
Naturagen Kolajen Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayınız * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "Naturagen Kolajen" hakkında reklam içerir*
Transkript
Natürojen Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün yine bir biyografi bölümüyle geldim.
Çağları aşan bir dehayı anlatmaya çalışacağım sizlere.
Dünya tıbbının babası İbni Sina'nın hayatını anlatacağım bugün.
Diğer adı ile Avicenna, İslam'ın altın çağının en önemli doktorlarından, düşünürlerinden, astronomlarından, bilginlerinden biri.
57 yıllık hayatına özellikle tıp ve felsefe alanında 200 kitap, 450 makale sığdırmış çok önemli bir isim.
Ortaçağ modern biliminin kurucusu, hekimlerin önderi, tabipler sultanı, büyük üstad İbn-i Sina.
Onu tanımamız gerektiğini düşünüyorum.
Tıbbın Kanunu ve İyileşme adlı eseri Avrupa Üniversitelerinde 17.
yüzyılın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuş.
Bu bölüm benim için çok özel ve bu bölümü tüm sağlık çalışanlarımıza armağan etmek istiyorum.
İyi ki varsınız, bizim için çok kıymetlisiniz.
Buradan tekrar söylemiş olalım.
İbni Sinan'ın hayatında birbirinden farklı 5 safa var.
Birinci safa 980 yılında doğduğu gününe başlıyor ve zaten günümüz Özbekistan'ın Buhara yakınında bir köyde doğuyor.
Samani Sarayı'na davet edildiği 997 senesine kadar uzanıyor bu süreç.
Yaklaşık 16-17 yaşına kadar olan dönem birinci safa.
İbni Sinan'ın zekası zaten çok erken yaştaydı kendini gösteriyor.
Hayret edilecek derecede bir bilgi hazinesine sahip.
Daha küçücük yaşında...
Tabi de şöyle söyleyeyim 10 yaşındayken o devrin klasik eğitimini bitirdikten sonra mantık ve öklit geometrisi okuyor.
Hatta öğretmeninin hatalarını saptayacak kadar iyi bu alanda.
Ya 10 yaş diyorum bakın öklit geometrisi diyorum.
Ben yapamam şu an.
Zekaya bakın. Bu arada İslam hukukuna da bayağı kafa yormuş o yaşlarında.
Kendi ilgisiyle yapıyor bunları.
Fizik ve metafizik kitaplarını da inceliyor ve 16 yaşına kadar olan bu zaman diliminde ona en çok zorlayan eser Aristoteles'in Metafizik adlı eseri oluyor.
Bu eserin maksadının ne olduğunu aslında kavrayamamış hep bunu söylüyor ama Farabi'nin bir eserini okuduktan sonra taşlar yerine oturmaya başlıyor kafasında.
yaşında tıp ve fizyoloji okumaya başlıyor ve neredeyse bir yıl içerisinde bu alanda kendini kabul ettirebilecek ölçüde bir tıp bilgini oluyor.
Yani inanılmaz bir şey gerçekten bu yaşta böyle bir şey.
Deneyler yapıyor işte umumi kurallar bulmaya çalışıyor kendince ve bu süreçte de Buhara şehrinde yaşamaya devam ediyor.
Bu safhaları az sonra açığa açığa ilerleyeceğim.
Hayatındaki ikinci safha 997 ile 1005 yılları arasında tekabül ediyor.
8 yıllık bir devre. İbn-i Sina'nın 17-25 yaş aralığı hayatının dönüm noktası diyebilirim.
Çünkü çocukluğundan beri hiç ayrılmadan ikamet ettiği Buhara şehri Özbekistan.
Aynı zamanda Samaniler Devleti'nin başkenti burası.
Buhara'da çok önemli bir olay oluyor.
Samani hanedanının hükümdarı hastalanıyor.
Ve o devrin en büyük tabipleri doktorları sultanın hastalığına çare bulamıyorlar.
Ve İbn-i Sina o sıralar henüz daha 17 yaşında saraya davet ediliyor sultanın tedavisi için.
Hatta sultan onu görünce hani 17 yaşında ya beni sen mi tedavi edeceksin gibi bir tepki vermiş.
Böyle hani onu küçümsemiş yaşından dolayı.
Ve sultanın tedavisi başarıyla neticeleniyor.
İbn-i Sina zaten bir tek ölümsüzlüğün sırrını bulmamış bir ok almış.
Ama hastalıklar için onun reçetelerini okurken böyle yaşlanmaya karşı neler yapmış diye de baktım.
Kadınsal meraklar iş başında.
Papatyayı çok kullanmış yaşlanmaya karşı.
Sağlıklı ve uzun yaşam için çam fıstığı, ısırgan otu ve baklanın önemini vurgulamış.
Zaten beslenmeyle gelen şifaya çok önem veriyor İbn-i Sina.
Sağlık mutfaktan başlar diyoruz ya bunu 12.
yüzyılda. keşfetmiş bir isim ya sizde bazen böyle keşke böyle sihirli bir şey olsa da onu yesek içsek güzelleşsek yaşlanmamız çok gecikse sağlığımızı da korusa kollasa diyor musunuz o sihirli
şey peki böyle bir şey zaten var desem size natürojen kurme kolejen arkadaşlar Kolejen deyince de hep akla güzellik falan geliyor.
Ben de önceden öyle zannediyordum ama geçen sene böyle bu işlere merak saldım, araştırmaya başladım ve öğrendim ki aslında direkt öyle bir şey değil.
Kolejen sadece güzellikle alakalı değil.
Bunun altını çizerim çünkü kolejen sadece ciltte değil, ciltten kemiğe, eklemden kasa, tüm vücudumuzda bulunan çok değerli bir protein ve Naturojen Gurme Kolejen tüm evlere, tüm
mutfaklara girip herkese kolejen sunmak istiyor.
