
Cumhuriyetimizin 100. Yılı kutlu olsun!
Türkiye Petrolleri hakkında detaylı bilgi almak için: https://www.tppd.com.tr/
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri : https://tamadres.com/farkindalik-defteri-ciltli-ortamlarda-satilacak-bilgi-kitabi-244721-9786254497148
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Türkiye Petrolleri" hakkında reklam içerir*
Transkript
Zor yollara güvendiğiniz biriyle çıkmak iyi gelir.
Çünkü her zaman onun arkamızda olduğunu biliriz.
Türkiye Petrolleri bu yolculukta en iyi yol arkadaşımız.
Böyle özel bir günde böyle özel bir markanın bu bölüme destek olması benim için de çok özel.
Türkiye Petrolleri Cumhuriyetimizin 100.
yılını kutluyor. Türkiye Petrolleri Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün günlerden 29 Ekim 2023.
Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun bir asırı devirdik hep beraber.
19 Mayıs 1919'da temelleri atılan milli mücadelenin hürriyet ve bağımsızlıkla nihayetlendiği gün 29 Ekim 1923 az zamanda çok ve
büyük işler yaptık.
Bu işlerin en büyüğü temeli Türkiye kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir diyen Atatürk'ümüzün bu yola nasıl baş koyduğu.
Bu uğurda yapılmış olan fedakarlıkları, karşılaşılan zorlukları konuşalım istedim bugün.
Aslında onun aklına bu hürriyet düşüncesi daha lise yıllarındayken düşmüştür.
Lisedeyken yakın bir arkadaşı var ismi Ömer Naci.
Onun sayesinde vatan ve hürriyet şairimiz Namık Kemal'in eserleriyle tanışıyor Atatürk.
Ve Ömer Naci'nin ona verdiği şiir ve tiyatro metinlerinin arasında Namık Kemal'in Vatan Mersiyesi adlı ünlü şiiri var.
Şu dizeleri de onu derinden etkilemiştir.
Bu bir mersiyedir arkadaşlar.
Yani ağıttır. Okumadıysanız mutlaka okuyun.
Çünkü Namık Kemal 93 harbinden sonra Rumeli topraklarının işgali üzerine yazmıştır.
Vatan mersiyesini, ağıdını yani.
Vatanın içine düştüğü o elim durumu o kadar içine anlatır ki bu şiir.
Ve Atatürk'ün en etkilendiği kısım şurasıdır.
Ey vatan hasretinin ıydı visaleyle bize bari rüyada görün arzı cemal eyle bize sütünü nimetini gayri helal eyle bize vatanın bağrına düşman
dayadı hançerini yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini.
Son dizeye dikkat.
Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini yani annesini vatanı anayı kurtaracak kimse yok mu diyor.
Şöyle ki yıllar sonra Atatürk beraberindeki temsil heyeti üyeleriyle milli mücadele ruhunu tüm Anadolu'ya yayma amacıyla Sivas'dan Ankara'ya doğru giderken Kırşehir'de
milletine şöyle sesleniyor.
Bu milletin içinden çıkan bir kemal yok mu diye sormuş kurtaracak birileri.
Lakin gene Bu milletin bağrından çıkan bir Kemal de diyor ki vatanın bağrına düşman dayasın hançerini bulunur elbet kurtaracak bahtı kare maderini.
Ankara'da yaşayanlar ulus meydanındaki biliyorsunuz zafer anıtımız vardır bizim.
Onun arka yüzünde Namık Kemal'in vatan mersiyesinin vatan adının bu meşhur kıtasına Atatürk'ün bu yanıtı vardır.
Bulunur kurtaracak Bahtı Kara maderini yazar.
Yani Bahtı Kara ana vatan yurdumuz.
Atatürk Namık Kemal için.
O benim duygularımın babasıdır der.
Hatta benim bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp'tir der.
Hatta bir gün harp okulundalar gece vakti yatakhanede yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'un yanına gidiyor.
Çok heyecanlı ona bir kağıt uzatıyor ve diyor ki Fuat kardeşim diyor bunu ezberlememiz lazım.
Ve ona verdiği Namık Kemal'in Vatan Kasidesi'nin tekstil edilmiş bir nüshası arkadaşlar.
Sonra bu mısraları böyle sessizce ve çok heyecanlı okuyor Ali Fuat Cebesoy'a.
Okuduğu kısım ise şurası.
Felek her türlü esbabı cefasın toplasın.
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.
Ve dönmemiştir de o yoldan kanının son damlasına kadar.
Cumhuriyet için savaşmıştır.
Namık Kemal önemli bir isimdir.
Vatan ve hürriyet düşüncesini ondan almıştır.
Türkçülüğü ve milliyetçiliği Ziya Gökalp'ten, Mehmet Emin Yurdakul'dan, devrimci idealizmi Tevfik Fikret'ten okumuştur, etkilenmiştir.
Daha önce o yüzden Tevfik Fikret'in biyografisini yapmıştım, dinleyebilirsiniz.
Ve tabii ki Fransız ihtilalinden ve onların düşünürlerinden çok etkilenmiştir.
