
Pastavilla Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: Tıklayınız
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Pastavilla" hakkında reklam içerir*
Transkript
Pasta Villa'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün dünyayı değiştiren fikirleri konuşalım istedim.
Yolumuz çok uzun arkadaşlar hemen başlayalım.
Bu hikayenin en başına gidiyoruz.
İnsanoğlunun ateşin keşfinden sonraki şüphesiz en büyük icadı tekerlik tabii ki.
Bu öyle bir buluş ki bir çağı kapatıp Diğerini açtı.
Mezolotik çağdan neolotiğe geçtik onun sayesinde.
Ve hala günümüzde düşünsenize tekerlik olmasa ne yapardık?
Yani gündelik hayat nasıl bir sekteye uğrardı?
İnsanoğlu tekerlik sayesinde taşıma ve taşınma eylemiyle tanıştı.
Önce tabii ki yiyeceğini içeceğini taşıdı.
Sonra da dedi ki dur bakayım bir de kendimi taşıyayım.
Ve ilk kullanımı M.Ö.
4000'lere kadar uzanıyor.
Mısırlılar, Yunanlılar, Keltler bunu iyice geliştirdi ama tekerliğe...
Ve çağ atlatan Romalılar oldu.
Neden? Çünkü modern anlamdaki yol sistemini ilk kuran Romalılardı.
Yol olunca zaten her türden savaş arabası, çek çek, yük arabası imparatorluğun sokaklarında cirit atmaya başladı.
Hatta tarihteki ilk trafik sıkışıklığı da bu yüzden Roma'da yaşanmıştır.
Sezar bunu engellemek için gündüz vakti şehir merkezine tekerlikli arabaların girmesini yasaklıyor.
Derken işte bu ahşap tekerler çok aşınıyor.
E tabi bir çare aramaya başlıyorlar buna.
O ahşapın etrafını önce kavuşukla kaplıyorlar.
Pek beğenmiyorlar ama idare ediyorlar.
Sonra havalı şişirilebilir lastikler çıkıyor.
Ve bir gün John Dunlop adlı İskoç bir mucit çocuğunun bisikletinin tekerini tamir etmeye çalışırken bu arada havalı şişirilebilir lastiğin icadından tamamen habersiz 1887'de
şişirilebilir bir lastik geliştiriyor ve kısa zamanda Dunlop'un lastiğinin aranan kan olduğu anlaşılıyor.
Neden? Çünkü çok pratik, çok kullanışlı ve sürüş esnasında pek sarsıntı yapmıyor ve bütün bisikletlerde Dunlop'un lastiği görünmeye başlanıyor.
Hala da öyle zaten 1889'dan beri devam ediyor.
Fakat bu lastiklerin bir sorunu var.
Şişirilmesine şişiyor ama patladığı zaman tekere yapışık olduğu için tamiri çok zor oluyor.
Ve bir gün Fransız sanayici Edvard Michelin patlayan bir bisiklet lastiği tekerini tamir etmek için tam 9 saat uğraşıyor.
Ve diyor ki bu işin daha kolay bir yolu olmalı.
Ve tabii ki o kolay yolu da kendisi buluyor.
1891'de Michelin tekerlikten kolayca çıkarılabilen bir havalı lastik yani şamreli buluyor.
Ve bu şamreli öyle başarılı oluyor ki sektörde adeta devrim yaratıyor.
Bisikletten at arabalarına ve son olarak motorlu taşıtlara takılıyor.
Bugün gastronomi dünyasının çok yakından takip ettiği.
1901'de ise Edgar Hurley asfaltın patentini alıyor.
Çakıl ve yoğun bir zift karışımı bu asfalt.
Asfaltlar geliştikçe tekerlikler de gelişiyor ve taşıtlar da dolayısıyla daha da hızlanıyor.
Bazı icatlar gördüğünüz gibi cidden...
Dünyayı kökten değiştiriyor ve bazıları da bizim dünyamızı kökten değiştiriyor.
Bu arada en son ne zaman ve ne için ya bunu bulan her kimse tarihe gidip şöyle bir teşekkür etmek isterdim kendisine dediniz.
Ben bunu en son İtalya'da penne arabita yerken demiştim.
Çok güzel yemekler yerken aşırı derecede yükselebiliyorum.
O zaman şimdi size pasta villa tarafından bilim insanlarının içinde bulunduğu ekibin geliştirdiği ve bildiğiniz makarna tadında olan vecih pasta.
Zaten makarna değil mi?
Şöyle ki çoğu glutensiz ürün biliyorsunuz ki mısır ve pirinç unundan yapılıyor.
Tatları da aynı o yapıldığı içeriğe benziyor.
Görüntü makarna ama...
Tadı maalesef değil. Veggie pasta sadece sarı bezelye ve sudan üretilmiş bir makarna arkadaşlar.
Yani hiçbir katkı maddesi içermiyor.
Mısır ve pirinç unu karıştırılmamış içerisine yani.
Çölyak hastalarına uygun ve tüm bu özelliklerin yanında tadı...
Bildiğimiz makarna.
Temiz içerikli bir ürün.
Zaten gluten hassasiyeti olan ve özel diyet programı olan kişiler.
Hatta protein açısından da zengin olduğu için sporcular, dengeli beslenmek isteyenler de tüketebilir bu ürünü.
Bakliyat biliyorsunuz ki dünyanın birçok yerinde çok zorlu koşullarda yetiştirilebiliyor.
Ama bu ürün bezelyeden üretildiği için sürdürülebilirlik açısından da oldukça değerli.
Sürdürülebilir gıdalar özellikle ilerleyen süreçlerde daha da ön plana çıkacak.
