllarca hukuk okudun sigorta memurluğunda ne işin var diye kızıyor.
Yani ne kadar sıradan bir işin var diye.
Çünkü adamın işi gösteriş yapmak biliyorsunuz.
Kafka'nın derdi dediğim gibi asla para pul değil.
Tek derdi yazı yazmak ki zenginlikle ilgili düşüncesi de şu.
Zaten varsıl bir ailenin oğlu ama zenginliği küçümsüyor.
Diyor ki zenginlik dediğin nedir ki?
Bazıları için eski bir gömlek bile servettir.
Bazılarınınsa milyonlarca parası vardır.
Ama öyleyken yoksul bilirler kendilerini.
Zenginlik düpedüz görece bir şeydir.
Doyum sağlamaz insana.
İnsanı sahip olduğu nesnelerle bağımlı kılar ve boyuna yeni kazançlarla, yeni bağımlılıklarla bunların elden çıkıp gitmelerini önlemek zorunda bırakır der.
Zenginlik maddeye dönüşmüş bir güvensizliktir sadece.
Hem annemle babamın hepsi.
Benim değil diye de not düşmüş günlüğüne ama ne yaparsa yapsın Kafka yine babasının sözünü kuzu kuzu dinlemek durumunda kalıyor.
Çünkü kız kardeşinin eşi çok çalışkan damatları ve adam damadına hayran onunla ortak bir fabrika açıyor.
Başına da diyor güvenilir olması için bizden birini koyalım Kafka'yı koyalım diyor ve Kafka babasının zoruyla fabrikatör oluyor.
Ama ne oluyor aradan biraz zaman geçince Kafka yine yazı masasına, yine kitaplarına yazıp çizmeye geri dönüyor ve haliyle babasıyla papaz oluyor.
Çünkü fabrika kapanıyor Kafka'nın yüzünden ilgilenmediği için.
Ve Kafka bundan dolayı büyük bir vicdan azabı ve suçluluk duyuyor.
Üzerinde büyük bir baskı var. Merve, Kafka bu arada neler yazıp çizmiş derseniz.
Şöyle ki ilk eseri 1904'te yazdığı Bir Savaş'ın Tasveri.
Bunu üniversite yıllarında yazmayı deniyor.
Sonraki de Taşra'da Düğün Hazırlıkları adlı bir yazısı var 1907'de.
Sonra 1908'de sigorta memuru oluyor dedim.
İşte o arada bir dergide Gözlem adlı bir düz yazısı yayınlanıyor Kafka'nın.
1909'da da artık bu günümüze kalan günlükleri var ya onları tutmaya başlıyor.
1910'da Paris'e gidiyor arkadaşı Max ve Otto ile.
Kafka'nın kısacık bir hayatı var biliyorsunuz.
Yalnızca 40 sene yaşamıştır ve bu 40 senenin %95'ini Pırak'ta geçirmiştir.
1911'de yine Max'la beraber İsviçre'ye, İtalya'ya, Paris'e ve arkasından da Zürich Senatoryum'una gidiyor.
Artık hastalıkları başlıyor ve o arada zaten babası fabrikayı kuruyor dedim.
Sonra 1912'de Kafka hazımsızlık, zayıflama ve sinirsel şikayetlerle bir kuruma yerleşiyor.
İşte bu kurumda ona özel bir kür uygulanıyor arkadaşlar.
Biliyorsunuz Kafka çiğ beslenir, etsiz beslenir ve açık havada jimnastik yapar.
Bunların hepsini burada adet edinmiştir.
Hayat tarzı haline getirmiştir.
Hani bir podcast'ta anlatmıştım ya Kafka'nın ritüelleri gibi bir şey.
Camın önünde çırılçıplak jimnastik yapıyor demiştim.
Bayağı gülmüştünüz. Aslında onun sebebi bu.
Bu bir kür. Jungborn adlı bir kür.
Onu uygulamaya çalışıyor sürekli.
1912'de çok önemli bir şey oluyor.
Kafka bu gözlem adlı bir kitabı var dedim ya.
