
iyzico Korumalı Alışveriş, tüketicilerin internet alışverişlerinde yaşadığı endişelere çözüm olarak geliştirilen bir hizmettir.
Detaylı bilgi için; https://bit.ly/3I9s5xP
*
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
*
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm iyzico hakkında reklam içerir*
Transkript
Merhabalar, orsamlarda satılacak bilgiye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bu podcastimi bir soruyla açmak istiyorum.
Hayatınızda çok büyük tutku duyduğunuz bir şey var mı?
Eğer varsa tutkularınız için neler yapabilirsiniz?
Ne kadar ileri gidebilirsiniz?
Ve sizce bir şeye uç seviyelerde takık olmak size neler kazandırabilir?
Veya neler kaybettirebilir?
Bugün bunu konuşmak istiyorum. Hani en son Leonardo da Vinci podcastimde buna değineceğim demiştim.
Hatırlarsanız Leonardo da Vinci'nin obsesif olduğu...
Olay öğrenme tutkusuydu ve bugün edebiyat, sanat, belgesel, film, iş dünyasından böyle örnekler vererek bu obsesif hallerden bahsedeceğim.
Öncelikle tutku nedir?
Bunu bir tanımlamak isterim. Tutku çok güçlü bir duygu durumu değil mi?
Yani insanın irade gücünü yerle bir eder ve bazen bunu bastıramazsınız.
O kadar yoğundur ki, o kadar içten gelir ki bastırmanız mümkün olmaz.
Ve genelde bunu biz iki insan arasında olan o kuvvetli çekimden ibaret zannediyoruz ama aslında öyle değil.
İnsan bazen nesnelere ya da başka şeylere de tutku.
duyabilir. Yani bu onu ya yıkar ya da yaratıcılığına giden yolda en büyük destekçisi olur.
O zaman hadi başlayalım.
Öncelikle sanat dünyasına başlamak istiyorum.
İlk aklıma gelen Van Gogh oldu.
Bu arada 30 Mart Van Gogh'un doğum günü ve ona özel bir yayınım olacak.
Kaçırmamak için beni dinlediğiniz platformdan takip etmeyi unutmayın lütfen.
Van Gogh biliyorsunuz ki dünyanın en üretken sanatçılarından biri.
İlki zaten Picasso'ydu.
Bunu da anlatmıştım podcastimde.
13.500 eseri olduğunu ve Guinness'e girdiğini artık biliyoruz.
Picasso yaptığı işe inanılmaz tutku duyan hatta bunu obsesyona vardıran insanlardan birisi.
Öyle bir aşktır ki onun için resim yapmak.
Resim yapmadığı gün neredeyse yok diyebilirim.
Hatta Martin Luther King gibi bir sözü vardır.
Ne yaparsanız yapın onun sanatçısı olun.
Sokak süpürgecisi de olsanız onun Picasso'su olun.
Yani bir şeyin Picasso'su olmak.
İşte olay bu. Yani en iyisi olmaktır bir şeyin Picasso'su olmak.
Onu en tutkulu şekilde yapmaktır.
Mesela Van Gogh ressam olmadan önce çok kısa bir dönem stajyer rahiplik yapıyor.
İşte o zaman bile inanılmaz bir tutkuyla hatta bence obsesyon da onunkisi ibadete sarılıyor.
Hatta bu ibadet olayı o kadar ileri derecelere varıyor ki tutkusu, obsesyonu diyebiliriz.
Yoksullara yardım edebilmek için kendisi aç kalıyor.
Ciddi anlamda aç kalıyor. Kıyafetlerini onlara dağıtıyor ve döneminin rahipleri böyle gayet güzel yerlerde gününü gün edip yaşarken o viranelerde, saman döşeklerinde yatıyor.
Neden peki? Çünkü uçlarda yaşıyor Vanga.
İbadetini, aşkını, sanatını hep uçlarda yaşıyor.
Bir obsesyon halinde. Hatta rahiplik olayı bittikten sonra resme başladığında da aynısını yapıyor.
Sabah 5-6 gibi bir çıkıyor evden resim yapmak için.
Bazen bu süre gece yarılarını bile bulabiliyor.
Günlerce kendini kaybedercesine resim yapıyor.
Hatta diyor ki sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim diyor.
İşte tutku böyle bir şey.
Yani obsesyon halinde resim yapma tutkusu Van Gogh'daki.
Bu arada sanat için hayatımı tehlikeye atıyorum deyince aklıma Marina Abramovic geldi.
Hatırlıyorsanız... 1979 yılında bir performans sergilemişti.
6 saat boyunca cansız bir manken gibi duracağını ve önüne koyduğu objelerle ona istediklerini yapabileceğini söylemişti seyircilerine.
Şunu da ilave etmişti.
Başıma herhangi bir şey gelirse sorumlusu benim.
Önüne koyduğu 72 objenin arasında güller.
Tüyler, işte mermi, tabanca, kurşun, jilet, bıçak ne ararsanız vardı.
İlk başta seyirciler ona işte gül atarken, saçlarını okşarken, gayet güzel giderken her şey.
6 saatin sonuna doğru seyircilerden biri gelip Marina Abramovic'e çok sert bir tokat attı.
Daha sonra bir başkası gelip üstünü çıkardı.
Kadın çıplak kaldı, tacize uğradı.