Değişen dünyayla birlikte dünyayı değiştirecek fikir ve markalar arasında Pastavilla şimdiden veggie pastayla yerini aldı.
O zaman bu fikri bulanlara da buradan teşekkür etmiş olalım.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten sizler de Pastavilla'nın veggie pastasını hemen inceleyebilirsiniz.
Bir sonraki icat para arkadaşlar.
Varlığı bir dert, yokluğu bir yara.
Parayla değişen insanlık diye bir bölümüm var.
Orada sizlere paranın hikayesini uzun uzun en baştan sona kadar anlatmıştım.
O yüzden tekrar anlatmayacağım.
Ama Özdemir Asaf'ın dediği gibi insan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı?
Bu... İnsana bağlı.
Hatta paranın geçirdiği evrimi merak edenler son geldiğimiz nokta.
Yani bitcoin. Bitcoin nedir bölümümü de dinleyebilirsiniz.
Gelelim paradan sonra.
En önemli icatlardan biri.
Tarihin seyrini değiştiren.
Tüfek icat oldu.
Mertlik bozuldu diyelim.
Yani barut. Barutun icadından bahsedeceğim sizlere.
Derler ki insanoğlunun en kötü iki icadını ortaçağa borçluyuz.
Romantik aşk ve barut.
Romantik aşk derken hani gerçek dışı tamamen böyle duygularımızla hareket ettiğimiz aşktan bahsediyor.
Bağlılık olmayan aşk anlamında.
Şimdiki gibi düşünmeyin.
Neyse dönelim Barut'a.
Bugün dünya siyasetine yön veren şeylerden biri şüphesiz askeri güç.
E askeri gücün temelinde ne var?
Barut. Barut'un icadı var değil mi?
Barut'un keşfi çok enteresan.
Simyacılar ölümsüzlüğü ararken ölümü icat etmişler tesadüfen.
Bu arada kanalımda simyacılar bölümü de var.
Simyacımı simyacımı hala söyleyemiyorum.
Ölümsüzlüğü nasıl aradıklarını anlatmıştım o bölümde.
İşte antik Çin'deki simyacılarda tıp...
Tıpkı diğerleri gibi içene ölümsüzlük bahşedecek bir iksirin peşindeler ve bunun için asırlarını harcıyorlar.
Simyacılar yani eskinin bir nevi kimyagelleri arkadaşlar ve birçok başarısız denemeden sonra ölümsüzlüğün formülünü ararken aslında yanlışlıkla ölümün formülünü buluyorlar.
Yani barutu keşfediyorlar.
M.S. 9.
yüzyıl dolaylarında Çin'de hanedanlık adına çalışan Bir kimyager tarafından bulunuyor sonra ateşle temas ettiği zaman patladığını görüyorlar.
Hatta o döneme ait bir kitabede şöyle yazmışlar.
Sonuçta dumanlar ve alevler çıktı.
Simyacıların elleri ve yüzleri yandı ve deney yaptıkları mekanlar yanıp tutuşup kül oldu diye bir not düşmüşler tarihe.
Sonra bu barutu gitmişler Moğolların üzerinde denemişler barutlu silahları.
Aynı böyle minyatür bir roket gibi yapmışlar.
Sapına yanan barut tüpünü koyup Atmışlar oklarını.
Bunu gören Moğollar şok.
Çünkü daha önce hiç görmedikleri bir şey.
Sonradan 12. yüzyıllarda yani barut artık ilkel el bombalarında, mayınlarda falan kullanılmaya başlanıyor.
Hatta top yapıyorlar.
M.S. 12.
yüzyılın başlarında. Yani Avrupalılardan bir asır önce dikkatinizi çekerim.
Sonra bir düşünüyorlar.
Diyorlar ki ya biz bunu yaptık ama hadi bir gün dönüp dolaşıp biri bu bombaları bizim üzerimize atarsa bir savaşta falan diye korkuyorlar.
Ve yabancılara güherçile satışını yasaklıyorlar.
Güherçile dediğim de potasyum nitrat yani bombanın içindeki madde.
Ama bu bilgiler İpek yolu vasıtasıyla çoktan diğer ülkelere ulaşıyor.
Ortamlarda satılacak bilgi haline geliyor.
Ve 13. yüzyılın ortasından itibaren Avrupalılar artık barut hakkında çok çok bilgi sahibi oluyor.
Yani Batı küçük Çinlilerin büyük sırrını keşfetmiş oluyor ve dünyanın kaderi değişiyor maalesef.
Mahşerin üç atlısı kömür, sülfür, potasyum, nitrat yani barut.
Bu üçlü günümüzde de satışı kontrol altında terör malzemesi olduğu için.
1326'da da artık Floransa'da top kullanımı başlıyor.
1350'lerde artık Avrupa'da savaş meydanlarında görüyoruz topları.
Hatta demirbaşı haline gelmiştir savaşların.
Yüzyıl savaşlarında İngilizler Fransızlar atıyor Fransızlar da onları atıyor.
Karşılıklı böyle bombalaşıyorlar.
Derken 1453'te Osmanlı Konstantinopolis'in duvarlarını aşarken bu toplardan faydalanıyor.
İstanbul'un fethinde de çok büyük önemi var.
Yani barut icat edilmemiş olsaydı belki İstanbul'u alamayacaktık.
Bir de düşünsenize hani önceden böyle yüksek yüksek kalın şato kale duvarları vardı.
Çok güvenli görünüyordu insanlar için.
Ama o insanlar o şatolarının o kalelerinin bir topla yıkıldığına şahit oldular.
Derken silah icat oldu.
1360'lardan önce zaten atışlı minyatür silahlar kullanılıyordu.
Sonra artık bireysel silahlanmalar arttı.
Sıradan insanların bile silahları olmaya başladı.
