
Cambly Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/Osb60
Kod: Osb60
*
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/Osb6
Kod: Osb6
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadini İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başta en büyük yatırımı geleceğine yap.
OSB60 kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine çok istediğiniz bir konuyla karşınızdayım.
Feminizm. Konumuz çok zor, meşakkatli ve uzun.
O yüzden hemen başlamak istiyorum.
Hazırsanız 1762 yılına gidiyoruz.
Neden? Çünkü o dönemde siyasi özgürlüğün hararetli bir savunucusu olan Jean-Jacques Rousseau, Emil adlı eserinde şöyle diyor.
Kadınlar sadece erkekleri memnun etmek için eğitilmelidir.
Sakin olun ekranı yumruklamayın ve daha sonra Hollande de Gouge Fransız kadın oyun yazar diyor ki hayır kadınlar özgür doğmuştur ve erkeklerle eşittir diyor.
Peki sonra ne oluyor?
Olympe de Gouges guillotine ile idam ediliyor.
Bunu zaten 10 kitap 10 biyografi podcastımda uzun uzun anlatmıştım onun hikayesini.
Daha sonra modern feminizmin ilk metni 1792'de Mary Wollstonecraft tarafından hazırlanıyor.
Kadın haklarının savunusu diye bir eser ve bundan bir sene sonra...
Olampe de Gouges, guillotine ile idam ediliyor maalesef.
Bu eseri biraz açmak istiyorum çünkü çok önemli bir eser.
İlk büyük feminist eser ve yazıldığı dönem açısından da irdeleyin.
1792 tam böyle siyasi ve entelektüel dönüşüm dönemi diyebileceğimiz bir döneme tekabül ediyor.
Zaten Fransız ihtilali 1789 ama Fransız ihtilali kadınlara çok da bir faydası olduğunu söyleyemeyiz.
Yani toplumdaki yerlerine çok az değinilmiştir çünkü.
Mary Wollstonecraft neden böyle bir eser yazdı?
Çünkü Jean-Jacques Rousseau'nun o söylemine karşı ne diyordu Jean-Jacques Rousseau?
Kadınların işte sadece iyi bir eş olmaları için eğitilmesi gerektiğini söylüyordu.
Bunun üzerine Mary çıldırıp böyle bir eser yazmış olabilir.
Çünkü dünyanın modernleşmesi sadece kadınların da erkekler gibi mutlu olmasıyla gerçekleşebilir diye düşünüyor.
Fakat nasıl da haklı.
Ama şöyle bir engel var.
O dönemde kadınlar sadece bir erkeğin ilgisine mazhar olabilmek için hoş görünmeye çalışıyorlar.
Daha doğrusu buna zorlanıyorlar.
Çok aşağılıkça bir şey bu.
Bir tane dizi vardı ya Bridgerton diye Netflix'te sırf bu sebepten izleyememiştim.
Böyle kadınlar sadece adamlara güzel görünmek için küçüklükten itibaren böyle süsleniyorlardı, eğitiliyorlardı, karşılarına çıkarıp sergileniyorlardı falan böyle aşırı sinirlenip kapatmıştım.
Yine yükseldim şu an.
Mary kadınlara bağımsız olmaları için para kazanmaları gerektiğini söylüyor bu eserinde.
Eğitim almaları gerektiğini söylüyor.
Doğru eğitim ve fırsat eşitliğiyle kadınlar da pek çok dalda başarılı olabilir diyor.
Hatta şöyle de bir söz etmiştir.
Herhangi bir işte kendi ekmeğini çalışarak kazanan bir kadın en harikulade güzellikteki bir kadından çok daha saygındır.
Kaç kadın hayatını memnuniyetsizliğinin bir kurbanı olarak harcamıştır.
Bir hekim olabilecek, bir çiftliği çekip çevirebilecek, bir dükkanı işletebilecek ve kendi işiyle dimdik ayakta durabilecekken demiştir.
Yıl 2022 ve bu sözler hala geçerliliğini koruyor.
Peki, Mary Wollstonecraft.
Kimin annesi biliyor musunuz?
Şok olmaya hazır mısınız?
Frankenstein romanının yazarı Mary Shalen'in annesi.
Kızını doğururken ölmüş bir anne aynı zamanda tüyler diken ve kızı Mary dünyaca ünlü bu kitabı daha 19 yaşında yazıyor Frankenstein kitabını.
Gördüğü bir rüyadan etkilenerek yazmıştır ve o kitabını da çok severim okumadıysanız çok sürükleyici harika bir kitaptır.
Mary Wolfson Craft'a ve eserine kısaca değindik devam ediyorum.
Peki her şey ne?
Böyle mi başladı? Hayır tabii ki.
Feminizm teriminin kökeni yakın zamanlara ait olsa da feminist görüşler eski Yunan ve Çin medeniyetine kadar gidiyor arkadaşlar.
1405'de İtalya'da Hanımlar Kenti'nin kitabı adlı bir eser basılıyor.
Ve bu eser modern feminizmin habercisi.
Feminizm terim olarak bakıldığı zaman bir 20.
yüzyıl söylemi. 1960'lardan beri bunu daha sık duyuyoruz feminizmi.
Feminist ne peki? Feminist de şu.
İlk başta tıbbi bir terim olarak kullanılmıştır feminist ve 19.
yüzyılda feminist ya erkeklerin kadınlaşması ya da kadınların erkekleşmesini ifade eden tıbbi bir terimmiş.
Bu şekilde kullanılıyormuş feminist.
Ama şu an direkt kadın hareketi, kadınların toplumsal rolünü geliştirme girişimi.
Feminizm aynı zamanda bir görüş ve siyasi bir konumu da var elbette.
Peki genel olarak amaçları nedir Merve derseniz?
Mevzunun en başına gidecek olursak...
Kadınlara oy hakkı, kamusal yaşamda daha çok kadının çalışması, kürtajın yasallaştırılması ve kadın sünnetine son verilmesi ve tabii ki ateerkil düzenin kadınları maruz
bıraktığı o otoriteyi önlemeye çalışmak.
Cinsiyet eşitsizliğini kaldırıp atmak.
Ah keşke. Fırsat eşitliği.
Bunlar genel olarak söyleyebileceğimiz amaçları.