Onun metinlerini der. İşte
bu kadın iki kere nişanlandığı kız Felice Broad arkadaşlar.
Arkadaşı Max Brod'un uzaktan akrabası.
Sonra Kafka, Felis'ten çok hoşlanıyor.
Kız aslında Brod'un yazılarını daktilo ediyormuş.
Bir diktafon şirketinde çalışıyormuş.
İşte Kafka bunları öğrenince bayağı bir yükseliyor böyle.
O da Yahudi işte İbranice ile uğraşıyor falan.
Kafka da aynı şekilde İbranice'ye merak salmıştır.
Tiyatro gruplarında yer alıyor falan.
Böyle bir dönemi var. Sonra işte Kafka diyor ki Pırak'taki Çeklerin yani Yahudilerin Filistin'e gittiğini söylüyor Felis'e.
Felis de diyor ki gelecek sene beraber gidelim.
Hemen oracıkta ilk tanışmada böyle bir karar veriyorlar.
Kafka tabii çok etkileniyor bu kızdan.
Çünkü çok macera perest buluyor Felis'i.
Sonradan 5 yıl boyunca mektuplaşıyorlar.
Hatta Kafka ilk mektubunu yazdığı gece o heyecanla Yargı Adlı Öyküsü'nü bitirmiştir arkadaşlar.
Ve Felis'e ithaf etmiştir.
Ve o mektuplaşmaların verdiği o iyi hislerle Ateşçi ve Amerika romanlarına da yoğunlaşmıştır.
Bu arada Kafka'nın Felis'ten önce de görüştükleri olmuş.
Hani şey zannetmeyin Kafka'yı böyle münzevi kimseyle.
görüşmüyor. Kadınlarla işi yok falan.
Öyle biri değil. Günü birlik ilişkiler yaşayan hatta genel evlerden çıkmayan bir adam Kafka.
Şimdi bunu bilmeyenler şok olmuştur eminim.
Çünkü o bize böyle hep aziz gibi tanıtıldı.
Aslında bayağı çılgın bir porno koleksiyonu vardır Kafka'nın.
Gizli böyle kişisel çekmecelerinden çıkmıştır.
Böyle çizimler garip garip.
Yani öyle küçük uyduruk bir işte de çalışmamıştır.
Hep öyle gösterilir ya. Kamu sektörünün en büyük kuruluşlarından birinde kilit bir mevkide çalışmıştır Kafka.
Hatta milyoner. Babasının paralarını böyle genellilerde yediği de söylenir.
Bilemiyorum Altan. Hatta daha da çarpıcısı Birinci Dünya Savaşı'nı Alman ve Avusturyalıların kazanmasını istemiştir.
Yahudi Kafka dikkatinizi çekerim.
Yani Kafka'yı böyle işte acılarını sessizce bir köşede kağıda döken bir müzevi öyle zannediyorlar.
Azizleştiriyorlar aslında Kafka'yı ama bu imajı yaratan kişi de Max Brod yani bizim suçumuz yok.
Ama şu da bir gerçektir hani acı konusuna girecek olursak tabii ki acılar çekmiştir.
Kafka kendini hiçbir yere ait hissedememiştir yaşadığı süreç boyunca yani o 40 sene.
Yahudi olarak Hristiyan dünyasına ait değil.
Vasat bir Yahudi olarak bütünüyle Yahudilere ait değil.
Almanca konuşan biri olarak Çeklere ait değil.
Almanca konuşan bir Yahudi olarak Bohemia Almanlarına ait değil.
Bir bohemyalı olarak Avusturya'ya ait değil Kafka hiçbir yere ait olmamanın acısını çekti aslında bir yerde.
Aslında Gogol'la da benziyor Kafka dikkat ettiyseniz.
İkisi de böyle haklarında o kadar çok şey yazılmasına rağmen hala gizemlerini koruyorlar.
İkisi de yazdıklarını yok etmeye çalışıyor.
İkisi de trajik bir yaşama sahip.
İkisi de 50 yaşına varmadan ölüyor.