Gerçekten büyük bir tehlike.
Sonra modern ordular kurulmaya başladı.
Ve yeni dünyanın işgali sırasında maalesef Amerikan yerlilerin üzerinde kullanıldı bunlar.
Ve Barut yeni dünyanın işgalinde de büyük bir başrol oynadı.
Meydan muharebelerinin hiçbir önemi kalmadı Barut'un icadından sonra.
Kılıçlar kalkanlar bitti.
O Japonya'nın meşhur kılıç ustaları samuraylar gitti.
Avrupa'nın o soylu şövalyeleri tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı maalesef.
Bu arada bu barutun içerisinde kullanılan potasyum nitrat dedim ya bir zamanlar tatlandırıcı olarak kullanılıyormuş.
Bugün de çoğu aldığımız o paketli gıdalar var ya arkasını okursanız yine göreceksiniz hala kullanılıyor.
Masalarda eskiden tuzlukların yanında potasyum nitrat görülüyormuş.
Hani baharat gibi de kullanılıyormuş.
Dediğim gibi günümüzde de kullanılıyor.
Hatta gübre üretiminde de kullanılıyor.
Yani bu bilgiyi ne yapacaksınız bilmiyorum ama söyleme gereği duydum.
Bazen çok saçma şeyler söylüyormuşum gibi geliyor.
Bu arada bu podcast'te çok fazla icat var.
O yüzden bir tanesini normalde ben bir saate anlatırım.
Beni tanıyorsunuz. Ama o kadar çok icat var ki bu podcast 5 saat olmasın diye hafif yüzeysel geçmeye çalışacağım.
Sırada başka bir icat var.
Kağıt dermişim.
Lütfen kağıt demeyelim.
Kağıt diyelim. Bu esprimi sadece oldular anladı.
Malcolm Gladwell der ki vizyoner kişi her şeye boş bir kağıtla başlar ve sonra dünyayı yeniden şekillendirir.
Bence arkadaşlar kağıt gelmiş geçmiş en önemli icatlardan biri.
O olmasa bilgilerimizin çoğu olmazdı.
Canım kitaplarım, canım defterlerim böyle koşarak sarılasım geldi şu an onlara.
M.Ö. 3000'lerde Antik Mısır'da başlayıp oradan Çin'e ve sonra da Batı'ya ulaştı kağıt biliyorsunuz ki.
Tarihin başlangıcı bile insanların yazıyı keşfetmesiyle oldu.
Bu arada yazı keşfedilmese kağıdı ne yapacaktım onu düşündüm.
Canım kitaplarım diyorum ya.
Boş kitabı ne yapayım? Bilmiyorsun ama öyle bakıyor sana bomboş.
Neyse ben yazıyı keşfedenleri kutsuyorum buradan.
Sümerlilere buradan dualarımı gönderiyorum.
Çivi yazısını bulduğunuz için ömür törpüsü.
Yani yazı olmasa arkadaşlar insanlığın ortak hafızası diye bir şey olmayacaktı.
Tarih diye bir şey olmayacaktı düşünsenize.
İnsanlar yaza yaza o bilgilerini gelecek nesillere aktardı.
Bugünkü bilim, bugünkü teknoloji varsa yazı sayesinde.
Ve dediğim gibi Sümerliler işte çivi benzeri aletlerle meramlarını o kil tabletlere yazmayı...
başardılar. Çivi yazısı diye bir şey buldular.
Sonra Mısırlılar bugün işte İngilizce'de paper dediğimiz İngilizce kağıt kökeni aslında papyrustur.
Mısır'daki o papyrustan geliyor.
Bunu keşfettiler. Adeta bir devrim niteliğinde papyrus ve ondan sonra da zaten bayrağı parşömen devraldı.
Papyrus Mısır'da Nil Nehri kıyısında yetişen bir kamış türü.
Parşömende böyle özel olarak hazırlanmış bir deri arkadaşlar.
Romalıların keşfidir.
İlk başlarda böyle oğlak, koyun, keçi, dana.
Ceylan, eşek, balık, deve bunların derileri üzerine parşömen yapılıyormuş derilerinden.
Hayvanların yani hem etinden hem sütünden faydalandığımız yetmiyor.
Bir de derisinden böyle alıp kitaplar yapıyormuşuz.
Çünkü hayvan derisine yazılanlar tabii ki papyrustan daha kalıcı derilere yazılanlar.
Kutsal kitaplarında ilk yazıldığı malzemedir bu işte parşömenler.
Antik çağ bilimini hayvanlar vesilesiyle Rönesans'a taşımışız aslında.
Bir de şöyle bir şey var.
Hiçbir parşömen diğerinin aynısı değil.
Her iki yüzüne de yazılabiliyor ve çok zor yırtılıyor deri olduğu için.
Alev almıyor. O yüzden de inanılmaz derecede dayanıklı.
Ve bu yüzden asırlar boyunca parşömenler hep böyle el üstünde tutulmuştur.
Derken bugün bildiğimiz kağıt icat ediliyor.
Tabii ki yine nerede?
Çin'de. Çin resmen icatlar ülkesi olmuş tarih boyunca.
Uzakdoğu'da kağıttan önce kaplumbağa kabukları kullanılıyormuş.
Bambu kavuşları kullanılıyormuş.
Bunlar haliyle çok ağır tabii.
Hatta ünlü bir alimleri var.
Hui Shi isminde.
Seyahatlerinde kitaplarını taşımak için 5 tane yük arabasıyla geziyormuş adam.
Düşünsenize o ağırlıkları. İpek de kağıt gibi kullanılıyormuş ama aşırı pahalı yani ipek kumaşa yazı yazmak çok pahalıya mal oluyormuş.