Bir de şu var, buna çok yükseliyorum.
Feministleri erkek düşmanı zannedenler var.
Hatta erkek Fatma ve işte çirkin.
Şimdiye koca bulamadığını sanan bir güruh var.
Koca bulmak da neyse. Çünkü kadınların tek derdi kocaydı.
Ve bonus lezbiyen zannedenler var.
Yani hepsinin lezbiyen olduğunu düşünenler var.
Feminizm için tanım olarak şunu diyebiliriz.
Cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeyi hedefleyen bir harekettir diyebiliriz.
Ama şu da var ki feminizm öyle hemen tanımlayayım geçeyim öyle bir şey değil.
Oldukça derin bir mevzu.
Çünkü çok farklı feminist yaklaşımlar var.
Ama genel olarak ben size anlatmaya çalışacağım bunları.
Üç dalgaya ayrılıyor tek tek onlara değineceğiz az sonra.
Az sonra derinleşeceğiz.
Şimdi kıyılarda yüzüyoruz.
Şimdi feminizmin kökeni.
Femineden geliyor.
Feminede zaten kadın demek latincede.
Feminizm üç dalgaya ayrılıyor ve birinci dalgayı anlatmaya başlıyorum hazırsanız.
Birinci dalga 19.
yüzyılın ortalarında başlıyor.
Çünkü kadın hareketi artık bir odak noktasına kavuşuyor.
Nasıl? Şöyle.
Erkeklere tanınan seçme hakkı derece derece genişletiliyor.
Ve kadınlar da bundan ilham alarak oy hakkı verilmesi için kendilerine...
Kampanya yürütmeye başlıyorlar.
Verilmesi için dedim.
Dikkatinizi çekerim.
Ve birinci dalgada oy hakkı, eğitim ve mülkiyet hakları için mücadele ediyor kadınlar.
Hatta bu dönemin en önemli hadiselerinden biri Britanya'daki suffragette hareketi.
Suffragette ne? Bu çok önemli.
Bunu bilmemiz gerekiyor. Şöyle açlık greviyle veya...
Pasif direnişte çeşitli yollarla kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan radikal kadın hakları savunularına süfrejet diyoruz.
Ve tabi ki Emeline Pankhurst ve Cesur Kızını buradan sevgiyle anıyoruz.
Süfrejet deyince Emeline kendisi feminizmin en önemli isimlerinden biri.
Daha 14 yaşında bir genç kızken.
Bu yola baş koymuş bir isim.
Burada hapislerde bile yatmıştır canım kadın.
Hatta kedi ve fare antlaşmasını hiç duydunuz mu bilmiyorum.
Bu da 1913'de cezaevinde olan sufrajetlerin açlık grevine girişiyle çıkmış bir yasa tasarısı.
Kedi ve fare. Sürekli açlık görevlerine giren sufrajetlerin yani kadın hakları savunucularının başında da Emily Pankhurst var.
Sufrajetler çok çok önemli kadın hakları uğruna ölmeyi bile göze almışlardır.
Emily Davison mesela çok önemli bir sufrajettir ve bu uğurda canını yitirenlerden biri de o olmuştur.
1913 yılında Epsom dergisi yapılırken at yarışı esnasında kendini Kral 5.
George'un atının önüne atmıştır ve maalesef bu şekilde hayatını kaybetmiştir.
O anın görüntüleri de var.
Instagram'a koyarım bakarsanız.
Ve Emily Davidson'ın cenazesine 5000 kadın katılmıştır ve pek çok erkek de katılmış tabi.
Emily Davidson'ın cenazesinde herkes mor ve beyaz renklerde kıyafetler giymiştir.
Şimdi lütfen feminist eylemleri şöyle bir hafızanızda canlandırın.
Hatta feminizm logolarını bir düşünün.
Neden hepsi mor?
En sevdiğim renktir bu arada.
Neden feminizm deyince mor geliyor akıllara?
Bunun kesin bir olayı yok arkadaşlar ama Lilith'e dayandığını iddia edenler var.
Lilith de kim Merve diyenler olabilir.
Lilith Tevrat'a göre Adem'in Havva'dan önceki eşi arkadaşlar.
Lilith'in rengi de morla özdeşleştirilir.
Neden? Çünkü Tevrat'a göre hem Adem hem Lilith topraktan yaratılmıştır ve aralarında bir gün bir tartışma yaşanır.
Bunu pek duymamışım. Ama bu kavga cinsel ilişki esnasında kimin alt pozisyonda olması gerektiği meselesi üzerine çıkmıştır.
Ben de sanki oradaymışım gibi konuşuyorum.
Çıkmış olabilir.
Ve neden böyle bir mesele yüzünden kavga ediyorlar?
Çünkü altta olan daha pasif bir pozisyonda olduğu için Lilith buna karşı çıkmıştır.
Bu mevzulara değindiğimi hatırlıyorum ama emin değilim Hazreti İsa ve Astroloji Podcast'ta olabilir.
Aslında mesele alt üst hiyerarşisi falan değil tam olarak.
Yani toprak dişi, toprak anağı ve gökyüzü yani hava eril değil mi?
Hava daha üst bir pozisyonda ataerkile hitap ediyor.
O yüzden Lilith o ataerkine karşı...
bir duruş sergileyen ilk kadın ve rengi mor.
Hatta diyor ki ikimiz de topraktan geldik eşitiz.
İşte mor bu sebeple feminizmin rengi olabilir.
Bence en güzel anlamı da bu zaten.
Bir başka iddiada şu Yunan mitolojisinde Hermafrodit var.
Hermes'le Afrodit'in bebesi oluyor bu çocuk.
Ve aşırı güzel, çok yakışıklı ve aslında erkek olarak doğuyor ama kadınlara ilgi duymuyor.
Yani kısaca çift cinsiyet anlamında Hermafrodit kullanılıyor.
Bir bedende hem kadın hem erkek.
Yarısı kadın yarısı erkek bir tanrı Hermafrodit.
Ve bu erkeğin rengi...
Kırmızı. Kadının rengi de mavi.
Birleştirin. Mor. Neden?
Çünkü erkek hırçın.
Hırçınlık deyince akla gelen ilk renk nedir arkadaşlar?