Naturojen Gurme Kolejen Rejenin en önemli özelliği eminim çok şaşıracaksınız pişirilebilir olması arkadaşlar.
Her çeşit yemeğe ekleyebiliyorsunuz.
Hamur işlerinize, salatanıza, çorbanıza, tatlınıza, kahvenize, aklınıza ne geliyorsa.
Çünkü tatlandırıcı, şeker, koruyucu, renklendirici ve gluten içermiyor.
%100 saf.
Kolajen ve eklendiği hiçbir şeyin tadını değiştirmiyor.
O yüzden harika bir kolajen.
Her bir öğünümüzü kolajenle güçlendirebiliyoruz.
Natürojen gurme sayesinde.
Şimdi eminim aklınızda şu var.
Merve kolajen kullanmak istiyoruz ama çok pahalı.
Maaşımızı bırakmak istemiyoruz oraya.
Eminim bunu söylediniz.
Natürojen Türkiye'de kolajenin ham madde üreticisi arkadaşlar.
Tekrar ediyorum. Türkiye'de kolajenin ham madde üreticisi Natürojen.
O yüzden fiyatları oldukça makul.
Ve kolajen üretimi biliyorsunuz.
En çok destekleyen besinlerin başında ne geliyor?
Kemikli et. Kemiklerin içerisindeki iyilik değil mi?
Kolejenin üretimine büyük bir fayda sağlıyor.
Şöyle söyleyeyim bir kase kelle paça çorbası fiyatından daha ucuza tüm çorbalarınıza kelle paça çorbası faydası katabiliyorsunuz natürojen gurme ile.
Ya ben ameliyat olmuştum, annem ısrarla diyor ki kelle paça çorbası iç hemen ayağa kalkarsın.
Vardır ya böyle bir inanış.
Kelle paça çorbası şifadır derler ama ben içemem, sevmiyorum.
O süreçte kolajen içmiştim ve 2-3 ay boyunca böyle aynı içeceği içmek gerçekten bir süre sonra çok sıkmıştı beni.
Naturojen gurme ile her gün aynı içeceği tüketmek zorunda değilsiniz.
Çünkü her gün farklı bir lezzetle kolajen alabiliyorsunuz.
Ne yiyorsanız ya da ne içiyorsanız içine karıştırmanız yeterli.
Kendimize bakmak natürojenle hem çok kolay hem de çok lezzetli.
Açıklamalardaki linke tıklayarak siz de natürojen kolejeni hemen inceleyebilirsiniz.
İbn-i Sina'ya devam ediyoruz.
Hükümdar iyileştirdikten sonra sarayın doktoru olma ünvanına kavuşuyor.
Sonra saray kütüphanesinde tıp kitaplarını inceleme imkanı buluyor.
Normalde o kütüphaneye kimse almıyorlar ama bu saraya girdikten sonra bu şekilde böyle bir imkanı oluyor.
Ve gece gündüz sürekli tıp alanında okumalar yapıyor, araştırmalar yapıyor.
Yani ve ilk eserlerinden bazılarını bu zaman diliminde üretmiştir.
Ama bu süreçte hem babasının kaybı ki babası onun eğitiminde çok önemli bir faktör hem de devletin zayıflamaya başlamış olması onun böyle artık bazı küçük memuriyetlerde çalışmasına
neden oluyor. Ama şöyle de bir şey var.
Çalışmış olduğu sarayın kütüphanesinde bir yangın çıkıyor ve İbn-i Sina'yı bundan mesul tutmuşlar.
Böyle de bir durum var. Üçüncü safhada ise 1005 ila 1012 yılları arasındaki dönem İbn-i Sina birçok şehirde bulunuyor.
Oldukça meşakkatli ve uzun.
Uzun seyahatlere çıkıyor 25-32 yaş aralığında.
Çünkü kendisini böyle takdir edip ağırlayacak bir saray erkanı arıyor.
Mali bir güvence arayışında.
Ve bu sürecin en önemli hadisesi Ebu Ubeyd el-Cüzcani ile tanışması oluyor.
El-Cüzcani onun talebesi oluyor ve hayatının sonuna kadar hep yanındadır.
Hiç yanından ayrılmamış.
Avicenna'nın en ünlü öğrencisidir.
Cüzcani çok da yakın arkadaşıdır.
Bugün bu kadar iyi biliyorsak aslında onun sayesinde.
Çünkü İbn-i Sina'nın yarım kalan otobiyografisini tamamlayan kişi olmuştur.
Böyle Sokrates de Platon gibi geldi bana.
Dördüncü safa ise 1012'den 1024 senesine kadar olan o 12 yıllık süreç.
İbn-i Sina artık 32 yaşında ve bir yandan felsefi eserler yazıyor.
Bir yandan pozitif ilimlerle ilgilenmeye başlıyor.
Adeta olgunluk çağı diyebiliriz bu dönem için ama pek çok tatsız hadisenin de yaşandığı bir dönem.
Beyhi devleti nezdinde bir bakanlık mertebesine yükseliyor.
Burada artık politikaya işte devlet idaresinde önemli bir isim oluyor İbni Sinan.
Müracaat edilen bir isim oluyor ama siyaset arenasında uğramış olduğu iftiralar onun hapse atılmasına ve evinin de yağmalanmasına sebep oluyor.
Politika aslında İbni Sinan pek yaramamış diyebilirim.
Gündüzlerini devlet işlerine ayırıyor.
Geceleri ise sabahlara kadar ders verip kitap yazmayı ayırdığı bir süre var.
Eserlerinin bir kısmını 32-44 yaş aralığında yazmıştır.