Gogol tıpkı Kafka'nın o açlık sanatçısı kitabının baş kahramanı gibidir.
Ölümünden birkaç gün önce yemek yemeyi bırakarak ölmüştür Gogol.
Gogol'un Paltos'unu okuyanlar Kafka'nın dönüşümünü de şöyle bir anımsasın.
Hatta Kafka Milena'ya mektuplarda şöyle bir şey söylüyor.
Paltom bile ağır gelirken nasıl taşırım koskoca dünyayı sırtımda demiştir.
Çok benzer aslında kahramanları.
Yani Gogol'un Paltos'unu okumadıysanız mutlaka okuyun derim.
Akaki Akakiyeviç yani şüphesiz edebiyat dünyasının en en unutulmaz karakterlerinden biri bence.
Bu arada Kafka demişken tabii ki de Kafka eskten de bahsetmem gerekiyor.
Çünkü çok önemli. Kafka esk özellikle dava ve dönüşüm eserlerinde göze çarpan bir stil.
Bu Kafka'nın tasvirlerindeki gibi tehdit edici ve korkutucu anlamına geliyor.
Bilinen ve algılanan gerçeklikten kopma durumu arkadaşlar.
Yani öznenin bir anda böyle kendini gereksiz, sıkıcı, kasvetli hatta sinir bozucu bir ortamda bulması, absürt durumlar içerisinde bulması ve modern bürokrasiye, toplumsal yapıya bir eleştiri niteliği taşıyan
Kafka'ya has bir yazma stili diyebiliriz Kafkaesk için.
Kafkaesk insanın tüm kontrol becerilerini yitirdiği, tüm planlarının, tüm davranışlarının bozulup yozlaşmaya başladığı gerçeküstü bir dünyaya girmesidir.
Nabokov'a göre Kafka'nın üzerinde En en büyük yazınsal etkiyi de Flaubert bırakmıştır arkadaşlar.
Düşünce dünyasından da Nietzsche ve Kierkegaard tabii ki.
Ama bugün esas derdim dediğim gibi onun edebiyat kimliği değil, hayatını anlatacağım.
O yüzden buraları biraz pas geçiyorum.
Çünkü hayatını bildikten sonra zaten kitaplarını okumak böyle daha eğlenceli olacaktır diye düşünüyorum.
Dönelim Felis'le olan ilişkisine.
Kafka Felis'le mektuplaşma sıklığı arttıkça aslında şunu fark ediyor.
Kafasında yarattığı Felis'le hiç alakası yok.
Çünkü kafasında çok güçlü bir imaj çizmiş onun için ama yazıştığı kişinin onunla alakası olmadığını fark ediyor.
Çünkü Felis her mektupta sürekli yok başım ağrıyor, gözüm ağrıyor, sürekli ağlıyorum, nedensiz ağlama nöbetlerine tutuluyorum, korkuyorum.
Falan demeye başlıyor. Ve Kafka'nın kafasında kurduğu Felis imajı bir anda hop yıkılıyor.
Ve korumasız bir kız çocuğu gibi görmeye başlıyor Felis'i.
Ve artık Felis evlilikten bahsetmeye başlıyor bir süre sonra.
Ve Kafka asla evlenmeyi düşünmeyen bir insan.
Evliliği toplumun bir dayatması olarak görüyor.
İstemiyor. Kızı geçiştirmeye çalışıyor.
Ve Kafka aslında sadece sevilmek istiyor.
Ya hani iş ciddiye binince tüyenlerden.
Böyle ayrılıp ayrılıp barışıyorlar sürekli.
Sonra Felis artık...
Arkadaşı Greta'yı gönderiyor aralarını yapsınlar diye.
Greta Prague'a geliyor ve Kafka bu sefer Greta'dan hoşlanıyor arkadaşlar.
Ona mektuplar yazıyor. Greta'da Felis hakkında böyle çok kötü şeyler yazıyor.
Araları iyice bozulsun diye Kafka benimle görüşsün diye.
Yani böyle arkadaş da gerçekten evlerden ırak.