Voltaire, Montesquieu, Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau onların fikirlerine de çok ilgi duymuştur.
okuduğu şair Mehmet Emin Yurdakul'un şu dizeleri yine en çok onu etkileyenler arasındadır.
Ben bir Türk'üm.
Dinim, cinsim uludur.
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Siyasi fikirleri 1899'da girdiği harp okulunda olgunlaşmaya başlıyor.
Osmanlı'nın da böyle gitgide zayıfladığı dönemler hatta Osmanlı'nın hasta adam olarak anıldığı zamanlar.
Aslında bu daha evveliyatı var hasta adam olarak anılmasının.
Hani bu son dönemlerde de konuşulan bir şey.
Zaten 1896'da İngilizlerin bir dergisi var Punch isimli bir dergi.
Burada bir karikatür yayınlanmış.
Hani nasıl bir ortam var görün diye anlatıyorum.
Şöyle karikatür. Sultan 2.
Abdülhamit bu karikatür.
Duvara asılmış bir broşüre bakarken resmedilmiş.
Instagram'a da koyarım bunu. Broşürde de Osmanlı'nın dünyanın büyük güçlerinin oyuncağı haline geldiği anlatılıyor.
İşte İngiltere, Rusya, Fransa Osmanlı'yı bir limited şirkete dönüştürmeye karar vermiş.
Onu anlatan bir broşür bu.
Abdülhamit de diyor ki bu broşüre bakarak.
Beni de dahil ederler herhalde.
Yani bunlar konuşuluyor.
Böyle bir atmosfer var.
Ve bakın bu 1896'da yayınlanmış.
1899'da dediğim gibi harp okulunda siyasi fikirleri olgunlaşmaya başlıyor.
Osmanlı artık gitgide zayıflamış dedim.
Atatürk ve harp okulu arkadaşları böyle bir an önce mezun olalım ve bu hasta adamı kurtaralım.
Hani gereken şeyleri yapalım.
Bunu istiyorlar emperyalistlere karşı.
Nihayet mezun oluyor Mustafa Kemal önce Şam'a tayin ediliyor kurmay yüzbaşı olarak 1904 sonunda bu oluyor sonra gizlice vatan ve hürriyet cemiyetini kuruyor 1910'da Fransa'da
gerçekleşen Picard'i manevralarını izlemeye gidiyor.
Fransız ihtilalinin ana yurdunu görme imkanı buluyor böylelikle.
Aslında askeri amaçla geldiği Fransa'da siyasi idealleri şekillenmiş oluyor ve Türkiye'yi hayallerinde böyle modern bir memleket yapma hayalinin fitilinin ateşlendiği
yerlerden biri Fransa oluyor bu Picard'i manevraları sırasında.
Sonra Sofya'da görevlendiriliyor ve Sofya'da görevde olduğu sırada bağımsızlığını yeni kazanan bu ülkenin modernleşme çabalarına tanık oluyor Sofia'nın.
Ve 1. Dünya Savaşı başladığı zaman zaten kafasında bunlar var.
Bu birikmişlikler var.
Ve bir tarafında vatanının yoksulluğunu görüyor.
Çaresizliği, eğitimden yoksunluğu, herkes hastalıktan kırılıyor.
Devrim zaten onun zihninde çoktan başlamış dediğim gibi.
Hani yeni bir şey değil. Lise yıllarında temelini atmış.
Neyse 1918'de Avusturya'da tedavi görüyor ve o esnada defterine şöyle yazmış.
Benim elime bir gün yetki ve güç geçerse şayet toplumsal yaşamamızda istenen devrimi öyle bir anda sarsıcı bir darbeyle yapacağımı zannetmiyorum.
Zira ben...
Bazıları gibi halkı ve ulemayı yavaş yavaş benim görüşlerim düzeyinde görmeye ve düşünmeye alıştırarak bir devrim yapılabileceğini kabul etmiyorum.
Böyle bir davranışa ruhum karşı çıkıyor.
Bunca yıl yüksek öğrenim gördükten sonra toplumsal ve uygar yaşamı inceledikten ve özgürlüğü tatmak için bir ömür harcadıktan sonra neden ben onların konumuna ineyim?
Onları kendi düzeyime çıkarırım.
Bence burası çok önemli. Neden ben onların konumuna iniyorum?
Onları kendi düzeyime çıkarırım diyor bakın.
Yani halkı eğitmek için o verdiği çaba.
Şimdi anlıyor musunuz sebebini?
Şimdi ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar diyor.
Ancak şu da var ki bu konuda incelemeye değer bazı noktalar var.
Bunları iyice kararlaştırmadan işe başlamak yanlış olur.
İşte bu satırları Samsun'a çıkmadan bir sene önce yazıyor.
1918'in Temmuz ayında yazmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonunda sonra zaten 30 Ekim 1918 Mondros müteharekesi imzalandı biliyorsunuz.
İtilaf devletleri ile Osmanlı arasında.
Mondros demek Türk İmparatorluğunun Avrupa topraklarından tamamen itilmesi demek.
Akdeniz ve Karadeniz üzerindeki bağlantımızın kopması uluslararası kuvvetlere geçmesi demek.
