
Levi'sHakkında detaylı bilgi almak için:
https://bit.ly/3U16xKB
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Resimler İçin : https://www.instagram.com/p/CkchZBjImhA/?igshid=MDJmNzVkMjY=*
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm "Levi's"hakkında reklam içerir*
Transkript
Levi's'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine anlatmayı en çok sevdiğim alanlardan birindeyim.
Sanat, sanatçılar ve resimler.
Bugün dünyaca ünlü resimlerin neden bu kadar ünlü olduklarını konuşacağız.
Neden başyapıt olarak kabul edildiklerinden bahsetmeye çalışacağım.
Onları unutulmaz kılan şey neydi buna değineceğiz.
Tarih boyunca üretilmiş çok fazla başyapıt var özellikle resim sanatında.
Ama bu resimlerden bir kısmı cidden dünyaca biliniyor, çok fazla biliniyor.
Hatta geçenlerde Instagram'dan takipçilerime sordum en sevdiğiniz resmi söyleseniz de diye.
Birkaç farklı eserin dışında tüm dünyayla aynı cevaplar geldi.
Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sı.
Van Gogh'un Yıldızlı Gecesi en çok gelenlerden biri buydu.
Gustav Klimt'in Öpücüğü bu da çok geldi.
Bir de Edvard Munch'un Çığlık Tablosu çok geldi.
Neden bunlar bu kadar çok biliniyor?
Yani onları bu kadar büyük yapan şey ne?
Hani Paul Cezanne demiş ya bir elmayla Paris'i şaşırtacağım diyor.
Kehanet gibi bir söz ve tutmuş bir kehanet.
Çünkü neredeyse... Bir asır geçmesine rağmen biz hala onun elma natür mortunu konuşuyoruz.
Hala insanları şaşkına çevirebiliyor.
Yani gerçek bir elmaya bakarken neden aynı hisse kapılmıyoruz da Sezan'ın bu resminde garip garip hazlar yaşıyoruz.
Enteresan. Bu arada bu podcastta anlattığım bütün tabloları aşağı bir link bırakacağım.
Oradan bakabilirsiniz beni dinlerken.
O zaman hadi başlayalım.
Önce en çok bilinenle başlamak istiyorum.
Tabii ki Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sıyla başlayacağız.
16. yüzyılın başında yapıldı bu ve hala onu konuşuyoruz.
İnanabiliyor musunuz? Aradan asırlar geçti.
Paris'te Lourdes Müzesi'nde sergileniyor.
Dünyanın en pahalı ve en sıkı korunan...
En çok merak edilen, hakkında en çok makale yazılan ve diğer sanatçılar tarafından en çok çeşitlemesi yapılan resmi Mona Lisa.
Da Vinci'den hiç bahsetmeyeceğim arkadaşlar çünkü zaten kanalımda onun çok detaylı bir biyografi podcastını yapmıştım.
Şimdi bu resimden bahsedecek olursak öncelikle şunu diyebilirim.
1911'de Lourdes'e sergilenirken bu resim çalındı arkadaşlar ve çalındıktan sonra çok büyük bir sansasyon oldu.
Ve bu eseri çalındıktan sonra...
neredeyse tüm dünya tanımış oldu.
Hatta bu hırsızlığa adı karışanlardan biri ünlü ressam Picasso'ydu.
Ama sonradan ortaya çıktı ki resmi çalan kişi Lourdes Müzesi'nde çalışan bir personel İtalyan bir görevli.
Amacı da şu resmi doğduğu topraklara geri götürmek İtalya'ya geri götürmek istemiş.
Ama tek niyetinin bu olduğunu düşünüyorsanız tabii ki yanılıyorsunuz.
Çünkü 1913 yılında bu resmi Uffizi Galeri'nin müdürüne satmaya çalışırken yakalandı ve 6 aycık bir hapis yattı.
Ve zaman içerisinde Mona Lisa biliyorsunuz ki birkaç defa vandal saldırıların hedefi oldu.
Ve şu anda yine Lourdes Müzesi'nde kurşun geçirmez bir camın arkasında sergileniyor.
Dediğim gibi aslında çalındıktan sonra tüm dünya duydu bu eseri.
Bu arada çok da küçük ebatlarda bu eser.
Peki Mona Lisa deyince aklınıza ne geliyor?
İlk gelen şey ne? Tabii ki de o gizemli gülüşü değil mi?
Peki kim bu Mona Lisa?
Yani biz ona Mona Lisa diyoruz ama La Ciconda adıyla da biliniyor.
Neden? Çünkü 16.
yüzyılda yaşamış bir sanat tarihçisi var Vassari diye.
Onun bir rivayetine dayanarak bu şekilde isimlendiriliyor.
Vassari diyor ki Leonardo diyor da Ciconda'nın karısı Mona Lisa'nın portresini yaptı.
Hatta Leonardo'nun Mona Lisa'yı eğlendirmek için, onu oyalayabilmek için müzisyenler ve soytarılar kiraladığını da söylemiştir.
Ve işte o gülümsemenin sırrı aslında bu olabilir.
Karşısında soytarılar ve onu güldürmek isteyen insanlar var.
Mona Lisa da böyle hafif bir tebessüm ediyor olabilir.
Şimdi gelelim Mona Lisa'nın oturuşuna şöyle bir gözünüzün önüne getirin.
Böyle bir koltuğun koluna dayanmış değil mi?
Çok dik bir şekilde oturuyor ama yanlamasına bir pozisyonda oturuyor.
Başı da hafif böyle sarmal yapacak bir şekilde bize dönük.
Buna biz piramit biçiminde bir oturuş diyoruz ve bu tasarımdaki oturuşu Meryem ana tasvirlerinde de görürsünüz dikkat ederseniz.
Leonardo da oradan uyarlamış Mona Lisa'nın oturuşunu oradan esinlenmiş.
Ama şöyle bir şey de yapmış.
İzleyiciyle modeli birbirinden ayırmak için bir mesafe hissi yaratmak istemiş.
Ve o yüzden o koltuğun kol dayanağını özellikle vurgulamış olabilir.
Bir de Mona Lisa'nın dikkat ettiyseniz öyle pek kaşı kirpiği yoktur.
Neden? Çünkü ipek kirpik yaptı.
Yahu. İğrenç esprim için özür diliyorum.
Devam edelim. Şimdi arkadaşlar normalde kaşlarının olmaması evet yüzüne soyut bir ifade veriyor.
Ama Leonardo kaş kirpik çizmiş ama kullandığı o pigmentler var ya zaman nasıl olduğu için şu anda kaşsız kirpiksiz gibi görünüyor.
Ama bu tablonun en önemli özelliklerinden biri şu.
Hatta tablonun değil de Leonardo da Vinci'nin desek daha doğru olur.
Sufumato tekniği arkadaşlar.
Bu teknik çok önemli.
Yani da Vinci'yi bildiğimiz kadar bu tekniği de bilmemiz gerekiyor.
Bu şu demek böyle renkler arasında dumansı bir geçiş.
Ve da Vinci öyle bir geçiş yapıyor ki belli belirsiz.
Fırça darbelerini öyle göremiyorsunuz.
Fırça darbelerini görmek önemli mi Merve diyorsanız az sonra anlatacaklarımı bekleyin derim.
Mona Lisa'ya tekrar bakın.
Özellikle arka planına bakın.
Çünkü renk alanları arasındaki geçişi çok zor görürsünüz.
Hatta göremeyedebilirsiniz. Öyle bir yedirmiştir ki renkleri Sufumato'yla.
Ve bu teknik özellikle el çizimlerinde çok önemli.
Çünkü el çizimi o renk geçişleri ressamları en çok zorlayan detaylardan biri.
Ama Leonardo el çizimi de zaten usta.
Anatomiyi de çok iyi bildiği için.
Bir de Leonardo bu eseri yani Mona Lisa'yı senelerce yanında taşımıştır.
Üzerinde çok fazla oyalanmıştır.
Hatta yarım bırakmıştır.
Bu kısmı da muamma.
Yani neden hep yanında taşıdığını bilmiyoruz.
Zaten Da Vinci podcastinde anlatmıştım.
Onun böyle yarım bırakma gibi bir özelliği var.
Başladığı işleri genelde bitiremiyor.
Bu onun en kötü özelliği demiştim.
30 tane ayrı dalla uğraştığı için olabilir.
Dediğim gibi Mona Lisa'yı sürekli yanında taşıyor hatta 1516 yılının kışında Fransa'ya gidiyor yine tablo yanında ve 1519 yılında öldüğü zaman yardımcısı Salahi'ye miras kalıyor Mona Lisa
tablosu. Salahi konusunda da söylentiler çok sevgilisi olduğunu düşünenler var hatta Mona Lisa'nın aslında Salahi olduğunu düşünenler bile var.