Ama Kafka Felis'le ilişkisine devam ediyor.
Hatta Ocak 1914'de ona tekrar evlenme teklifi ediyor.
Ama bunu şey diye düşünmeyin işte Kafka çok istiyor evlenmek böyle kız...
Sıza metiyeler düzüyor falan öyle bir şey yok.
O kadar gönülsüz bir evlilik teklifi ki bu biraz zoraki oluyor.
Neyse nişanlanıyorlar ama ayrılıyorlar.
Bu arada sadece Milena'ya mektuplar yazdığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Çünkü Kafka Felis'e de 500 tane mektup yazmıştır.
Bir sürü kartpostal atmıştır.
Neyse derken Birinci Dünya Savaşı patlıyor 1914'te.
Kafka'nın kız kardeşlerinin eşleri askere gidiyor.
Felis'in de ailesi iflas ediyor.
Hatta babası vefat ediyor.
Erkek kardeşi işsiz kalıyor.
Kız kardeşi hamile kalıyor.
İstenmeyen bir gebelik.
Evlilik dışı. Yani Kafka o kadar üzülüyor ki Felis'in bu halini.
Vicdan azabı duyuyor. Ve o sıralarda da dava eseri üzerinde çalışıyor Kafka.
Ve 1915'de yeniden görüşmeye başlıyorlar.
Ama Kafka böyle psikolojik olarak çok iyi değil.
Hem de böyle hastalıkları şiddetlenmeye başlıyor o dönem.
Hatta Felis sürekli görüşmek istiyor.
Kafka da diyor ki ben özgür olmadığım sürece kendimi göstermek istemiyorum.
Seni görmek istemiyorum. istemiyorum diyor Felis'e ve 1916'da nihayetinde birlikte bir tatile çıkıyorlar ve daha sonra yeniden nişanlanıyorlar ama Kafka 1917'de böyle boğazında çok
şiddetli bir ağrıyla uyanıyor 11 Ağustos sabahında.
Ağzından kan geliyor ve nihayet 4 Eylül'de Kafka'ya tüberküloz teşhisi konuluyor arkadaşlar.
Kafka kız kardeşi Otla'nın ki en sevdiği kardeşi o çiftliğine gidiyor ve orada işte bana temiz hava sessizlik iyi gelir diyor ve sonra ne yapıyor Felis de ayrılıyor ilk işi.
Hasta bir adamla evlenmesin diye güya o kızı düşünüyor.
Kafka ve bahaneleri.
Yani aslında evlilikten korkuyor dediğim gibi.
Hem özgürlüğüne aşık hem de evlenince babama benzerim korkusu da var tabii.
Hani bir aile babası olmak istemiyor ama çocukları da çok seviyormuş.
1919'da Kafka bir pansiyona yerleşiyor ve burada 19 yaşında ciğerlerinden hasta olan Julia ile tanışıyor.
Ve ondan çok etkileniyor. Hemen evlenmek istiyor onunla.
Nişanlanıyor hatta. Ama gizlice tabii nişanlanıyor.
Kafka'nın babası bu gizlice nişanlanmayı duyunca küplere biniyor.
Çünkü babasının kulağına Julia'nın çok hareketli bir cinsel hayatı olduğunun dedikodusu geliyor.
İki kere de nişan atmış zaten.
Felis'ten de hastayım deyip ayrılmış.
El aleme ne diyeceğim ben diye babası dövünüyor tabii.
Kafka'nın Babaya Mektup kitabında babasının bu konu hakkında böyle konuşmuş olduğu ağır sözler de var.
Neyse sonra Kafka babasını falan dinlemiyor gidiyor evlilik için bir tarih alıyor.
Ama tam evlenecekleri gün büyük bir aksilik çıkıyor.
Hani önceden bürolarda evleniyorlarmış ya o büronun dolu olduğu bir günmüş o.
Kafka'da bu bir işaret sanırım deyip düğünü iptal ediyor arkadaşlar.
Zaten sonra babaya mektup kitabını yazıyor.