M.S. 105'de Seilun isimli birisi saray görevlisi kendisi.
Gidiyor eski balık ağlarından işte ağaç kabuklarından eski kumaşlardan bunları kullanarak kağıdı icat ediyor.
Tabi bildiğimiz kağıt gibi değil ama hani kağıdımsı bir şey icat ediyor.
Ve dut ağacı kabuğu işte kenevir kumaş parçaları dediğim gibi bunları suyla karıştırıyor karıştırıyor eziyor.
Lapa haline getiriyor suyunu çıkarıyor ve geride kalan o ince tabakayı da güneşte kurutuyor.
Sonuç hem daha ucuza mal etmiş oluyor hem daha fazla yapabiliyor.
Hem de rengi beyaza yakın ve kolay taşınabiliyor en önemlisi de.
Ve kağıt yapım tekniği Çin'den Kore'ye ondan sonra oradan da Japonya'ya geçiyor.
Orta Doğu'ya gelişi ise 751 Talas Savaşı arkadaşlar.
Araplar kağıt yapımını bilen Çinlileri esir alıyorlar ve bize de öğreteceksin diyorlar.
Öğreniyorlar da. Avrupa'ya gelişi ise 1150 dolaylarını buluyor.
Baya geç zaten. Hatta ilk başta İspanya'da görülüyor.
Batı kağıtla geç tanışıyor ama en çok kağıdın hakkını da Batı veriyor.
Nicholas Ruiz Robert 1799'da yüksek miktarda kağıt üretebilecek ilk buharlı kağıt makinesini üretiyor.
Ve bu modern kağıt üretiminin başlangıcı.
Daha çok bilgi demek, daha çok kitap demek.
Hani bilgiyi atılmış en büyük adımlardan birisi diyebilirim.
Barut nasıl savaş meydanlarının seyrini değiştirdiyse matbaa da zihinleri işte öyle değiştirdi.
Orta çağın interneti matbaaydı arkadaşlar.
Popüler kültürde matbaanın icadı deyince direkt Gutenberg diyoruz ama Çinliler ondan asırlar.
Önce zaten ahşap baskı tekniğini geliştirmişti ve ilk basılı kitaplar tabii ki Çin'de görüldü 9.
yüzyılda. Genelde dini metinlerdi bunlar.
Önce ahşap baskı sonra kil baskıyı buldular ama bunlar çok ağırdı, çok meşakkatli ve kullanışsızdı.
Derken Gutenberg her bir harfin kurşun dökümden kalıbını çıkartmayı başardı ve kullanışlı matbaanın tarihini başlatmıştır Gutenberg.
Düşünsenize önceden bir İncil yazabilmek için 170 dana derisi ya da 300 koyun derisi gerekiyormuş.
Ne kadar güzel bir icat matbaa.
Ve matbaanın icadı...
Dini, sosyal ve siyasi alanda oldukça büyük değişimlere yol açıyor.
Neden? Çünkü matbaayla birlikte asırlar boyunca dini bilgiler biliyorsunuz din adamlarının tek elindeydi.
Ama matbaadan sonra ne oldu?
Kutsal kitaplar yayılmaya başladı.
Artık sıradan halkın da evine girmeye başladı.
Zaten kutsal kitapların yazımı çok meşakkatli.
Yani yıllar yıllar sürüyor.
Bir de her bir sayfası el emeği, göz nuru.
Yani öyle sıradan insanların evinde bulundurabileceği bir şey yok.
kitap yok. Sadece ruhban sınıfta var bu el yazmaları ve zaten gerçi orta aşağıda çok okuma yazma bilen de yok ama matbaanın icadı ile din adamlarına özgü olan ayrıcalık ortadan kalktı.
Bu çok önemli. Resmen devrim niteliğinde diyebilirim ve Gutenberg'in bu baskı makinesinden çıkan ilk basılı belgeler tabi ki dini belgelerdi ve papalığa ait resmi buyruklardı.
Sonra Gutenberg'in matbaasında 180 adet İncil basıldı ve günümüze bu İncil'lerden 49 adete ulaşmıştır.
Hatta bunlardan bir tanesi 2.4 milyon dolara satıldı.
Matbaadan sonra artık ne oldu?
Din adamları önemini kaybetmeye başladı.
Çünkü ortalama bir Hristiyan'ın İncil'i anlamak için artık bir din adamına ihtiyacı yoktu.
O güne kadar Katolik Kilisesi İncil'in sadece Latince olarak çoğaltılıp okutulmasına izin veriyordu.
Kendileri Latince biliyorlar bu arada.
Avrupalılar da İncil'i sadece onu Latince okuyabilen din adamları aracılığıyla takip edebiliyordu.
Derken bir adam çıktı tarih sahnesine.
Alman bir din adamı.
Martin Luther, Protestan kilisesinin kurucusu ve İncil yorumunu Almanca olarak yarım milyon adet bastırdı ve Matbaa 16.
yüzyılda Protestanlığın yayılmasında ve Kuzey Avrupa'nın Roma kilisesinin katı etkisinden çıkmasında çok devrimci bir rol oynadı.
Para karşılığı cennetten yer satan din adamlarının gözü yaşlıydı.
Gutenberg İncil'i basmadan önce bütün Avrupa'da toplamda 30 bin kadar kitap olduğu tahmin ediliyor.
Ama 50 yılı geçmeden bakın matbaa bulunuyor 50 yılı geçmeden bu sayı...
10 ila 12 milyonu buluyor.
Yani nereden nereye 30 binden 12 milyonlara çıkıyor.
Ve matba yüksek öğrenim içinde gerçekten olağanüstü bir temel oluşturuyor.
Çünkü bu elle çoğaltılan kitapların kopyalarında hep böyle farklılıklar varmış.