Salahi yanında çalışan çırağı erkek.
Direkt Salahi'yi çizseydi diyebilirsiniz.
Çizemiyor çünkü eşcinsellik suç olarak kabul ediliyor o dönem içerisinde.
O yüzden aslında Salahi'yi çizdiği ama bir kadın gibi çizdiği de söylenir.
Ve Salahi öldükten sonra Mona Lisa Salahi'nin kız kardeşine kalıyor.
O da tabii hemen ne yapıyor?
Satıyor. Rönesans döneminin en özgün yapıtlarından biri Mona Lisa.
Peki neden? Çünkü o döneme kadar yapılmış resimlere bir bakın böyle bir yüz ifadesi göremezsiniz.
Yok hiç böyle mütebessim bir ifadeli kadın yok bilmiyorum ben.
Hem sorgulayıcı bir gülüş var orada hem de alaycı bir gülüş.
Hani böyle gülsem mi gülmesem mi arasında sıkışıp kalmış böyle değişik bir gülüş.
Bana böyle çok sinsice geliyor nedense.
Birçok duygu var Mona Lisa'nın.
Bir duygu yok, bir sürü duygu var dikkat edin.
Ve bu onu eşsiz kılan detaylardan birisi.
Ve o dönem içerisinde yapılan en büyük psikolojik portre bu arkadaşlar.
Zamanın çok çok ötesinde.
Bir de diğer kadın portrelerine bakın o dönemde yapılan.
Hep böyle bir şatafatlı, gösterişli, süslü süslü kadınlar.
En iyi mücevherlerle, kıyafetlerle donatılmış kadınlar görüyoruz portrelerde.
Ama Mona Lisa tüm bu statülerden arınmış, inanılmaz sade.
Ve giysileri özel değil.
Oldukça sıradan. Saçları oldukça basit.
Diğerleri gibi değil. Sade.
Neden peki böyle?
Çünkü Leonardo bizim dikkatimizi sadece Mona Lisa'nın yüzüne vermemizi istiyor.
Orada o odakta kalalım istiyor.
Şu anda dikkat ettiniz mi bilmiyorum.
Büyük moda markaları da bunu yapıyor.
Yani sokakta görseniz asla model olabileceğini düşünmeyeceğiniz insanları alıyor.
Reklam yüzü yapıyor. Neden bunu yapıyorlar?
Çünkü tıpkı Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'da yaptığı gibi bu bir strateji.
Dikkatinizi sadece o odak noktasına vermeniz ya da dikkatinizi sadece o ürüne verebilmeniz için.
Leonardo da Vinci bunu asırlar önce uygulamış ve başarmış da.
Ve yine dikkat edin biz onu seyrederken yani Mona Lisa'yı izlerken o da bizi izliyormuş gibi görünür.
Bu çok tüyler ürpertici geliyor nedense bana.
Mona Lisa izleyiciye odaklanan en eski İtalyan portresidir aynı zamanda.
Peki neden üç çeyrek uzunlukta?
Çünkü yine aynı şekilde çerçeveyi tamamen konusuyla dolduruyor.
Yine dikkatimizin dağılmasını istemiyor Da Vinci ve bu üç çeyrek uzunluk pozu Leonardo'dan sonra 400 yıl boyunca adeta bir norm haline geliyor sanat camiasında.
Bir de bize bakıyor dedim ya hatta göz göze bakışıyormuşuz gibi bir ifadesi var öyle bir his yaratıyor.
Burası da çok ömerli çünkü o dönemde Kadınlar asla bunu yapamazlar.
Öyle göz göze bakacağım derin bir his uyandıracağım falan.
Portrelerde böyle bir şey yok. Yani o duruş aslında Mona Lisa'nın duruşu aristokrat erkeklere has bir duruştur.
Yani bir kadına has bir duruş değil o.
Yani hem gözünüzün içine içine bakıyor.
Hem de kadın erkek o poz verme farkları var ya onları da yerle bir ediyor.
Yani dönemi içinde çok çarpıcı bir eser bu.
Sadece bizim için değil şu dönem için değil.
O zaman da çok çarpıcıydı.
Ve yine dikkat ederseniz böyle sanki...
anlık bir fotoğraf karesi gibidir Mona Lisa.
Böyle şipşak çekilmiş. Bir anda dönmüş ve şipşak çekilmiş gibi duruyor.
Ve yine bu dönemin resimlerine baktığınız zaman Böyle bir monotonluk söz konusudur arka planlarda.
Genelde ya böyle açık bir gökyüzü görürsünüz ya da çok monoton, basit bir oda falan görürsünüz.
Ama burada ne görüyoruz?
Mona Lisa'nın arka planına baktığınız zaman Leonardo'nun hayal gücünde olan o karmaşık manzarayı görüyoruz değil mi?
Yine bir ters köşeyle karşı karşıyayız.
İşte Mona Lisa'yı eşsiz kılan bir sürü detay var.
Peki o manzarada ne var?
Bu manzara aslında uzaktaki buzlu dağlara kadar uzanıyor.
Mona Lisa'nın arkasındaki o manzara.
Bir yol var, bir köprü var.
Bunlar aslında şu demek insan varlığının bir göstergesi.
Saçlarının ve kıyafetlerinin kıvrımlarına dikkat ederseniz arkasındaki o dalgalı vadiyle müthiş bir uyum içerisindedir.
Bu insanlık ve doğayı birbirine bağlayan Leonardo da Vinci kafası işte.
Bir de Mona Lisa'nın gözlerinin içine böyle dikkatli bakın.
Ne göreceksiniz biliyor musunuz?
Önce size gülümsüyor gibi ama sonra gülmüyor gibi bir ifadesi var.
Gerçekten çok garip. Bir de da Vinci bölümünde anlatmıştım zaten.
Da Vinci geceleri kadavralar üzerinde çalışıyor demiştim.
Bazen mezardan ceset çaldığı oluyor.
Ve kadavraların üzerinde çalışırken şunu fark ediyor.
Bir insanın... Gülümsemesinin nasıl olduğunu görüyor ve hayran kalıyor ve daha sonra işte Mona Lisa'yı yapıyor.
Yüzün her parçasını sinirleri ne kadar incelemiş bu tabloyu yapmadan önce.
Ve bu esrarengiz gülümsemeyi 2000 yılında Harvard'da bir sinir bilimci inceliyor arkadaşlar ve şunu keşfediyor.
Mona Lisa'nın bu gülümsemesi insan gözünün görüntüleri işleme biçimi nedeniyle bize böyle geliyormuş.
Dediğim gibi Mona Lisa zaten en çok araştırılan tabloların başında geliyor.
Ve bu kesinlikle şans tesadüfü bir şey değil.
Aradan 500 yıl geçti ve biz hala izleyiciler olarak onunla müthiş bir duygusal bağ kurabiliyoruz.
Ve Mona Lisa'dan önceki portrelerin bir ruhu yok arkadaşlar.
Yalnızca görüntüleri var ruh yok.
Ama Mona Lisa cap canlı yaşayan bir kadın ruhu olan bir portre.
Ve Mona Lisa'nın önünde durduğunuz zaman bir kişiye bakmıyorsunuz aslında.
Çok daha fazlasına bakıyorsunuz.
Bir dahinin dehasına bakıyorsunuz.
Ve yüzyıllardır öyle bir iz bıraktı ki tüm dünyada etkisi, sınırları, kültürleri aştı Mona Lisa'nın.
O yüzden resim sanatı dediğimiz anda artık bir marka gibi olmuş.
Mona Lisa bir marka haline gelmiş.
Çünkü Mona Lisa sanatta devrimin yüzü.
Peki size denim desem, cin desem?
İlk aklınıza gelecek olan marka ne olurdu?
Şüphesiz Levi's 501 diyeceksiniz.
Çünkü jean'de devremin yüzü daima Levi's oldu.
Mona Lisa nasıl 500 yıldır hala bizimle bir bağ kurabiliyorsa, Levi's da 1,5 asırdır bizimle bağ kurmaya devam ediyor.
Her sene köklerine bağlı kalmaya devam ederek yeniden yorumlanıyor Levi's 501 ve efsanevi jean modeli 501 önümüzdeki sene 150.
yılını kutlayacak. 501 öyle bir iz bıraktı ki ünü tüm dünyaya yayılarak kıtaları sınırları açtı adeta.
Ünlü ressam Andy Warhol hayatı boyunca Levi's 501'den başka bir şey giymedi.
Bunu biliyor muydunuz? Kurt Cobain, Elvis Presley hatta moda devlerinden Coco Chanel, Tom Ford, Brad Pitt, Marilyn Monroe ve çoğu önemli isim.
Bunların hepsi 501'liydi.
Çünkü 501 sayısı Jean'de her şeyi değiştiren sayı.