Kafka'nın babasıyla sorunu ne Merve demiş olabiliriz.
Sabahtan beri baba baba diyorum.
Kafka'nın tüm hayatını babası etkilemiştir.
Yani onun o otoriterliği, o sevgisizliği.
Ama hayatında en mutlu günlerinden biri babasıyla böyle havuz başında bira içtikleri bir gün varmış.
O günmüş çok enteresan.
Yani ilk defa o kadar sanırım samimi ve yakın oldular.
O yüzden o günü unutamıyormuş Kafka.
Yani hayatı boyunca böyle babasından hep korkmuş, çekinmiş, ona olan hislerini, ondan beklentilerini, onun ona yaşattığı o psikolojik şiddeti hep böyle dile getirmek istemiş Kafka ama hiçbir zaman yapamamış.
Babasının o yüzüne söyleyemediklerini babaya mektup kitabında yazmış ve bütün incinmişliklerini, onu nasıl kırdığını, küçük düşürdüğünü, ezik hissettirdiğini, nasıl bir değersizlik duygusuna kapıldığını
onun yüzünden, onun o hep memnuniyetsiz suratını, tavrını, o olumsuz etkilerini hepsini babaya mektup kitabında yazmıştır.
O yüzden ben o kitabı çok severim.
Ben de yeri ayrıdır ki daha önce söylemiştim.
Mesela orada der ki Kafka babasına bir yerde, içimde...
Zarar görebilecek ne kalmıştı gider.
Kurşuna gerek yok Kafka, sözlerin var ya.
Yani bir de şöyle bir şey var orada.
Senin omzunda ağlayamadığım için...
Yazılarımın omzunda ağladım der Kafka babasına.
Ya daha ne desin? Çıkartın mendillerinizi.
Toplaşıp ağlayalım.
Bir de şöyle diyor.
Ben ilk çocuk olarak sana karşı yapayalnızdım.
Ve sana direnebilmek için çok zayıftım demiştir babasına Kafka.
Bu mektuplar babasına hiç ulaştı mı Merve derseniz?
Ulaşmamıştır. Neyse 1920'ye gidelim.
Kafka yine doktor önerisiyle bir kür merkezine yerleşiyor.
Ve burada kendine bir mektup arkadaşa edinmeyi düşünürken.
Aklına bir yıl önce Viyana'da tanıştığı ve kendisinden öyküsünü çevirmek için izin isteyen bir mektup aldığı Milena geliyor.
Hemen ona bir mektup yazarak Milena'yı yanına davet ediyor ve Milena hakkında da çok fazla söylenti var arkadaşlar.
İki kürtaj, iki intihar girişimi, hırsızlık, dolandırıcılık, lezbiyen bir ilişki, uyuşturucu kullanımı.
Netflix içeriği gibi oldu ama.
Milena'nın maddi durumu oldukça iyi.
Eğitimli bir aileye sahip ama 17 yaşında annesinin kaybıyla psikolojisi alt üst olmuş bir genç kız ve babasına da çok öfkeli tıpkı Kafka gibi.
Ve Milena 22 yaşındayken kendisinden 10 yaş büyük olan Alman ve Yahudi olan Ernst Pollack'la evleniyor.
Babası tam bir Çek milliyetçisi ve bu ilişkiye çok şiddetli bir şekilde karşı çıkıyor ama Milena babasını dinlemiyor ve evleniyor.
Derken Milena Viyana'da yaşamaya başlıyor ve tıpkı bir gazeteci Gazeteci gibi burada gördüklerini yazmaya ve belgelemeye başlıyor.
Bu yazılar daha sonra bir ücret karşılığında gazetede yayınlanıyor ve sonra Milana Pırağa gidiyor.
Kafka ile de orada tanışıyorlar ve eserinin çevirisi için ondan izin istiyor.
İşte bu şekilde tanışıyorlar ve daha sonra Kafka'nın aklına düşüyor ve mektuplaşmalar başlıyor.
Milana aslında eşiyle olan sorunlarını anlatıyor Kafka'ya mektuplarında.
