
Bölümde bahsettiğim grup terapisi için:
https://senizunal.com/grup-terapileri/
#reklamdeğildir
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi *
Transkript
Herkese merhaba. Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün bana çok iyi gelen bir konuşmadan bahsedeceğim size ve önceden aldığım duygu odaklı bir grup terapisi vardı.
Bir takım notlar aldım burada.
Bunlardan bahsetmek istiyorum.
Profesör Brené Brown, daha önce duydunuz mu bilmiyorum, yıllarca sosyal hizmet alanında çalışmış, böyle utangaçlık, kırılganlık, liderlik üzerine yapmış olduğu çalışmalarla, konuşmalarla dünyada adını duyurmuş.
Çok tatlı bir kadın. Eğer fırsat bulursanız TED konuşmalarını da mutlaka izleyin.
kitaplarını da okuyun. Onu böyle neşe içinde izlerken bir anda insan büyük farkındalıklar yaşıyor.
Hatta bir konuşmasında ben böyle kahkahalara boğulduğumu hatırlıyorum.
Bayağı gülüyordum. Sonra kendimi ağlarken bulmuştum.
Yani kırılgan olmanın güzelliği bu kadar iyi anlatılabilirdi ancak.
Hepimiz hayatımız boyunca türlü türlü eleştirilere maruz kalıyoruz ve bazen nasıl göğüsleyeceğimizi bilmiyoruz.
Hiçbirimiz mükemmel değiliz.
Hepimiz bunun farkındayız ama bunu başkaları anlayacak diye ödümüz.
İşte o zaman Theodore Roosevelt'in şu sözlerini hatırlayın arkadaşlar.
Eleştiren kişi önemli değildir.
Güçlü kişinin nasıl başarısız olduğunu veya amellerini nasıl farklı gerçekleştirebileceğini gösteren kişi önemli değildir.
Bütün kredi aslında o arenaya çıkan kişiye aittir.
Yüzü toprakla. terle kaplanmış, yiğitçe çabalayan ve görünenindir.
Pek çok kez yeterli olmayan ve en sonunda büyük bir başarının övüncünü bilmesine rağmen en azından başarısız olduğunda bunu gözü pek bir şekilde yapanındır.
Bu sözü Bren'e bir konuşmasında söylemişti ve şunları eklemişti.
Demişti ki eğer arenada değilseniz cesur olduğunuz için zaman zaman poponuza tekme yemiyorsanız işimle ilgili geri bildirimlerinize açık değilim ve ilgilenmiyorum.
Dünyada o arenaya as...
ayak basmayacak insanlarla dolu milyonlarca ucuz koltuk var.
Asla kendilerini ortaya koymazlar ama eleştirilerini, yargılamalarını ve size karşı nefret söylemlerini tam mesai yapmaya devam edeceklerdir.
Bizim de onları yakalayıp parçalarını ayırıp kalbimizde tutma alışkanlığımızdan Vazgeçmemiz gerekiyor.
Onların yere düşmesine izin vermeliyiz.
Ucuz koltuklardan gelen can yakıcı şeyleri yakalayıp kendinize yaklaştırmayın.
Onları kalbinize yakın hiçbir yere koymayın.
Yere düşmesine izin verin.
Ezmeniz, tekmelemeniz gerekmiyor.
Yalnızca üstünden geçip yolunuza devam etmelisiniz.
Hayatlarında cesur olmayan insanlardan eleştiri ve geri bildirim alamazsınız.
Sizi ezip geçerler diyor Brene Brown.
İşte o arenaya çıkanlar, kırılganlığı göze almış olan insanlar tıpkı Şebnem Ferah'ın geçenlerde paylaşmış olduğum Korkarak Yaşıyorsan parçasında dediği gibi diyor ya bazıları seyrederken hayatı
en önden kendime bir sahne buldum, oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki okudum okudum anlamadım.
Sonra dedim ki söz ver kendine.
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin.
Sevinmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı seviyorsan... Düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredersin.
Yani arkadaşlar ne demek istiyorum biliyor musunuz?
En derin zayıflıklarımızla yüzleşmekten, kırılganlığımızdan, savunmasızlığımızdan, eleştirilmekten çok korkuyoruz değil mi?
Joseph Campbell'ın o çok sevdiğim sözü var ya, girmekten korktuğunuz mağara bir hazine barındırır diye.
Bu girmekten korktuğumuz mağaraların kapısını da bence içsel farkındalığımız sayesinde açıyoruz.
İçsel farkındalık konusunda klinik psikolog Şeniz Ünal hocamızın duygu odaklı grup terapisinde konuşuyor.
Old takipçilerim Şeniz Hoca'yı yakından bilir.
Daha önce İçimizdeki İnsanlar diye bir podcast bölümü yapmıştım.
Şeniz Hoca'nın İçimizdeki İnsanlar kitabından etkilenip orada işte beğendiğim yerleri paylaşmıştım.
Siz de çok sevmiştiniz o bölümü.
O podcast'tan sonra Şeniz Hoca'dan TRP alan takipçilerim olmuş baya.
Ve o kadar güzel geri bildirimler aldım ki onunla ilgili.
Hatta bir takipçim 10 yıldır çözemediğim bir problemim vardı.
Çok fazla psikoloğa gittim.
Şeniz Hoca çok kısa bir sürede beni çözüme ulaştırdı dedi.
Hala devam ediyor. Yani böyle şeylere vesile olmak gerçekten çok güzel bir his.