Gelelim son safhaya. 5.
safha 1024 yılından vefatına kadar olan süreç 1037 yılına kadar.
Bu sıralarda 44-57 yaş aralığında ve Büveyhi hanedanlığından kaçarak Kaki üyelerinin hüküm sürdüğü İsfahan'a geliyor.
Ve hükümdarın büyük bir ilgisi var ona karşı buna mazhar oluyor.
Yarım kalan eserlerini tamamlıyor burada ve astronomi alanında gözlemler yapmaya başlıyor.
Ve bazı astronomi aletleri icat ediyor.
Ve bu sıralarda Gazneliler İsfahan'a geliyor arkadaşlar.
İbn-i Sina'nın bazı kitapları ve aletleri savaş esnasında zarar görüyor, kayboluyor.
Sağlığı da gitgide bozuluyor.
İşte baş ağrıları çok artıyor.
Kulunçtan çok çekmiştir.
Kendi kendini böyle tedavi etmeye çalışıyor.
Ama onun servetinin peşinde olan hizmetkarlarının ihaneti.
ne uğradığı da söylenir.
1037 yılında ise hayatını kaybediyor.
Şimdi doğduğu günden başlayarak bu önemli safhalara açığa açığa gitmek istiyorum.
Anlatacaklarım zaten kendi otobiyografisinden.
Öncelikle İbn-i Sina'nın tam ismi Ebu Ali el Hüseyin bin Abdullah İbn-i Sina'dır.
Buradaki Hüseyin İbn-i Sina'nın kendi adı, Abdullah babasının adı, Ali ise dedesinin adı ve İbn-i Sina'ya Avicenna dışında ayrıca Eş Şeyhur Reis ünvanı verilmiştir.
Bu da onun ilim ve felsefe hatta tıpta rakipsiz olduğunu, biricik olduğunu gösteren çok önemli bir ünvandır.
Baş alim, bilginler bilgini anlamında Eş Şeyhur Reis.
Avicenna bilginlerin hükümdarı anlamında.
İbn-i Sina'nın babası da bir bürokrat.
Bel ahalisinden bir davet alıyor ve bu davet üzerine Buhara'nın bir köyüne yerleşiyor.
Burada bir evlilik yapıyor ve bu evlilikten İbn-i Sina doğdu.
1980 yılının Ağustos ayında dünyaya geliyor.
Bir de erkek kardeşi var.
İşte bu çocuklar doğduktan sonra Buhara kentine yerleşiyor aile.
İbn-i Sina bir öğretmenden Kur'an ve edebiyat dersleri alıyor.
Babası onu bayağı bir böyle teşvik etmiş bu eğitimler konusunda.
10 yaşında Kur'an'ı hatmediyor ve hemen hemen edebiyatı tamamıyla öğrenmiş.
Daha 10 yaşında herkesin takdir ve hayranlığını kazanan altın çocuk o sürede.
Burada önemli bir detay var pas geçme.
İbn-i Sinan'ın babası Mısır İsmailiye mezhebi davetçilerinin işte propaganda ve davetleri üzerine Buhara'ya geliyor.
Farabi ve İbn-i Sina Şii arkadaşlar.
Hani Türk mü, Arap mı, Fars mı çok fazla tartışıla gelen bir şey.
Eminim duymuşsunuzdur.
Bunu zaten kendi otobiyografisinde direkt aktarıyor.
Hani Fars kökenli. Babam İsmailiye davetçilerine icabet edenlerdendir.
Hani İsmail'i sayılıyordu diyor.
Nefs ve aklın manalarını onlardan duymuştu der hatta.
Babam gibi kardeşim de bu İsmailiye mezhebini kabul etmişti der.
Ama der ki burası önemli.
Benim içim bugün...
Görüşleri kabul etmedi diyor.
İsmailiye olayını kabul etmedim diyor.
Yani beni de görüşlerine sokmak istediler ama ben İsmailiye mezhebinin görüşlerini hatalı buldum.
Beğenmediğim için kabul etmedim diyor.
Bu da böyle bir bilgi.
Hani bu konuyu sonlandırmak istedim.
Arap mı Fars mı ne önemi varsa bunların.
Münazara sanatında da çok iyidir İbn-i Sina.
Daha o yaşında diyor ki en iyi itiraz edenlerden biriydim münazarada.
Yani işte bir konuda böyle karşıt görüşlerinin çarpıştığı sohbet ortamında İbn-i Sina hep öne çıkıyor.
Çünkü delil isteme yollarını çok iyi biliyordum diyor münazarada.
İddiayı, delil isteme yollarını, tezi.
Bunları ortaya koyan işte savunan tarafa kurallara uygun bir şekilde itiraz edebilen biri bu yönüyle de çok sivrilmiştir.
Sonra zaten Aristo'nun metafiziği ile tanışıyor ve bu onun aslında düşünce dünyasını epey şekillendiren bir şey.
Bu arada babası ilimden başka bir şeyle ilgilenmesini istemiyor.
Ama Aristo'dan sonra yani felsefeden sonra ben diyor hangi meseleden bahsedilirse ben o meseleyi babamdan daha iyi düşünebilecek bir pozisyona gelmiştim.
Bir de bir hocası var adı Natili.
İbn-i Sina'ya diyor ki önce sen diyor kitabı oku bitir.
Hani anlamadığın yerler olursa o kitapta bana sor diyor öğretmeni.
İşte geometri, matematik kitabı buna çalışıyorlar.
Ama kitap bittikten sonra...
İbn-i Sina hocasına anlamadığı yerleri anlatıyor.
Hani hocasının anlamadığı yerleri çocuk ona anlatıyor.
Böyle bir şey yani. Sonra zaten tıp ilmine merakı başlıyor.
Ve bu konuda yazılan bütün eserleri okumaya çalışmış o yaşta.