Saldırganlık, boğa gülüşleri.
Kırmızı değil mi? Kadın demek de sakinliktir değil mi?
İkisini birleştirdiğiniz zaman mor yapıyor.
Toplayın ikisini. Ne yapar?
Kırk yapar. Milliyetçi Hareket Partisi.
Ya bunu yapmasam olmazdı.
Devam ediyoruz püskevitler.
Az sonra bunları açığa açığa gideceğim.
O yüzden şöyle bir soluklanalım, nefes alalım istiyorum.
Ve yine başka bir anlamı da morun şu.
Almanya'da 3. Reich döneminde homoseksüeller maalesef mor renkle damgalanmışlardır.
Evet birinci dalga feminizm kısaca buydu arkadaşlar.
19. yüzyılın ortasında gelişiyor.
Odak noktası özellikle siyasi ve hukuki haklar, seçme hakkı.
Bu feminizmin ilk hali gibi düşünebilirsiniz.
Peki ne zaman sona erdi bu dalga ve nasıl sona erdi?
1893'de Yeni Zelanda'da kadınlar seçme hakkı elde ediyor ve bitiyor.
Amerika'da 1920'lerde kadınlar oy hakkı tanınıyor.
Birleşik Krallık'ta ise 1918'de kapsamlı bir genişletme yapılıyor kadın hakları için ve 10 yıl sonra anca oluyor.
Bizde de canım atam demek istiyorum.
İyi de oy hakkı elde edince neden?
ilk dalga son buldu Merve demiş olabilirsiniz çünkü oy hakkı kazanmaları ironik bir biçimde kadın hareketini zayıflatmıştır arkadaşlar bir sekteye uğratmıştır kadınların seçme hakkı
için mücadele etmeleri bir hedefti değil mi başlangıçta ve hedefe ulaşınca sonlanmış gibi bir şey oldu bir de şöyle düşünmüşler tabi oy hakkı elde ettikten sonra kadınlar böyle wow özgür olacağız artık falan zannediyorlar
tabi ki öyle bir şey olmuyor daha sonra ne oluyor da ikinci dalga başlıyor Kim çıkıyor meydana artık?
Simonda Bovar çıkıyor değil mi?
İkinci cins adlı kitabı yazıyor ve ikinci dalganın başlamasına ilham kaynağı vermiş çok önemli bir eser.
Bu kitapta da öteki olarak tanımlıyor kadınları ve diyor ki Simonda Bovar kadın doğulmaz sonradan kadın olunur diyor.
Ve kitapta açılışta Soren Kierkegaard'ın bir sözü var.
Kadın olmanın en büyük talihsizliği.
Bunun bir talihsizlik olduğunu anlamamaktır.
Sen Demi Bekir Kegart dediğinizi duyar gibiyim ve podcast bitince Arya Stark gibi ölüm listesi hazırlayacaklar var.
Biliyorum. 1960'lardan 1980'lere kadar ikinci dalga feministler erkek egemenliği karşısında birinci dalga feministlerden çok daha ağır ve çok daha zorlu
bir mücadele veriyorlar. Ve 1963'de Betty Friedan'ın Kadınlığın Gizemi adlı bir eseri yayınlanıyor.
Fitili tekrar ateşleyen şey muhtemelen bu olabilir.
Ve ikinci dalganın gündeminde yine eşitsizlikler var, tecavüz var, iş yeri var, aile var, üreme hakları var.
Ve de facto adı verilen kanunen evli olmayıp beraber yaşayan kadınların hakkı mevzusu da var.
Bu arada de facto terimi çok kapsamlı bu sadece evlilikte olan kısmıydı.
Peki 1963'te Betty Friedan'ın yazdığı kitapta ne var?
Diyor ki pek çok kadın ev kadını ve annelik rolüyle sınırlandırılmış olmalarının sonucunda engellenmiş ve mutsuzluk hissediyorlar.
Altına imza atılacak sözlerden biri.
Aslında ikinci dalga feminizmde olay şu sadece oy hakkının yani siyasi ve hukuki hakları kazanmış olmanın kadın sorununu çözmediğini fark ettiler bu şekilde gelişti ve bu sefer feminist fikirler
daha radikal ve hatta daha devrimci bir nitelik kazanmaya başladı.
Kadınların üzerindeki baskını böyle kişisel, psikolojik ve cinsel boyutları da artık konuşulmaya başlandı.
Ve hedef bu sefer kadının kurtuluşuydu.
Ama böylesi bir hedef tabii ki yalnızca siyasi reformlarla, hukuki değişikliklerle olabilecek bir şey değil.
Uzun vadeli ve belki de devrimci bir toplumsal değişim gerektiriyor değil mi?
İşte birinci dalga feminizm kamusal alanda değişim ve dönüşümü hedefliyordu.
İkinci dalga feminizm ise daha özel alanları da kapsıyor.
Kadının anne rolü rolü.
Anne rolü ve ev kadını pozisyonu da var.
Hatta ikinci dalganın sloganlarından biri özel olan politiktir.
Ve burada özel olarak kast edilen mahrem sayılan kişisel alanlardan bahsediyoruz.
Dört duvar arasındaki kadından bahsediyoruz.
Kadınlara biçilen bu roller de politiktir diyor ikinci dalga.
Ve toplumsal yapının bir parçasıdır diyor.
Bunu da değiştirmemiz gerekiyor diyor.
Bir de şu var tabii birinci dalga feministler o hakları evde edebilmek için.
Şiddete ve sokak gösterilerine falan başvurmuşlardı.
Hatta at yarışında kendini atın önüne atarak bir nevi intihar eden Emil Davison'dan bahsetmiştim.
Feminizm şehidi sayılıyor.
Yani ikinci dalgada artık feminizmin mücadele enstrümanları daha da zenginleşmiş.
Sendikalar, sol partiler yani örgütleşmeyi kullanıyorlar bir şekilde.
Birinci dalgada bunlar çok yoktu fark ettiyseniz.
Ve bu dönem için Kadın Kurtuluş Hareketi de denir ikinci dalga dönemi için.
Bir de bu dönemden itibaren bir parti...
parçalanma süreci başlıyor.
Ne demek istiyorum parçalanma derken?