Ve o maddeleri bir hatırlatmak istiyorum.
Ne diyordu? Bütün tersaneler teslim edilecek.
Donanmalar da bu tersanelerle...
birlikte bağlantı altına alınacak.
Mevcut askeri kuvvetler terhis edilecek.
Sadece asayiş için olanlar kalacak.
Asayiş için devleti aliyenin bölgeleri itilaf devletlerinin işgaline bırakılacak.
Buraya dikkat. Eğer devlet gereken yerlerde asayişi sağlayamazsa müdahale imkanı olacaktır.
Bakın Mondros maddeleri. Hükümet haberleşmeleri dışındaki Telsiz ve kablolar itilaf devletleri memurları tarafından denetlenecektir.
İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit edici bir durumla karşılaşırsa herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sahip olacaktır.
Daha ne olsun bunlar Mondros daha çok madde var ama Mondros'un bizim için önemi çok büyük.
Yani Osmanlı boğazlardaki hakimiyetini kaybetti.
Buna kadar önemli bir şey.
Anadolu toprakları resmen...
İşgale açık bir pozisyona sokuldu.
Bunu imzaladılar yani Osmanlı fiili olarak sona erdi zaten.
Ve her cepheden her taraftan savunmasız bırakıldı.
Osmanlı lehine hiçbir madde yok Mondros'ta.
Yani ipini çeken şeydir Mondros Osmanlı'nın.
Osmanlı'nın daha kolay işgali için bir zemin hazırlamaktı zaten niyet ve o da gerçekleşti zaten.
Herkes pastadan bir pay almanın peşine düştü.
Peki bundan sonra ne oldu onu hatırlayalım.
Uf Bey Osmanlı adına Mondros imzaladıktan sonra Mustafa Kemal'e karşılaştığı bir general diyor ki her şey bitti artık diyor Mondros'tan sonra.
Atatürk de ona şu cevabı veriyor.
Bizim savaşımız ancak şimdi başlıyor.
Dört senedir hemen hemen tüm cephelerde çarpışıp hiç yenilmemiş birinin sözüdür bu dikkat.
14 Kasım 1918'de Atatürk İstanbul'a geliyor ve Boğaz'da itilaf gemilerinin demir attığını görüyor.
O sırada yanında yaveri Cevat Bey var ve ona dönüp diyor ki geldikleri gibi giderler.
Bu sözünü bilirsiniz.
Bu aslında Kurtuluş Savaşı'nın başlayacağını gösteren sözlerinden birisidir.
Geldikleri gibi giderler.
14 Kasım 1918 ve bu olaydan 6 ay sonra.
19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmıştır.
Atatürk'ün milli mücadelemizi başlattığı gün çok önemli bir gün.
Ve bugün benim doğduğum gündür, doğum günümdür der.
Onun için çok önemlidir, çok özeldir bugün.
Ve 19 Mayıs 1919'da Mondros maddelerine dayanarak Yunan askerleri İzmir rıhtımına çıktı.
İtilaf devletleri desteği ve korumasıyla tabii ki.
Mutuk'ta 19 Mayıs 1919 gününü Atatürk şöyle anlatıyor.
19 Mayıs 1919 1919 Genel Durum ve Görünüm Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup 1.
Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, ağır şartları olan bir ateşkes antlaşması imzalamış.
Bunları Atatürk yazıyor. Dünya Savaşı'nın uzun yılları boyunca ulus, yorgun ve fakir bir durumda.
Ulus ve ülkeyi Dünya Savaşı'na sokanlar kendi hayatlarının derdine düşerek ülkeden kaçmışlar.
Ordunun elinden silahları...
Cephanesi alınmış ve alınmakta.
İtilaf devletleri ateşkes hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar.
Birer bahane ile itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da Adana ili Fransızlar.
Urfa, Maraş ve Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş.
Antalya ve Konya'da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.
Her tarafta yabancı subay ve görevlilerle özel ajanlar çalışıyor.
Sonuçta konuşmamıza başlangıç kabul ettiğimiz tarihten 4 gün önce yani 15 Mayıs 1919'da itilaf devletlerinin onayıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor.
Biraz daha ileride diyor ki İstanbul'da bir kısım erkekli kadınla ileri gelen kimseler gerçek kurtuluşun Amerikan mandasını sağlamakta olduğu inancındaydı.
İçinde bulunduğumuz durumu bu şekilde aktarıyor ve diyor ki 3.
Ordu müfettişi bendim.
Karargahımla Samsun'a çıkmış bulunuyordum.
Şimdi ona bu kadar geniş yetkiler verilmiş olmasına şaşıranlar olacağını bildiği için şöyle söylüyor.
Bu geniş yetkinin beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadolu'ya gönderenler tarafından bana nasıl verildiğine şaşırabilirsiniz.
Hemen belirtmeliyim ki bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler.
Ne olursa olsun benim İstanbul'dan.
İstanbul'dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp önlem almak için Samsun'a kadar gitmekte diyor.
Bunu da açıklamış. Yine notukta altını çizdiğim yerlerden biri şu.
Diyor ki şimdi efendiler izin verirseniz size bir soru sorayım.
Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilir?
Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre.
Üç türlü karar ortaya atılmıştı.
Birincisi İngiltere koruması istemek.
İkincisi Amerikan mandası istemek.
Bu iki tür karar sahipleri Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak korunmasını düşünenler Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında bölüştürülmesindense imparatorluğu tek bir devletin koruması
altında bulundurmayı tercih edenler.
Yani ya Amerika ya İngiltere diyorlar.
Üçüncü kararsa Bölgesel kurtuluş çaresine başvurmaktır.
Bakın bölgesel kurtuluş çaresi deniyor.
Dikkatinizi çekerim. Ve benim kararım diyor Atatürk.
Ben bu kararların hiçbirinde isabet göremedim.
Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve mantıklar çürük, temelsiz.
Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş.
Ömrü tamamlanmıştı.
Osmanlı toprakları tamamen parçalanmıştı.
Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.
Son mesele bunun da paylaşımını sağlamaya çalışmaktan ibaretti.
Osmanlı devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların hepsi anlamı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.
Efendiler bu durum karşısında tek bir karar vardı.
O da Ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız, şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.
İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en güçlü düşünce ve mantık şuydu.
Temel ilke Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır.
Bu ilke Ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir.
Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygarlık dünyası karşısında uşak olmak konumundan daha yüksek bir muameleye layık olamaz.
Yabancı bir devletin koruma ve kollayıcılığını kabul etmek, insanlıktan yoksunluğu, güçsüzlük ve uyuşukluğu kabul etmekten başka bir şey değildir.
Oysa Türk'ün onuru, Gururu ve yeteneği çok yüksek ve çok büyüktür.
Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.
O halde ya istiklal ya ölüm.
Gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır diyor Atatürk nutuğunda bunları yazmış.
Biz de bu parolayı adımız gibi biliyoruz değil mi?
Atatürk bu zor yollara güvendiği kişilerle çıktı.
Bin bir zorlukla kazandığımız o cumhuriyeti en çok güvendiği kişilere, gençliğe emanet etti, bizlere emanet etti.
Onun değerlerini adı gibi bilenlere.
Ülkesine hizmet edenler toplumu ileri taşıyanlara emanet etti.
Türkiye petrolleri de onun değerlerini adı gibi bilenlerden köklerinden gelen değerlerine sahip çıkarken yenilikçi vizyonuyla insana fayda sağlayacak kaliteli ve ulaşılabilir ürünler
ve hizmetler sunarak ülkemizi ve toplumumuzu ileri taşıma gayesiyle akaryakıt sektöründe hizmet vermeye devam ediyor.
Zor yollara güvendiğiniz biriyle çıkmak iyi gelir.
Çünkü her zaman onun arkamızda olduğunu biliyoruz.
Türkiye Petrolleri bu yolculukta en iyi yol arkadaşımız.
Böyle özel bir günde böyle özel bir markanın bu bölüme destek olması benim için de çok özel.
Türkiye Petrolleri Cumhuriyetimizin 100.
yılını kutluyor. Atatürk gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası ya istiklal ya ölümdür demiş nutuğunda işte bandırma vapuruyla Samsun'a çıkışının kurtuluş savaşının fiili başlangıcının
arka planında yaşanan bunlardı.
Ülkemiz bu haldeydi dört bir yandan kuşatılmış derken Samsun'dan Havza'ya oradan Amasya'ya geçti biliyorsunuz.
Havzada iken söylediği şu söz çok anlamlı gelir bana.
Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız demiştir.
Bu süreçte halkın haline bizzat şahit oldu Anadolu'da.
22 Haziran 1919'da Amasya'da Refet Bey, Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa ile birlikte hazırlamış oldukları bildiri Amasya Genelgesi örgütlü ve bir direniş yolunda atılan ilk
adımımız olmuştur. Ulusun bağımsızlığı ve birliğinin büyük bir risk altında olduğu, İstanbul hükümetinin aldığı sorumlulukları yerine getirmediği, Sivas'ta bir kongre
yapılacağı ve en önemlisi ulusun bağımsızlığını ancak kararlılığı ve inançlılığının kurtaracağı yazıyordu bu genelgede.
Milletin istikbalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
İşte bu cümle Amasya genelgesinin özetidir arkadaşlar.
Ve yine çok önemli bir maddesi.
Askeri ve sivil kuruluşlar hiçbir suretle...
Terk ve başkasına verilmeyecektir.
Vatanın herhangi bir tarafına yeniden yapılacak düşman işgal hareketleri bütün orduyu ilgilendirecek ve meydana gelen duruma göre memleketin savunmasına birlikte girişilecektir.
Silah ve savaş malzemesi kesinlikle elden çıkarılmayacaktır.
Ve Atatürk 18 Haziran 1919'da çekmiş olduğu telgrafta şöyle der.
Bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar bütün ulusla birlikte Özveriyle çalışacağıma, kutsal saydığım şeyler adına yemin ettim.
Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmeme kararı kesindir.
Bunu da neden söylüyor?
Çünkü 8 Haziran'da İstanbul'a çağrılıyor, geri çağrılıyor ama gitmiyor.