Ve öyle bir noktaya geliyor ki...
Tıp üstadları artık ondan ders almaya geliyor.
Hastaları tedavi etmeye başlıyor.
Daha yani ergen 16-17 yaşlarında ve o sıralarda pek çok ilaç yapmış 16 yaşındayken.
Nasıl bir çalışma temposu var?
Hani belki bunu merak ettiniz.
Bazı geceler hiç uyumadığını söyler.
Hatta bu işte 16 yaşıyla saraya gireceği o döneme kadar yaklaşık bir buçuk sene tek bir gece bile uyumadım diyor.
Yani nasıl dayanıyordu acaba diye merak ediyorum.
Şurup içiyormuş zaten kendi yapmış olduğu bir karışım.
Uyumuyormuş. Gündüzleri mantık ve felsefeden başka hiçbir şeyle meşgul olmuyormuş.
Ve incelediğim her delili, her akıl yürütmeyi kıyaslamaya çalışıyordum diyor.
Ve ne zaman bir meselede takılıp kalırsam camiye gidip dua ediyordum diyor.
Karanlıklarım aydınlansın diye.
Hatta camiye gidip bu şekilde dua ediyormuş.
Ondan sonra gelip şarap içiyormuş.
Mesela bunu da eleştirmişler ama böyle.
19 yaşlarına geldiğinde artık edebiyatı hemen hemen bütünüyle öğrenmiş.
Kur'an'ı ezberlemiş zaten hafız olmuş.
Ve İbn-i Sina en zor ilimleri, en çetin meseleleri çözecek seviyeye çok erken yaşlarda ulaşmış bir isim.
Hocalarını talebesi yapacak kadar.
Üst düzey bir akıl daha o yaşta ve daha 16'sında tıpta çok ileri seviyelere geliyor.
Şöyle ki o zamana dek tedavi edilememiş hastalıkları bile daha 16 yaşında tedavi edebiliyor.
Orijinal ilaçlar bulabiliyor.
Yeni tedavi yöntemleri keşfedebiliyor.
Düşünebiliyor musunuz? Yani zaten onu emsalsiz yapan şeyler bunlar.
Ama o kadar çok çalışıyor ki geceleri hani daha fazla çalışmak için ne zaman uykusu gelirse dediğim gibi bir karışımı var bir şurubu uykusunu kaçıran onu içiyor ve ne zaman çalışırken
uyusa rüyasında o düşündüğü şeylerin cevaplarını aradığı şeylerin çözümlerini görüyormuş pek çok meselenin.
Hani geçen bir bölüm yapmıştım ya dikkatimizi kim çaldı diye.
Orada da bundan bahsetmiştim.
Hani bazı şeylerin çözümleri böyle kafamızı rölantıya aldığımız zaman gelir demiştim.
Bence bu buna iyi bir örnek oldu.
Hani rüyada çözümlerini görmesi.
Bir de İbn-i Sina rüyaya yatıyormuş.
Hani böyle bir şey vardır ya rüyaya yatmak derler.
Bunu ilminde olgunlaşana kadar devam ettirmiş İbn-i Sina rüyaya yatmayı.
İşte mantık, fizik, matematik ilimlerini iyice sağlamlaştırdıktan sonra dediğim gibi artık metafizi...
diye iyice merak salıyor ve Aristo'nun metafiziğini 40 defa okumuş ve anlamamış.
Muhtemelen kötü bir çeviriydi diye düşünüyorum.
Bunu yanlış hatırlamıyorsam Dücane Cündüoğlu da yapmıştı.
Defalarca okudum demişti anlamak için ama bu kitap mıydı bir emin olamadım.
Bilenler yeşillendirsin.
İbn-i Sina bu kitaptan tam böyle ümidini kesecek artık anlamıyorum ya diyeceği noktada bir gün sahaflar çarşısına uğruyor ve bir tellalın elinde bir kitap görüyor.
Tellal diyor ki bu kitap çok ucuz sana diyor 3 dirheme veririm.
İbn-i Sina da bakıyor böyle işime yaramaz ya hani bunu ben almak istemiyorum diyor.
Üç dirham olsa da almak istemiyorum.
Pellal da diyor ki bu kitabın sahibinin gerçekten diyor paraya çok ihtiyacı var.
Lütfen bunu al. Böyle deyince de tabi İbn-i Sina dayanamıyor ve o kitabı alıyor.
Ve bu kitap Pellal'dan almış olduğu bu kitap.
Onun hayatını değiştiren kitap oluyor arkadaşlar.
Çünkü Farabi'nin yazdığı bir kitap bu ve Aristoteles'in metafiziğinin maksatlarını anlatan bir kitap.
Yani inanılmaz bir olay.
İbn-i Sina zaten aydınlanmış ondan sonra.
Ertesi gün o kadar heyecanlanmış ki hani bunu çözdüğü için bu meseleyi gidip fakirlere sadaka dağıtmış.
Öyle bir mutluluk. Ve İbn-i Sina felsefi görüşlerini aslında Farabi'ye dayanarak geliştirmiştir.
Tabii ayrıldığı noktalar var.
Şimdi ikinci safhaya geliyoruz.
Gelelim 997 ile 1005 arası demiştim.
Samaniler devresi demiştim.
Burası aslında onun gençlik ve olgunluk dönemi.
16-17 yaşlarında artık İbni Sina dediğim gibi devrin sultanını tedavi ediyor ve sarayın kütüphanesini keşfetme fırsatı buluyor.
Ve sonra bütün okuduklarını Hikmetül Aroziye kitabında topluyor.
Ve 21 yaşında bu kitabı yazdığında matematik dışında ne biliyorsa bütün ilimlerden bahsetmiş bu kitapta.