Ben de Şeniz Hoca'nın bir grup terapisine katılmıştım arkadaşımla beraber o podcast'tan sonra.
Ya hatta kırık kalpler terapisi vardı arkadaşlar.
Ben onu kaçırdım. Çok merak ediyordum onu.
Yakaladığım grup terapilerini hemen sizinle paylaşıyorum.
Şeniz Hoca paylaşır paylaşmaz görüyorum.
Duygusal yemek grup terapisini paylaşmıştım geçenlerde.
Kırık kalpler grup terapisi Şubat ayının başında olmuştu.
Ben çok yoğundum ve katılamamıştım.
Ama Şeniz Hoca'ya sordum hocam tekrar olacak mı diye.
Olursa size de haber vereceğim arkadaşlar.
Hatta açıklamaları Şeniz Hoca'nın adresinde bırakayım oradan siz de takip edin bakın.
İlişkilerinde böyle istediği yakınlığı kuramayanlar, hep aynı kısır döngüleri yaşayanlar, romantik ilişkilerindeki o sağlıksız döngüleri fark etmek isteyenler için içsel bir çalışma bu.
Kırık kalpler deyince sadece böyle romantik ilişkiler olarak düşünmeyin.
Arkadaşlık ilişkilerimiz, ebeveynlerimizle, çocuklarımızla olan ilişkilerimiz bunları da kapsayan bir grup terapisi ve en önemlisi bizim kendimizde olan.
ilişkimizi ele alan bir terapi.
Bu çok önemli bir şey. Çünkü en temel ilişkimiz nihayetinde kendimizle olan ilişkimiz.
Bu da haliyle romantik ilişkilerimize yansıyor değil mi?
Geçen gün arkadaşım tam da bana bunu sordu.
Merve neden hep aşkta aynı yerden sınanıyorum dedi.
Dedim bu terapi tam sana göre.
Hemen sordum da bir şeyini soracağım.
Bir daha ne zaman aşacaksın? Arkadaşımla katılıyoruz.
Biz duygu odaklı grup terapisine katıldık arkadaşımla.
O böyle işte dinliyor falan. Ben yanda defterler dolusu notlar aldım.
8 hafta sürdü. 2-2,5 saatlik oturumlar halinde.
Daha önce birçoğumuz bireysel terapi almışızdır eminim.
Ama grup terapisi almadıysanız eğer mutlaka deneyimleyin derim.
Grup terapisinde eleştiri yok.
Yargı yok. Nasihat yok.
Hani öyle düşünüyorsanız eğer.
Oradaki herkes birbirine böyle bilerek ya da bilmeyerek ilham veriyor.
Ve içsel odaklanmayla kendi farkında.
Farkındalıklarımızı paylaşırken zaten müthiş bir sinerji oluşuyor orada.
Bir de Şeniz Hoca meditasyonlar yaptırıyor bu seanslar esnasında.
Ve o sohbet odasında olanları kısa bir süreliğine ikili gruplarda zoom odalarına ayırıyor.
Sonra tekrar birleşiyoruz. Orada size denk gelen kişiyle bir paylaşımda bulunuyorsunuz.
Düşünsenize sizi hiç tanımayan biriyle konuşuyorsunuz.
Birbirinizin farkındalığına ortak oluyorsunuz.
Çok güzel bir his. Bu arada paylaşmak zorunda da değilsiniz.
Hani istediğiniz kadarını paylaşıyorsunuz.
Bir de insan böyle bir şeyleri yaşarken hani sırf kendine mahsustur.
Suslan ne diyor ya o duyguları, o acıları falan.
Yalnız zannediyoruz bazen kendimizi ama orada yalnız olmadığınızı görmek çok iyi hissettiriyor.
Birinin senin duygularına tanık olmak istemesi, onun da aynı niyetle orada bulunması, hiç tanımadığın birini anlamaya çalışmak, anlaşılmak bunlar çok güzel şeyler.
Bir de grup terapisini Şeniz Hoca zaten herkes terapiye ulaşabilsin diye açtı.
Hani daha makul fiyatlarla daha fazla kişi faydalansın diye böyle bir şey yaptı.
8 seans yaklaşık 2,5 saatten böyle 20 saat falan sürüyor ve 2 seans ücretine denk geliyor.
O yüzden gerçekten bence çok makul.
Bir de gruplar kalabalık değil.
Hani arkadaşımla benim önemsediğimiz bir şeydi bu.
Biz bize oluyorsunuz. Şeniz Hoca zaten minik bir ailecik gibi olduk demişti.
Bu tanım benim çok hoşuma gitti.
Minik bir ailecik.
Toplumca bu kadar ayrıştığımız bu dönemde böyle benzer duygularda olanların sansürsüzce içini döktükleri, birbirlerini böyle sarıp sarmalayıp destek oldukları, Minik de olsa bir grup,
bir ailecik olabilmeleri gerçekten çok güzel.
Çünkü konu sadece bilgi değil arkadaşlar.
Bilgi her yerde var. Duygu benim için çok önemli.
Duygu artı bilgi.
O da zaten Şeniz Hoca'da gani gani var.
Ben grup terapisinde duygulara odaklanacağım.
Şeniz Hoca'nın verdiği bilgilere odaklanmaktan duygularıma geçemedim.
Herkes meditasyon yaparken ben arka planda diyorum ki ya diyorum böyle bir psikolog da varmış böyle bir kitap varmış şöyle bir film varmış bunu da izleyeyim şunu da söyledi Şeniz Hoca bunu da not alayım.