Kafka da ona hastalığını ve hayatıyla ilgili detayları anlatıyor ama onları ortak paydada buluşturan bir şey.
Her ikisi de babadan yana yaralılar ve Milena'yı babası bir sinir kliniğine zorla kapattırmıştır arkadaşlar ve oradan kaçmıştır.
Milena baya baya sorunları var babasıyla.
Benzer benzeri çekiyor.
İki hasta, iki yaralı.
Bir de Kafka Milena'nın böyle çekçeği çok iyi kullanmasına da hayran kalmıştır.
Çünkü Kafka da inanılmaz iyidir bu konuda.
Bir de Milena Burjuva ketumluğunda yazmamıştır.
Böyle gayet samimi, gayet içten yazmıştır.
O da Kafka'yı etkilemiştir.
Milana Kafka'nın hayatına giren kadınlar arasında belki de en en en saygı duyduğu kadındır diyebiliriz.
Hatta az önce onun için söylediklerinin hiçbirine inanmamıştır Kafka.
Ya açıkçası ben de Milana'ya Mektuplar kitabını okuduğum zaman Milana için böyle hiç kötü şeyler düşünmemiştim.
Milana çok güzel bir kadın bu arada.
Aralarında 10 yaş var ve Kafka'dan çok daha güçlü.
Ki zaten ilk buluşma isteği de Milana'dan gelmiştir.
Kafka hep çok çekingen ya beni beğenmezse falan diye korkuyor.
Ve ilk buluşma Kafka işte 1920'de 28 Haziran'da Milena'nın yanına gidiyor.
Milena'nın isteğiyle oluyor.
Ve 37 yaşında Kafka.
Ölümüne çok az kalmış.
3 sene kalmış. Doğum günü Milena'nın yanında geçiriyor doğum günü.
Ve geri döndüğünde Julia'dan ayrılıyor arkadaşlar.
Ama Kafka Milena'nın evli olmasına, eşiyle böyle mazoşist bir şekilde bağlı olmasına dayanamıyor.
Baya bundan dolayı yaralanıyor.
Milena da Kafka'nın böyle harekete geçmemesine, ağırkanlılığına...
çekingenliğine böyle ayar oluyor diyebilirim ve Kafka işte babasında çocukluğunda okumak zorunda olduğu okullarda işinde hastalığında kaybetmiş olduğu her ne varsa benliğine Milana'da
bulmuştur ve aslında şu satırları da cevap niteliğindedir oysa sen hiç de sen değilsin benim sevdiğim senden çok daha fazla bir şey senin aracılığınla Bana bağışlanan kendi varlığımdır
diyor. Milena ise Kafka kadar tutkulu değil.
Yani Kafka Milena'yı böyle bir noktada kendine böyle yara bandı yapmak istiyor ama daha daha derin yaraları açılıyor varlığında.
Çünkü dediğim gibi Milena evli.
Hatta bir yerde de şöyle demiştir.
Senin kocanla sürdürdüğün yaşamda ben doğrusu büyük bir evde fare gibiyim yalnızca.
Çok çok yılda bir kez halı üzerinden açıkça geçip gitmesine göz yumulan bir fare.
Ve bu aşk uğruna gardırop olmak bile istemiştir Kafka.
Bir mektubunda şöyle diyor.
Ne diye alabildiğine bir belirsizliği içeren veya korkunç sorumluluk isteyen böyle bir durumun eziyetini çeken biriyim sanki.
Örneğin ne diye odandaki o mutlu gardırop değilim.
ve koltukta ya da masa başında oturur ya da uzanmış yatarken sana dolu dolu bakamıyorum.
Neden öyle bir gardırop değilim?
Daha ne desin?
Yani kör küçük aşık Bilena'ya.
Hatta doğum günü de yazdığı şu satırlar benim çok hoşuma gitmişti.
Sanıyorum doğum günün için uzunca bir dileği senin orada öksürmeden söyleyemezdim.
Neyse ki bir dilek gereksiz, yalnızca bir teşekkür bu dünyada olduğun için.