Güllerin dikenini vücuduna batırmaya başladı.
Derken şiddetin seviyesi gitgide arttı.
Kadını jiletleyenler mi ararsınız makasla vücuduna zarar vermeye çalışıyor.
Hatta birisi en son gelip silahı alıp boynuna dayıyor.
Marina Abramovic'in dayamasını söylüyor.
Ve gözlerinden yaşlar akıyor kadının acılar içerisinde ama o performansını devam ettirmeye çalışıyor.
Aslında insanın burada vahşetini görüyoruz.
Yani izin verildiği zaman insanın içindeki kötülüğün nerelere varabileceğini gösteren bir performans sanatıydı bence o.
Ama bu Marina Abramovic'in ilk yaptığı çılgınlık değil.
Performans sanatlarında çok uçlara varan bir sanatçı ki bu zaten kendisinin çok tutkulu olduğu bir mesleği icra.
O kadar tutkulu ki canını bile tehlikeye atacak noktaya varıyor gördüğünüz gibi.
Şimdi yine sanatını böyle uçlarda bir obsesyon halinde yaşayan bir başka sanatçıdan bahsetmek istiyorum.
Hem de mükemmel bir belgesel önresi vermiş olacağım sizlere.
Belgeselin adı Mücadele, Skalski'nin hayatı ve kayıp sanatı.
Bu arada belgeselinin yapımcısı Leonardo DiCaprio.
Muhtemelen adını hiç duymadınız Skalski'nin.
Zaten belgeselin konusu da bu.
gelmiş geçmiş en iyi heykeltıraşlarından biri kabul edilen 20.
yüzyılın Michelangelo'su olarak atfedilen büyük bir deha'dan bahsediyorum Skalsky.
Şimdi bu adam zaten 4 yaşından beri heykel ve resim yapıyor ama onun heykel yapma tutkusunun ne kadar ileriye gittiğini sadece size bir örnek vererek açıklayacağım.
Zaten sonra koşarak bu belgeseli izleyeceksiniz.
Müjde Netflix'te var.
Olay şöyle, şimdi Skalsky babasına çok düşkün bir çocuk ve bu gençlik yıllarında da tabii düşkünlüğü devam ediyor.
bir gün karşıdan karşıya geçerken adama araba çarpıyor ve olay yerinde can veriyor.
Skalski babasının ölüsünü ağlaya ağlaya sırtına alıyor.
Önce morga götürüyor.
Sonra morgdan alıyor.
eve götürüyor ve babasını parçalara ayırıp onun anatomisini çalışıyor heykel yapabilmek için.
Yani tıpkı Da Vinci gibi demek isterdim ama Da Vinci mezardan tanımadığı insanların cesetini çalıp anatomi çıkarıyordu.
Ama Skalski öz mü öz babasını parçalara ayırıp heykel çalışması yapıyor.
Skalski benim böyle en etkilendiğim sanatçılardan birisi oldu.
Çünkü daha küçücük bir çocukken kendi alfabesini yaratmaya çalışıyor.
İşte eğitim sistemine karşı duruyor.
Bu sanat akademisine gireceği zaman bile res çekiyor.
Neyse daha fazla spoiler vermeyeceğim ama Skalski'nin en sevdiğim sözü şu olmuştu.
Eğer bu dünya için bir şeyler yaratmak istiyorsanız hiç kimseyi dinlemeyeceksiniz.
İrfanınızı ve tüm yeteneğinizi baş parmağınızdan emeceksiniz.
Yani kendi benliğinizden.
Skalski felç geçirdikten sonra yemek yemeyi reddediyor ve kendi kendini öldürüyor.
Neden? Çünkü en büyük tutkusu olan heykelleri artık yapamayacağı için hayatına son veriyor.
Ya bir düşünsenize artık tutkulu olduğunuz yani o p*** Sesyon halinde yaptığınız şeyi icra edemeyeceğiniz için hayatınıza son vermeyi tercih ediyorsunuz.
Bu nasıl bir şeydir dediğinizi duyar gibiyim.
Şimdi Skanski Polonyalıydı dedim ve şu an aklıma Boyalı Kuş kitabının yazarı, o da Polonyasıydı.
George C. Korsinki geldi.
İkisi de zaten 2. Dünya Savaşı yıllarını yaşamışlar.
Korsinki, Boyalı Kuş romanıyla çok büyük bir şöhret yakaladı ki bunu yazdığı dönemler sefalet içerisindeydi.
Derken bu romandan sonra çok zengin bir kadınla da evlilik yaptı.
Yani şöhret... üreti bulduğu parayı buldu.
Ama bunlar yetti mi?
Hayır. Çünkü onun en büyük tutkusu, obsesyon halinde yaptığı tutkusu roman yazmaktı.
Ve bir gün karısı içeride televizyon izlerken Korsinki kafasına çöp torbası geçirip nefesini keserek intihar etti.
Öldürdü kendini. Neden? Çünkü artık üretemediği için, yazamadığı için en büyük tutkusu iyi romanlar yazabilmek olduğu için ve bir daha boyalı kuştaki Nirvana'yı yakalayamadığı için kendini öldürmeyi seçti.
Tıpkı Skalski gibi.
Şimdi sanatçıların tutkularını baktık.
Sanat için obsesif olmayı gördük.
Resimmiş, heykelmiş bunları üretmeden duramayan insanlardan bahsettim.