Kafamın içinde neler dönüyor Şeniz Hoca duysa gerçi şimdi duyacak bu podcastten sonra.
Ama şunu da söyleyeyim arkadaşlar.
Bu tarz çalışmalara katılmak zor.
Cesaret isteyen bir şey. Çünkü hayatınız böyle gayet keyifli, çok güzel giderken böyle bir şeyleri kaşımaya gerek yok.
Kültür, sanat, eğlence, kitaplar, üretkenlik bunlar da beslenmek çok güzel.
Ama zorlandığınız, takıldığınız, patinaj yaptığınız yerlerde tabii ki içimize dönmemiz gerekiyor.
Kaça da bilirsiniz tabii. Bu da bir tercih meselesi.
Ama insan nereye kaçarsa kaçsın yine kendine dönüyor ya bir şekilde.
Yine kendine yakalanıyor.
Hani Cemil Meriç diyor ya. Nereye gidersen git bulacağın aydınlık zihninin aydınlığı kadar olacaktır diye.
İşte o yüzden kaçmak durumumuzu daha da vahim bir hale getirebilir.
İşte o zaman kendi uçurumumuza bakma cesareti gerekiyor.
Çünkü kaçarak, karanlıkta saklanarak bir yere varamıyoruz.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ı çok severim.
Diyor ki en iyisi düşünmemekti, kaçmaktı, kendi içime kaçmak.
Fakat bir içim var mıydı?
Hatta ben var mıydım?
Ben dediğim şey bir yığın ihtiyaç, azap ve korkuydu.
İşte kaçışlarımızın sonu.
Böyle oluyor genellikle. Bir de bizim katıldığımız grup terapisinde ve zaten diğerlerinde de böyle güvenli alan diye bir şey var.
Ben bunu ilk kez duydum. Orada olan kişisel konuşmalar işte herkes birbiriyle sonuçta bir dertleşiyor gibi oluyorsunuz.
Kesinlikle başka bir yerde anlatmamak üzere Şeniz Hoca hepimize söz verdirdi.
Fight Club gibi kural bir burada olan burada kalır.
Benim için mahremiye çok önemli.
Yani isteyen istediğini istediği kadarıyla anlatıyor o grup terapilerinde.
Zaten o güven oluşuyor arkadaşlar.
O muhteşem bir duygu. Sadece aktif olarak dinleyenler de var.
Ben işte bir köşede aktif dinleyiciydim ve işte sürekli not tuttum.
Bir de ben zaten Şeniz hocanın verdiği bilgilere odaklandım daha çok.
Hani o seanslarda o kadar farklı sorular soruyor ki çok eğlenceli sorular.
İşte bir filmdeki karakterden, işte bir masal kahramanı, bazen mutfaktaki bir alet üzerinden bile sorular sorabiliyor.
Yani sonra o soruların neden sorulduğunu öğrenince böyle öyle bir farkındalık yaşatıyor ki size böyle kalakalıyorsunuz.
Bilinçaltınız açığa çıkıyor.
Bu duygu odaklı terapi benim çok çok ilgimi çeken bir konu arkadaşlar.
Hocada zaten İsviçre Duygu Odaklı Terapi Enstitüsü ve Uluslararası Duygu Odaklı Terapi Birliğinin Ak Kredite Terapisi'de konunun uzmanı diyebilirim.
Psikolojiyle ilgilenenler Carl Roger'ı zaten duymuştur.
Humanistik yaklaşımı kurucularından psikolojide çok önemli bir isim.
Freud'dan sonra en önemli psikologlardan biri olarak kabul ediliyor.
İnsan odaklı, empati odaklı çalışıyor ve Carl Roger diyor ki aslında iyileştiren ilişkilerdir diyor.
Bir de onun öğrencisi var Eugene Gantlin o da psikoloji...
Piyoloji camiasında çok önemli bir yere sahip.
İkisi beraber araştırmalar yapıyorlar ve şunu fark ediyorlar.
Terapiye devam eden insanları inceledikleri zaman bir grup insanın çok hızlı bir şekilde sonuç aldığını ve farkındalıklarının hızlıca geliştiğini görüyorlar.
Hayatlarında kalıcı ve ileriye dönük gelişmeler yaşadıklarını fark ediyorlar.
Ama diğer gruba baktıkları zaman bunlar yerinde sayıyorlar.
Resmen patinaj çekiyorlar ve onlara ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü erişemediklerini fark ediyorlar.
gruba yani terapi alan gruba sordukları zaman bunu nereden keşfettin yani bu farkındalığını nasıl keşfettin dedikleri zaman bilmiyorum diyorlar.
İçimden bir yerlerden çıktı diyorlar genelde ve bundan sonra insanlarda bir içsel farkındalık alanı olduğunu keşfediyorlar.
Bu içsel farkındalık alanımız bizim içimizde arkadaşlar ve bize oradan bilgiler geliyor.
Araştırma için yüzlerce insanla konuşuyorlar ve bunun genellikle çenemizin alt tarafıyla gövdenin bacaklarla birleştiği kasık alanın bölge olduğunu fark ediyorlar çok büyük bir yüzde ile.
Yani çene, boyun, göğüs, karın, karnımızın alt kısmı bazen sırtımızda olabilir.
Bir içsel farkındalık alanıymış arkadaşlar ve bu biliş halinin, bu içe doğma halinin bu bölgelerden yankılandığını fark etmişler.