Sonra kitaplarına devamı geliyor.
Tek tek bunları saymayacağım o kadar fazla ki.
Derken 22 yaşında babasını kaybediyor.
O süreçte devletin de gücü bayağı...
Bir sarsılıyor. Küçük bir memuriyet görevinde çalışmaya başlıyor.
Sonra dediğim gibi 1005 yılıyla 1014 yılları arasında 3.
safhada şehirden şehire geziyor ve kendisine maddi olarak bir destekçi bulmaya çalışıyor.
Ve o süreçte bu kendi halini dile getiren bir kaside yazmıştır.
Bir beyti şöyledir bu kasidenin.
Yüceldim ilimle sığacağım bir şehir kalmadı.
Arttı kıymetim alacak hiçbir müşteri bulunmadı.
İşte bundan sonra hayat hikayesini öğrencisi aktarıyor bize.
Son 25 yılını vefalı öğrencisi Ebu Abid El Cüzcani aktarıyor.
Dördüncü evrede ise 1012-1024 arası siyasete girdi demiştim.
Hayatının en çileli dönemi.
Çünkü vezir oluyor, savaşlara katılıyor.
Sonra işte vezirlikten onu alıyorlar, hapse atıyorlar, evini yağmalıyorlar.
İşte oradan kaçıyor, rey şehrine gidiyor.
Ve o günlerde meclüt devleyi tedavi ediyor.
Zamanın hükümdarının yeğeni.
Çok melankolik bir adam.
Mecdu Devle. Bunun da bir hikayesi vardır.
Belki duymuşsunuzdur. Duymadıysanız hemen anlatıyorum.
Şöyle saray hekimleri Kara Sevda'dan yataklara düşen Mecdu Devle'yi tedavi edemiyorlar.
Ve İbni Sina'yı saraya çağırıyorlar.
İbni Sina bu gencin yanına gelir gelmez onun aslında hasta olmadığını, çok aşık olduğunu, Kara Sevda'ya düştüğünü anlıyor.
Ve Mecdu Devle'nin nabzına bakıyor.
Diyor ki bana diyor Cürcan civarını tanıyan bir adam getirin hemen.
Hemen bulup getiriyor.
Ve İbn-i Sina o adama işte komşu şehirlerin isimlerini saymasını söylüyor.
Adam tek tek o komşu şehirlerin isimlerini sayıyor.
Ama bir şehrin ismi geçince hastanın nabzı bir anda hızlanmaya başlıyor.
İbn-i Sina bunu fark ediyor. Sonra o adama diyor ki mahallelerini say o şehrin.
Mahalleleri saymaya başlıyor.
Bir bakıyor yine nabzının çok böyle hızlı attığı bir lokasyon var.
Orayı tespit ediyor. Ve en sonunda işte sokaklar evler derken aranan kızı buluyorlar.
İbn-i Sina diyor ki bu hastalığın tek bir çaresi vardır.
Bu adamın o kıza kavuşması.
İşte bu olaydan sonra İbn-i Sina'yı devrin hükümdarı yanına çağırıyor ve diyor ki bu tedavinin sırrı nedir bana da söyle diyor.
İbn-i Sina da diyor ki bunun tek bir tedavisi var.
O da aşık ile maşuğun bir araya gelmesi.
Böyle bir türkü vardı değil mi sanki?
Tabip sen elleme benim yaramı.
Beni bu dertlere salanı getir.
Kabul etmem bir gün eksik olursa.
Benden bu ömrümü çalanı getir.
İbn-i Sina işte kara sevdadan böyle yataklara düşüleceğini ilk keşfeden doktorlardan da biri.
Hayatının son safhasına gelecek olursak 1024 ile 37 aralığı.
1024'de Hamedan'dan kaçıyor.
Yanında beş kişiyle beraber işte o yandaşları yoldaşları.
Kaçarken de derviş kılığına giriyorlar.
İsvehan'a gidiyorlar. Burada Kakiyüler hükümdarı Alaeddevle'nin sarayına geliyor İbn-i Sina.
Alaeddevle her...
Cuma sarayında böyle bilginleri topluyor ve onların kendi aralarında ilmi tartışmalar yapmalarını istiyor.
İbn-i Sina bu bilginlerin hepsine galip geliyor bu konuşmalarda.
Hiçbiri onun karşısında varlık dahi gösteremiyor.
Ben bunu öğrenince şey diye düşündüm ya nasıl bir dedim kitap okuyorsa hani nasıl bir bilgi falan.
Ama sonra şöyle bir şeyle karşılaştım.
Cüzcani İbn-i Sina'yı biliyorsunuz 25 yıl öğrencilik yapmış ve hani yoldaşı yandaşa.
Ve diyor ki onun diyor en acayip yönlerinden biri eline yeni bir kitap aldığı zaman onu böyle baştan sona okumazdı.
Hiç görmedim diyor baştan sona okuduğunu.
Sadece kitabın en zor yerlerini ve en lüzumlu meselelerini gözden geçirirdi.
Kitabın yazarının ilim derecesini anlamaya çalışırdı bu şekilde diyor.
Böyle her çiçekten bal toplayan arı gibi İbn-i Sina kitap okurken.
Hani az önce dedim ya ilim tartışılıyor o mecliste diye.
Şöyle bir olay oluyor. Bir gün İbn-i Sina Ala-ül-Devle'nin huzurunda lisan alimi olan biriyle tanışıyor.
Ebu Mansur el-Cübbayi.
O dönemin lisan alimi önemli bir isim.
ilgili bir mevzu konuşuluyor o sürede.
Ve El-Cübba'yı İbn-i Sina'ya dönüp diyor ki, sen diyor bir filozof ve hekimsin.