Feminizm artık ortak bir zeminde tanımlamak zorlaşıyor, hatta imkansızlaşıyor.
Çünkü çok radikal bir değişim sürecinden geçiyor.
Nasıl radikal bir değişim bu?
Bildiğimiz o çekirdek feminist geleneklere liberal, sosyalist, marksist, radikal feminizm, postmodern feminizm, psikonolitik feminizm ve siyahi feminizm hatta lezbiyen feminizm gibi dallara
ayrılıyor kendi içerisinde. O yüzden ben bugün ne anlatsam size inanın eksik kalacak bir yerlerde.
Feministler beni bağışlasın elimden geldiğince anlatmaya çalışıyorum.
Oldukça zor, çok derin...
Çok boyutlu bir konu inanın.
Hepsini anlatmam mümkün değil.
Neyse devam edelim.
1960'lara kadar feminizm bir ideoloji mi değil mi?
Bu tartışılıyor. Ve liberalizmle sosyalizmin bir alt kümesi olarak görülüyor bu dönemlerde.
Neden? Çünkü en yakın bunlar cinsiyet sorunlarını çözmek adına.
Radikal feminizmin yükselişi tabii bunu da değiştiriyor.
Çünkü radikal feminizm toplumsal cinsiyet bölümlerini çok önemsiyor ve bütün bunların köklerinin de ev hayatının yapılarında bulunduğuna inanılan bir feminizm biçimi ve radikal feminizme göre kadın
sorununun temelinde ataerkillik ve patriarka var.
Az sonra ataerkilliğe geleceğim zaten.
Yani erkeklerin kadınları menfaatleri doğrultusunda sömürmelerine karşılar temelden ve hiçbir sınıfsal ayrım gözetmiyorlar.
Tüm dünya kadınlarının aynı şekilde ezildiğini düşünüyorlar.
Radikal feminizmin öncelerinden biri de Simone de Beauvoir zaten.
Ve radikal feminizmin en temel özelliği şu cinsiyet temelli baskının toplumun en temel niteliği olduğunu düşünüyorlar.
Yani işte sınıf sömürüsüymüş, ırkıyı nefretmiş ya da işte benzeri tüm adaletsizlik tipleri.
Bunlar düpedüz ikinci derecede kalır diyorlar.
En temelde en başta cinsiyet temelle eşitsizlik var diyorlar.
Toplumsal cinsiyetin en derin ve siyasi açıdan da en anlamlı toplumsal bölünme olduğunu düşünüyor radikal feministler.
Ve dediğim gibi radikal feminizm deyince ataerkilliği pas geçmemiz namümkün.
Çünkü radikal feministler için ataerkillik sistematik kurumsallaşmış ve nüfuz edici toplumsal cinsiyetin baskısını anlatıyor.
Ve ataerkillik aslında kökenleri ailenin yapısında böyle ev içinde kişisel hayatta yatan siyasi kültürel bir baskı sistemi.
Dolayısıyla kadınların kurtulması için ne gerekiyor?
Bu ataerkil yapının ya yıkılması gerekiyor ya da değişmesi gerekiyor.
Bunun için ne gerekiyor? Toplumsal bir devrim tabii ki.
Bir de feministler ataerkilliği erkeklerle kadınlar arasındaki o iktidar ilişkisini betimlemek için kullanıyorlar.
Zaten bu terim sözlük anlamıyla baktığımız zaman ata yani baba tarafından yönetim demek.
Latince'de baba ata anlamına gelen pater, patriarka diyoruz ya peder, pater oradan geliyor.
Hatta bazı feministler babanın aile içindeki o pozisyonu var ya hakimiyet pozisyonu.
Bunun diğer tüm kurumlardaki erkek egemenliğini sembolize ettiğini söylüyorlar.
Ama 20. yüzyılın sonuna baktığımız zaman tablo o kadar kötü değil arkadaşlar.
Yani kadınların toplumsal durumuna baktığımız zaman oy hakkının elde edilmesi, eğitim görme imkanlarının genişlemesi önceden bunlar daha mümkündü.
Evlilik ve boşanma hukukundaki değişimler, kürtajın yasallaşması ve benzer gelişmeler baya iyileştirilmiş diyebiliriz.
Ama gelişmekte olan böyle dünyanın çeşitli bölgelerine baktığımız zaman ataerkillik hala çok korkunç bir biçimde varlığını idame ettiriyor.
Afrika'da 80 milyon kadın sünnet ediliyor.
Hindistan'da çocuk gelinler var.
Hala istenmeyen kız çocukları dünyanın bazı bölgelerinde ölüme terk ediliyor.
Hala cadı avı yapılıp kadınların yakıldığı ülkeler var ya Papua Yenigine mesela.
Ve çok değil bir ay önce İran'da başörtüsünü takmadığı gerekçesiyle Mahsa Amine adlı bir genç kadın polis tarafından dövülerek öldürüldü maalesef.
Hatta geçen erkeklere sordum Instagram'dan bir anket yaptım.
Dedim ki kadınlar bir günlüğüne yeryüzünden yok olsalar kaybolsalar ne yapardınız dedim.
Gelen cevaplardan biri şuydu.
En azından bugün bir kadın öldürülmedi diye o gece rahat uyurdum demiş birisi.
Düşündürdü gerçekten. Hatta burada gelen cevapları paylaşsam iyi olur diye düşünüyorum bu bölümde.
Eğer vakit kalırsa paylaşacağım.
Neyse ataerkillik diyordum.
Bu arada tüm feministler ataerkilliğe aynı şekilde bakmıyor arkadaşlar.
Hepsinin görüşü farklı.
O yüzden feminizmi anlatmak çok zor.
Mesela liberal feministlerin ataerkillikten kastı siyaset ve iş dünyası yani meslekler ve genel olarak kamusal hayatın o yüksek makamlarında neden kadınlar az sorusuna cevap arıyorlar.
Sosyalist feministlere bakıyoruz onlar ataerkilliğin ekonomik yönlerine vurgu yapıyorlar.
Sorun diyorlar kapitalizm sosyalist feministler bunu söylüyor.