Time dergisinin milanyum sayısında device 501 20.
yüzyılın en iyi moda ögesi seçildi.
Ülkemizde ise marka yüzü başarılı oyuncu Boran Kuzum ikonik device duruşundan ilham alarak kendi stilini yarattı.
Boran Kuzum'un özel seçkisinde sonbaharın göz alıcı geçiş tonlarında gömlekler, suetler ve elbette bacak ve kalçaya rahat oturan farklı renk alternatifleriyle 501 Levi's jeanler var.
Bir de benim de favorilerimden biri yünlü şarpa denim ceketler var.
Yıllardır... Kış sitilerinin vazgeçilmez parçası.
Bu arada Levi's 501'in muhteşem bir belgeseli var ve onu izledikten sonra cidden sanatın giyilebilir olabileceğini anlıyorsunuz.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten Boran Kuzum'un Levi's 501 kutlamasına özel seçkisine hemen sizler de göz atabilirsiniz.
501 seçkisini Levi's mağazalarında ve aşağı bırakacağım linkte bulabilirsiniz.
Şimdi gelelim tüm dünyada bilinen en popüler olan eserlerden ikincisine.
Van Gogh'un Yıldızlı Gecesi tabii ki.
Kanalımda Van Gogh'un çok detaylı bir biyografi bölümü var.
Şiddetle tavsiye ediyorum.
O yüzden onun hayatını pas geçiyorum arkadaşlar.
Van Gogh'un 1889'da yaptığı bu tablosunun değerinin 100 milyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Van Gogh öldüğü zaman beş parasız bir ressamdı.
Gerçekten çok acı, çok acı bir tablo demek istiyorum hatta.
Ne yazık ki herkes Picasso kadar şanslı değil.
Yani yaşarken o zenginliği deneyimleme.
ressamları söylüyorum. Van Gogh bu eserini Provence'deki St.
Remy Akıl Hastanesi'ne yapmıştır ve eğer resim yapmasaydı muhtemelen o hastanede hayatına direkt son verirdi.
İntihar teşebbüslerini biliyorsunuz podcast'ta da anlatmıştım.
Onun bu şekilde hayatta kalabileceğini daha hastaneye yatırılmadan abisinin yakın bir arkadaşı var Dr.
Gashi portresini de yapmıştır Van Gogh'un.
O anlamış yani resim yaparak hayatta kalabileceğini anladığı için akıllı hastanesine yatırıldığı zaman doktorlar ona bu özgürlüğü tanıyorlar.
Resim yapmasına izin veriyorlar.
Zaten yıldızlı geceler orada ortaya çıktı dediğim gibi.
Ve diğer hastalar böyle geceler boyunca çığlıklar atarken bir şeyler yaparken o kendini resim yaparak ayakta tutmayı başarmıştır.
Ve Van Gogh'un çalışma ahlakı...
İnanılmaz güçlüdür.
Düşünsenize hayattayken sadece tek bir tablonuz satılıyor.
Van Gogh'un sadece tek bir tablosu satılmıştı ve buna rağmen her gün güneş doğmadan tuvalini, boyalarını, fırçalarını alıp dışarı çıkıyordu.
Ve o muhteşem resimleri yapabilmek için saatlerce güneşin altında bazen akşama kadar çalışıyordu.
Bu sadece işini tutkuyla yapanların anlayabileceği türden bir şey diye düşünüyorum.
Oto telik tanımının karşılığı bence Van Gogh.
Adam sürekli akışta resim yaparken mutluluk akış bilimi diye bir podcast'ım vardı orada da anlatmıştım.
Bir de bence Van Gogh hayattayken tabloları yine bu paralara satılsaydı çok zengin olsaydı eminim yine bu şekilde çalışırdı.
Picasso gibi Picasso dünyanın en zengin ressamlarından biriydi ama buna rağmen asla resim yapmaya ara vermedi bir gün bile.
Guinness Rekorlar kitabına girdi zaten.
En üretken sanatçılardan biri olduğu için.
Çünkü bu onun yaşama biçimi.
Sanattan öte bir şey onlar için.
Birkaç sonu çok detaylı bir biyografi podcasti var kanalımda.
Dinlemek isteyenlere söyleyeyim.
Sanatın iyileştirici bir gücü var biliyorsunuz.
Hem izleyici için hem sanatçı için.
Ve Van Gogh da akıl hastanesinde her sabah uyanıp bazen gece yarılarına kadar resim yapmıştır.
Ve neredeyse 150 resmini burada tamamlamıştır.
Yıldızlı Gece'yi yaptığında ise 1880...
Yani 9 yılı yani ölmeden bir sene önce işte bu resmin onun akıl hastanesindeki yatak odasının penceresinden gördüğü manzara olduğu düşünülüyor.
Peki bu resmi cidden önemli kılan şey ne?
Biri şu, bilim insanlarının uzun zamandır üzerinde pek çok çalışmalar yaptığı türbülans arkadaşlar.
Bu resme şöyle uzaktan bakın sanki böyle gökyüzüne bir girdap görüyor gibi oluyorsunuz değil mi?
Bu arada onun o kaldığı odanın manzarası kesinlikle böyle değil.
Kilise falan da yok. Bu onun hayal gücüyle bize aktardığı şeyler.
Ve bazı sanat tarihçileri de burada görülen manzaranın onun doğduğu yer olan Hollanda mimarisinden esintiler taşıdığını düşünüyor.
Kendisi de diyor ki önümde...
Gördüklerimi resmetmeye çalışmak yerine kendimi daha güçlü bir şekilde ifade etmek için renkleri tamamen keyfi bir biçimde kullandım diyor.
Zaten Van Gogh için doğa mucizevi bir şey.
Çünkü o muhtemelen bizim gördüğümüzden çok daha farklı olarak algılıyor dünyayı.
Hastalığından dolayı olabilir.
Ve yıldızlı gecelerde gökyüzüne baktığınız zaman böyle enerji spiralleriyle dolu şişik yıldızlar var değil mi o tabloda?
Gerçekte tabii ki böyle bir şey görmüyoruz ama bir ressamın dünyayı algılamasıyla bizimki zaten farklı.
Bir de Van Gogh'un bu psikolojik rahatsızlıklarını koyduğunuz zaman üstüne ekstra bir şey çıkıyor ortaya.
Ama sanatçı olduğu için nedenini kestiremiyoruz tabii ki.
Zaten yıldızların onun için derin ve böyle ruhani bir anlamı var.
Ama şöyle de bir şey var.
O yıldızlı geceler tablosuna bizim kadar anlam yüklememiş.
Yani çok beğendiği bir resmi değil onun onu da söyleyeyim.
Bu arada kardeşi Theo hastaneden ona resim yapmaları için izin verilmesini istiyor.
Çok da ısrar ediyor bunun için ama ona özel bir stüdyo tahsil ediliyor bu hastanede.
Ve burada resim yaparken iki günde bir resim yapmış kaldığı dönemde.
Üretkenliğe bakar mısınız? Ve ne zaman kendini kaptırıp resim yapsa bunu böyle...
Bir deliliğe kapılma hali olarak yorumlamış doktorlar.
Halbuki bu ona güç veren, enerji veren bir şey.
Ve bütün bu resimleri hasta olmasına rağmen yaratmıştır.
Hasta olduğu için değil.
Ve yıldızlı gece tablosunda Van Gogh'un 19.
yüzyıl sanatının en büyüklerinden biri olan Japon ressam Hokusai'den etkilendiği düşünülüyor.
Hokusai'nin dev dalgaları var ya onunla Van Gogh'un o gökyüzü girdabı çok birbirine benziyor.
Zaten Van Gogh Japon baskılarını çok seven bir adam.
Hatta kardeşine yazdığı bir mektupta bu Hokusai'nin dalgaları için der ki Bu dalgalar penceredir, kayık onlara tutunmuştur hissedebilirsin diyor kardeşine.
Yani dünyayı bizden ne kadar farklı algılıyor bakar mısınız?
Hokusain'in bu eseri de dünyanın en çok bilinen eserlerinden biri.
İkonik diyebileceğimiz eserlerden.
Devasa bir dalganın köpürme anı.
Yani bu kadar güzel resmedilebilirdi.
Dalgalarla baş etmeye çalışan küçük bir balık teknesi önde.
Arkada da iki tane var. Çok etkileyici ve tabii ki uzakta görünen Fuji Dağı.
Fuji Dağı eşittir.
Hokusai benim için artık öyle oldu.
Direkt aklıma o geliyor.
Bir de bu ünlü resmi 1828'de ikinci eşini kaybettikten sonra yapıyor.
Hokusai bir felç geçiriyor.
Bir sürü borcu var torununun yüzünden.
Ve 70 yaşında böyle bir resim yapıyor.