Lisan konusunda senin sözünü dinletecek kadar bir şey okuduğunu zannetmiyorum diyor İbn-i Sina'ya.
Çok üzülüyor tabii.
Yani maruz kaldı bu davranıştan sonra.
Ve ne yapıyor biliyor musunuz?
Sadece dil üzerine...
3 yıl boyunca okumalar yapmıştır bu olaydan sonra.
3 tane kaside yazıyor.
3 tane de kitap yazıyor.
Bütün bilgilerini topluyor.
Ve yazdıklarını El-Cübbayi'ye gösteriyor.
Fakat El-Cübbayi o kadar aşmış ki El-Cübbayi orada yazanların çoğunu anlamıyor bile.
Yani İbni Sinan'ın intikamı acı olmuş gerçekten.
Sonunda El-Cübbayi özür diliyor ve cevap veremeyecek bir noktaya geliyor İbni Sinan'ın karşısında.
Böyle de bir olay yaşanıyor.
Bir de şöyle bir şey. Şey var okuduklarım arasında beni şaşırtan.
İbn-i Sina cinsel hayatına cinselliğe daha doğrusu o kuvvete falan çok önem veren biriymiş.
Hatta öğrencisi aktarıyor yine.
Ya diyor ki hani çok hastayken bile hani ihtiyatta davranmıyordu bu konuda.
Hep böyle bir cinselliğe düşkünlüğü varmış.
Sara kulunç ve en sonunda kolit hastalığı geçiriyor.
Vefat sebebi zaten bu. Hayatı kısaca böyleydi.
Şimdi İbni Sina'nın tıp tarihindeki önemine bakalım.
Neden ona tıbbın prensi deniliyor?
5000 yıllık tıp tarihi içerisinde biliyorsunuz Hipokrat, Galen ve İbni Sina modern tıbbın oluşmasında başlıca rol oynamış isimler.
Bu üç hekimden İbni Sina ressamların tablolarını süslemiştir.
Böyle başında bir taçla resmedilir.
Sağında ve solunda Hipokrat ve Galen vardır.
Instagram'a koyarım. Hipokrat M.Ö.
5. yüzyılda Batı Anadolu'da yaşadı ve tıbbı sihirden kurtarmıştır.
Mitolojiden kurtarmaya çalışmıştır.
Günümüz tıbbının temellerini atmış çok önemli bir isimdir.
Hatta Hipokrat yemini vardır ya doktorların.
Bergamalı Galen de anatomi ve fizyoloji gibi böyle temel bilimler alanında çalışıyor ve orta çağ boyunca o yetişen hekimlerin hocası durumundadır.
Hani ondan çok faydalanmışlardır.
Batı dünyasının işte Roma'nın çöküşünden itibaren yaklaşık Yaklaşık bin sene kadar yaşadığı bir karanlık bir çağ var.
Ve yakın doğuda İslamiyet'in etkisiyle çok kısa bir zamanda İspanya ve Hindistan arasındaki o antik büyük medeniyetleri kapsayan işte birçok ülkenin İslam medeniyetine katıldığını biliyoruz.
Ve ondan sonra Müslümanlar 200 sene zarfında antikitenin hemen hemen tüm eserlerini Arapçaya çeviriyor.
Yani geçmişin bilgileriyle kendi bilgilerini harmanlıyorlar.
Orjinal eserler ortaya koyuyorlar.
İşte İbn-i Sina böyle...
Şöyle bir döneme denk geliyor.
Şöyle bir söz vardır arkadaşlar.
Tıp yoktu, Hipokrat buldu, ölmüştü, galendirildi, kördü, Huneyn İshak gözlerini açtı, dağınıktı, Ebu Bekir Razi'yi topladı, noksanlarını da İbni Sina tamamladı
denilir. İbn-i Sina'nın en önemli eseri tıp alanında El Kanun Fit Tıp eseridir ve yaklaşık 1 milyon kelimelik bir tıp ansiklopedisi bu.
Çok sistematik ve çok didaktik bir eser.
5 kitaptan oluşuyor.
Anatomi, fizyoloji, hijyen, farmakoloji, organik hastalıklar, ateşli hastalıklar, iltihaplar, cerrahi müdahaleler ve zehirlenmeler, cilt hastalıkları gibi 800'e yakın ilaç
ve tespitleriyle beraber tedavi metotları da var bu eserin içerisinde.
yılda böyle bir ilim gerçekten insanın notuku tutuluyor ve 17.
yüzyıla kadar üniversitelerde okutuluyor.
Çağın ötesinde bir isim gerçekten İbn-i Sina.
Ve bu kitabında menenjitin bir beyin zarı ithabı olduğunu yazmış.
Meme kanserlerinde izlenecek yöntemden bahsediyor.
İçme sularının kaynatılarak filtreden geçirilmesi gerektiğini yazıyor.
Yani bugün bile geçerli olan pek çok fikri var İbni Sinan'ın.
Ve bu öyle bir eser ki Avrupa Tıp Fakültelerinde 6 yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
Hatta Nizami'nin bir sözü var.
Der ki eğer Hipokrat ve Galen sağ olsalardı...
İbn-i Sina'nın önünde secde etmeleri gerekirdi der.
Ve sadece insan bedenine değil insan ruhuna yönelik de çalışmalar yapmıştır İbn-i Sina.
Kendi deyimiyle söyleyecek olursam ben yüceliğin uğrunda çalışarak Gecelerimi sabah ettimler ve tıbba kazandırdıkları işte hastaları muayene ederken bünyelerine, mizaclarına,
yaşam şekillerine, beslenmelerine bakarak hastaya bir takım sorular sorması, onları iyice dinleyerek muayene etmesi.
İşte hastanın mesela göğsünü dinliyor, idrarına bakıyor, nabzına bakıyor.