Hani bazen diyoruz ya tutkumuzu nasıl buluruz?
Bence gerçekten tutkulu olduğunuz şey zaten sizin yakanızı bırakmıyor bir türlü.
Size huzur vermiyor. Sürekli kendini düşündürttürüyor.
Kalk diyor, üret diyor o içinizdeki ses.
Sizi harekete geçiriyor. İşte bu bazen sanat hayatında da olabilir.
Her türlü iş alanında olabilir.
Obsesiflik bazen aşırı üretkenlik de verebiliyor.
Bazen yıkıcı etkiler de yaratabiliyor.
Hatta hemen bir örnek verecek olursam hani geçenlerde Instagram'da da paylaşmıştım.
Kara Deliklerin Gizemi adlı belgeselden bir kesit koymuştum.
Hem de bilim dünyasından da örnek vermiş olayım.
Stephen Hawking'in bir meslektaşı Harvard'dan.
Hani diyordu ya işte gece gündüz bilgi paradoksunu düşünüyorum diyordu.
Her gün günün 24 saati kalkarım bir fincan kahve yaparım.
Elime bir kağıt alırım ve otururum.
Dişlerimi fırçalarken bile bunu düşünürüm.
Gece yatmadan önce bunu düşünürüm.
Rüyalarımda bilgi paradoksunu görürüm.
Ve hatta bu belgeselin en çarpıcı sözü Bence şuydu.
Adam dedi ki bir yerde ben bu bilgi paradoksu olayını anlayabilmek için.
Lütfen buraya dikkat. hayatımı buna adamaya hazırım dedi.
İşte bir şeye böyle obsesyon halinde tutkulu, takıntılı olmak aslında bu.
Rüyalarımda görüyorum diyor, dişimi fırçalarken onu düşünüyorum.
Yani bu adam kafayı bilgi paradoksuyla bozmuş ve ben bu belgeseli izledikten sonra kendime şu soruyu sordum.
Hayatımı buna adamaya hazırım dediğin bir şey var mı?
Ya da hiç oldu mu hayatımda böyle bir şey?
Sizler de kendinize lütfen bu soruyu sorun.
O zaman madem bilim dedik, bilim dünyasından devam edelim.
Hatta size bir TED konuşması da önermiş olayım.
Origami konuşmasını lütfen izleyin.
Hatta bunu izledikten sonra Prison Break dizisi böyle aklınızda o origami sahneleri canlanacak ve daha da bir anlam kazanacak sizin için.
Şimdi bu adamın hikayesine ben bayılıyorum.
Çünkü bir şeyle kafayı bozmanın en güzel örneklerinden birisi.
Robert J. Lang aslında mesleğinde zirve olan Amerikalı uygulamalı bir fizik profesörü ve lazer araştırmacısı ama çok sevdiği bir hobisi var.
Origami. O kadar takık ki origamiye böyle gece gündüz demeden onu düşünüyor.
Hatta mesleğinin zirvesi Zirvesinde bir adamken bir anda bir karar veriyor.
Diyor ki ben nazar araştırmalarını bırakıyorum.
Artık bunu zaten başka profesörler de yapabilir.
Ama origami benim kadar tutkulu.
Sadece ben anlatabilirim. Yani bunun hakkında sadece ben kitaplar yazabilirim deyip mesleğinden istifa ediyor.
Bakın zirvedeyken istifa ediyor.
Kaçımız böyle bir şeye cesaret edebiliriz?
İşte Robert J. Lange o kadar tutkulu bu alanda ve origamiyi yani bu Japonların katlama sanatı o kadar ileri boyutlara taşıyor ki ve hatta dediği gibi cidden öyle güzel kitaplar yazıyor ki origami sanatı denilince
dünyada ilk akla gelen isimlerden biri olmayı başarıyor.
Nasıl mı? Şöyle diyelim ki bir kalp ameliyatı olacaksınız.
Kalbinize bir stent takılması gerekiyor.
bu stentlerin takılması için bu adamın origami uzmanlığına başvuruyorlar.
Hatta buralarda bile origami kullanıldığını ben bilmiyordum.
Yani katlama sanatının inceliklerinden faydalanıyorlar.
Çünkü şöyle bu stentlerin böyle çok küçük bir biçimde katlanıp o damar yollarından geçip içeride bir şekilde açılması gerekebiliyor.
Burada nasıl yapacaklar bunu? Origami sanatına başvurarak.
Ya da işte arabaların airbagleri nasıl işte o kadar sıkıştırılıp katlanıyor hiç düşündünüz mü?
Ya da kamp yaptığınız o dev çadırları düşünün.
Onları nasıl katlıyorlar? Minicik bir hale getiriyorlar.
Ya da işte uzaya gönderilen roketlerin teleskoplarının katlanma şekillerini düştün.
İşte bunların hepsi origami.
Yani bir hobiniz de varsa ona sımsıkı sarılığın tutkuyla bağlanın.
Belki ileride lazım olur.
Belki sektör değiştirmek isterseniz diye anlattım bu hikayeyi.
Burada yıkıcı bir etki yok. Hatta yapıcı olmuş diyebilirim.
Biraz da iş dünyasının tutkulu isimlerinden bahsetmek isterim.