Küllerinden doğmuştur. O yüzden Fuji dağı zaten Japon kültüründe çok önemli ama Hokusai için de çok önemli.
Çünkü bu dağın anlamı arkadaşlar ölümsüzlük Japonlar için çok önemli bir dağ bu.
Ve Hokusai de ölümsüz sanatçılardan 88 yaşına kadar durmadan üretmiş bir ressam.
Çok üretken tıpkı diğerleri gibi.
Hatta ölmeden önce eğer cennet bana bir 10 yıl daha verirse belki bir 5 yıl sonra işte o zaman gerçek bir ressam olabilirim demiştir Hokusai.
Madem Fujita dedim, Hokusai dedim onu da anlatayım elimdeymişken.
Bilinen en eski Japon masallarından biri bu anlatacağım şu an.
Çocukları olmayan bir ailenin bir gün bambu toplarken bulduğu bir bebek gün geliyor büyüyor ve çok güzel bir prensese dönüşüyor.
Adı da Prenses Ayışığı ve onu gören imparator kıza deliler gibi aşık oluyor.
Ama Prenses imparatoru istemiyor ve imparator onu bir gün sarayına götürmek istiyor.
Prenses de... Eğer onu buna zorlarsa hemen oracıkta bir gölgeye dönüşebileceğini söylüyor.
Hatta daha bunları söylerken bile prenses ay ışığının ışığı yavaş yavaş solmaya başlıyor.
Ve imparator bu fikrinden derhal vazgeçiyor.
Kızı uzaktan sevmeye devam ediyor.
Fakat güzel prenses zamanla yavaş yavaş değişmeye başlıyor.
Bütün gün ağlıyor, kimselerle konuşmuyor, hiçbir şey söylemiyor ve bir gün geliyor babasına diyor ki ben aslında bu dünyaya ait değilim ve zamanı geldiği zaman beni bu dünyadan alıp gidecekler diyor.
Ve zamanı geldiği zaman prenses ay ışığı bu dünyadan ayrılıyor.
Ve ayrılmadan önce imparatora bir mektup bırakıyor.
Bu mektupta Prenses Ay Işığı'nın Ay'a dönerken içtiği sonsuz yaşam iksiri vardır.
İşte bu iksire dokunmaya korkan imparator bu mektupla beraber ölümsüzlük iksirinin olduğu şişeyi Fuji Dağı'nın tepesine gömer arkadaşlar.
Ve insanlar bugün bile Fuji Dağı'nın zirvesinden sürekli Ay'a kadar yükselen bir dumanın olduğunu söylerler.
Hokusai de tıpkı bu masaldaki gibi ölümsüz olmayı başarmıştır.
Kanagawa dalgası resminde yine arka planda Fuji dağını görüyoruz.
Resim deyip duruyorum aslında bu bir baskı arkadaşlar ve bu öyle bir eserdir ki Van Gogh'dan tutun müzik camiasına şairlere ilham olacak kadar yer edilmiştir dünyada.
Rilke'nin böyle bir şiiri var daha diye.
Diyor ki 36 kez, 100 kez ressam dağı resmetmeye çalıştı.
Üzüntüden dağıldıkça tekrar tekrar uğraştı.
diye dizeleri var. Ve tabii ki unutmadan Hokusai'nin o güzel Prusya mavisi de bu eseri eşsiz kılan detaylardan sadece biri.
Doğanın karşısındaki o acizliğimizin resmi bu.
İşte Van Gogh'un Yıldızlı Geceler tablosunda o gökyüzünde gördüğümüz girdap gibi spiraller Hokusai'nin bu dalgalarından esintiler taşıyor arkadaşlar.
Ve bu eserin bir başka önemi de şu.
Gökyüzünün hareket ediyor gibi görünmesi.
Van Gogh'un usta fırça darbeleri, kıvrımları, dönüşleri gökyüzünü böyle hareket ettiriyor gibi gösteriyor.
Bir ilizyon yaratıyor ama aşağı baktığınız zaman çok duran bir kasaba var.
Ama gökyüzünde adeta fırtınalar kopuyor.
Önde de dev gibi bir serve ağacı var.
Mezarlıkla ilintilendirilir bu ya da ölümle.
Kocaman bir ağaç ve gökyüzüne doğru azametle yükseliyor.
Sanki dünya ile cenneti birbirine bağlarmış gibi.
bu anlattıkları Van Gogh'un iç dünyası gibi değil mi?
Yani yaşamı ve ölümü gibi.
Bir de bu tabloda Van Gogh'un fırça darbelerine dikkat edin.
Ne kadar belirgin ve kalın.
Az önce Mona Lisa'yı anlatırken ne dedim?
Fırça darbelerini göremezsiniz.
Sufumato tekniği var dedim.
Van Gogh'un neyi başardığını bence şu an anladınız.
Yani tıpkı Picasso gibi çağ açıp çağ kapatan sanatçılardan şahsına münhasır bir isim.
Kalın fırça darbeleri Van Gogh'un imzası gibidir arkadaşlar.
Bazen tüpteki boyayı alıp böyle direkt palet bıçağıyla tuvale vurur.
Yani onu post-emprisyonistlerden ayıran şey de zaten bu.
Sürüden ayrılmış bir isimdir Van Gogh.
Bu keskin fırça darbeleri, boyayı böyle kullanması yani kendini boya yiyerek öldürmeye kalkmış bir adamdan bahsediyorum.
Ölmeden önceki intihar teşebbüslerini anlatmıştım hatırlarsanız.
Renkler Van Gogh için çok büyük bir iletişim kurma biçimi.
Canlı ve yoğun renkler.
Renkler özellikle iç dünyasıyla çok alakası yok baktığınız zaman.
Bir de en sevdiğim şey Van Gogh'da haftaya bu konuyu anlatacağım zaten.
Tamamlayıcı renklere hakim olması.
Karşıt renkleri çok iyi kullanıyor olması.
Ben çok dikkat ederim resim sanatında buna.
Kırmızı, yeşil, mavi, turuncu gibi renk teorisine kafa yormuş bir isim Van Gogh.
Öyle alalade yapmıyor o renkleri.
Haftaya bu konuya değineceğim zaten.
Renk terapisi nasıl olur, renk psikolojisi nedir bunları anlatmaya çalışacağım.
Ve Van Gogh için de gerçekten sanat böyle insanları teselli edebilen adeta yeni bir tür din gibi bir şey.
Ve Van Gogh tam başarının eşiğindeyken intihar etti biliyorsunuz.
Kendisini daima olmak istediği kişi olabileceği anda öldürdü ne yazık ki.
Bir de şöyle bir şey var.
Yıldızlı geceler tablosunun ardında çok büyük bir matematik var arkadaşlar.
Her yönüyle öne çıkıyor gördüğünüz gibi.
Peki nasıl bir matematik bu?
Şöyle, insan beyninin anlamaya çalıştığı en zor şeylerden biri akışkanlar dinamiğindeki türbülanslı akış kavramıymış arkadaşlar.
Türbülanslı akış da böyle girdaplar halindeki düzensiz bir akış.
Yani en basit haliyle böyle anlatabilirim.
Hatta Alman fizikçi Werner Heisenberg, soyadının havası batmasın, Breaking Bad'ciler bunu sevdi.
Heisenberg diyor ki Tanrı ile karşılaştığım zaman ona iki soru soracağım.
Neden izafiyet ve neden türbülans?
İzafiyet için bir cevabı olacağına inanıyorum demiş ama türbülans neden?
Türbülansın nasıl göründüğünü merak edenler Yıldızlı Geceler tablosunun gökyüzüne baksın.
Orada gördüğünüz o dairesel fırça darbeleri, fırıl fırıl dönen bulutlar ve yıldız anaforlarıyla dolu bir gece.
Van Gogh ve diğer empresyonistler ışığı kendi seleflerinden biraz farklı yorumlamışlar.
Hareketi yakalamak ister gibi.
Peki yıldızlı geceler tablosu neden bize böyle hareket ediyor gibi görünüyor?
Çünkü bizim görsel korteksimizin ilkel kısmı kontrast ve hareketi görüyor ama rengi görmüyor.
Ve farklı renkteki iki bölge eğer aynı parlaklığa sahipse maalesef birbirine karıştırıyor.
Beynimizin primat olan alt kısmı kontrast oluşturan renkleri karıştırmadan görmeyi başarıyor.
İşte beynimizde bu iki canlandırmanın aynı anda oluşmasıyla tuhaf bir şekilde ışık titreşiyor ve saçılıyor.
Ya saçılıyor gibi görünüyor.
O yüzden yıldızlı geceler bizimle hareket ediyormuş gibi görünüyor.
Peki ne oldu da bu yıldızlı gecelerin matematiği vesairesi böyle konuşulur oldu?