Artık bunlar ortadan kalkıyor.
Yani bilgiler daha güvenilir bir hale geliyor.
Yani 20. yüzyılın sonunda internetin icadı bizim için ne ifade ediyorsa o zaman yaşayan insanlar için de matba makinesi aynı önemi arz ediyor.
iyi ki dediğim icatların başını çekiyor.
Sırada buhar makinesi var.
18. yüzyılı 19.
yüzyıla bağlayan bir zaman dilimine gidiyoruz.
Yani sanayi devrimine.
1700'lerin sonunda İngiltere'de filizlenmeye başladı ve sanayi devriminden önce üretim genellikle biliyorsunuz ki evlerde böyle basit el yapımı araçlarla ya da kol kuvvetiyle gerçekleştiriliyordu.
Sanayileşme bu döngüyü kırarak hayatımıza harici güçle çalışan makineleri, fabrikaları ve seri üretim kavramını soktu.
Ve buhar makinesinin geliştirilmesiyle demir ve tekstil sanayileri sanayi devriminde başrol oynadı.
Ulaşım, iletişim ve bankacılıkta çığır açıldı.
Ama tabii ki bunun bedelini kim ödedi?
Çalışan sınıf ödedi, işçi sınıfı.
Bazılarının yaşam standartı oldukça yükselirken işçi sınıfının ise gitgide düştü.
Sanayi devrimden önce hayat daha basitti, daha kırsaldı daha doğrusu.
İşler böyle el kol emeğiyle yapılmaya çalışılıyordu.
Basit makineler vardı, bunlar üzerinden yapılıyordu.
Ama yetersiz beslenme, düşük gelir düzeyi, hastalıklar kol geziyordu.
Herkes kendi yiyeceğini, kendi giyeceğini kendi üretiyordu.
Küçük küçük dükkanlar, mağazalar tabii ki vardı ama seri üretim diye bir şey yoktu.
Ve devrim İngiltere'de başladı çünkü kömürü ve demiri bol olan bir ülke.
ülkeydi ve siyasi açıdan oldukça da istikrarlıydı.
Tabii ki dönemin sömürgeci gücüydü İngiltere.
Hem sömürgelerini ham madde kaynağı yapıyor hem de üretilecek mallar için pazar olarak kullanıyor İngiltere ve İngiltere'de üretilen mallara talep arttıkça tüccarlar daha az
maliyet gerektiren üretim yollarının peşine düşüyor tabii ki.
Bu da neyi doğuruyor?
Fabrikalaşmayı. Önce tekstil sanayileşmeden nasibini alıyor ki zaten İngiliz bir mucit.
Önce çıkrıyı icat ediyor sonra bir başkası eğirmeyi ve dokuma tezgahını.
Zaten tekstil sektöründe önce sıçrama oluyor.
Yani seri üretim tekstilde başlamıştır önce.
Derken 1712'de İlk buhar makinesi icat ediliyor ama esas devrim 1770'de James Watt tarafından yapılıyor.
Buhar makinesini geliştiriyor ve James Watt'ın geliştirdiği buhar makinesi insanoğlunun gücüne güç hızına da hız katıyor.
Buhar gücü pratikte insan ve hayvan gücünü alt ediyor arkadaşlar.
Lokomotiflerin devasa demir tekerliklerini o dev gemilerin pervanelerini döndürüyor.
Ne demek bu? Mesafelerin kısalması demek ve fabrikalardaki o dişlilerin çevrilmesi.
Bu da üretimi arttırıyor.
Ulaşımdan üretime...
Her şeyi değiştiriyor buhar makinesi ve buhar makinesinin gelişinden önce ham madde işte üretilen mallar at arabalarıyla falan taşınıyor ya da işte kanallar boyunca botlar vasıtasıyla taşınıyor.
Derken 1800'lerin başında ilk ticari buharlı gemi hizmete çıkıyor ve kısa süre sonra Atlantik okyanusunun her tarafı bu işte yük taşıyan buharlı gemilerle
dolmaya başlıyor. 1830'da Liverpool Manchester hattında ilk tarifeli tren seferleri başlıyor.
Ne kadar eski. 1850'lerde İngiltere'deki demir yolu ağı 10.000 kilometreyi buluyor ve ticaret artınca ne oluyor?
Kaçınılmaz olarak bankacılar, sanayiciler ve fabrikatörlerden oluşan yeni bir yönetici sınıfı doğuyor.
Sırada dünyayı değiştiren bir başka icat var.
Tabii ki elektrik.
Modern elektrik biliminin başlangıcı 16.
yüzyılın ortası 17.
yüzyılın başına uzanıyor.
Kraliçe 1. Elizabeth'in kraliyet fizikçilerinden.
William Gilbert'in, Gilbert yalnız.
Gilbert ne ya?
Ya böyle ciddi ciddi bir şey anlatıyorum ya.
Takılıyorum ya çok komiğime gidiyor.
William Gilbert. Ama siz Gilbert de diyebilirsiniz.
Ve bence bunu unutmayacaksınız.
Elektriği bulan adamı.
Bu arada beni böyle yatarken dinleyenler oluyor.
Ben böyle devasa bir kahkaha atınca yerinden sıçrıyorlarmış.
Merve ne yapıyorsun? Ne yapayım ya gülmeyeyim mi?
Abi beni niye uyurken dinliyorsunuz ya?
Bu kadar emek veriyoruz lütfen oturarak dinler misiniz?
Ya podcastlerin üzerine böyle ibareler yazacağım.
Oturarak dinlenecekler, yatarak dinlenecekler, koşarak dinlenecekler falan diye.
Çünkü hepsinin bir çeşidi var bence.