1999'da Times'da yılın keşisi seçilen kapak olan Jeff Bezos hatta 2021'de dünyanın en zengin kişisi olma ünvanını Elon Musk'a kaptırmıştı hatırlarsanız.
O da işine çok tutkulu bir adam ama özellikle onun iş hayatında takık olduğu şey benim çok hoşuma gidiyor.
Çünkü Amazon'un bence bu kadar başarılı olmasının sırrı da bu.
Jeff Bezos'un mutlu müşteri takıntısı var.
Çünkü Amazon'un logosunda da gülen bir surat vardır hatırlayın.
Bezos'un kafayı taktığı olay tam olarak bu.
Şimdi belki takıntı deyince böyle olumsuz bir anlam çağrıştırıyor size ama ben şunu kastediyorum.
Takıntılı demek normal sayılanın ötesindeki bir odaklanma demek aslında.
Jeff Bezos'un da en önemli olayı müşteri saplantısı.
Yani müşteri her zaman hakkıdır.
Bu adamın mottosu olabilir.
Kendini daima böyle müşterilerinin yerine koyar.
Hatta Amazon'da day one diye bir olay vardır.
Bu da şu oluyor. Bugün birinci gün.
Yani her gün şirketin ilk günü anlamında.
Her gün o heyecanla, o şevkle, o ilk günkü gibi o şekilde çalışma isteğini düşünsenize bir ne kadar muhteşem bir şey.
Amazon'un kuralı bu. Day one.
Yani her günü ilk günkü gibi yaşamak.
Şirketin ilk günkü gibi. Bence Amazon'un bu kadar başarılı olması tabii ki asla tesadüf değil.
Jeff Bezos bir de müşterinin yerine koyduğu için kendisini daima odağında şu var.
Müşteriyi mutlu etmek bir ve müşteriye olabilecek en hızlı şekilde ürünlerini ulaştırmak.
Çünkü internetten alışveriş yapan birisi ne ister?
Ürünüm en hızlı şekilde gelsin değil mi?
Bunu ister. Ben bazen kuryenin kapıda beklediğini düşünüyorum.
Yani o kadar hızlılar ki Yunan mitolojisindeki Nike mısın be kardeşim dediğim anlar oluyor.
Nike çok hızlı koşma ve hatta uçma yeteneğine sahip bir zafer tanrıçasıdır.
Hatta meşhur Nike ayakkabısının adı da buradan geliyor.
O olayı da anlatayım şöyle oluyor.
Nike'ın kurucusu Phil Knight bu spor ayakkabıları için yeni bir isim arayışında ve çalışanlarından birisi bu adam aynı zamanda da bir koşucudur.
Bir gece rüyasında Yunan tanrıçası Nike'ı görüyor.
Ertesi sabah gidip bu durumu Phil Knight'a anlatıyor ve Phil Knight'da markamızın adı Nike olsun diyor.
Yani bir rüya üzerine oluşmuş bir marka.
Phil Knight demişken ondan da bahsedelim çünkü gerçekten işinde tutku deyince en ön sıraları en başı çeken adamlardan birisi.
Hatta shoe dog diye bir tabir var.
Bilmiyorum duydunuz mu? Ayakkabı köpeği anlamında.
Yani bir şeyin köpeği olacak kadar tutkunu olmak.
İşte Phil Knight bunun karakterini Hatta otobiyografi kitabına şu da ok bu ismi vermiştir.
Çünkü onun da gece gündüz düşündüğü tek şey spor ayakkabılar.
Yani bununla kafayı bozmuş.
Türkçe'ye de ayakkabı gurusu diye çevrildi biyografisi.
Size onun da hikayesini anlatayım yeri gelmişken.
Hatta geçen sene Tokyo Olimpiyatları'nda 60'lı yıllarda tasarlanan o Nike'ları gördük.
Sürünün ilk örneği olan waffle tabanlı el yapımı Nike'ları gördük.
800 binden satışa açıldı düşünebiliyor musunuz?
Ve Nike bugün dünyanın en önemli markalarından birisi.
Peki ama... Nasıl oldu bu başarı?
Şimdi olay şöyle. Phil Knight üniversitede işletme okuyor ve aynı zamanda da koşuculukla uğraşıyor.
Ve mezun olduktan sonra takıyor sırt çantasını böyle ülke ülke gezmeye başlıyor.
Derken Japonya'da bugün Tiger olarak bildiğimiz spor ayakkabılarını görüyor ve çok beğeniyor.
Bunlardan alsam Amerika'da satsam acaba nasıl olur falan diye düşünürken en iyisi gideyim üretici firmayı bulayım diyor.
Ve buluyor Onitsuka. Buradan bir randevu oluyor.
Onitsuka'nın CEO'su diyor ki ya siz iş adamı mısınız?
Hani şirketiniz var mı?
Varsa adı ne? Tabi ki ortada ne şirket var ne bir şey var hiçbir şey yok.
Ve hemen bir yalan uyduruyor.
Şirketimin adı Blue Ribbon diyor.
Blue Ribbon da onun geçmişte aldığı koşu madalyalarından esinlenip uydurduğu bir isim.
Ama şöyle de bir durum var.
Phil'in zaten işletme okurken hayalinde bunlar oluşmaya başlamış ufak ufak.
Yani spor ayakkabılara olan ilgisi zaten varmış.
Ve Phil Knight aslında çok da umutlu değil bu CEO ile olan görüşmesinden.