Biz grup terapisi yaparken kısa meditasyon aralarında Şeniz Hoca içsel farkındalık alanınıza odaklanın dediği zaman herkes de böyle farklı yerlerde bir his oluşmuştu.
Kiminin elleri uyuşuyor, kiminin bacağı titriyor, karnında bir şey hissedenler oluyor.
Benim genelde boğazda bir his oluyor.
Bu keşiften sonra Eugene Gantley'in Internal Focusing dediği bir teknik geliştiriyor arkadaşlar.
Daha sonra bu tekniği Advisor Cornell Inner Relationship Focusing olarak bir sisteme dönüştürüyor.
Ki zaten Şeniz Hoca da senelerdir Cornell'ın öğrencisi onunla çalışıyor.
Zaten bizim grup terapimizde de bunu kullandı.
Yani iç ilişkilere odaklanma, duygusal iyileşme, hayatımızda ileriye doğru.
hareket edebilmek için pozitif enerjiye ve içgörülere erişme süreci gibiydi bu.
Odaklanma için Eugene Gantley der ki, odaklanma hayatınızın sıkışmış, yavaşlamış, tıkanmış, kısıtlanmış yanlarını bulup değiştirmemize yardımcı olacak ve sizin değişip
duygu ve düşüncelerinizden daha derin bir yerden hareketle yaşamanızı sağlayacaktır diyor.
İşte duygu odaklı terapi bu kadar önemli.
Duygularımızı daha iyi tanımlamamıza yardımcı oluyor.
Onlara ulaşmaya çalışıyoruz.
Onları kabullenmeye, tölere etmeye çalışıyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz ve nihayetinde de dönüştürmeye çalışıyoruz.
Duygu olmadan bilgi olmaz.
Bir gerçeğin farkında olabiliriz, evet.
Ama onun gücünü hissetmedikçe o gerçeğin bilgisi bizim değildir.
Yani beynin bilişine ruhun deneyimi eklenmelidir değil mi?
Duygular demişken aklıma bir şey geldi bu grup terapisinde konuşmuştuk.
Mesela arkadaşlar trafikte gidiyoruz.
Biri aniden arabayı üstümüze doğru kırdı.
Hepimizin tepkisi aynı olmayacaktır değil mi?
Kimi levyeyle iner, kimi küfür eder, kimi sakin...
yoluna devam eder, bulaşmayayım der.
Şeniz Hoca bize demişti ki her olay içimizde bir duyguyu tetikler demişti.
Çünkü herkes trafikte bir arabanın önüne kırmasına aynı şekilde tepki vermiyor ama bir olaya yani herhangi bir duygu açığa çıktığı zaman şunu anlıyoruz.
Birinci kuralımız Duygu eylem ister.
Yani çıkan bir duyguyla ilgili bir eylem yapmamız gerekiyor.
Çünkü duygular alarm gibidir.
Yani bize diyor ki burada bir şey yapman lazım.
Burada sana bir mesaj var diyor.
Bakın az önce ne oldu? Bir olay oldu değil mi?
Ve biz ne yaptık nihayetinde?
Duygularla tepki verdik değil mi?
Peki bu duygular nereden çıktı o anda?
Neden ben çılgınca öfkelenirken sen gayet sakin bir şekilde önüne kıran arabaya aldırış etmeden yoluna devam edebildin?
İşte uzmanlar diyorlar ki burada inanç, eğitimimiz, öğrenilmişliklerimiz, gözlemlerimiz devreye giriyor.
Hani erkekler ağlamaz derler mesela.
Burada ne var arkadaşlar? Bunu öğrenerek büyüdüyse bir erkek çocuğu burada bir inanç var değil mi?
Bunu öğrenerek büyümüş, inandırılmış buna.
Ve ne oluyor ileride? Bu inançla üzüntülerini bastırıyor.
Belki bunun çıktısı öfke olarak karşımıza çıkıyor, çıkabiliyor.
Ya da eğitim, öğrenilmişlik, gözlem dediğim gibi.
Öfke üzerinden gidecek olursak, öfke bizim en temel duygularımızdan biri.
Sebebi ise engellenmişlik, haksızlığa uğrama değil mi?
Yani yolda önünüze bir araba mı kırdı?
O zaman işte ben haksızlığa uğradım.
Çıkışı ne? Öfke. Has öfkede her zaman bir engellenmişlik, bir haksızlığa uğrama varmış arkadaşlar.
Ve her duygu üçe ayrılıyormuş.
Sağlıklı, sağlıksız ve aracı duygu.
Bunu ben yeni öğrendim. Sağlıksız duygu diğer derin duygularımızı saklayıp örten duyguymuş.
Mesela. İşsizsiniz, çok üzgünsünüz ve eve geldiniz.
Çocuğunuz sizden ayakkabı istiyor, oyuncak istiyor ama alacak durumda değilsiniz arkadaşlar.
O anda bir anda öfkeleni patlıyorsunuz.
Çocuğa bağırmaya başlıyorsunuz.
Halbuki o anda o kadar canınız yanıyor ki hani işsizliğin vermiş olduğu acı o.
Ama ne yaptınız? O üzüntüyü söylemek yerine öfke patlaması yaşadınız değil mi çocuğunuza?
Sen de her şeyi istiyorsun, iyice şımarık oldun.
Bağırıyorsunuz, çağırıyorsunuz çocuğa.