Radikal feministlere göre az önce söyledim ataerkillik erkek iktidarının köklerinin ailede olan o sistematik kurumsallaşmış bir biçimi değil mi?
o yüzden gördüğünüz gibi farklı farklı görüşler var gelelim Feminist karşıtı söylemlere genelde muhafazakarlarla özdeşleştirilen bir söylem var.
Kadınlar ve erkekler yalnızca doğanın onlara biçtiği o toplumsal rollerin gereğini yerine getirirler.
Yani bir kadının fiziki yapısı işte anatomik yapısı onu evle sınırlayan bir role sokar diyorlar.
Yani biyolojimizin kaderimiz olduğunu söylüyorlar.
Çocuk doğurmak biyolojik olarak tabii ki de sadece kadın.
Bunlara mahsus bir şey. Regle olan sizsiniz, çocuğu emziren sizsiniz.
Hani bu gözle bakıyorlar. Yani kadın cinsine özgü bir gerçek var.
Bir biyolojiniz var.
Bunu kabul etmek durumundasınız.
Bu da sizin kaderinizi belirliyor diyorlar muhafazakarlar.
Ama feministler diyorlar ki tamam abicim bunlar bize verilmiş biyolojik olarak okey.
Ama biz kendimizi ailemize adamak, çocuk doğurmak ve onu yetiştirmeye adamak zorunda değiliz.
Yani bu rolü kabul etmek zorunda değiliz.
Bize bunu dayatamazsınız diyorlar.
Ama geleneksel aile yapısına bakın.
Bizden beklenen şeyler tam olarak bunlar değil mi?
Evde kal, gerekiyorsa çalışma, sen işe gitme, sen çocuğunu büyüt, yemek yap, evi çekip çevir, kocana hizmet et değil mi?
Bunlar bekleniyor geleneksel aile yapısında.
Ama keşke herkes simetrik aile yapısını benimsese, onlar daha çok çoğalsa.
Yani karı kocanın o sorumlulukları beraberce sırtlandı o simetrik aile yapısını.
Çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
Yani kısacası feministler cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasına böyle sert bir çizgi çekerler ve biyolojinin kader olduğu fikrine karşı çıkarlar.
Bir de toplumsal cinsiyet diyorlar ya sürekli ne bu toplumsal cinsiyet çok sık duyuyoruz ama anlamı ne?
Şu demek bir toplumun bir kadından beklentisi yani bu aslında sonradan öğrenilen bir şey.
Toplumun bize kesip biçip diktiği ve giydirdiği o elbise diye tanımlayabiliriz bence.
Simone de Beauvoir'ın dediği gibi kadınlar doğmuş değil.
Yapılmıştır diyor ya.
Bu arada bazı feministler insan doğasının çift cinsiyetli olduğunu düşündüler.
Yani bütün insanlar cinsiyetleri ne olursa olsun bir annenin ve bir babanın genetik mirasına sahiptirler.
Ve dolayısıyla hem dişi hem erkek özelliklerini içlerinde taşırlar.
Çift cinsiyet, androjeni, insanların böyle toplumsal roller bakımından cinsiyetlerinin hiçbir anlam taşımaması, cinsiyetsiz kişiler olduklarını anlatmak amacıyla.
Kullanılır bu. Hani Matrix Podcast'ında anlatmıştım ya Neo ile Trinity için söylemiştim.
Androjen karakterler demiştim.
Onlar gibi aslında. Neo'yu hatırlayın.
Hem kadın hem erkek gibi.
Trinity de aynı şekilde hem kadın hem erkek gibi.
Cinsiyetsiz gibiler. Androjenler yani.
Yönetmen Wachowski kardeşler olunca çok normal.
Şimdi feminizmin hedefi ataerkilliğin yıkılıp cinsiyetçi baskının sona ermesi diyebilirim genel olarak.
Ama gördüğünüz gibi bu hususta net bir görüş yok.
Yani geleneksel olarak kadınlar erkeklerle eşit olmayı talep ediyorlar.
Evet buraya kadar hepimiz tamamız ama feministler birbirlerine zıt bir eşitlik anlayışı benimsemişler.
Şöyle hızlıca üstünden geçmek istiyorum ki taşlar otursun.
Şimdi liberal... Feministler erkeklerle hukuki ve siyasi eşitliği savunuyorlar.
Kadınlara ne dedik?
Kamusal hayatta erkeklerle cinsiyet ayrımı gözetmeksizin eşit şartlarda imkan sağlayacaksınız diyorlar.
Sosyalist feministlere bakıyoruz.
Bunların aksine diyorlar ki kadınlar toplumsal eşitlikten yararlanmadıkça eşitatlar da bir anlamsız hiçbir anlamı yok.
Bu anlamda eşitlik ekonomik iktidar koşulları ile ilgili olmalıdır.
O zaman zenginlik işte ücret farklılıkları ücretli ücretsiz.
Emek ayrımı gibi sorunları hedefliyorlar.
Radikal feministlere bakıyoruz.
Onlar da diyor ki ailede ve kişisel hayatta eşitlik olmazsa hiçbir şey olmaz.
Çocuk bakımı, diğer ev işleri, sorumluluklar hepsi kadının üzerinde ve kadın bezenin üzerindeki o takibinizden bıktık diyorlar kontrolünüzden.
Hani bir adam var diye bıktık ya diyor.
Bir değişiklik olsun.
Ne dedik? Şimdi liberal feminizm, sosyalist feminizm, radikal feminizm.
Bir de son olarak üçüncü dalga feminizm.
Feminizm var ve ötesi var. Bitti mi sandığınız?
Feminizm öyle kolay bitmez.
Anlaması da zor, anlatması da zor.
Kolay gelsin hepimize. Devam ediyorum.
Şimdi ben bunları açmak istiyorum arkadaşlar.
Öyle liberal feminizm hadi geçelim hop öyle bir şey yok açacağım hepsini.
Neden liberal feminizm bunun adı?
Çünkü... İlk feminizm bu ilk hareket dalgası var ya özellikle o kadın hareketinin o birinci dalgasında liberalizmin fikir ve değerlerinden etkilenmiştir bu.
O yüzden liberal feminizm diyoruz.
Liberalizm ne? Özgürlük.
Kısacası bu kelime anlamı liberden geliyor.
Latince özgürce demek.
Neyin özgürlüğü abi bu?