Aynı hani bugün yapılan şeyler gibi dikkat ettiyseniz.
Ve kanseri hacmi gittikçe artan ve kökleri böyle civar hücreler içine sokulan tahrip edici bir...
uğur olarak tanımlamış.
Daha o yüzyıllarda düşünün.
Ve göz bebeklerinin hareketini açıklamaya çalışmış.
Retinamızın görmede olan rolünden bahsetmiş.
Kalıtımsal hastalıklardan bahsediyor daha o zamanlar.
Diabetin semptomlarını tetkik ediyor.
Vebanın yayılmasında sıçanların rolünü seziyor erken bir dönemde.
Ve remin bulaşıcı olduğunu saptıyor.
İşte menenjite en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor ve bu hastalığı ilk defa o teşhis etmiştir.
Bu kadar önemli. Ve bazı bulaşıcı Hastalıkların plesenta yoluyla geçebileceğini söylüyor.
Güç doğumlarda bebeğin başının böyle elle değil bir alet yardımıyla çekilmesi gerektiğini söylüyor.
Kanımızın hayati bir sıvı olduğunu söylüyor.
Kan dolaşımından bahsediyor.
Ameliyatta hastaya uyuşturucu ilaç verilmesi de onun keşiflerinden.
Alkolün steril özelliğinden faydalanıyor.
Yaralara o şekilde müdahale ediyor.
Kalbin kapakçık sistemini keşfediyor.
Şeker hastalarının idrarındaki şekerin varlığını keşfediyor.
Psikiyatri bilgisi de var zaten psikosomatik hastalıklardan bile bahsediyor.
Kaç yüz yıl önce inanılmaz.
Ve mide ülserinin üzüntü ve sıkıntılardan mütevellit olduğunu, üzüntülerin doğrudan doğruya mide üzerine meydana getirdiği etkiden bahsediyor.
Ama esasında İbn-i Sina'yı tıp tarihinde tıp sahasında meşhur eden en önemli yönlerinden biri psikiyatri alanına olan ilgisi.
Çünkü ruh hastalıklarıyla da ilgileniyor.
Sadece fiziki hastalıklar değil.
Hatta bu konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum.
Bir gün kendini böyle sığır zanneden bir akıl hastası geliyor.
Ve kasap kasap dolaşmış.
Kes kesin beni diyor kasaplara girip.
Etimi diyor fakir fukaraya dağıtın.
Çünkü kendine dediğim gibi sığır zannediyor.
Pek çok tedavi görüyor bu adam ama asla iyileşemiyor.
En son İbn-i Sina'ya getiriyorlar.
İbn-i Sina ertesi gün böyle belinde bir kasap önlüğü, elinde bir bıçak, satır, işte asmaya yarayacak çengeller falan tam takım bir kasapmış gibi onun evine gidiyor.
Ve diyor ki kesilecek bir sığır varmış.
Getirin bakalım onu bana. Hasta da bunu duyunca o kadar seviniyor ki böyle sanki bir müjde almış.
Hemen atılıyor. O sığır diyor benim.
Hadi beni diyor kesin. İbn-i Sina hastayı yatırıyor.
Ayaklarını bağlıyor böyle sanki kontrol ediyormuş gibi vücudunu yokluyor.
Sonra bir anda yüzünü ekşitiyor diyor ki ya bu diyor semiz sığır demiştiniz beni çağırdınız ama bu hayvan diyor çok zayıf diyor eti budu yok yani.
Ama diyor kestirmek istiyorsanız bunu önce böyle bir kuvvetli yemeklerle besleyin ilaçlarını içsin çünkü adam ilaçlarını içmiyor.
O zaman diyor hani kesebilirim belki diyor çıkıp gidiyor evden.
Hasta da bunu duyunca kendisine verilen tüm ilaçları artık böyle reddetmeden düzenli bir şekilde içmeye başlıyor düzenli.
bir şekilde besleniyor. İbn-i Sina bunu çok vurgular.
Düzenli beslenme egzersiz ta o zamanlardan söylüyor.
Adam zayıflığını atıyor ve sağlığına kavuşuyor.
Psikolojisi de zamanla zamanla düzelmiş.
Böyle bir örnek var. Yani İbn-i Sina tıp eserlerinde sağlığı koruma konusunda 3 önemli noktaya değiniyor arkadaşlar.
Birincisi yemekten tam doymadan kalkın diyor ki bunu geçen anlatmıştım 100 yıl yaşamak bölümünde.
Japonların yaptığı şey.
Midenizi tıka basa doldurmayın demiş.
Bakın ta o zamandan bunu söylüyor.
İkincisi perhiz demiş.
Her türlü dert ve hastalıktan kurtaran şifacı demiş.
Şu anda mesela işte bütün dünyada bir if var.
Hani işte açlık, açlıkta işte hücrelerinin yenilendiği vs.
Buna da o zamandan değinmiş.
Üçüncüsü de fevkalade muhtaç olmadıkça lütfen hiçbir ilacı içmeyin diyor.
Çok zor durumda değilseniz ilaçlardan uzak durmamızı söylüyor ki bunu da doktorlar zaten şu anda söylüyorlar.
Bakın bu üçü çok önemli.
Tıbbı iki beyite sığdırmıştır İbn-i Sina.
Der ki az yiyin, yedikten sonra hazmedene kadar başka bir şey yemeyin der.
Ve İbn-i Sina aşk acısı çekeni hamama götürün demiş mesela.
Suyun o şifa veren, o rahatlatan yönünü keşfetmiş.
Kan vermeyi vurgulamış sağlık için bunun önemine.
Tabii ki o dönemdeki kan verme şu andaki gibi değil mesela hacamat falan.
Fazla hamur işinin damarlara tıkadığını.