Bakın nasıl örttük o derindeki duyguyu.
Halbuki derindeki duyguda ne var?
Çaresizlik var değil mi? Yetersizlik duygularımız var.
Nasıl kapattık bunları? Bunlar işte o grup tedavisine o kadar güzel çıkıyor ki o duygularımızı öğreniyoruz.
Aracı duygu ise manipülatif arkadaşlar.
Mış gibi. Diyelim ki küçük bir çocuğunuz var.
Elini prize sokmaya kalktı.
Hemen bağırıyoruz. Ne yapıyorsun?
Dokunma sakın oraya diyoruz değil mi öfkeyle?
Engelliyoruz onu hemen. Aracı duyguları çocuk yetiştirirken çok kullanıyormuşuz.
Ve son olarak sağlıklı öfke.
Öfkemiz ateştir arkadaşlar.
Diğer bütün duygulardan farklı olarak sıcaktır.
Sağlıklı öfke bizi ayağa kaldırır.
Azimdir, itici güçtür.
Yani insanı aksiyona geçirir.
O yüzden sağlıklı öfkeye ihtiyacımız var.
Dozunda öfkeye ihtiyacımız var.
Hemen hemen bütün psikolojik ekollerde şu var arkadaşlar.
İnsanı bir buzdağına benzetiyorlar.
İşte Freud, Virginia Satir, Jung.
Yani bir dışarıda görünür tarafımız var.
Sözlerimiz, bedenimiz, davranışlarımız.
Yani birinci en temel duygularımız çekirdek duygularımız.
Onun üzerinde ikinci il duygularımız var.
Bunlar birinciyi örten duygular.
Neden buzdağı diyoruz?
Çünkü buzdağının görünen kısmı ufacıktır değil mi?
Ama denizin altında kalan görünmeyen kısmı devasadır.
İşte bütün bu terapiler, kişisel gelişim çalışmaları bize buzdağının altını göstermek için var.
Derinleri, o buzdağının derinliklerini bir zaman çizelgesi gibi düşünün.
O en derinler, en derin anılarımız.
Mesela duygusal yeme... Üzerinden örnek verecek olursak.
Hiç aç değiliz ama habire aranıyoruz.
Bir şeyler yemek istiyoruz. Canımız habire işte çikolata, burcubur bilmem ne yemek istiyor.
Ama aç falan değiliz. Yani dürtüsel habire yemek istiyorum.
O noktada o çikolataya uzanmak yerine şöyle bir dursak.
Kendi içimize dönsek.
Aslında o olayın iç yüzün yani buzdağının o görünmeyen kısmını göreceğiz belki.
Duygusal yeme dürtüsel gibidir.
Yani aniden gelir. Fiziksel açtıkça yavaş yavaş geliyor.
Orada durup... İçimize bir dönsek belki şunu keşfedeceğiz.
Belki bir kaygımız var derinlerde.
Belki o an hayatta tek başınıza mücadele ediyorsunuz.
Belki bir annesiniz, çocuklarınızın bütün sorumluluğu sizin omuzlarınızda.
Kaygı ve endişe içerisinde siz korkuyorsunuz bu kadar büyük bir sorumluluktan.
O duygu ne yapıyor? Size kendini duyuramıyor.
Çünkü çok derinlerde ya. Buzdağının görünmeyen kısmında aşağıda kaldığı için size yankı yapıyor, ses yapıyor ama duymuyorsunuz.
Ve siz habire kendinizi yerken buluyorsunuz.
Dürtüsel bir şekilde yemiyorsunuz.
Yemek yerken buluyorsunuz. Duygusal yeme terapisinde de bunlar var işte.
Mesela şöyle bir vaka okumuştum.
Bir kadın sürekli böyle abur cubur yiyor.
Hep sağlıksız besleniyor.
Kadının annesi de işte küçükken modelmiş.
Çok sağlıklı beslenen, vücuduna dikkat eden, jilet gibi bir kadın.
Çok da güzel giyiniyor. Kızına da baskı yapıyor bu şekilde olması için.
İşte o da güzel görünsün, o da çok bir şey yemesin.
Aman vücudu düzgün olsun diye çocuğa baskı yapıyor.
Sonra bu çocuk 7-8 yaşlarında bir hastalığa yakalanıyor.
Kolesterol gibi. Doktor diyor ki kesinlikle abur cubur.
yemeyecek. Yani sağlıksız beslenmeyecek.
Annesi de onu böyle hep sağlıklı beslemeye çalışıyor.
Atıştırmalıklar yapıyor. Hani çikolata yemesin diye onun muadili şeyler yapıyor.
Ama tabii çocuk olduğu için hiç keyif vermiyor bunlar.
Eskiden o tadı bildiği için.
Bütün arkadaşları çikolata yerken o annesinin yaptıklarını yiyor.
Üzülüyor tabii içten içe.
Sonra annesinden gizli gizli böyle arkadaşlarından kalan o işte çikolataları, cipsleri vesaireleri yiyor.
Yani onların yemediklerini o yiyor.
İşte tenhada köşede bir ısırık Ben alayım diyor.
Tabii çok zoruna gidiyor bunlar küçük bir çocuk.
Bir de annesi sürekli bedenin üzerinde bir tahküm kurmuş.
İşte şunu yiyeceksin, bunu yiyeceksin, şunu giymeyeceksin, bunu böyle yapmayacaksın.
Böyle de bir şey var. Kendine benzetmeye çalışıyor muhtemelen.