İnanç ve fikir özgürlüğü diyebiliriz kısaca.
Bu da çok kısa oldu ama olsun hiç bilmemekten iyidir.
Yani liberal feminizm deyince şimdi kafamızda bence daha çok şekil aldı diye düşünüyorum.
İlk feminist hareket demiştim birinci dalga.
Zaten orada neyi konuştuk?
Oy hakkı falan vardı değil mi?
Kadınlarında erkeklerin yararlandığı hak ve özgürlüklere kavuşmasının talebi vardı.
Hatta ilk büyük feminist Metin kadın haklarının bir savunusuydu değil mi?
Bunu söyledik en başta. Ve burada kadınların da insan oldukları gerekçesiyle erkeklerle aynı hak ve ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini yazmış yazar.
Bunu söylemek bile gerçekten çok acı.
İnsan olduğumuz için sizinle aynı hakları talep ediyoruz.
Çok can yakıcı bir cümle bu.
Bu feminizmde önemli bir liberal birleşene sahip.
Yani liberal feminizm 1960'larda ne dedi?
Kadınlığın Gizemi adlı bir eserden bahsettim değil mi?
Betty Friedan'ın eseri. Betty Friedan aynı zamanda 1960'larda en büyük kadın örgütünün başındaki kurucudur aynı zamanda.
Ve bence bu Kadınlığın Gizemi adlı bir kitabı var ya.
Bu kitapta şöyle bir cümle geçiyor.
Sadece bunu söylemem bile yeterli.
Kadınlara diyor ki 24 saat annelik, aşçılık.
Temizcilik işini bırakın, kendiniz olun.
Bir doktorla evlenmeyi hayal etmek yerine kendiniz doktor olun diyor.
Çok iyi ya. Bir de Fidan hakkında bilmemiz gereken şey şu.
Adı olmayan şey.
Böyle bir şey ortaya atıyor.
Adı olmayan şey de şu demek.
Birçok kadının ev hayatına hapsedilmiş olması nedeniyle kendilerini gerçekleştirme imkanı bulamamaları ve bundan dolayı o yaşadıkları umutsuzluk ve mutsuzluk.
Yani adı olmayan sorun bu.
Bir de şöyle diyor bir röportajında.
Herkes şöyle dediğimi düşünüyor.
Dünya kadınları toplanın.
Kocalarınızdan başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok.
Hayır bu doğru değil.
Büyük süpürgelerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok lol.
Ben de burada şunu söylemek istiyorum.
Hiçbir zaman tencerelerinizin sizden daha parlak olmasına izin vermeyin.
Kapa parantez. Bir de liberal feminizmin felsefi boyutu var arkadaşlar ona da değinelim.
Bireyselcilik yani insan bireyinin en önemli varlık olduğu ve bu nedenle bütün bireylerin eşit ahlaki değerlere sahip olduğu inancı bu.
Irk, renk, inanç, din bunların hiçbiri hiçbir ayrım gözetmeden eşit muamele görme hakkına sahiptir ve bireyler hakkında eğer bir hüküm verilecekse bu hükümde akılcı
temellerde böyle bireylerin karakterleri, yetenekleri veya kişisel değerleri üzerine olmalıdır diyorlar.
İşte liberaller bu inancı eşit bir hak talebi içinde ifade eder.
Kamusal hayata, siyasi hayata katılma, erişim sağlama hakkı vardır.
Kadınlara karşı her türlü ayrımcılık bu nedenle yasaklanmalıdır.
Bakın bu önemli. Bu noktada aslında John Stuart Mill'e de girmek gerekiyor ama girersek çıkamayız.
Eşit yurttaşlık siyasi hak iddiasını ortaya atmıştı biliyorsunuz ve...
Kadın haklarını, o cinsiyet eşitliğini ilk savunan filozoflardandır.
O zaman kısaca liberal feminizm ne diyoruz?
1970'lerde ortaya çıktı.
Kadının sadece evinde, özel alanda sınırlı kalmasına karşı çıkıyorlar.
Birey olarak kadınların kendini geliştirecek bir potansiyele sahip olduğunu söylüyorlar ve bunun gerekli olduğunu söylüyorlar.
Gelelim sosyalist feminizme.
Bunu da biraz açacağım.
Bu da 20. yüzyılın ikinci yarısında böyle bir tık öne çıkıyor.
Şöyle ki sosyalist feministler daha çok böyle cinsiyetler arasındaki o ilişkilerin köklerinin toplumsal ve ekonomik yapının içinde yattığını söylerler.
Yani gerçekten derinlemesine toplumsal bir devrim olmadığı sürece toplum kökten değişmediği sürece kadınlar özgür olamaz abi diyor sosyalist feministler bir devrim gerekiyor diyorlar.
Sosyalist feminism deyince Frederick Engels'in ailenin ve özel mülkiyetinde evleniyor.
Metin Köken adlı eseri en önemlilerinden.
Engels bu eserinde diyor ki kadının toplumdaki konumunun işte kapitalizm, özel mülkiyet bunların gelişmesiyle temelden değiştiğini belirtiyor.
Yani kapitalizm geldi her şey kökten değişti diyor.
Sosyalist feminizmden bahsediyorum.
Neden? Çünkü kapitalizm öncesi toplumlara baktığınız zaman aile hayatı nasıldı?
Şöyle bir düşünün. Nasıldı?
Komünistçiydi değil mi? Anasoyluluk vardı.
Kapitalizm gelince ne oldu? Özel mülkiyet erkekler tarafından sahiplenildi.
Daha sonra ne oldu? Anasoyluluk dediğimiz şey yerle yeksan oldu.
Engels'in kadın cinsiyetinin dünya tarihsel yenilgisi dediği şey maalesef gerçekleşmiş oldu.
Zaten sonraki pek çok sosyalist, feminist gibi Engels de o kadın üzerindeki baskının aile kurumu üzerinden işlerlik kazandığını düşünüyor.
Neden? Çünkü Burjuva ailesi ne yapıyordu?
Atı erkildi ve baskıcıydı.
Çünkü erkekler mülklerinin yalnızca kendi oğullarına geçmesini, bunun güvencesini istiyorlardı.