Kişisel isyancı durumuna geçiyor, asi durumuna geçiyor gitmediği için.
Çünkü Amasya genelgesi İstanbul'da bulunan işgal güçlerinin tepkisini çekiyor.
Artık milleti arkasına alma zamanı geliyor.
Tüm vatanperverleri kurtuluş gayesinde birleştirmek ve halkın iradesini hakim kılmak hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor atamız.
21 Haziran 1919'da yazmış olduğu mektupta şöyle der.
İstanbul Anadolu'ya hakim değil tabi olmak mecburiyetindedir.
1919 yılının Temmuz başında Erzurum'a geliyor ve burada artık Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılabileceğini ama Türk milletinin asla ölmeyeceğini söylüyor.
Ve kongre döneminde aldırdığı notlarda zaferden sonra hükümet biçiminin cumhuriyet olacağını, padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlemlerin yapılacağını, fesin kalkacağını,
latin alfabesinin kabul edileceğini yazdırıyor Mazhar Müfit'e.
Böyle notlar aldırıyor.
Hatta Mazhar Bey bunları...
yazarken o kadar şaşırıyor ki hani ne yazdığına bir an duraksıyor ve yazamıyor.
Mustafa Kemal de diyor ki hayırdır diyor niye duraksadın ne oldu?
Darılmayın ama paşam diyor yani sizin de hayal peşinde koşan çok taraflarınız var diyor.
Hayalde gerçek oldu işte.
Yani Cumhuriyet fikrine daha yanındakileri bile böyle tam olarak inandıramamış.
Hani bırakın halkı böyle bir ortam var düşünün.
Erzurum Kongresi Mustafa Kemal'in sivil olarak görev aldığı ilk yer.
O yüzden de önemlidir ve burada ilk defa geçici bir hükümet kurulacağından bahsediliyor.
Manda ve himaye reddediliyor.
İlk defa milli sınırlarımızdan bahsediyor.
Milli sınırlar içerisinde vatan bölünmez bir bütündür.
Parçalanamaz deniliyor. Her türlü yabancı işgal ve...
Yani Erzurum Kongresi ile aslında Türk milletinin var olduğu ve var olmaya da devam edeceği gösterilmek isteniyor.
Atatürk Erzurum Kongresi için diyor ki milletimizin kurtuluş umuduyla çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakar sayın heyetimiz her türlü zahmete katlanarak Erzurum'da toplandı.
Duygulu, asil bir ruh ve çok güçlü bir inançla vatan ve milletimizin kurtuluşuyla ilgili köklü kararlar alındı.
Özellikle bütün dünyaya karşı milletimizin varlık ve birliğini gösterdi diyor.
Erzurum Kongresi'nden sonra Eylül'de Sivas Kongresi için toplanıyorlar biliyorsunuz ve burada Erzurum Kongresi'nde alınan kararlar genişletiliyor.
Tüm ulusu kapsar bir nitelik kazanıyor.
Sivas Kongresi Türkiye Cumhuriyeti'nin mihenk taşıdır arkadaşlar.
4 Eylül 1919, 11 Eylül 1919 tarihleri arasında alınmış olan kararlar.
Gerek Misak-ı Milli'de gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışında etkisi çok büyüktür Sivas Kongresi'nin.
Çünkü Sivas Kongresi adeta bir milli.
meclis işlevi görmüştür ve milli egemenlik kavramını meşru zemine taşımıştır ve bu kongrede yeni seçilen üyelerinde katılımıyla oluşturulan heyeti temsiliye ülkenin kaderinde birinci derecede söz
sahibi kurul halini almıştır.
Görev ve yetkileri bütün yurdu kapsamıştır.
Yani gücünü milletten alan yeni bir otorite.
Dikkatinizi çekerim. Ve kongres sürecinde İstanbul hükümeti Mustafa Kemal'in tutuklanması için girişimlerde bulunuyor.
Ama tabii başarısız oluyorlar.
27 Aralık 1919'da ise Atatürk direnişi yönetmek üzere artık Ankara'ya geliyor.
Ve sabah saatlerinden itibaren davullar ve zurnalarla karşılanıyor.
Ankara halkı tarafından heyeti karşılanıyor.
Çankaya ve Dikmen tepelerinde...
Hafızlar ezan okuyorlar.
Köylerden atlı ve kanlılarla birlikte binlerce kişi Ankara'ya geliyor.
Hacı Bayram Camii'nin önünde toplanıyorlar.
Kalabalık bir seymen alayı var.
Onları karşılayan dervişler geliyor.
Civar köylerden bektaşiler geliyor.
Bunların arkasında esnaflar var.
Mektepliler var. Hatta seymen efeleri Mustafa Kemal Paşa ile karşılaştığında arabadan iniyor.
Hatırlarını soruyor. Ellerini sıkıyor.
Bir bakıyor. İleride böyle ellerinde palalarıyla bekleyen gencecik seybekler var.
Onlarla da selamlaşıyor ve diyor ki arkadaşlar buraya neden geldiniz?
Efeler de diyor ki millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik.
Ve Mustafa Kemal Paşa diyor ki fikrinizde sabit misiniz?