Annesi yeme dedikçe tetikleniyor.
Daha çok yiyor inadına.
Sonuç obez oluyor büyüdüğü zaman.
Zamanla çok çok kilo alıyor.
Yani resmen sağlıklı bir şey yememeye ant içmiş gibi.
Halbuki duygusal yeme bozukluğu var ve işte bu terapide ortaya çıkıyor.
O derinlerdeki duyguya ulaşıyorlar.
Hani buzdağının aşağısına dalıyorlar.
Hani bize aç olmadığımız halde sürekli yeme isteği veren o habis duyguyla yüzleşiyoruz o duygusal yeme terapisinde.
Ya da başka bir örnek vereyim.
Hani az önce öfke dedim ya.
Mesela bazı insanlar vardır inanılmaz sakindir.
Eşine, dostuna böyle o kadar sakindir ki sanırsınız ki bu insan hiç kimseyi incitmez, hiç öfkelenmez.
Adeta böyle sinirlerini aldırmış gibidir.
Ama çok ufak bir olay olur hayatında ve böyle cinnet geçirebilir.
Hani deriz ya sessiz zatın çiftesi ağır olur.
Böyle bir olay yaşadım şu an aklıma geldi.
Benim abim tam olarak böyle bir insan.
Çok sakindir böyle.
Hani sinirlerini aldırmış gibi diyorum ya.
Tam olarak öyledir. Bir keresinde böyle abimle giriyoruz.
Ama ben böyle bir adım öndeyim galiba abimden.
Bir adım önde gidiyorum. Abim biraz geride kalmış.
İşte mesajım yazıyordu öyle bir şey.
Telefonla tam hatırlamıyorum. Karşıdan da bir adam geliyor.
Adam beni muhtemelen yalnız zannetti ve laf attı.
Ben de dedim inşallah abim duymamıştır.
Ama şöyle de bir rahatlığım var. Abim duysa da hani sakin bir adam çok büyük bir olay çıkmaz diye düşünüyorum.
Hani konuşarak hallolur.
Birader, kardeş. Ne yapıyorsun falan böyle bir şey bekliyorum.
Aaa bir döndüm arkamı.
Abim gitmiş başka biri gelmiyor.
Yerde hani mantar böyle kaldırım taşları olur ya.
Onu sökmüş abim onu düşünün.
Esnaf abimin peşinde koşuyor yapmadığı.
Böyle bir olay yaşadım ben.
Dedim abi sen ne yapıyorsun?
Senin içinden şeytan çıktı.
Hala onu söylerim.
Yani inanılmaz bir öfke varmış içinde ve patlamış.
Buzdağının görünen kısmı işte o öfke yüzeye çıktı değil mi?
Yani başa dönecek olursam hani öfke dedik ya.
İşte çok sakin zannettiğiniz bir adam ve trafikte biri önüne kırar ve levyeyle iner dedik en başta.
O levyeyle inen adam aslında hiç inmeyecek biridir size göre.
O öfkesine şok geçirirsiniz.
Aslında dediğim gibi derinlerde o öfke bastırılmış.
Siz o anda çıkışını görüyorsunuz.
Belki çocukluğunda babası onu terk etti.
Ona bir öfkesi var. Belki hayatta kalması için ona bakım veren insanlar.
Onlara boyun eğmek durumunda kaldı.
Sessiz sakin bir profil çizmek zorunda kaldı.
Hep bastırdı kendini. Hep bastırdı.
Sonra biriyle tanıştı.
Beni sevsin diye yine terk edilmemek için.
Onun her dediğini yaptı.
Her şeye okey dedi. Ama derinlerde o öfke duruyordu zaten.
Sadece açığa çıkmamıştı. Sonra ne oldu?
Hani Adile Naşit'te Münir Özkul'un filmi vardı.
Turşu kavgası ediyorlardı.
Turşu şöyle mi olur böyle mi olur hatırladınız mı?
Ufacık bir olaydan ilişkileri bitti.
Boşandılar. Olay bu yöne gidebilir arkadaşlar.
Ufacık. bir olaydan dolayı bir anda öfke nebeti geçirir karşınızdaki insan o sakin insan.
Siz de zannedersiniz ki ya ne var bu turşuda bu kadar kızacak böyle bir şey zannedersiniz.
Olay turşu değil ki olay derinlerdeki öfke ya da başka bir şey bastırılmış bir şey var o yüzeye çıktı.
Ya da arkadaşlar biriyle tanışıyorsunuz ve size ısrarla diyor ki ben kesinlikle çocuk istemiyorum diyor.
Olabilir gerçekten istemeyebilir insan o ayrı ama derinlerinde şu duygu da olabilir.
Ben babam gibi bir baba olmak istemiyorum.
Ben annem gibi bir anne olmak istemiyorum.
Ya da belki babasız ve annesiz büyümüştür onun travması vardır.
Çocuğuna aynısını yaşatmak istemiyor olabilir ama size der ki Ben asla çocuk istemiyorum.
Siz de ya istemiyor ya kahretsin falan diye düşünürsünüz.
Halbuki derinliklerinde başka bir şey var.
Bir arkadaşım mesela tam olarak böyleydi.
Asla çocuk istemiyorum, istemiyorum, istemiyorum.
Sonra böyle derin kazdıkça kazdıkça altından ne çıktı?
Küçükken kardeşine annelik yaptığı için artık çocuk istemiyor.