Çünkü 2004'te Hubble Uzay Teleskobu kullanarak bilim insanları bir yıldızın etrafında uzak bir gaz ve toz bulutunun anaforlarını gördüler.
Ve bilin bakalım bu onlara neyi anımsattı?
Tabii ki Van Gogh'un yıldızlı geceler resmini anımsattı.
İşte bundan sonra pek çok bilim insanı bu tabloyu incelemeye yöneldi.
Peki neyi keşfettiler, incelediler ve ortaya ne çıktı?
Şöyle bir şey çıktı. Van Gogh'un bu eserinde türbülanslı akış yapılarının açık bir modelinin varlığı var.
Tabii ki bu da yetmedi araştırmacalara.
Tabloları sayısallaştırdılar ve iki piksel arasında parlaklığın nasıl değiştiğini ölçtüler.
Ve ortaya ne çıktı biliyor musunuz?
Sıkı tutunun. Van Gogh'un psikotik sıkıntılar yaşadığı dönemlerde tablolarının çok belirgin bir şekilde akışkan türbülansa benzer davranış gösterdiğini saptadılar.
Yani Van Gogh'un sakin dönemlerinde yaptığı resimlerde böyle bir olay yok.
Şimdi gelelim Van Gogh'un yıldızlı gecelerindeki türbülansa çok benzer bir arka plana sahip.
Edvard Munch'un çığlık resmine yine herkesin bildiği en popüler resimlerden biri.
Kısaca Munch'tan bahsetmek istiyorum onun hayatından.
Çok acılı bir ruh arkadaşlar.
1863 yılında Norveç'te doğuyor.
Babası bir asker ve gemi hekimi.
Annesi ise o henüz 5 yaşındayken bu hayata maalesef gözlerini yumuyor.
Munch'un çok sevdiği bir abisi var.
Maalesef o da 15 yaşında ölüyor ve zaten çok hassas bir ruh ve bu onda çok derin yanalar açıyor.
Annesi ve ablasını tüberk...
lozdan kaybediyor. Kendisi de bu hastalığı defalarca yenmiş atlatmış.
Munk'un babası tıpkı Van Gogh'un babası gibi çok dindar ve çok mesafeli bir adam.
Çok takıntılı, böyle psikonevroz boyutuna varacak kadar dindar bir babası var ve çok sinirli.
Bu deliliğin tohumlarını ondan miras aldım der Munk hatta.
Kendini deli olarak tanımlar.
Aşırı duygusal, aşırı içe dönük ve açık alan fobisi olan bir adam.
Aynı zamanda alkolik, kumarbaz, sürekli panik atak geçiren birisi.
Ve 1871'de zaten psikiyatrik tanıyla hastaneye yatırılıyor.
görmeye başlıyor. Yabancılardan korkuyor.
Ölümden korkuyor.
Mikroplardan korkuyor.
Bir kız kardeşi var.
Onu da şizofren tanısıyla hastaneye yatırıyorlar.
Yani Munch zaten delirmekten çok korkan bir insan.
Tıpkı Marilyn Monroe gibi.
Onun da podcastinde anlatmıştım bunu.
Sülalesinde sanata ilgi duyanlar var.
Birileri var. Ve buraya kadar bunun Munch olduğunu söylemesem siz büyük ihtimalle Van Gogh podcastimi dinleyenler diyecekti ki Merve bu Van Gogh mu?
O kadar benziyor ki hikayelere.
Ölen abisi, dindar baba profili, Munk'un o psikolojik sorunları, kız kardeşinin şizofren oluşu o kadar aynı ki.
Babası oğlunun mühendis olmasını istiyor ve onu teknik bir okula gönderiyor.
Sonra Munk'un sağlığı bozuluyor ve okula ara veriyor.
Bakın yine Van Gogh gibi resme başlıyor.
Sonra kendi gibi genç sanatçılarla bir atölye kuruyor Oslo'da.
Ve katıldığı bir sergide Sabah Erkenden diye bir resmi var arkadaşlar.
resimle katılıyor bu sergiye.
Resmi kimse beğenmiyor.
Sadece bir ressam beğeniyor.
O dönemin en iyi ressamlarından biri.
Harikulade diyor ve Mung ondan sonra resim yapmaya dört elle sarılıyor.
Ben böyle anlatırken bilmiyorum siz de aynı şeyleri düşündünüz mü hissettiniz mi?
Ama Munk'un yaşadığı şu olay beni çok etkiliyor.
Yani herkes size kötü derken, çok inanarak yaptığınız bir şey var üstelik ortada.
Herkes kötü diyor ama biri çıkıyor ve sizin iyi olduğunuzu söylüyor.
Ve o kişi gerçekten sözüne güvenebileceğiniz, inanabileceğiniz, belki sırtınızı dayayabileceğiniz birisi.
Ve siz yıkıldığınız yerden kalkıp yolunuza devam etme cesareti gösteriyorsunuz.
Bakın bu bir kırılma anı.
Ben böyle yorumluyorum. Hepimizin hayatında yaşanmıştır bence böyle anlar.
Munk'un aslında orada iki yolu vardı.
Ya kötü diyenlere kulak asacaktı, ben bu işi bilmiyorum abi deyip bırakacaktı.
Ya da işin erbabı birinden duyduğu sözde o motivasyonla sadece bir kişinin sözüyle kendine inanıp yoluna devam edecekti.
Kıvılcım anı dedikleri şey bence Munk'un hayatında tam da bu anda diye düşünüyorum.
Küçücük bir an bazen hayatımızın dönüm noktası olabiliyor.
Daniel Vassalo'nun bir sözü var diyor ki 100 kitap okursun 99'undan bir şey anlamazsın sadece biri hayatını değiştirir.
100 şey denersin 99'u işe yaramaz biri hayatını değiştirir.
100 kişiyle tanışırsın 99'unu bir daha hiç görmezsin sadece biri seni değiştirir.
Hayat göründüğünden daha rastlantısaldır.
Munch kendine böyle Van Gogh'u çok yakın gören bir isim.
Van Gogh'un da bir sözü vardır der ki eğer içinizden bir ses sen resim yapamazsın derse kalkın ve hemen resim yapmaya başlayın.
Çünkü içinizdeki o ses ancak böyle dize gelecektir der.
Ve Munch o bir kişiye inanmayı seçti.
Daha sonra 1885'te Paris'e gitti.
Orada yaşamaya başladı.
Ve tabii ki Lourdes Müzesi'nden çıkmadı.
Neden? Çünkü ustaların eserlerini böyle didik didik inceledi.
Ve o ustalardan biri de tabii ki Vincent van Gogh.
Hem hayatları çok benziyor hem de sanatları.
Van Gogh da hatırlıyorsanız böyle müze müze gezip büyük sanatçıların eserlerini incelemekten çok büyük keyif alıyordu.
Sonra ünlü olduğunu bile göremeden intihar etti.
Ve hayat ne gariptir ki Munch da onun eserlerini müzede görüp inceleyip etkilendi.
Zaten sanatçılar hep birbirlerinden etkilenirler.
Bu çok normal bir şey. Mile'nin Yıldızlı Gecesi'ne bakarak Van Gogh mesela o etkiyle yaptı o Yıldızlı Gece resmini.
Sonra Munch onun o Yıldızlı Gecesi'ni gördü.
Kendine gitti ayrı bir Yıldızlı Gece diye resim yaptı.
Hep böyle silsile halinde devam ediyor.
Yine hayatlarındaki benzer temalarla ilerleyelim o zaman.
Munch'un babası dediğim gibi çok muhafazakar bir adam.
Peki Munch ne yapıyor böyle bir babası varken?
Gidiyor çok bohem bir camianın içine katılıyor.
O dönem bohemlerinin ortak özelliği de şu.
Her türlü özgürlüğü topluma yaymak istiyorlar.
Evlilik dahil kurumsallaşmış bütün her şeye karşı çıkıyorlar.
Cinsel özgürlüğü sonuna kadar savunuyorlar ve anarşi yoluyla köhne buldukları toplumu yıkmak istiyorlar.
Öyle bir babadan böyle bir oğul mu?
Evet. Tıpkı Van Gogh gibi çok büyük bir ters köşe yapmış Munch babasına.
Van Gogh dindardı bu arada ama podcastta anlattıklarımı hatırlayın.
Hani bir seks işçisiyle yaşadığı fırtınalı bir aşk vardı.
Dindar babasına inme iniyordu.
Neyse işte Munch sonra Berlin'de 1892'de bir sergiye katılıyor arkadaşlar.
Ve yer yerinden oynuyor adeta sanat camiasında.
Skandal etkisi yaratıyor Munch'un eserleri ve sergi kapatılıyor.