Seymen Efeler de diyor ki andolsun.
Mustafa Kemal Paşa var olun yiğitler var olun diye sesleniyor onlara.
Halk yaşa sesleriyle alkışlarla etrafı çınlatıyor.
Ve Mustafa Kemal Paşa hükümet konağında kendisine sevgi gösterisinde bulunan halkına diyor ki vatandaşlarım ne şu ne bu kuvvet bizi kurtarabilir.
Bizi sizin gibi fedakar ve cesur halkımız kurtaracaktır.
12 Ocak 1920'de meclisi Mebusan açılıyor ve meclise savaş şartlarında İstanbul'dan ulaşabilen 72 milletvekili ancak katılabiliyor.
Fakat bu aslında Osmanlı Devleti'nin parlamenter yaşamının dördüncü ve son dönemi oluyor.
İki ay sonra İstanbul 16 Mart 1920'de itilaf devletleri tarafından resmen işgal edilince Osmanlı sona doğru hızla ilerliyor.
İngilizler işgal sırasında meclisi basıyorlar ve pek çok milletvekili milletvekilini tutuklayarak Malta'ya sürgün gönderiyorlar.
Bundan sonra Osmanlı parlamentosu dağılıyor.
Meclisin çalışmaları duruyor arkadaşlar.
Padişah Vahdettin 11 Nisan 1920'de meclisi resmen kapatıyor.
İşte o sıralarda Ankara'da olan Mustafa Kemal Paşa işgalden bir gün sonra 17 Mart 1920'de ordu komutanlarına hemen bir genelge gönderiyor ve Ankara'da kurucu bir meclis açılacağını duyuruyor.
Seçim şartlarını bildiriyor.
Ankara'ya ulaşan milletvekilleri ile yapılan görüşmeler sonunda 23 Nisan 1920 Cuma günü meclis açılıyor ve o dönem Ankara'da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti saltanatı
ve hilafeti kurtarmak için geçici bir hükümet gibi bütün istiklal savaşını kurtuluş savaşını meclis hükümeti olarak yürütüyorlar.
23 Nisan 1920'de Cumhuriyet'e ait ilk en önemli gelişme ve milli egemenliğe dayanan ilk meclisimiz açılıyor.
Meclisin açılışı aslında o günden sonra kurulacak olan devletin rejiminin Cumhuriyet olacağını gösteriyor.
Yani Cumhuriyet kelimesi fiili olarak kullanılmıyor ama varlığı da inkar edilemez.
Şartların uygunluğu bekleniyor arkadaşlar.
Atatürk zaten açılış sırasında şöyle diyor.
sonuna kadar biz burada ve bu milletin iradesini ve hakimiyetini miras kalmış mal gibi temsil etmek için toplanmış değiliz diyor ve 24 Nisan'da mecliste kabul edilen önergeyle zaten hükümetin
niteliği belgeleniyor ve bu önergeye göre Büyük Millet Meclisi'nin üstünde hiçbir kuvvet olmayacak.
Meclis yasama ve yürütme görevlerini elinde bulunduracak.
Hükümet işlerini görmek için meclis başkanı idaresinde bir heyet seçecek ve 24 Nisan 1920'de Mustafa Kemal Paşa başkanlığa seçiliyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk anayasa görüşmeleri 19 Kasım 1920'de başlıyor ve 20 Ocak 1921'de yapılan oylamayla kabul ediliyor.
31 maddelik kanunun birinci maddesi hakimiyet.
Kayıtsız şartsız milletindir bu hükmü içeriyor.
1921 Anayasası milli mücadelenin başından itibaren ortaya koyduğu ve savunduğu ilke ve değerleri açık bir dille ifade eden ilk belgedir arkadaşlar.
Egemenliğin halka verildiğini ispatlayan ilk siyasal belgedir.
Derken 1 Kasım 1922'de Saltanat kaldırılıyor, padişahlık lavediliyor, kişisel egemenlik tarihe karışıyor.
Saltanatın kaldırılması milli mücadelenin başından beri süre gelen Ankara ile İstanbul arasındaki o çekişmenin, o mücadelenin Ankara lehine sonuçlanışının belgesidir.
Ve saltanatın kaldırılmasıyla Cumhuriyet'in önündeki en büyük engellerden biri kalkıyor.
1 Nisan 1923'de 1.
TBMM seçimleri yenileniyor ve TBMM'nin 2.
dönemi 11 Ağustos 1923'de açılıyor.
24 Ağustos 1923'de Lozan Barışı'nı 2.
TBMM imzalıyor ve 9 Eylül 1923'de Cumhuriyet Halk Fırkırası kuruluyor.
13 Ekim'de Ankara'mız başkenti ilan ediliyor.
Ve sonra 29 Ekim 1923 Cumhuriyetimizi resmen ilan ediyoruz.
O günden bir gün öncesine gidiyoruz arkadaşlar şimdi.
Nutuk da Atatürk şöyle anlatıyor.
Diyor ki yemek sırasında yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz dedim.
Hazır bulunan arkadaşlar derhal düşünceme katıldılar.