Sosyalist feministlerin çoğu kadınların ev işi ve analıktan oluşan hayatıyla sınırlandırılmış olmalarını Kapitalizmin çıkarlarına hizmet ettiği konusunda görüş birliği içerisindedirler.
Yani şunu demek istiyorum.
Bazıları kadınların ihtiyaç o anlarında işte üretimi artırmak istedikleri zaman falan iş gücüne katılmalarını istiyor.
Ama çöküş zamanında baktığınız zaman işverenlere yük devlete yok hiçbir getirisi yok istemiyorlar.
Yani kolaylıkla işten çıkarıyorlar ve ev hayatına geri paslıyorlar.
Bir yedek emek ordusu diyor sosyalist feministler buna.
Hatta daha da ileri gideyim yetmez.
Diyorlar ki çocuk doğurarak siz kadınlar kapitalizmin işçilerinin gelecek kuşaklarını yetiştiriyorsunuz diyorlar.
O da yetmiyor Merve daha da ileri git diyorsanız.
Diyorlar ki kadınlar ev kadını rolü oynayarak erkeklerin üzerlerinden ev işini alıyorlar.
Çocuk yetiştirme gücünü alıyorlar.
Eee ne yapıyorlar? Onlara da zamanlarını ve enerjilerini daha böyle ücretli, daha böyle üretken mesailere yoğunlaştırma imkanı veriyor diyorlar.
Bir düşünün derim bunu. Bir de geleneksel aileye baktığınız zaman aile babası ne yapar?
Evi geçindirir. İşte çocuklarına bakmakla, ailesine bakmakla mükelleftir.
Böyle sayılır yani.
İş bulabilmesi gerekir ve o işi devam ettirebilmesi için ne gerekir?
O gerekli güdülenmeyi sağlaması için.
Bütün bunlar gerekiyor.
Kapitalizme hizmet ediyor. Bakın erkek de hizmet ediyor sonuç olarak.
Ekmek kazanıcısı erkek değil mi?
Ailede yüksek bir statüye sahip olarak ilkel ev işinin yükünden de kurtuluyor bir yer.
Sosyalist feministler haklı mı?
Bunu bir düşünün derim. Gelelim radikal feminizme bunu da açmak istiyorum.
Radikal feminizmin temel özelliği cinsiyet temelli baskıyı sınıf sömürüsünden, ırkıyı nefretten ve diğer tüm adaletsizliklerden daha ön planda tutarlar.
Toplumsal cinsiyet meselesi radikal feminizmde her şeyden daha önemli.
O yüzden ataerkillik dediğimiz anda eşitsiz radikal feminizm hemen aklınıza gelsin.
Sistematik, kurumsallaşma.
Ve tahakim kuruculuktur değil mi?
Tahakim kuruculuk. Radikal feministlerin çoğu için ataerkillik, kökenleri aile yapısında, ev içinde ve kişisel hayatta yatan aslında böyle bir siyasi
kültürel bir baskı sistemidir.
Dolayısıyla kadının kurtuluşu bu yapıların yıkıldığı ve deriştirildiği bir...
Toplumsal devrimi gerektikler.
Ve böyle bir hedef insan doğasının özünde çift cinsiyet olduğu varsayımına dayanıyor dedik.
Androjen dediğimiz mesele.
Bir de radikal feminizm kadınlarla erkekler arasında temel ve değiştirilmesi.
mümkün olmayan farkı da vurgular bu da şudur doğurganlığın ve analığın olumlu erdemlerini yüceltirler hatta derler ki kadınlar daha çok erkek gibi olmaya uğraşmasınlar
bunun yerine kadınlar kendi kız kardeşliklerini onları tüm kadınlarla birbirlerine bağlayan o bağların farkına varmalılar bunu kucaklamalılar siz erkekleşmeyin diyorlar radikal feministler hatta
kadınların erkeklerden daha yaratıcı daha duyarlı daha şefkatli niteliklerine sahip olduklarını söyleyerek onları daha üstün bir konumda olduklarını söylerler yani siz erkeklerden aşağıda falan değilsiniz
siz daha yücesiniz çünkü daha yaratıcısınız daha duyarlısınız derler o zaman şöyle bir toplayacak olursam radikali feminizmle liberal feminizmin farklarını mukayese edelim kafamızda otursun şimdi
liberal feminizm kadınların özgürleşmesini söylüyor radikal feminizm kadınların kurtuluşu diyor liberal feminizm toplumsal cinsiyet eşitsizliği diyor radikaller Ata erkellik diyor.
Liberal feminizm bireyselcilik der.
Radikal feminizm kız kardeşlik der.
Liberal feminizm kamusal...
özel ayrımı der. Radikal feminizm özel alanı dönüştürelim der.
Kısaca böyle özetleyebilirim.
Geliyorum 3. dalgaya arkadaşlar.
Feminizm ve ötesi 3. dalga.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim.
1970'lerden bu yana feminizm liberal, sosyalist ve radikal gelenekler arasında gördüğünüz gibi üçlü bir bölünme yaşamış ve analizi zor.
Öyle feminizm deyip hop geçip içinden çıkamıyoruz.
3. dalga feminizme baktığımız zaman bu da 90'lardan beri benimseniyor burada da şu var arkadaşlar kimlik ve kadın kimliklerinin yapılandırılması diyebiliriz bu süreçteki
o sorunlarla ilgilenir üçüncü dalga bir de en önemli noktası şu ikinci dalganın başarısız olduğu bazı noktalar var oraya eğilmiştir En önemli noktalarından biri de şu ki feminizmin
farklı kimliklere sahip kadınları da kapsaması.
Ne demek istiyorum? Kadınların farklı ten rengi olabilir, siyahi olabilir, milliyeti farklı olabilir, dini farklı olabilir, kültürü farklı olabilir.
Bunlara da mensup kadınlar var.
Hepsini kapsamaya çalışıyor.
Bu arada zaten ikinci dalganın başarısızlığı da buydu.
İkinci dalga feministler evet ırkçılıkla mücadele ettiler.
Okey ama siyahi kadınlarla öyle omuz omuza duramadılar.
O da çok başarılı olamadılar.
Hatta siyahi kadınlar ciddi ciddi kendilerini dışlanmış bir şekilde buldu.