Hatta yaptıklarının sanatı yozlaştıran çok kötü bir karalama olduğunu söylüyor.
Alman İmparatorluğu Güzel Sanatlar Akademisi müdürü ve sergiyi kapattırıyor.
Sergi kapanınca ne oluyor?
Mung ağlayarak evine mi dönüyor?
Hayır. Mung ününe ün katıyor arkadaşlar.
Çünkü herkes onun eserlerini daha da merak eder bir hale geliyor.
Yasak olanın cazibesi budur.
Fırtınalı aşkları, alkol bağımlılığı, depresyonları bunların hiçbiri bitmiyor.
Toriumlardan çıkamıyor, hastalıklarla boğuşuyor ve bütün bunlara bakarak kendini Van Gogh'la özdeşleştiriyor.
Evet hayatını çok kısa anlattım ve çoğu kişinin çığlık tablosunu bildiği Munk'un acı dolu bir hayatı olmuş gördüğünüz gibi.
Ekspresyonist bir ressam yani dışa vurumcu.
Dışa vurumcu ne Merve derseniz şöyle ki gördüklerini olduğu gibi resmetmiyor.
Bunun yerine böyle iç dünyalarıyla resmeder ekspresyonistler.
Duygularını iç dünyasına dışa vurmak demek.
Ben böyle her şeyi çok basite indirgeyerek anlatıyorum.
Herkesin anlaması için yapıyorum bunu.
Böyle ağır ağdalı süslü kelimelere bence gerek yok.
Bu daha samimi geliyor bana. Munk ekspresyonist arkadaşlar.
İçinde ne varsa hangi duygu dışına vuruyor öyle düşünün.
Ve resimlerine şöyle bir göz atacak olursanız içiniz kararacak muhtemelen.
Ya evet böyle biraz işlediği konular dolayısıyla işte gün batımında hastalıklı ruh hali, ilkbahar bunlar böyle çok dramatik resimlerdir.
Yani ilkbahar zaten... Ölen kardeşinin hastalık sürecini anlatıyor.
Uykusuz bir gece eve dönen işçiler böyle resimleri.
Cehennemde otoportre mesela.
Kendi otoportresini böyle cehennemde otoportre diye çıkmış bir adam.
Yani resimlerinin geneli böyle.
O yüzden iç karartıcı ressam diye anılır biraz böyle.
Ve tabii ki en bilinen eserine geliyorum.
Çığlık. Köprünün üstünde başını ellerinin arasına almış çığlık atan bir figür.
Dünyaca ünlü bir resim bu.
Ben bunu şeye benzetiyorum hani korkunç bir film diye bir film var ya orada hiç korkunç olmayan bir maske var.
Niyeyse ona benzetiyorum.
Şimdi gelelim bu resmin önemine.
Çoğu kişinin iddiasına göre bu resme popülerliğini kazandıran şey aslında günlük hayatın stresinin bu denli yoğun bir şekilde dışarı verilebilmesi, aktarılabilmesi.
Ama aslında durum öyle değil.
Munk'un ruh hali de olabilir bu.
1893 yılında yapıyor bu eseri ve biz buna çığlık diyoruz ama esasında doğanın çığlığı bu.
Doğa olayların azameti bizi bir etkiliyorsa sanatçıları bin etkiliyor ve bu resmin hikayesi kısaca şöyle arkadaşlar.
Edvard Munch diyor ki bir akşam yolda...
İki arkadaşımla yürüyordum ve bir tarafta kasaba bir tarafta fiyortlar vardı.
Kendimi yorgun ve hasta hissediyordum.
Güneş batıyordu ve bulutlar birden kan kırmızı bir renge döndü ve doğanın içinden bir çığlık geçtiğini hissettim.
Aslında çığlığı duyuyor gibiydim.
Bu resmi yaptım ve bulutları kan rengine boyadım.
Renkler titredi demiş.
Bir de Munk'un şöyle bir özelliği vardır.
Diyelim ki bir resmi satıldı.
İçini hemen bir hüzün dalgası kaplar ve o resimden asla ayrılmak istemez.
Ve gidip o resmin aynısını yapar, kopyasını yapar.
Gerçekten enteresan bir adam.
Bu resmi kopyasına da hatta şöyle yazmıştır.
Ancak delirmiş biri tarafından yapılmış olabilir yazmış bu resmin üzerine.
Kopyasının üzerine. Ya şunu da söylemeden geçmek istemiyorum.
Munch için sanat camiasında şu da konuşuluyor.
Van Gogh'un ölümünden sonraki o şöhreti var ya.
Yani öldükten sonra bir şöhret kazandı.
Resimlerinin o trajik kişisel hikayesini biliyoruz.
Bu bir kombinasyon Van Gogh için.
Ve kulağını kesmesi, psikolojik sorunları, intihar etmesi.
Sanki resimleri bu sayede satılıyormuş gibi.
Bilmiyorum anlatabiliyor muyum? Munch da bunu böyle alıp.
Bir strateji uygular gibi hani ben de deliyim bakın der gibi anlatabiliyor muyum?
Yani o tablosunun üzerine ancak delirmiş biri tarafından yapılmış olabilir.
Demesinin altyapısında ben böyle bir çirkin kokular alıyorum.
Hoşlanmıyorum da bu tavrımdan.
Ama şöyle de bir şey var. Munch böyle herhangi bir sanatçının etkilendiğini falan kabul etmez.
Hatta bunun söylenmesinden bile nefret eder.
Sadece Van Gogh'dan etkilenmedi bu arada.
Sürekli Van Gogh diyorum ama Gauguin'den de etkilenmiştir.
Sünger gibi zaten ne görse emiyor böyle bir sanatçı.
Dönüyorum geri çığlık tablosuna.
Bu resmin önemi ne?
Neden 20. yüzyıl sanatının en bilinen imgelerinden biri olmayı başardı?
Bu resmi... Dikkatli bakın arkadaşlar ne göreceksiniz.
Tıpkı Van Gogh gibi değil mi?
O sert fırça darbe vuruşları.
Ve böyle korku var, ızdırap var, acı var, umutsuzluk var, çığlık atan bir figür var.
Ve bu figür kuru kafayı da anımsatıyor.
Kuru kafa görünce de ister istemez ölüm geliyor aklımıza.
Arka plandakilere bakın. Onlar da böyle çok tasasız bir biçimde yürüyüp gidiyorlar.
Bunlar zaten Munk'un arkadaşları.
Hani diyor ya işte köprünün üzerinde arkadaşlarımla yürüyordum falan.
O işte arkadaşları yürüyüp gidiyor.
Onun ruh halini fark etmeden geçip gidiyorlar.
Ve öndeki bu figür adeta dehşete kapılmış bir biçimde.
İyi de arkadakiler yani dünya yıkısı umurunda değil.
Niye öndeki figür bağırıyor?
Yani şu demek bu.
Her ne oluyorsa o an içerisinde her ne oluyorsa sadece çığlık atan figürün aklında olup bitiyor.
Onun dünyasında bir şeyler, fırtınalar kopuyor.
Alın size Dışavurum.
Dışavurum'un kralı yani. Dışarısı sessiz, sakin ama benim yüreğimde fırtınalar kopuyor hesabı.
Alın bu da kanıtı.
Bakın hani yani o figüre bakın.
Ve bu eser aslında Munk'un Yaşam Frizi adlı bir serisi var.
Bu seriyi de 30 yılı aşkın bir sürede tamamlamıştır.
Çığlık da bu seriden bir parça.
Ve Munk bu resmi yapmadan 2 yıl önce diyor ki bir gün batımı anısını kan kırmızı resim.
Resmi etmek gibi bir arzum var diyor ve yapıyor.
Peki ne oldu da yani o anda nasıl bir ruh hali vardı Munku'nun?
Neden böyle bir şey çizme gereği duydu?
Çünkü bu resmi yapmadan 3 yıl önce babası ölüyor ve daha sonra kız kardeşi akıl hastanesine yatıyor.
Annesi zaten yok. Cidden duygularının zirvesinde olduğu bir dönem diyebiliriz.
Yani dışa vurumu duygularının.
Bir de unutmadan ilk selficilerdendir Munku.
Yani 20. yüzyılın başında bir fotoğraf makinesi alıyor ve habire kendisini çekiyor.
Selfie. Tabii bunları kendi portresini yapmak için kullanıyor.
Bizim gibi çılgın amaçları yok.
Kapa parantezi dönüyorum çığlığa.
Şimdi bu çığlık resminin dört tane değişik zamanlarda yapılmış hali var arkadaşlar.
Neden böyle yaptığını zaten az önce anlatmıştım.
Munch eserlerine çocuğum diyen çok sahiplenen birisi.
Onlardan ayrılamıyor. Ama bu çığlıkların hepsi teknikleri dolayısıyla birbirinden farklı.