Senelerce kardeşine bakmış, yedirmiş, içirmiş, tuvalete götürmüş.
Her ihtiyacını karşılamış.
Oyun oynamış, kaliteli zaman geçirmiş.
Bir annenin yapabileceği her şeyi yapmış.
Küçücük bir çocukken bunları yapıyor.
Senelerce. O yüzden çocukluğunu yaşayamamış.
Genç kızlığını yaşayamamış ve kendini kapatmış.
Artık çocuk istemiyorum diyor.
Ne zamanki kardeşi yuvadan uçtu gitti.
Bir iş sahibi oldu. Artık onu düşünmek zorunda değil.
Şu anda daha farklı düşünüyor mesela.
Daha ılımlı bakıyor çocuk isteme meselesine.
Böyle şeyler olabiliyor. Derinlere bakmak lazım.
Duygularımız o kadar önemli ki motive edici hareketlerde de kritik bir pozisyonda duruyorlar.
İnsanlar dikkat ettiyseniz genel olarak herhangi bir sebebin veya mantığın zorluğu yerine yapmayı sevdikleri şeyi yapmayı tercih ederler ve bunu ne takip eder?
Davranışsal bir değişime ulaşmak için hareketlerini motive eden duyguların değişmesi gerekir değil mi?
Duygularımız ayrıca düşüncelerimizi etkiler.
Kişi öfkeli hissettiğinde Aklına öfkeli düşünceler gelir.
Üzgünken üzücü hatıralarımızı hatırlarız.
İnsanların düşündüklerini değiştirmeye yardımcı olmak için terapist onların hissettiklerini değiştirmeye yardımcı olmaya çalışır.
O yüzden işte terapiler bu kadar önemli.
Dün arkadaşıma diyorum ki ya diyorum senin acilen terapiye başlaman gerekiyor ve bana diyor ki hayır diyor sen bana yetiyorsun.
İyi de ben bunu yapamam ki.
Yani ben okey anlık iyi hissettiriyorum.
Modunu belki yerine getiriyorum ama kalıcı olmayabilir, oladabilir.
Hani benim etkim belki çok kısıtlıdır.
Ama hep söylüyorum hani profesyonel bir destek gerçekten çok önemli.
Diyelim ki kendinize değer vermiyorsunuz ve bunu değiştirmek için ne gerekiyor?
Kişinin kendisinin temel duygusal düzeninde bir değişim gerekiyor değil mi?
Bakın bu çok önemli bir şey. Duyguya dayalı tutumsal bir değişim gerekiyor.
Kendinizi, dünyanızı ve diğerlerini...
görüşünüzdeki değişim nasıl olacak arkadaşlar?
Temelde duygusal bir değişimle bu mümkün değil mi?
Bunu da arkadaşlarımız yapamayabilir.
Onun için profesyonel destek gerekiyor.
Duygular sadece kendimize ve diğerlerine bakışımızı sahiplenmeyi değil onlarla ilişkimizi de güçlü bir şekilde etkiliyor.
Duygusal ifadeler ilişkilerimizi yönetiyor, değiştiriyor.
Mesela öfke mesafe yaratıyor değil mi?
Savunmasızlık bizi silahsızlandırıyor.
Yani kişiler arası çatışma Kişinin tavırları değiştirilerek çözülebilir.
Tabii burada şöyle bir şey de var.
Bir değişimin gerçekleşmesi için değiştirmeye çalışmaktan önce kabullenmenin gelmesi gerekiyor değil mi?
Duygusal acı tamamen serbest bırakılmalı.
Hissedilmesi ve duyulması kabul edilmeli.
Ancak bu andan itibaren değişim başlayabilir.
Bir de hiç böyle gerçekten duygularınızı anlamlandırmaya çalıştınız mı?
Nasıl hissettiğinizi kendinize sordunuz mu?
Şöyle bir durup düşündünüz mü?
Ben bu soruyu çok sorarım arkadaşlarıma.
Hani acılı anlarında nasılsın demem.
Nasıl hissediyorsun şu an derim ve söyledikleri şeyden sonra onu daha da açmaya çalışırım.
Biraz daha aç, biraz daha aç diye.
Aslında oradaki amacım kendi duygusuyla yüzleşmesi.
Hani ne yaşıyor şu anda, ne hissediyor?
Bununla bir göz göze gelmesini istediğim için bunu soruyorum.
Mesela işte şu an üzgün hissediyorum, kendimi fazlalık gibi hissediyorum gibi şeyler.
Duygu odaklı terapinin güzelliği de bu arkadaşlar.
Duygusal zekanızı geliştiriyor.
Bakın bu çok önemli bir şey duygusal zeka.
Çünkü duygular bir durumda neyin önemli olduğunu ortaya çıkarıyor.
Ve ihtiyacı olan veya istedikleri şeyi elde etme konusunda yapılacaklar konusunda bize önderlik ediyor.
Birinin kızgın ve üzgün olduğunu bilmemiz o kişinin ihtiyaçlarının karşılanmadığını gösteriyor bize.
Bakın kızgın. Ve üzgün hissediyorum.
İhtiyaçlarım karşılanmadı diyor aslında.
Bu arada Duygular demişken Ters Yüz filmi geldi aklıma.
İkincisi geliyor Haziran'da.
Duygular üzerine yapılmış en iyi animasyon filmi.
Eğer izlemediyseniz mutlaka izleyin.
Paul Ekman psikolog.
Onun danışmanlığında çekildi bu film.