Bir de şöyle bir durum var. Beyaz kadınların istediği şey neydi?
Ev sahası dışında da çalışmak istiyorlardı.
Bu hakkı elde edebilmek istiyorlardı.
İyi de siyahi kadınlar zaten dışarılarda çok uzun saatler boyu çalışıyorlar.
Yani aynı pencereden bakamazlar.
Anlatabiliyor muyum? Kapsayıcı değil.
Bir de şu var hani feministleri böyle mutsuz, lezbiyen, erkek düşünüyorlar.
Düşmanı diye yaftalayan bir güruh var.
İşte onlar bu zamandan sonra ivmelenmiştir.
Ve maalesef ikinci dalganın ivme kaybetmesine yol açmıştır.
Üçüncü dalgada ikinci dalgada benimsenen kadın kelimesinin yerine artık...
Kız kelimesi alıyor arkadaşlar.
Hatta işte makyaj yapmayı, topuklu ayakkabılar giymeyi, aşırı aşırı kadınsı görünmeyi hem de kız gibi görünmeyi önemsiyorlar.
Kız gibi derken ne demek istiyorum?
Kız aptaldır, kötüdür, zayıftır diyen topluma bir karşı çıkış.
Bir de üçüncü dalganın başında LBGT hareketleri görüyoruz.
Bu hareketlerin yükselmeye başladığını görüyoruz.
Ne demek istiyorum yani kısaca?
Üçüncü dalga daha geniş ve daha kapsayıcı.
Bu podcastı Virginia Woolf'un şu sözüyle bitirmek istiyorum.
Neden erkekler şarap, kadınlarsa su içiyorlardı?
Neden cinsiyetlerden biri...
Öylesine varlıklı öbürü ise yoksuldu.
Şu an vakit kaldı mı bilmiyorum ama sizin hani dedim ya kadınlar bir günlüğüne ortadan kaybolsa ne yapardınız?
Erkekler bir günlüğüne dünyadan yok olsa ne yaparsınız?
Kadınlara da sormuştum. Önce kadınların cevaplarını söylüyorum.
Çoğu şunu söylemiş istediğim kıyafette istediğim saatte istediğim yerde olurdum.
Gece gündüz kavramım olmazdı dışarıda gezmek için.
Özgürce sokaklarda gezer, mekanlarda eğlenirdim.
Gece asla eve gelmezdim.
Bir takipçim südyen takmazdım demiş.
Biri tek başıma bara içki içmeye giderdim demiş.
Çünkü tek giden kadına erkekler kötü gözle bakıyor demiş.
Biri gece arkama bakmadan yürürdüm demiş.
Kadınlardan gelen cevaplar genelde aynı.
Özgürlük üzerine kurulu gördüğünüz gibi.
Esas erkeklerin cevabını merak ediyorsunuz.
Şöyle ne yapacağımı şaşırırdım.
Hiçbir şey yapmadan kafamı dinlerdim.
Kız arkadaşımdan kısıtlama gelmeyeceği için arkadaşlarımla bütün gün gezerdim.
Zaten askerdeyim demiş biri.
Bir kez daha değerinizi anlamış olurdum derin bir boşluk hissiyle.
Bir yere gidemezsiniz çünkü kalbimdesiniz sürekli demiş birisi.
Taş devrine dönerdik uzun.
eşek oynardık depresyona gireriz demiş biri.
Kadınsız hiçbir anlamı olmazdı bu dünyanın demiş biri.
Çiçeksiz, ağaçsız, ormansız dünya bir günde ne olursa biz erkeklerde öyle kalırdık bir günde demiş.
Biri demiş ki bizi bulmaya çalışır kadınlar.
Emin misiniz? 15 dakika düşündüm ve bulamadım.
Kadınsız biz, hayalsiziz, hiçiz demiş.
Ya biri demiş ki renkli ve beyaz çamaşırları ayırıp yıkardım.
Daha sonra yemeğimi yapar, film açar, izlerdim.
Çocuklara bakardım demiş birisi.
Biri bizsiz yaşayamazsınız abi demiş.
Aklıma Kadınlar Ülkesi kitabı geldi şu an.
Biri homoseksiyelim ve çok mutlu olurum demiş.
Yalnız aşırı haklı.
Bütün erkekler onlara kalacak.
Oturur ağlardım diyenler var.
Evde otururum çünkü dışarıda görmeye değer bir güzellik kalmamış demektir demiş biri.
Ahıra hoş geldiniz diyen var.
Çoraplarımı salonun ortasına atardım.
Eminim hepiniz bunu istiyorsunuz.
Temizlik, yemek yapma, çocuk bakma gibi eylemleri daha önce hiç yapmamış erkekleri YouTube'dan izlerdim.
Biri demiş ki diğer erkeklerden saklanırdım.
Erkeklerin cevabı çok iyi.
Bu arada ben bunları bilerek okumadım.
Podcast'a okuyayım ki dedim hani daha eğlencesi kaçmasın diye.
Biri saçımı yapmadan evden çıkardım demiş.
Biri demiş ki yatar uyurdum ve dünya savaşı çıkmadan gelmeleri için sabaha kadar dua ederdim.
Kumandayı ele geçirirdim diyenler var.
Son olarak biri demiş ki sanat yapmaya çalışırdım.
Çünkü kadın başlı başına bir sanat eseri.
Onun yok olması sanatın yok olması demek.
Genel olarak erkeklerin yorumları böyleydi.
Kapanışımı tabii ki Simone de Beauvoir'ın sözüyle yapacağım.
Diyor ki kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor.
Sonra da ufkunun darlığına şaşırıyoruz.
Kanatlarını kesiyoruz.
Sonra da uçamıyor diye yakınıyoruz.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya linke açıklama olarak bırakıyor olacağım.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
indirimini kaçırmayın derim bize özel kodumuzsa 66 ortam açıklamalardaki linkten detaylara ulaşabilirsiniz haftaya çarşamba günü tekrar görüşmek üzere hoşçakalın kendinize iyi bakın bay bay Cambly'de
ilk defa tüm ürünlerde geçerli %60 indirimi kaçırmayın.
Cambly'nin %60 indiriminden yararlanmak için OSB60 kodunu, Cambly Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise OSB6 kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