Ama CEO buna inanıyor.
Ve acilen bir para bulması gerekiyor.
Hemen babasını arıyor. Baba bana 50 dolar.
dolar mısın diyor. Nike'ın kuruluşu işte bu 50 dolarla başlıyor.
13 çift ayakkabıyla Amerika'ya dönüyor ve sonra bunlardan 6 çiftini antrenörü Bill Bowerman'a yolluyor.
Bill Bowerman'ı hatırladınız mı?
Hani bu vahşi vahşi kırlar belgeselinde Oregon'da yapılan röportajda o da verdi.
O şoya karşı olanların arasındaydı.
Bill Bowerman Amerikalı bir antrenör ve bir sürü de rekoru var atletizmde.
Önemli bir isim. O da böylelikle Nike'ın kurucu ortaklarından biri oluyor.
Nike'ın kortez ve waffle tabanlı koşu ayakkabılarını biliyorsunuz.
Bunları o icat etmiştir.
Onu da şöyle icat ediyor.
İşte antrenör ya koşu antrenörü.
Bu koşanları izlerken sürekli diyormuş ki ya bunlar işte yere daha sıkı tutunacağı bir ayakkabı olsa daha iyi koşarlar vesaire.
Acaba nasıl tasarlayabilirim bunları?
Hep bunları düşünüyormuş. Nitekim sadece bunu düşünmekle kalmamış.
Bir gün bir fabrikadan polüteren almış ve bunu ayakkabı kalıbına döküp tabanını da bu ayakkabı kalıbının tabanını da waffle makinesiyle basmış.
İşte bu waffle tabanlı Nike'ın hikayesi bu.
Ama ben Cortez modeline aşığım diyebilirim.
Hatta bununla ilgili acı bir hatıram da var.
Bundan birkaç sene önce böyle adını sanını bilmediğim bir siteden Cortez modelini alacaktım.
Hatta bayağı da bir indirime girmiş olarak görünüyordu.
Aldım ama ne gelen var ne giden sağlam dolandırıldım anlayacağınız.
Üstelik kredi kartı bilgilerimi de böyle paylaşmış bulundum.
O gün bugündür bilmediğim yerlerden istesem de böyle internet alışverişi yapamıyorum.
Ama artık bunun için bir çözüm buldum.
Sizler de benim başıma geleni yaşamayın diye internette korumalı alışverişten faydalanmadım.
Nasıl mı? EasyCo ile.
EasyCo hem 80.000'den fazla üye işlerine sahip bir ödeme sağlayıcısı, sanal post hizmetleri de var.
Hem de bizim gibi kullanıcılar için kolay, hızlı ve güvenli bir ödeme deneyimi sunan bir şirket.
Yani diyelim ki kredi kartınız yok, banka kartınız yok veya var ama kart bilgilerinizi internet alışverişlerinde paylaşmak istemiyorsunuz.
İşte bunun için çok uygun bir ödeme yöntemi.
Kartınız olmasa bile internette yapacağınız alışverişlerde EasyCo ile korumalı öde seçeneğine tıklayabilirsiniz.
binlerce mağazada korumalı alışveriş hizmetinden gönül rahatlığıyla faydalanabilirsiniz.
Bu arada EZCO internette korumalı alışveriş seçeneğini kullanan tüketicilere herhangi bir sorunla karşılaştığı takdirde 7.24 hem chatten hem telefondan canlı hizmet sağlıyor.
Ayrıca satıcı onayıyla anında iade garantisi de sunuyor.
Yani tüketicinin mağdur olmasını engelliyor.
Ayrıca zafer tançası Nike kadar da hızlılar.
EZCO ile öde kullanarak yaptığınız alışverişte Ödeme işleminiz %37 daha hızlı tamamlanıyor.
Her ödemede birkaç dakika harcadığınızı düşünün.
Yani bize neredeyse zamanın yarısını geri veriyorlar.
Ayrıntılı bilgilere bölüm açıklamasındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Ha bu arada Nike'da EZCO'nun müşterisi olan en önemli markalardan birisi.
Nike alışverişlerinizde de EZCO ile ödeme seçeneğini kullanarak alışveriş hızınıza hız katabilirsiniz.
EZCO hızı içinde suş diyebilirim.
ama sıvış, çok hızlı koşan birinin yanınızdan geçerken çıkarttığı sestir.
O zaman hadi devam edelim.
Nike sadece Phil Knight'ın tutkusuyla bugünlere gelmedi.
Kurucu ortağı Bill Bowerman'ın tutkusu da neredeyse onunla aynı düzeydeydi diyebilirim.
İşte arabasının bagajında sokakta ayakkabı satmaktan dünyanın en prestijli markalarından birine dönüşmesinin hikayesi Nike'ın.
İşte bugünlere gelişinin altyapısında ne var aslında?
Tutkulu bir adam değil mi?
Phil Knight'ın gece gündüz o shoe dog dediğimiz ayakkabının köpeği olması.
Gece gündüz bunu düşünmesi sayesinde oldu.
Phil Knight'ın da en sevdiğim sözü şudur.
Korkaklar hiç başlamadı.
Zayıflar yolda öldü.
Geriye Biz kaldık.
Şimdi madem koşucular dedik, spor dünyasından bahsettik.
Buradan devam edelim. Muhammed Ali ile devam edelim.