Aynı değiller. Ama benim bugün anlattığım 1893'te yapılmış olan ünlü olan tablo New York'ta zaten satıldı.
119.9 milyon dolara satıldı.
Bundan 10 sene önce ve alan kişi de Chelsea Futbol Kulübü'nün sahibiydi o zaman.
Rus bir milyarder. Hani iyi cesaret edip almış çünkü bu eser iki defa çalındı ve geri bulundu.
Niye cesaret edip almış dediğimi merak edenler olacaktır.
Bir ara Netflix'te bir belgesel vardı, bilmiyorum hala duruyor mu?
Hileli Sanat'tı galiba.
Onu izleyin.
Neden böyle dediğimi merak ediyorsunuz.
Gerçekten sanat dünyasında inanılmaz büyük hırsızlıklar dönüyor.
Görebilirsiniz. Ve o belgeselde Mark Rothko'nun eserini alan bir çift vardı.
Sahte çıkıyordu eser. Ya onları unutamıyorum ya.
Gerçekten izlerken insanların nasıl dertleri var ya dedim.
Hatta neler dedim neyse tahmin ediyorsunuzdur.
Çığlık resmine dönüyorum.
Mavi fiyortların üzerinde kan kırmızısı bir gökyüzü var bu resimde.
Neden böyle yapmış?
Mavi, kırmızı, zıt renkler var ve o duyguyu gerçekten çok güzel veriyor.
Ve ana figürün hemen yanında bir köprü var.
Köprü ne demek? Bir intihar sembolü olabilir.
Bu şekilde kullanmış olabilir. Neden böyle düşünüyoruz?
Çünkü yine çoğu kişinin çok fark etmediği bir detay var bu resimde.
Arka planda iki tane küçük tekne var dikkat edin.
Çok böyle belli belirsiz minicik.
Ve bu tekneler bazı uzmanlara göre Dracula'nın ölüm yemisi olarak geçiyor arkadaşlar.
Ölümü çağrıştırdığı için.
Bana da Caron'u çağrıştırıyor.
Mitolojide ölüleri yeraltı dünyasına götüren Hades'in hizmetkarı vardı ya.
Cehennem kayıkçısı Caron.
Onu anımsatıyor. Bir de şöyle bir söylenti var bu resimle ilgili.
Çığlık atan bu figürün Munk'un akıl hastanesindeki kız kardeşinin çığlığı olduğu ve böyle gaybden sesler duyar gibi onu duyduğu ve o şekilde kulaklarını kapattığı.
Yani o figürün aslında Munk olduğu da düşünülüyor.
Bir de şöyle bir rivayet var.
O bölgede bir tane mezba varmış.
Oradan yükselen o hayvanların çığlık seslerini duyarak böyle bir eser ortaya çıkardığı da konuşuluyor.
Ama bunlar bir muamma.
Bir de Munk'un bu çığlık atan figürü yaparken bir mumyadan esinlendiği düşünülüyor.
Peru'da bir sergide bir mumya görüyor ve çok etkileniyor ve mumyaların yüzüne benzetiyor bu figürü.
Bu da olabilir. Peki gökyüzündeki o kızıllığın sebebi ne olabilir?
O da şöyle olduğu düşünülüyor.
O sıralarda Endonezya'da bir yanardağ patlamış ve gökyüzü o hale gelmiş.
Yanardağdan dolayı öyle kızınlaştığı düşünülüyor.
Kısaca toparlayacak olursam çığlıktaki bu figür kaygı ve yabancılaşma ifadesi veriyor değil mi bizlere?
Bir de bu figürün cinsiyeti yok dikkat ettiyseniz.
Kestiremiyoruz kadın mı erkek mi belli değil.
Bireyselleşmemiş böyle cinsiyeti olmayan sadece ve sadece ifadesiyle orada var olan bir figür bu.
Belki de son derece kişisel bir eser bilemiyoruz ama kaygının evrensel bir sembolü haline gelmiştir bu eser.
Belki de Munch bu eseri yaparken yaşadığı dünyaya karşı...
böyle yabancılaşma hissiyle de yapmış olabilir.
Duygularının bir an olsun çözülmesiyle bu eseri ortaya getirmiş de olabilir.
Umutsuz, kaygı verici, yabancılaşmayla dolu bir dünyayla karşılaşan bir figür belki de o çığlık atan figür.
Belki de o çığlık atan figür biziz.
Varoluşsal sancılarla mücadele eden insanlar.
Anlamadığı bir dünyayla karşı karşıya kalan ve paniğe kapılan varoluşsal sancılar içindeki insanların çığlığı belki de kim bilir.
Sırada kim var? Gustav Klimt öpücük.
Bu tabloyu da görünce ister istemez aklıma DiCaprio'nun Zindan Adası filmi geliyor.
Buna da Zindan Adası diye simgeliyor.
Çünkü zindan değil yalnız zından.
Çok korkunç bir atmosfer.
Ne diyordum? Karısıyla olan bir sahnesi var DiCaprio'nun orada.
O dramatik sahne. Spoiler vermeyeceğim merak etmeyin.
Yangın sahnesi desem yeterli olacak.
Oradaki kıyafeti çok benziyor.
Gustav Klimt'in öpücüğündeki o kadınla DiCaprio'nun karısının.
Elbisesi neredeyse birebir aynı, kompozisyon aynı, duruşları aynı.
Büyük ihtimalle bu eserden ilham aldılar.
Seviyorum böyle yönetmenlerin o resim sanatından ilham almalarını, o filmin içerisine yedirmelerini çaktırmadan.
Özellikle de Tarkovski bunu çok iyi yapıyor.
Neyse konuya dönüyorum.
Biraz size Gustav Klimt'den bahsedeceğim öncelikle.
Altın adam yani o altın adam ve kedili adam.
Ressam olsam büyük ihtimalle paletimin renkleri Klimt gibi olurdu.
Altın sevdiğimi biliyorsunuz o rengine bayılıyorum.
Şimdi baştan söyleyeyim Klimt'in hayat hikayesi diğer anlattığım ressamlar kadar acılarla dolu değil.
1862'de Viyana'da doğuyor.
Süper tarih Viyana'da doğmak için nedenini az sonra söyleyeceğim.
Babası zaten kuyumcu.
Kuyumcu, dikkatinizi çekerim.
Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor ama onun da kardeşi maalesef ölüyor.
14 yaşındayken Viyana Sanat Okulu'na giriyor ve ustalardan dersler almaya başlıyor.
Bu arada Viyana'nın önemine işte Fınzı Bay Podcast'ımda değinmiştim.
Viyana'da doğmak o dönemlerde çok harika çünkü akademik sanatı geleneksel şehri.
Sanatçılar şehri. Sigmund Freud da o dönemde tabii ki oralarda.
Ve bu arada kardeşiyle Gustav Klimt aynı okulda okuyor.
Ernst Klimt. O da ressam.
Ve ölene de kardeşiyle birlikte çalışıyor Klimt.
Ne yazık ki kardeşini 28 yaşında kaybetmiştir.
Ve yıkılıyor zaten anlatacağım az sonra.
Onun önünü açan şey neydi Merve?
Yani kıvılcım anı dedik ya az önce.
Onun da öyle bir anı var. İmparator ve İmparatoriçe'ye evlilik kutlamaları için düzenlenen törenlerde...
Sanatını gösterme şansı buluyor aldığı siparişlerle.
Kardeşiyle beraber yapıyorlar ve aynı zamanda da duvar ressamıdır Klimt.
E tabi bir de dekoratör.
Bayılıyorum yaptığı işlere.
Neyse bu olay sonrası şansları açılıyor kardeşiyle beraber ve büyük kamu binalarının o süsleme işlerini alıyorlar.
Tavanlarını yapıyorlar, iç duvarlarını yapıyorlar.
İmparator da onun bu çalışmalarını gördükten sonra o kadar çok beğeniyor ki Klimt'e altın haç ödülü veriyor.
Kardeşini kaybettikten sonra ise hayatı kökten değişiyor diyebilirim.
Dekorasyon işlerini bırakıyor, bir kariyer değişikliğine gidiyor.
Ve üç yıl sonra bir sergi açıyor.
Ve bu sergi epey bir başarılı oluyor.
Derken gitgide ünleniyor ama şöyle bir şey oluyor tabii ki.
Akademik resim anlayışından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor.
Artık yeni arayışların peşine düşüyor.
Böyle insan vücudunu işte akademik kurallardan daha azade bir şekilde yapmak istiyor, resmetmek istiyor.
Böyle de bayağı sipariş alıyor ama bir anda kendini çok büyük bir skandalın içinde buluyor.
Neden? Çünkü daha önce imparatorluk adına yaptığı işler hep böyle muhafazakarlık içeren böyle mitolojik imgeler diyebilirim.