Neyse ne diyorduk? Gilbert'tan önce, Milan'dan önce işte 7.
yüzyıllarda Mileteoslu Tales mıknatıs taşlarının demir parçalarını çektiğini keşfediyor.
Ve aynı şekilde yükleme yapılan kumaşında kuş tüyü gibi...
Ot gibi böyle kendisinden hafif nesneleri harekete geçirdiğini gözlemliyor.
Hatta eğer böyle yeteri kadar güçlü ovulursa minik kıvılcımlar çıktığını da gözlemlemiş.
İşte Gilbert da aynı yolu izliyor.
Kehribar, elmas, kükürt, mühür mumu hatta sıradan maddenin ovulmasıyla bir çekim olduğunu bir çekim yarattığını fark ediyor.
Ve bir gün kehribar taşıyla yine böyle deney yaparken bir şey dikkatini çekiyor.
Elektrostatik yüklü bir kumaş parçasını bir pusulanın yanına koyuyor.
Bir bakıyor pusulanın iğnesi böyle yavaş yavaş oynamaya başlıyor.
Mesela ben olsam orada ruh geldi falan zannederim.
Çığlık atarım. Bilim böyle bir şey.
Sonra manyetizma ve elektrizma.
İşte bu çekim gücüne 1600 yılında yayınladığı tezinde yer veriyor.
Kehribar'ın Yunanca karşılığı olan elektron sözcüğünden ilham alarak ilk kez elektrika yani elektrius, elektrik kavramını türetiyor.
Sonra gelişmeler birbirini izliyor ama elektrik konusunda büyük tarihi sıçramalardan bahsedecek olursak Amerika'nın kurucu babalarından biri olarak doların üstündeki adam Benjamin Franklin hem
elektriğin hem de Amerika'nın kaderini değiştiriyor.
Elektrik konusunda 1792'de yapmış olduğu iddia edilen...
ünlü uçurtma deneyiyle Yıldırım'ın sadece ve sadece bir doğa olayı olduğunu gösteriyor insanlara ve paratonerin icadı için ön ayak oluyor.
Bu arada neden emin değiliz dedim bu uçurtma deneyinden.
Çünkü kendisinin bu konuyla alakalı bir açıklaması yok.
Hani deney olur da başarısız olursa diye korkmuş muhtemelen.
Sadece ve sadece oğlunu götürmüş.
Deney yaparken yanında hiç kimse yokmuş.
O yüzden derler hani bu uçurtma deneyi var mı yok mu bilinmiyor diye.
Ve Benjamin Franklin bilimin özellikle de bu cahillik ve Kurafelerle başa çıkmak için çok önemli olduğuna inanan bir dahidir.
Doğanın böyle gizemli zannedilen güçlerini aydınlatmak ister.
Bu şekilde hareket eder Benjamin Franklin.
Ve o zamanlar insanlar yıldırım düştüğü zaman aman tanrım tanrının gazabı lanetlendik falan diye düşünüyorlar.
Franklin yağmurlu bir günde.
Bir uçurtmanın ucuna böyle yakın bir noktasına daha doğrusu metal bir anahtar bağlıyor ve bu uçurtmayı havalandırıyor.
Uçurtma göğe yükseliyor ve bir süre sonra uçurtmaya tabii ki yıldırım çarpıyor.
Islak uçurtma ipinden akan o elektrik anahtarı kıvılcımlar içinde parlatıyor ve bu meşhur deneyiyle yağmur bulutlarının statik elektrik yükle olduğu yönündeki düşüncesini doğrulamış oluyor.
Tanrı'nın gazabı sandıkları o yıldırım aslında sadece ve sadece bir elektrik boşalmasıydı.
Franklin bunu göstermiş oldu ve o zaman dedi ki ben bu yıldırımı alayım taştan topraktan alayım binalardan onlardan uzak tutayım.
Uygun bir metale çekmeye çalışayım ki binalar üzerinde o yarattığı yıkımı yakımı engelleyebileyim diye düşünmeye başlıyor.
Ve metal bir teli bir binanın çatısına dikip Ucunu da toprağa gömüyor derken fırtına patlıyor ve gökyüzü parlıyor bir anda düşen yıldırım tam da tahmin ettiği
gibi Doğrudan teli hedef alıp ortalığı yakıp yıkmadan böyle telden aşağı süzülerek toprağa akıp gidiyor.
Ve neyi keşfetmiş oluyoruz?
Paratöneri. Yani paratönerin icadı ile beraber ne oluyor?
O işte binaları yakan yıldırımlar ehlileştiriliyor.
Toprağa salınıyor yani.
Bunu bulmuştur Franklin aslında.
Yani elektriğin kaderini değiştirdi derken elektriği icat etmedi arkadaşlar.
Kaderini değiştirdi. Yani elektrikle ilgili...
Temel kavramların mimarı olduğu diyebiliriz bir yerde.
Elektriğin de depolanabileceğini yani bir yerden bir yere taşınabileceğini kanıtladı Franklin.
Ve sonra 18.
yüzyılın ortalarına geldiğimizde Henry Cavendish kurbanlarını elektrikle çarpan elektrik balıklarını incelemeye koyuldu.
Onlar üzerinde deneyler yapmaya başladı.
Ve 18. yüzyılın sonlarında ise ilk büyük elektrik savaşları yaşandı.
İki dahi arasında Galvani ve Volta.
Bunu anlatmayacağım çünkü gelecekte bizi neler bekliyor adlı bölümde anlatmıştım.
Hatta Frankenstein romanının yazımında bu iki adamın elektrik buluşlarının etkisinden bahsetmiştik.
Volta tarihin bilinen ilk pilini yapmıştır arkadaşlar.
Hani kaç volt deriz ya onun adından geliyor ve sonra tarih sahnesine...