Çünkü tutku deyince onu anmadan geçmem mümkün değil.
Hatta kendisinin şöyle de bir sözü vardır.
Şampiyonlar salonlardan çıkmaz.
Şampiyonlar içinde tutku, hayal ve amaç olan insanlardan çıkar.
Çok doğru bir söz bu. Ya da şu sözünü hatırlayın.
Bence Muhammed Ali'yi en iyi tanımlayan sözü de budur.
Ben en iyisiyim. Bunu gözlerimle görmeden önce de söylüyorum.
Sakın bana şu işi yapamazsın demeyin.
En iyisi olmadığımı söylemeyin.
Ben en iyinin de iyisiyim.
Sizce bu sözleri sarf eden birinin işine duyduğu tutkunun seviyesi az olabilir mi?
Mümkün mü böyle bir şey? O zaman kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım diyen ve adını altın harflerle dünya boks camiasına yazdıran bu adam bu noktalara nasıl geldi?
Biraz bundan bahsedelim. Tabii ki tutkusu sayesinde ama bence onun da obsesyonu buydu.
En iyinin de iyisi olmak, dünyanın en iyisi olmak.
Ki bu o kadar uç noktalara vardı ki Muhammed Ali'nin hayatında.
Hani bazıları hayatlarını hiçe saydı ya anlattıklarımdan.
Muhammed Ali de onlardan birisiydi.
Aslında bugün anlatmak istediğim şey şuydu.
Bazı insanlar tutkularını normal seviyelerde yaşarken bazıları da işte Muhammed Ali gibi veya diğer anlattığım hikayelere bakarak yola çıkarsanız çok uç seviyelerde yaşayabiliyorlar.
Ve bu bazen keskin bir viraj gibi olabiliyor.
Bazen büyük bir yıkım getiriyor, ölüm getiriyor.
Bazen de o virajı alıp daha da hızlı bir şekilde imelenmelerine yol açıyor.
Yani kısacası tutku en keskin viraj diyebiliriz.
O zaman devam edelim. boksa başlama hikayesi de benim çok hoşuma gidiyor.
Şöyle 12 yaşındayken babası ona bir bisiklet alıyor ve iki çocuk Muhammed Ali'nin bisikletini çalıp kaçıyor yani iyi cesaret.
Muhammed Ali de koşarak karakola gidiyor ve polise ilk bulduğu poliste diyor ki o çocukları yakalarsam çok kötü benzeteceğim şöyle yapacağım böyle yapacağım.
Poliste şansına boks hocası çıkıyor.
Diyor ki o zaman gel ben sana boks eğitimi vereyim diyor.
İşte Muhammed Ali tamamen tesadüf eseri başlamıştır boksa ve 3 kez dünya şampiyonu olmayı başaran İlk boksördür Muhammed Ali.
Ve boksa 4 sene zorunlu ara verdi biliyorsunuz.
Ve 1971'de ilk maçını o yokken şampiyonu olan Fraser'la yaptı.
100 yılın dövüşü denildi bu müsabakaya.
Fraser kazandı. Muhammed Ali kaybetti.
Ve Muhammed Ali'ye ondan sonra çıktığı maçta çenesini kırdı.
Ve herkes onun kariyerinin bittiğini düşünüyordu artık.
Ama o Fraser'ı yenmeyi kafasına koymuştu.
Ve tekrar dünya şampiyonu olmayı bir şekilde saplantı haline getirdi.
Ve 1974'de Fraser'la...
Tekrar maça çıktı. İşte tutkunun ne kadar ileri gidebileceğini o maçı izleyenler Muhammed Ali'nin yüzünde ve hatta gözlerinde görmüşlerdir diye düşünüyorum.
10. roundda Muhammed Ali artık bitik düşüyor.
Ve hocasına diyor ki ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştım diyor.
Ve 14. roundda eldivenlerimi kessin artık dayanamıyorum diyor.
Çünkü suratı darma duman olmuş.
Kan revan içinde kalmış ama o halde bile ölüme o kadar yakınken ölebilirdi gerçekten.
Başarıyor dünya şampiyonu.
olmayı başarıyor. Ve Muhammed Ali Parkinson olduktan sonra 1980 yılında doktorların ve hatta antrenörlerinin asla maça çıkmamalısın demesine rağmen Larry Holmes'a maça çıkıyor ve
kaybediyor. Tutkusuna yeniliyor işte.
Kaybedeceğini bile bile o hastalığına rağmen ki Parkinson hareketleri kısıtlayan, yavaşlatan nöral bir hastalıktır.
Buna rağmen kalbindeki tutkuya boyun eğemiyor Muhammed Ali.
İşte benim anlatmaya çalıştığım şey bu.
Karşı koyamadığımız o tutkularda uygulanıyor.
Muhammed Ali'nin kaybettiği o maç var ya Parkinson hastası olduğu için.
İşte bu maçı izleyenlerin arasında Mike Tyson da var.
Mike Tyson o zaman genç bir çocuk ve Muhammed Ali'nin o yenilişini gördükten sonra mahvoluyor.
Çünkü o onun efsanesi diyebilirim.
Ve maçtan sonra Muhammed Ali'yi arayıp diyor ki büyüyünce senin intikamını alacağım Larry Holmes'den diyor.
Gerçekten de 8 sene sonra Mike Tyson Larry Holmes ile karşı karşıya geliyor.