Yemeği bıraktık ve o dakikadan başlayarak hareket şekli hakkında Kısa bir program belirledim ve arkadaşları görevlendirdim.
İşte o gece İsmet Paşa ile birlikte Cumhuriyetin ilanı kanununa ilişkin tasarıyı hazırlıyorlar.
Beraberce bir kanun taslağı hazırlıyorlar.
Ve bu taslakta 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun devlet şeklini belirleyen maddelerini şu şekilde değiştiriyor.
Birinci maddenin sonuna Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyettir cümlesini ekliyor.
Üçüncü maddeyi Türkiye Devleti...
Ve 29 Ekim 1923 günü Cumhurbaşkanı seçimi için meclis oyuna başvuruluyor.
Seçim oylamasına 158 kişi katılıyor ve Atatürk 158 üyenin oy birliği ile seçiliyor arkadaşlar ve seçimden sonra mecliste şu konuşmayı yapıyor.
Seçimden dolayı teşekkür ediyor ve sonra Efendiler, yüzyıllardan beri doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan ulusumuz, Türk ulusu, gerçekte yaratılıştan sahip olduğu özelliklerden
yoksun kabul ediliyordu.
Son yıllarda ulusumuzun fiili olarak gösterdiği yetenek, eğilim ve kavrayış kendi hakkında kötü düşüncede bulunanların ne kadar aymaz, ne kadar gerçeği görmekten uzak,
görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel kanıtladı.
Ulusumuz sahip olduğu niteliklerini ve yeterliliğini devletinin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolaylıkla göstermeyi başaracaktır.
Türkiye Cumhuriyeti dünyada elde ettiği makama yaraşır olduğunu yaptıklarıyla kanıtlayacaktır.
Arkadaşlar bu yüce kurumu var eden Türk ulusunun son 4 yıl içinde kazandığı zafer bundan sonra da birkaç katı olmak üzere belirecektir.
Her zaman saygıdeğer arkadaşlarımın ellerine çok içten ve çok sıkı bir şekilde yapışarak kendimi onlardan bir an bile ayrı görmeyerek çalışacağım.
Ulusun sevgisini dayanak noktası kabul ederek, hep beraber ileriye gideceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır.
İşte Cumhuriyet kararı 29 Ekim 1923 günü saat 20.30'da meclis tarafından veriliyor arkadaşlar ve saat 20.45'te Atamız Cumhurbaşkanı seçildikten sonra durum aynı
gece bütün ülkeye bildiriliyor ve her tarafa gece yarısından sonra 101 defa top atılarak ilan ediliyor.
30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruluyor ve meclis başkanlığına Fethi Bey seçiliyor.
Cumhuriyet'in ilanı Bütün ulusça sevinçle karşılanıyor ama İstanbul'da bazı kişiler ve birkaç gazete olumsuz eleştirilerde bulunmuş.
Hatta demişler ki böyle bir hak padişahlara bile verilmedi.
Şimdi o hak cumhurbaşkanına mı verildi denilmiş.
Atatürk de nutuğunda der ki en hafif rüzgardan bile korunması gereken yeni doğmuş yavrunun yani cumhuriyetin onu beslediğini söylenenler tarafından.
Bu şekilde hırpalanması doğru mudur?
Ve bazı gazetelerde şöyle yazmış.
Efendiler devletin adını taktınız.
İşleri düzeltebilecek misiniz?
Tek dilek devlet ve ulusa yararlı işlere başlanmasıdır.
Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve onlara bağlı olanlar bunu yapabileceklerinden eminseler biz de kendilerine öyleyse cumhuriyetiniz kutlu olsun.
Dolsun efendiler derisi yazmışlar.
Yani bir dolu alaylı yorumla karşılaşıyorlar.
Cumhuriyetin ilanından sonra gördüğünüz gibi hiç de kolay olmamış.
Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra yani 24 Temmuz 1923 sonrası Mustafa Kemal özel kaleminde memur olan ve kişisel güvenini de kazanmış olan Hasan Rıza Soyak'ı çağırıyor yanına ve ona birkaç küçük kağıt
parçası veriyor. Şöyle diyor bunları al bunlar müsvedde halindeler yazılar biraz karışık dikkat et eğer okuyamadığın anlayamadığın bir yer olursa bana sor diyor.
Bunları şimdilik yalnız sen ve ben bileceğiz.
Amirlerine bile bahsetmene lüzum yoktur.
İşte bu gizli taslaklarda şunlar yazıyor arkadaşlar.
Türkiye devletinin hükümet şekli cumhuriyettir.
Türkiye devleti büyük millet meclisi tarafından idare olunur.
Türkiye cumhur reisi devletin reisidir ve bu sıfatla lüzum gördükçe büyük millet meclisine ve vekiller heyetine riyaset eder.
Yani... Atatürk'ün başından beri planladığı şey zaten Cumhuriyet'te gördüğünüz gibi ama bunu sır gibi saklaması icap ediyordu.
Belli bir zaman için şartlar olgunlaşıncaya kadar ve şartlar olgunlaştıktan sonra 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetimiz ilan edildi.
Aslında ilan edilen Cumhuriyetimizin yıl dönümüdür.