Amper çıkıyor. Amper hani bugün elektrik akımını ölçerken kullandığımız birim olan amper.
Adını bu fizikçiden almıştır.
Amperden sonra George Simon Ohm çıkıyor tarih sahnesine.
Meşhur Ohm kanununun yaratıcısı.
Akım, voltaj, direnç gibi elektrik unsurları arasındaki bağlantıyı formüle ediyor.
Ve bugün elektrik direnci için kullandığımız birim olan Ohm onun adından geliyor.
Ve sonra 1831'de Michael Faraday çıkıyor sahneye ve ilk jeneratörü...
üretiyor ve elektrikteki buluşlar buluşları kovalıyor.
Derken artık elektriğin ne olduğunu anlamaya çalışan insanlar elektrikle ne yapabiliriz diye sormaya başlıyor ve elektrik çağının insanoğluna en büyük armağanlarından biri ortaya
çıkmış oluyor. Tabii ki telgraf.
Telgrafın öncesinde biliyorsunuz posta güvercinleri vardı.
İşte mektup yazıyorlardı insanlar birbirlerine günlerce sürüyordu onların ulaşması.
Bu telgraf sistemi şöyle Kulelerin tepelerine yerleştirilen hareketli kollar var ve bu sayede işaret ve harfler istenilen yere ulaştırılıyor.
Bu sistem böyle işliyor ve yapılan bu kuleler tabii ki zamanla daha da daha da geliştiriliyor.
Mesafeler ve telgraf ağları uzatılıyor ama buradaki önemli devrim 1835 yılında oluyor.
Samuel Morse tarafından bugün Morse alfabesi olarak bildiğimiz alfabenin yaratıcısı.
Hatta Samuel Morse'un 1843.
İşte ilk telgraf mesajı şuydu.
Tanrı ne yarattı böyle?
Bu mesaj aslında Samuel değil bir genç kız gönderiyor.
Daha doğrusu şöyle Samuel bir genç kıza söz veriyor.
İlk mesajı tamam diyor sen göndereceksin ama kızın annesi devreye giriyor.
Çok da dindar bir kadın annesi.
Kızım diyor sen diyor böyle bir mesaj gönder.
Tanrı ne yarattı?
Yani kızın annesinin sözü Samuel'in falan değil.
Abi belki kız başka bir mesaj gönderecekti yani hevesi kursağında kaldı.
Ebeveynler tarihte bile böyleymiş bakın.
Aynılarından her yerde var.
Neyse telgraf bizim ülkemize 9 Ağustos 1847'de geliyor.
Sultan Abdülmecit zamanında.
Tarihi değiştiren bir başka icatsa ampul ama onu anlatmayacağım.
Çünkü Nikola Tesla bölümünde uzun uzun anlattım.
Hatta Edison'la olan o meşhur elektrik savaşlarını da anlattım.
O yüzden bu icadı geçiyorum.
Hop telefona geliyoruz.
Telefon şüphesiz tarihin seyrini değiştiren en önemli icatlardan birisi.
10 Mart 1876'da Graham Bell...
Tarihin ilk başarılı telefon konuşmasını yapıyor.
Yan odadaki asistanıyla konuşuyor.
Telefonda ona diyor ki Bay Watson buraya gelin lütfen sizi görmek istiyorum diyor.
Ve Graham Bell elektrik sinyalleriyle deneyler yapmaya başladığında telgraf zaten 30 yıldır kullanılan bir iletişim aracıydı.
Ama sadece böyle mesaj gönderip mesaj almaya yarıyordu.
Fakat Graham Bell istiyordu ki sesimiz de karşı tarafa ulaşmasın mı?
Bu arada Graham Bell'in annesi doğuştan işitmeyen...
Ve aslında böyle olan insanlar için bir çare arıyordu.
Hatta dedesi ve babası yıllarını bu işitme engelli insanları için adamıştır.
Hani duymasalar bile konuşmayı bir şekilde öğrensinler diye çaba vermişlerdir.
Ve bu işe yarayacak bir cihaz geliştirmeye çalışıyorlar aslında.
Esas amaçları bu. Hani telefonu bulalım diye yola çıkmamışlar.
Ve Graham Bell ses dalgalarını çizime dönüştürmeye çalışıyor.
Hani bunun için bir kayıt cihazı yapmaya çalışıyor.
Ve tam o sırada aklına çok...
Parlak bir fikir geliyor. Diyor ki eğer sesin üretilmesi esnasında havanın yoğunluğunun farklılıklar göstermesinde olduğu gibi elektrik akımının yoğunluğunun da değişmesini sağlayabilirsem
bu durumda konuşmayı da tıpkı telgrafta olduğu gibi iletebilirim diye düşünüyor.
Ve yıllar yıllar sonra gerçekten de konuşan bir telgraf yapmayı başarıyor.
Telefon yani elektrikle konuşma imkanı.
Hani düşünsenize o andaki insanların heyecanını.
Gerçekten mucize gibi bir olay.
Hatta Brezilya İmparatoru bir fuarda denemiş ilk kez telefonla konuşmayı.
Ve ilk konuşmasında aman tanrım bu alet konuşuyor diye çığlık atmış adam.
Muhtemelen ben de öyle olurdum.
Bu arada Graham Bell asla odasına telefon koydurtmamış.
Çalışırken dikkatimin dağılmasını istemiyorum demiş.
Düşündürücü bence özellikle de bu çağ için.
Ve sırada başka bir icat var.
Radyo. İtalyan mucit Marconi Atlantik ötesine ilk başarılı radyo sinyalini yollayarak iletişimde bir çığır açıyor.
Bu arada en başta icat edilen radyo öyle müzikli falan değil sadece sinyal gönderme amacıyla kullanılıyor.