Hatta o sırada da Muhammed Ali onu izlemeye gelmiş ve Mike Tyson'ı kullanıyor.
Kulağına eğilip diyor ki benim için bu maçı al.
İşte Mike Tyson, Larry Holmes'u o gün Mahvediyor.
8 sene sonra Muhammed Ali'ye verdiği sözü tutuyor.
Efsane sporcu Mike Tyson.
Muhammed Ali'nin tutkusu evet bokstu ama sadece bu değildi.
Onunkisi de biraz obsesyona varan bir tutku.
Çünkü tüm zamanların en iyisi olmak gibi bir problemi var.
Dünyanın en iyisi olmak istiyor ki oluyor mu?
Evet. Ama hayatını riske atıyor mu?
Evet. Yani tutkuları için hayatını riske atanlardan birisi de Muhammed Ali.
Onun da en sevdiğim sözü şudur.
Aklım kavrayabiliyorsa, kalbim inanıyorsa.
başarabilirim. Şimdi de edebiyat dünyasından örneklerle devam etmek istiyorum.
Geçenlerde İspanyol yazar Javier Sarkas'ın bir röportajını okuyordum.
Sormuşlar neden yazıyorsunuz diye.
Cevabı aslında tam bir tutku içeriyor diyebilirim.
Diyordu ki yazmak benim için bir bağımlılığa dönüştü.
İşte bu aslında anlatmak istediğim.
Gerçek tutkular insanda karşı koyulması güç duygular yaratıyor.
Bağımlılık gibi kurtulması, bastırılması, durdurulması en zor olan.
Bir de Sarkas'ın çok sevdiğim bir sözü var.
Hayatınızı biraz olsun değiştirmeyen bir kitap iyi bir kitap değildir diyor Serkas.
Çok doğru ve tam bu anlattığım konulara uygun çok sevdiğim de bir kitabı var Serkas'ın.
Saplantı kitabın adı.
Hatta Serkas bu kitabı için der ki bu benim.
En iyi kitabımdır. Hani podcast'ın başında sormuştum ya size.
Tutkularınız işine kadar ileri gidebilirsiniz.
Neler yapabilirsiniz? İşte o sorunun cevabı gibi bir kitap önerisidir saplantı.
Geçen sene ben bunu bir saatte bir solukta okumuştum.
Böyle bir kahve molasında. Çünkü 78 sayfa.
Çok mini bir kitap. Ama mini dev diyebilirim bu kitap için.
Konusu da şöyle kısaca. Alvaro diye bir adam var ve hayatını edebiyata adamış.
Ama öyle bir adamak ki bu.
Onun için eşi, dostu, işi, maddiyatı hiçbir şeyin önemi yok.
Her şey ikinci plan. anda tek hayali çok iyi bir roman yazmak.
Sırf bu amaçla bir apartmana taşınıyor ve zoraki komşuluk ilişkileri kuruyor.
Hiç öyle biri olmadığı halde. Esas amacı da romanının kahramanlarını bu komşulardan bu insanlardan seçip kurguya dökmek.
Ama öyle bir an geliyor ki gerçek kurmacaya kurmaca gerçeğe dönüşüyor ve Alvaro'nun romanına heyecan katması gerekiyor artık bir noktada.
İşte burada şu soruyu soruyorsunuz.
Bir insan tutkusu için Neleri göze alabilir?
İşte Alvaro bunun kanıtı gibi.
Okuyun zaten böyle şok olacaksınız yaptıkları karşısında.
Ve hatta kitabı okuduktan sonra filmini de izleyebilirsiniz.
El Autor filminin ismi Netflix'te var.
Hatta unutmadan Serkas'ın Kiracı diye de bir kitabı var.
Bu da böyle 94 sayfalık bir kitap.
Küçük. Yine böyle bir kahve molasında günümü güzelleştireyim, farklı bir yazar okuyayım, farklı bir kitap okuyayım, kültürleneyim diyenler için bunu da önereyim.
Konusu şöyle. Bir gün sabah koşusundan evinize dönüyorsunuz.
Kapıda bir adamla karşılaşıyorsunuz.
Diyor ki size merhaba ben yeni komşunuzum.
Buraya kadar okey. Derken önce evinizi sonra işinizi sonra da kız arkadaşınızı elinizden alıyor.
Ve her yerde bu adamı görüyorsunuz.
Çok farklı bir kitap. Zaten farklı okuma yapmak isteyenler için bunu da önermiş olayım.
Kitabın en sevdiğim cümlesi şuydu.
Ben bir şeyin değerini ancak onu kaybettikten sonra anlayabiliyorum.
Ne kadar anlamlı. Serkas'ın zaten kiracısını hatta saplantısını okuduktan sonra ben bu yazarla nasıl geç karşılaştım deyip hayıflanacaksınız.
Çünkü ben öyle hissetmiştim ve bütün kitaplarını gidip almıştım.
Eminim siz de öyle olacaksınız.
Bu arada şunu fark ettim. Nasıl bir kitap önerisim gelmiş.
En yakın zamanda kitap önerileri podcastım gelecek zaten.
Şimdi bir tane de film öneriyim arkadaşlar sizlere.
Kitaplardan uyarlama filmleri seviyor musunuz bilmiyorum ama ben pek sevemiyorum.