Paul Ekman insan duyguları ve bunların mimikler üzerinde olan etkileriyle ilgili çok önemli çalışmaları olan dünyaca ünlü bir psikolog.
Filmde baş karakter Riley adında 11 yaşında bir kız çocuğu ve beyninin...
Kumanda merkezinde yer alan neşe, üzüntü, korku, tiksinti ve öfke o büyüdükçe onun hayatında ve kişiliğinin oluşmasında nasıl rol oynuyor bunu görüyoruz.
Anılarımızın nasıl beynimize kaydedildiğini, uzun süreli bellekte nasıl depolandığını ve nasıl değişimlere uğrayarak bugünümüzü etkilediğini görüyoruz.
Hatta Riley'in en önemli anılarından oluşan 5 adet çekirdek anı küresi vardı hatırlarsanız.
Hepsi de mutluluğu gösteren sarı bir renge sahipti.
Riley'in kişiliği... İnin belli başlı yönleri olan kişilik adalarının temelini de bu anılar oluşturuyordu.
Hadi şimdi siz de 5 çocukluk anınızı hatırlayın arkadaşlar.
Onları hatırladığınızda ne hissettiğinizi de bir düşünün.
Üzgün mü? Korkmuş mu?
Neşeli mi? Tiksinti mi?
Öfkeli mi? Hangisini hissettiniz?
Bir de en çok hangi anınız baskın çıktı?
Bunu merak ediyorum. Aklıma şu an Acun Ulucalı'ya hani Yunanistan'ın en ünlü psikologlarından biri bir soru sormuş.
O geldi. Psikolog Acun Ulucalı'ya beyaz bir kağıt veriyor.
Bir de kalem. veriyor ve sadece tek bir soru soruyor.
Diyor ki bana hatırladığın en en en eski anını yaz diyor.
Siz de düşünün bu soruyu.
Hayatınızda hatırladığınız en eski görüntü neydi çocukluğunuzdan?
Acun'unki en eski anısı.
Babası arkadaşlarıyla oturuyormuş.
Acun da böyle bir şeyler söylüyor.
Onları güldürüyor.
Babası işte ona bakıp bir şeyler söylüyor.
Gururla bakıyor Acun Ilıcalı'ya.
Bunları söylüyor psikoloğa ve o da diyor ki senin diyor hayat çizgin bu işte.
Sen Önemli insanların seni takdir etmesinden zevk alıyorsun diyor ve Acun bunun doğru olduğunu söyledi.
Sizinkini arkadaşlar bu podcastten sonra bunu bir düşünün derim.
Bir de şunu düşünmenizi istiyorum.
Tamamen anlaşılmak sizce nasıl bir şey olurdu?
Tamamen kendimiz olmak, yargılanmadan içsel bir keşife çıkmak, nasıl hissettiğimizi tamamen değiştirebilsek, hayatımızı, geleceğimizi, işte içsel tecrübelerimizi çözdüğümüz zaman...
Bu mümkün olabilir arkadaşlar. Duygularımızın hepsi bize ait.
İyi ya da kötü. Hepsi bizim.
Hepsi bizim dostumuz.
Esas problem bu sahip olduğumuz duyguların türleri değil, iyi ya da kötü olması değil.
Problem duygularımızı nasıl anladığımız, nasıl anlamlandırdığımız, onları nasıl işlediğimiz, nasıl kabullendiğimiz ya da kabulleneceğimiz ve onları nasıl yansıtacağımız değil mi?
Çözümü ise düşüncelerimizi ve davranışlarımızı değiştirmekten değil, içsel tecrübelerimizde direkt temas kurmanın bir sonucu olabilir.
İçsel deneyimimiz ve doğuştan gelen zeka içgüdüsel olarak derin, köklü bir değişime yol açar.
Algıda, düşüncelerde ve davranışlarda.
Tıpkı duygularımızda olduğu gibi ve duygularımızı iyileştirebilmek için önce ne yapmamız gerekiyor?
Onları hissetmemiz gerekiyor.
Onları hissetmeye izin vermemiz gerekiyor.
Şeniz Hoca da duygu odaklı grup terapisinde 8 hafta boyunca bunları bize yaptırdı meditasyonlarla.
O farkındalığı bize vermeye çalıştı.
Tıpkı bir duygu koçu gibi öz eleştirinin kendini kabul etme ile bir bağ olabilir arkadaşlar.
Öfke incinmeye yenik düşebilir.
Acı... Bazen bir umut ışığı olabilir.
Her zorlu durum bizim için daha iyi bir şeye dönüşme yolunda keşife ve üzerinde çalışmaya müsaittir.
Bunu unutmayalım. Hani hep düşünüyorum öyleyse varım diyoruz ya.
Hayır hissediyorum öyleyse varım diyorum.
Sizleri duygularınızla hemhal olmaya davet ediyorum.
Çok sevdiğim bir film var.
Çocuk, Köstebek, Tilki ve At.
Hatta Instagram profilimde de paylaşmıştım.
Orada ne diyor biliyor musunuz?
Çok tuhaf değil mi? Sadece dışımızı görebiliyoruz.
Oysa hemen her şey içimizde oluyor.
İçsel farkındalıklarınız bol olsun arkadaşlar.
Duygular dalga gibidir.
Gelmesini engelleyemeyiz ama hangisinde surf yapacağımızı seçebiliriz.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu çarşamba yepyeni bir bölümle tekrar görüşeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