Ve bu arada Marconi'den de Nikola Tesla bölümünde bahsetmiştim.
8 Ağustos 1898'de Kraliçe Victoria, kraliyet yatındaki oğlu Prens Edward'la kablosuz olarak haberleşti Marconi sayesinde.
Özellikle de gemicilik şirketleri için bu telsizler büyük bir nimetti.
Örnek ver Merve. Titanic arkadaşlar 14 Nisan 1913'te maalesef bir buzdağına çarpıp batmaya başladı biliyorsunuz.
Ve batarken de o gemide Marconi'nin adına çalışan iki telsizci vardı.
Neden oradalardı?
Çünkü zenginlerin mesajlarını bir ücret karşılığında onlara iletiyorlardı.
Bu şekilde bir görevleri vardı o gemide.
Ve gemi buzdağına çarptığı zaman yolladıkları sinyaller sayesinde yardım çağırabildiler.
Ve 700 kişi kurtuldu ama maalesef telsizcilerden biri.
Hayatını kaybetti. Sırada bir başka icat var.
Otomobil dünyanın seyrini değiştiren en önemli icatlardan birisi.
İlk otomobil benzeri araç 500 kilo ağırlığında ve saatte...
3 kilometrecik sürat yapabiliyor.
Yani bir insan ortalama 1 saatte 6-7 kilometre yürüyor öyle düşünün.
Ve bu araç tarihin ilk trafik kazasını da yapıyor.
Paris'te gidiyor bir duvara çarpıyor.
Bu arada top falan taşıyor böyle insan taşıdığını düşünmeyin.
Zaten atların hızıyla bile boy ölçüşemediği için rağbet görmüyor.
Derken Nikola Josef Künio bu aracı zaten keşfeden kişi.
1769'da geliştiriyor bunu.
Buhar gücüyle çalışıyor bu hantal araç ve tarihin bilinen ilk kendiliğinden güç üreten tekerlikli taşıtı.
Top güllesi taşımak için kullanılmış dediğim gibi.
1860'da ise Belçikalı mucit Etienne Linoa.
Geliştirmiş olduğu gaz motorlu aracıyla 1862'de Paris'ten 300 km öteye gitmeyi başarıyor.
Ama ticari boyutta otomobil üretimine dönük çalışmalar 1880'lerin başından itibaren Amerika ve Almanya'da hız kazanıyor.
Dünya otomobil sektörünün kurucu isimlerinden Alman makine mühendisi Carl Benz 1885'de bir patent alıyor.
Otomobil tarihinin ilk ticari açıdan işlevsel otomobili diyebiliriz.
İçten yanmalı motor kullanan tarihin ilk ticari açıdan işlevsel otomobilini yapıyor Carl Benz.
Ve 1889'da Avusturyalı iş adamı Emil Celenek otomobil çağının öncü isimlerinden biri oluyor.
Yani Mercedes'in arkadaşlar.
Onun kızının adıdır.
Bu arada onur, ayrıcalık ve şeref anlamına gelir Mercedes.
1880'lerde otomobilin icadının ardından Carl Benz 1883'te Almanya kentinde Benz şirketini kuruyor ve 1890'da rakip DMG şirketi geliyor.
Kurucularının ikisi de Mucit ve Benz markası uzun süre varlığını sürdürürken DMG ise yepyeni bir markayla ortaya çıkıyor Mercedes.
Mercedes markasına ait ilk otomobil Emil Celinek'in siparişi üzerine üretiliyor.
Otomobil yarışlarına olan tutkusu sebebiyle Celinek'e teslim edilen ilk Mercedes isimli araç aslında yarış aracı arkadaşlar.
Hafif yapılı böyle güçlü motorlu bir araç.
E sonra yakın çevresi durur mu?
Onlar da istiyorlar bu araçtan.
Yani aristokratlar ve bu otomobillerle yarışlar başlıyor.
Hatta Celinek de bu yarışlara Mercedes ismiyle katılıyor.
1901 yılında Celinek'in bu yeni otomobili...
ve yarış alanında imza attığı başarılar Mercedes'in oldukça tanınmasını ve itibarını arttırıyor.
Derken 1902 yılının Eylül'ünde Mercedes artık bir marka olarak tescillenmiş oluyor.
Ben logosunu da çok seviyorum.
Böyle üç köşeyle yıldız.
Neden öyle? Çünkü havada, karada, suda anlamına geliyor.
Ve Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ekonomik nedenlerden dolayı eski rakipler birleşiyorlar ve DMG Benz yani Mercedes Benz oluyor.
1903'de ise Henry Ford Ford motor şirketini kuruyor ve bir yıl içerisinde 1700 araç üretiyorlar ama sektöre esas damgasını vuran 1908'de ortaya çıkarmış olduğu
T model arkadaşlar güvenilir hızlı ekonomik otomobil ve Ford seri üretim kavramını otomobil sektörüne entegre ediyor ve 20.
yüzyılı şekillendiren hepimizin hayatını kökünden değiştiren bir yeniliğe dönüşmesinde çok büyük bir rol oynamıştır Henry Ford.
Ve geldik son icada.
Şu an beni dinlemenizi sağlayan internet arkadaşlar.
İnsanoğlunun iletişimini ve dünyasının sınırlarını genişleten en etkili icat diyebiliriz.
Dünyamızın sınırları çok geniş.
Daha gideceğimiz çok yer var.
Hatta tadacağımız pek çok lezzet.
Pasta Villa'nın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Sizler de veggie pastayı ve daha fazlasını yakından tanımak ve yeniliklerinden haberdar olmak isterseniz sizleri Pastavilla.tr Instagram adresine davet ediyorum.
Açıklamalardaki linkten detaylara ulaşabilirsiniz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