Ve daha sonra bu yazışmaları, mektuplaşmaları Kafka kendi isteğiyle sonlandırmıştır.
Çünkü artık gerçekliğinden emin olamadığı bir hayalle savaşıp durmaktan yorulmuştur Kafka.
Hatta der ki mektup yazmak hayaletlerle düşüp kalkmak gibidir der Kafka ve şu satırları da bir veda niteliğindedir.
En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil.
Sanırım sen bir bıçaksın ben de durmadan deşiyorum bu bıçakla kendimi dersem gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.
Ve 1912'de mektuplaşmaları son buluyor.
Kafka'nın dediği gibi aslında ben seni de değil bana senin aracılığınla bana armağan edilen varlığımı seviyorum.
aşka bakış açısı belki de bu satırlarda saklıdır.
Aradığı tam olarak aşk değil babasının o hor gördüğü görmezden geldiği varlığına başkalarının varlığıyla bir anlam kazandırabilmektir belki de.
Kafka'nın daha sonra tedavileri devam ediyor ve ailesinin baskılarıyla 1923'te en son Berlin'e gidiyor ve oraya yerleştikten bir hafta sonra Dora diye biriyle tanışıyor.
Müzik ve dil öğretmeni Dora.
Sonra Kafka Dora'dan etkileniyor ve Berlin'e yerleşme kararı alıyor.
Dikkat Dora ile beraber.
Yaşamak için yani 40 yıllık ömründe bu bir ilktir Kafka'nın.
Ekonomik olarak çok zorlanıyorlardı orayla beraber.
Çünkü Kafka'nın ilaçlarına güç yetmiyor.
Ve 1924'te Kafka'nın durumu iyice fenalaşıyor arkadaşlar.
Senatoryuma yatırılıyor. Kafka iki senatoryum değiştiriyor ama hala yazmaya devam ediyor süreçte.
Ve ailesine ölmeden önce bir mektup yazıyor.
Babasıyla barışmak için el uzatıyor.
Yani ölmeden bir gün önce bilmeden öleceğine anne ve babasına son bir mektup yazıyor Kafka.
Nefes almakta güçlük çekmeye başlıyor ve ağrıları oldukça şiddetleniyor.
Doktorundan öldürücü dozda bir morfin vermesini istiyor kendisine.
Doktor bunu uyguladı mı bilmiyoruz ama verem zaten tüm gırtlağını sarıyor Kafka'nın ve son olarak Dora'nın ellerinden bir buket çiçek koklayıp bu hayata veda ediyor.
Ve Kafka öldükten sonra 21.
yüzyıl edebiyatının en büyüklerinden biri haline geliyor.
Ve zamanında Yahudiliği bünyesinden silmeye çalışan Almanya'da baş tacı ediliyor, sahip çıkılıyor.
Dünyanın her yerine Almancayı en iyi kullanan yazarlardan biri olarak lanse ediliyor.
Yani öldükten sonra kıymete binen yazarlardan.
Ve Kafka her insanın bir çemberin orta noktası olduğunu, kendi radyanını izlemesi, sonra dairesini çizmesi, sonra tamamlaması gerektiğini söyler.
Bence çok anlamlı ve üzerine düşünülesi sözler bunlar.
Ve bu bölümü yine onun şu sözleriyle kapatmak isterim.
Ne kadar çok sayıda at koşarsan.
O kadar hızlı gider araban, yani kayayı yerinden oynatmak değil.
Bu olanaksız ama kayışları koparmak, böylece dizginsiz ve neşeli bir yolculuk yapmak.
Hepinize hayatta böyle neşeli bir yolculuk diliyorum.
İNG Türkiye'nin katkılarıyla hazırlanan Ortamlarda Satılacak Bilgi podcastini dinlediniz.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi hemen aşağıya bırakıyor olacağım.
Bu pazartesi yepyeni bir bölümle Fizi'de olacağım ve bu bölüm sadece Fizi'ye özel olacak, o platformda olacak.
Pazartesi günü Fizi'de görüşmek üzere.
üzere. Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