Genelde hayallerim yıkılıyor. Ama Patrick Susskind'in Koku kitabından uyarlama Koku filmi için tabii ki de bunu asla söyleyemem.
Hatta filmi benim en sevdiğim filmler arasında yer alıyor.
Bu filmde de koku duygusu çok gelişmiş öksüz bir gencin dünyanın en güzel kokusunu yapma tutkusu yüzünden nelere kalkıştığını dehşet içinde izlemiştik hatırlarsanız.
İzlemeyenler varsa ki sanmıyorum Old, Bad, Gold diyebileceğim bu filmi de pas geçmeyin.
Şimdi gelelim bir performans sanatçısının obsesivliğine tutkusuna.
Philip Pettit. Philip Fransız bir ipcambazı ve bir hayali var.
New York'un İkiz Kuleleri.
arasına bir tel gerip üzerinde yürümek ve koruma destek hiçbir şey olmadan yanlış duymadınız New York'un ikiz kuleleri dedim.
417 metre yükseklikte iki binanın arasına tel gerip yürümek gibi bir isteği var.
En büyük hayali bu. Hatta Ölürsem tutkumu gerçekleştirirken ölürüm diyor Philip Pettis.
Bu ikiz kuleleri nasıl kafasına takıyor?
Onun enteresan da bir hikayesi var.
Şöyle bir gün dişi çok ağrıyor ve doktora gidiyor.
Doktorun bekleme odasına otururken gazetede bir anda gözüne ikiz kuleler çarpıyor.
Ve o anda ağrıyan dişini falan unutuyor.
Dişçiden koşarak çıkıp gidiyor.
Ve bir hayalin peşine düşüyor.
Hani dedim ya tutkular insanı ele geçirir.
Bırakmaz, karşı koyamazsınız.
İşte Philip Pettis'in tutkusu da böyle bir tutku.
Ya düşünsenize... 417 metre yükseklikte bir binaya çıkıyorsunuz ki zaten yasak o binanın tepesine çıkmanız.
Çıktığınız takdirde zaten cezaevine girme ihtimaliniz de var.
Bütün bunları göze alıyorsunuz.
Hadi cezaevine de geçtim.
Oradan düştüğünüz takdirde zaten sizin parçanızı bile bulamazlar.
Çünkü adam korunma falan da istemiyor.
Direkt telin üzerinde yürümek gibi bir derdi var ki oradaki hava sürkülasyonunu bir düşünün yani iki bina arasındaki.
Bütün bunları göze alacak bir tutkudan bahsediyorum.
Diş ağrısını bile unutuyor adam oradan çıkıyor gidiyor.
Bu arada dişçi falan deyince...
Aklıma şair İsmet Özel'in çok sevdiğim bir hikayesi vardır.
O geldi. Anlatmadan da geçmeyeyim.
Şöyle İsmet Özel Muş'ta askerlik yapıyor.
Ve o sıralar yakın arkadaşlarının birisi şair Ataol Behramoğlu da sürgünde.
İki şair birbirleriyle böyle sık sık mektuplaşıyorlar.
Ve tahmin edersiniz ki bu mektuplarda şiirler havalarda uçuşuyor.
Ataol Behramoğlu Nisan 1969'da İsmet Özel'e bir mektup yolluyor.
Ve içindeki şiirde şu dizeler var.
Yıkılma sakın geçerken günler yaralar.
Anlayarak gençliğine onurlu güzel geleceklerin biziz habercileri düşün ki.
İşte İsmet Özel yıkılma sakın şiirinden çok etkileniyor ve hemen bir şiir yazarak cevap vermek istiyor arkadaşına.
Ama tabii hem askerlik hem şiir ikisi bir arada çok zor.
Şartlar bir türlü el vermiyor şiir yazması için çok düşünüyor ve şöyle bir karar alıyor İsmet Özel.
Askerde diş çektirene 3 gün istirahat veriyorlar.
Onun da ağzında böyle diş kökleri var.
Gidiyor o 3 diş kökünü aldırıyor ve 3 gün istirahat hakkı.
oluyor. O üç gün içerisinde çok uğraşıyor şiirini bitirebilmek için ama bir türlü olmuyor.
Derken tekrar dişçiye gidiyor ve azıcık böyle çürük olan hatta tedaviyle çok rahatlıkla kurtarılabilecek sağlam olan iki dişini birden çektiriyor.
Yani bir şiir yazabilmek için iki dişini birden feda etmiştir İsmet Özel.
İşte tutkular bu kadar kuvvetli.
Kapanışımı çok tutkulu bir adamın Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi kitabından bir alıntıyla sonlandıracağım ama önce Öncelikle beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresim, ortamlarda satılacak
bilgi aşağıda bırakmış olduğum linke tıklayarak iziko ile internette hem hızlı hem de güvenli alışverişin keyfini çıkartmayı da unutmayın.
Bugün tutkularını uçlarda yaşayanların hayatlarına kısaca bir göz attık.
Dorian Gray'in Portresi kitabından şöyle bir alıntı paylaşmak istiyorum sizlerle.
Güçlü tutkuları ya her şeyi ezip geçecektir ya da...
boyun eğecek. Umarım güçlü tutkularımızı ya da obsesyonlarımızı yaratıcı bir güce dönüştürmeyi başarabiliriz.
Şimdilik kendinize iyi bakın.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