Çünkü milli mücadele sırasında ve daha öncesinde Atatürk'ün kafasında Cumhuriyet hep vardı lise yıllarından beri.
Fakat fikir ve ideal olarak kalmak durumunda.
Frankfurt Rastow'a göre bir siyaset bilimci ve sosyoloji profesörüdür.
Mustafa Kemal en başından beri direniş hareketini padişahın dışında padişahı dikkate almadan ve nihayet padişaha karşı örgütlemiştir.
Eskiden Osmanlı orduları din ve devlet uğruna savaşa girmişlerdi.
Kemalist orduları ise vatan ve millet uğruna dövüşmekteydiler.
Ağırlığın buraya kaymış olması daha o zamandan cumhuriyete gidişin bir belirtisi sayılabilir demiş.
Atatürk'ün çalışma arkadaşlarından Dışişleri Bakanlığı da yapmış bir isim Şükrü Kaya bu konuda şöyle söylüyor.
Türkiye'de Cumhuriyet Türklerin hayat ve haysiyetlerini ve binlerce yıllık ana topraklarını kurtarmak için her şeylerini feda ederken sarayın devamlı ve inatlı hıyaneti üzerine
milli mücadele ve kurtuluş savaşının kanlı günleri doğdu.
Türk milletinin kurtuluşunun ve yaşayışının şanlı bir remzi ve zaruri bir rejimi oldu Cumhuriyet.
1. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ve onun hükümetine ister asi İster ihtilalci denilsin, isterse Fransız ihtilalinin konvansiyon meclisine benzetilsin.
Türkiye'de milli hakimiyeti ilk okurdu ve o tatbik etti.
O hükümetin kanunla hukuki adı konulmamıştı fakat o rejim mükemmel ve demokratik bir cumhuriyetti.
Onu birinci TBMM kurdu.
Onu kitaplaştırmak ve kanunlaştırmak da ikinci TBMM'ye nasip oldu.
Tarihte birçok cumhuriyetler mağlubiyetlerin tepkisidir.
Zafer, milli hakimiyetin eseri.
Cumhuriyet de zaferin nimeti ve ganimeti oldu.
Ne kadar anlamlı. İsmet İnönü de gazeteci Abdü İpek'in sorusunu şöyle cevaplıyor.
Milli mücadelede idare şeklinin cumhuriyete olacağının düşünülüp düşünülmediği gibi bir soru yöneltiyor Abdü İpekçi.
O da şu cevabı veriyor İsmet İnönü.
Diyor ki fesada yer verilmemek için bundan bahsedilmedi.
Yani cumhuriyetten bahsedilmedi ama esasen ihtiyaç da yoktu.
Lozan'dan sonra bütün devletler bizimle münasebet kurmadan önce dur bakalım devletin şekli ne olacak diye bekler bir vaziyet aldılar diyor İsmet Paşa.
Bu durumda millet meclisi iktidarı ve idaresinin devam edemeyeceğini ve bir devlet şekli seçmenin zaruri olduğunu daha kesin suretle anlamış bulunduk diyor.
Mevcut hayat tarzı esasen cumhuriyet olduğuna göre mesele işin adını koymaktan ibaretti.
Yani olmuş bitmiş bir şey ilan etmek gibi bir şey demiş Cumhuriyet için.
Ordinarius Prof. Dr.
Enver Ziya Karal çok önemli bir tarihçimizdir.
Yeni Türk Devleti'nin adının Cumhuriyet olmasını 3 nedene bağlamıştır.
Bunlar çok önemli. Birinci neden şu halifelik ve saltanattan yana olanların boş gibi sandıkları devlet başkanlığı makamı için bunalımlar yaratmalarını önlemek.
İkinci neden Türkiye'nin dış ilişkilerinde yabancı devletlerin Türkiye'de siyasal rejimin istikrara kavuşmamış olduğu yolundaki kuşkularını önlemek.
Üçüncüsü de yeni Türkiye devletinin modernleşmesi yolunda yapılacak devrimlere karşı dinsel bir örgüt olarak yaşamakta olan halifelikten gelişebilecek direnmeleri kırmak.
Atatürk bu nedenlerle 1923 Eylül'ünden bu yana Cumhuriyet'in duyurulması sorunuyla yakından ilgilenmeye başladı demiştir.
Ve Cumhuriyet Atatürk'ün ve Türk milletinin karakterine çok uygundur.
Ve Atatürk der ki hürriyet ve istiklal benim karakterimdir.
Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan istiklal aşkıyla yaratılmış bir adamım.
Bu sebeple milli istiklal bence bir hayat meselesidir.
Ve atamızın şu sözleriyle kapatıyorum bu bölümü.
Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak.
Ancak... Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.
Birinci vazifemizi asla unutmayalım.
Cumhuriyetimizin 100.
yılı tekrar kutlu olsun.
Türkiye petrolleri Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Cumhuriyetimizi 10.
yılını doldurdun.
En büyük kutlu olsun.
Milletin bir tercih olarak kavuşmanın
en derin sevimci ve heyecanı içindeyim.
ve büyük işlerin en temeli hükkanı mallı ve yüksek Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