Ama artık kardeşinin ve babasının ölümüyle resim dili çok değişiyor Klimt'in.
Daha karanlık böyle daha dramatik bir hal alıyor.
Alegori ve sembolizmi kullanarak erotik bir dil kullanmaya başlıyor resimlerinde ve yer yerinden oynuyor adeta.
Altyazı M.K. Pornografi üretiyorsun.
Bununla suçlamışlar adamı.
Ve çalışmaları üniversite tarafından reddediliyor.
Viyana Üniversitesi'ni dekore edecekti güya ama olmuyor.
Yıllardır beraber çalıştığı arkadaşıyla da yollarını ayırmak durumunda kalıyor bu pornografi olaylarından dolayı.
Ve kadınlara diyorlar ki Klimt'in çalışmalarından uzak durun.
Ve o da gidiyor diğer genç sanatçılarla beraber yeni radikal bir topluluk kuruyor.
Ve akademiden kopmayı başarıyor.
Yani geleneksel. Artık kendi kafasına göre çizecek.
Modern sanatın resim başlangıcına imza attı diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Ama adam bohem yaşamayı seviyor.
Ve o dönem Viyana'nın kültür sanat ortamının çoğunu Yahudilerden oluşuyor arkadaşlar.
Onların arasına gayet rahat karışıyor Klimt.
Çok da sevilen bir adam.
Özellikle de kadınlar tarafından çok seviliyor.
Öyle ki beraber olduğu kadınlardan 14 çocuğu olduğu söylenir Gustav Klimt'in.
Altısı kesin diğerlerini bilmiyoruz ama hiçbiriyle de evlenmemiştir.
Yani ölene dek annesi ve kız kardeşiyle yaşamış bir adam.
Tam bir ana kuzusu ama romantik ilişkilere mesafeli olduğu kadar cinsellik konusunda da uçlarda yaşayan biri.
Tıpkı Picasso gibi. Klimt hem kadınlara çok düşkün hem de kedilere bayılıyor.
Atölyesi böyle hep yarı çıplak kadınlarla ve kedilerle doluymuş ve modellerinin çoğuyla cinsel bir beraberliği olmuş.
Klimt deyince akla ilk gelen şey...
Bunlar yani kadınlar, kediler ve tabii ki altın rengi.
Neden bu adamın altın rengi takıntısı var Merve?
Çünkü babasını iş yapıyordu hatırlayın.
Kuyumcu değil mi? Tabii ki babasından birçok şey öğrendi ve bu aslında biraz da o altın rengini çılgınca kullanması Klimt'in savaş öncesi Viyana'nın altın çağını temsil eder.
Onun simgesidir. Ve Klimt 1918'de maalesef inme geçiriyor.
Felç oluyor. Bir ressam için olabilecek en kötü şeylerden birisi.
Ve daha sonra İspanyol gribi sebebiyle erken yaşta ölüyor.
Bu arada Rodin ki kendisi dünyanın en iyi heykel tıraşlarından biridir.
Stephen Zweig'ın onunla bir anısı var o podcast'ta mutlaka dinleyin.
Rodin, Klimt'in bu Beethoven Friese diye bir eseri var.
Onun için der ki çok trajik ve çok ilahi.
İşte resim yaparken kaftan giyen, altın varaklara bayılan, kadın ve kedi bağımlısı, gelenekselciliğe ölümüne karşı çıkan ve arzularıyla duygularını resmedebilen özgün
bir ressam. Klimt'in kısaca hayatı böyleydi.
Eğer sıkça kullanılmış altın renkleri görüyorsanız bir resimde, kadınlar, Bizans mozaikleri, dekoratif ögeli bir şeyler falan görürseniz bilin ki o Klimt'in eseri.
Altın rengi zaten onun imzası gibi bir şey.
Klimt babasından öğrenmiş olduğu kuyumculuk zanaatıyla kendi sanatını birleştiren bir adam.
Ve Klimt için derler ki Avusturyalı aydınların ressamı ve dekoratif sanadın mucidi.
Bir de Klimt orgazm halindeki kadınların görünümünden esinlenmiştir eserlerinde.
Kadınların yüz ifadelerine dikkat edin.
Gelelim öpücük resmine.
Bu resim 1907'de yapılıyor arkadaşlar.
Ve onu eşsiz kılan detaylardan biri de şu gerçekçi olarak işlenmiş bir etki veriyor ve bir taraftan da iki boyutlu soyut süsleme var.
İşte bunların arasındaki o kasıtlı kontrast ve neredeyse fotoğraf montajına benzer bir etki yaratıyor öpücük tablosu.
Ve buradaki o kucaklaşmaya dikkat ederseniz böyle rahim benzeri bir boşluğa yerleştirmiştir Gustav Klimsonları.
Bir de figürlerin kıyafetlerine baktığınız zaman erkeğinkinde böyle güçlü dikdörtgenler kullanmış.
Kadının elbisesinde böyle dairesel motifler görüyoruz.
Bir de çiçekler görüyoruz ve resimdeki tek gerçeklik ifadesi bu.
Bir de kadının ayaklarının olduğu yere dikkatli bakarsanız altın şeritler var.
Bunlar da stilize saç bukleleri gibi duruyor.
Sanki kadının saçı böyle altın gibi dökülüyor.
Bunu sembolist sanatta görüyoruz.
Femme fatal figürler böyle kurbanlarını yakalamaya çalışan uzun saçlarla betimlenirler.
Ve bu resim Klimt'in altın çağının doruk noktası eseri.
Ve bu resimde yepyeni bir teknik buluş var.
Klimt şöyle yapıyor.
Tüm tuvali altın varaklarla kapladıktan sonra altını...
koyu bir yıkamayla boyuyor ve sonra üstüne altın pullar döküyor.
Yani dokuları adeta dans ettiriyor Gustav Klinth ve 8 farklı altın türü kullanmıştır bu eserde.
Resmen şov yapmış.
Saf altında yapılan bir şov bu eser.
Altını niye kullanmış peki?
Sadece bu görsel şov için mi?
Hayır. Hem çok parlak hem ışığı çok güzel yansıtıyor hem zenginliğin göstergesi ve kararmıyor.
Zamana karşı oldukça dirençli.
O yüzden kullanmış. Bir de bu resme baktığınız zaman oldukça romantik bir izlenim uyandırıyor insanda.
Ama yapan kişi Gustav Klimt.
Hayatı boyunca annesiyle yaşamış.
Hep romantik ilişkilerden kaçmış.
Sadece kadınlarla cinsellik boyutunda bir ilişki kurabilen bir adam.
Yaptığı eser oldukça romantik, enteresan.
Bir de resimde dikkat ettiyseniz kadının yüzünde ve ayaklarında böyle ten renginde ölümcül bir solgunluk göreceksiniz.
Adamın yüzü görünmüyor, kafasında böyle asma yaprakları var.
Sadece kadının yüzü görünüyor.
Neden? Çünkü erkekler onun için resimlerinde sadece bir aksesuar.
Ve bu resimdeki kadının Emily Flush olduğu düşünülüyor arkadaşlar.
Flush, 20 yıllık hayat arkadaşı Klimt'in ve Viyana sosyetesini giydiren çok ünlü bir tasarımcı o dönemde.
Oldukça sıra dışı bir kadın hatta erken feminizm hareketinden etkilenmiş özgün bir tasarımcı.
Bu arada bildirimlerinizi açıp beni takip etmeyi unutmayın nereden dinliyorsanız.
Çok istediğiniz feminizm konusu bu cumartesi yayında olacak oldukça kapsamlı bir şekilde eğer bir aksilik çıkmazsa.
Ve son olarak Gustav Klimt der ki eylemleriniz ve sanatınızla herkesi memnun edemezsiniz.
Yalnızca birilerini edin.
Çoğunluğu memnun etmek matah bir şey değildir der Klimt.
Umarım bu bölümle sanatseverleri bir nebze olsun mutlu edebilmişimdir.
Levi's'ın katkılarıyla hazırlanan Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Bugün sizlere dünyanın en ünlü resimlerinden bazılarını ve neden üzerinden asırlar geçtiği halde nasıl bu kadar hala etkisi devam edebiliyor sorusuna cevap vermeye çalıştım.
Tıpkı aradan bir buçuk asır geçmesine rağmen...
Asla modası geçmeyen, kalitesi değişmeyen Levi's 501 gibi.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten Boran Kuzum'un 501 kutlamasına özel seçkisine göz atmayı unutmayın derim.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya bırakıyor olacağım.
Açıklamalarda bulabilirsiniz.
Ve bu serinin devamını isteyenler lütfen yazsın.
Bu hafta ikinci kez buluşacağız Cumartesi günü.
Hoşçakalın. O güne kadar sanatla kalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