Aşırı uykunun sersemlettiğini söylemiş, lavmana ve hacamata önem vermiş, gözle görülmeyen mikropların hastalıklara yol açtığını söylüyor.
İşte kızıl, şarbon, sarılık hastalığını tanımlamış, kanseri tanımlamış ta o zaman.
Müzikte bir şifa olduğunu söylemiş, kendisi müzikle de çok ilgilenir.
Geceleri ders verdikten sonra yorgunluğunu müzikle atarmış ve müzik hakkında da yazıları var.
Müziği matematik biliminin dört bölümünden biri olarak görür ve müzikle tedaviden bahseder.
Şöyle diyor insanlar ve hayvanlar ses ile kendi üzüntülerini, acılarını ve sevinçlerini yansıtabilirler.
Ahenkli bir düzen içerisinde belirli bir şekilde ayarlanmış olan sesler yani müzik insan ruhu üzerinde çok derin tesirler yapar.
Diyor İbn-i Sina ve Arap geleneğinin en önemli filozofu.
Aynı zamanda hekim ama filozof yönü de çok öne çıkar.
Dünyanın en büyük düşünürlerinden biridir İbn-i Sina aynı zamanda.
Selefi Elkindi Farabi ve Halefi İbni Rüşd onlar gibi o da kendisini bir İslam teoloğundan ziyade Yunan bilgeliğiyle mantık ve kanıt yolunu takip eden bir filozof olarak
tanımlıyor kendisini. Ve özellikle Aristoteles'in takipçisi olarak görür kendisini ama Aristoteles'in felsefesini yeniden düşünerek sentezlemiştir.
Evrenin daima var olduğu fikri gibi böyle bazı doktrinler üzerinde İslami dindarlıkla çatışmıştır.
Ama buna rağmen onun görüşlerine bağlı kalıyor.
Diğer alanlarda Aristo'dan çok radikal bir biçimde ayrıldığını görüyoruz ama İbn-i Sina akılcı bir filozof.
Yani onun bağlı olduğu felsefe ekole zaten meşayiler deniliyor yani yürüyenler.
Din ile felsefeyi uzlaştırmak istemiştir İbn-i Sina.
Varlık sorunu üzerine baya bir kafa yoruyor.
Böyle varlığın tanrıdan çıkıp doğduğunu söylüyor.
İbn-i Sina felsefe tarihinin en ünlü dualistlerinden biri.
Aristoteles'le ayrıldığı nokta şu.
Aristo insanların bedenlerinin ve zihinlerinin iki farklı şey değil.
Tek birimi olduğunu ve zihnin insan bedeninin formu olduğunu öne sürer ve bedenin ölümüyle geriye kalan hiçbir şeyin yaşamayacağını düşünür Aristo.
Ama şimdi İbn-i Sina diyor ki ruh ve beden iki ayrı töz.
Bakın burada ayrıldılar. Zihin ve bedenin bu bölünmüş doğası için bir kanı tarıyor İbn-i Sina ve bugün uçan adam olarak bildiğimiz bir düşünce deneyi var.
İbn-i Sina'nın çok önemli bir deneyi bu düşünce deneyi.
Çünkü 17. yüzyılın en ünlü dualistlerinden biri olan Descartes'in çalışmalarının adeta bir eskizi gibi.
Descartes'in düşünüyorum öyleyse varım bu sözünü hatırlayın.
Şimdi bu uçan adam deneyinde İbn-i Sina'nın amacı duyularımızdan.
Tamamen azade olsak, soyunsak ve bilgi için bizim artık duyularımız olmasa yani onlara güvenmesek neler yapabileceğimizi aslında incelemek istiyor bu uçan adam deneyini.
Bu bir düşünce deneyi. Şöyle bizden şunu hayal etmemizi istiyor.
Farz edelim ki ben yeni var oldum ama tüm normal zekama ve bilgime sahibim.
Ama yeni var oldum, yeni dünyaya geldim.
Dediğim gibi bütün normal zekama ve bilgime sahibim.
Gözlerim bağlı bir şekilde havada süzülüyorum.
Bacaklarım birbirinden ayrı.
Hiçbir yere dokunamıyorum.
Yani vücudumun uzuvları birbirine değmiyor.
Ve hiçbir duyum işlemiyor arkadaşlar.
Duyularım işlemiyor. Bunu bir hayal edin.
Bu haldeyken siz yine de var olduğunuzdan, varlığınızdan emin olur muydunuz?
Bu şekilde kendinizi hayal ettiğiniz zaman emin olurdunuz değil mi?
Peki bu benlik nedir?
Hangisi sizin? Bedeninizin hiçbir kısmı olamaz çünkü olduklarını bile bilmiyorsunuz.
Duyularınız yok dedim. Var olduğunu doğruladığımız bu benliğin uzunluğu, genişliği, derinliği hiçbir şey yok değil mi?
Ama var. Var mı?
Var. Şimdi buradan hareketle insan benliği olduğum şey bedenimden ayrı veya fiziksel herhangi bir şeydir diyebilir misiniz?
İşte olay bu uçan adam deneyi İbn-i Sina'ya göre zihnin varoluşunun bedenden farklı.
Ve ayrı bir şey olduğunu anımsatmak için yapılmış bir düşünce deneyi.
Dediğim gibi çok önemli.
Yani o boşlukta böyle bir tüy gibi süzülen bir ruh var ve bu ruhun geçmişe dair hiçbir hatırası yok.
Issız bir yerde çevresinde ne olup bittiğini bile bilmiyor.
Bütün algıları kapalı dediğim gibi duyular yok ama emin olduğu bir şey var.
O da var olduğu değil mi? Yani İbni Sina'ya göre ruh etrafını sarmalayan vücuttan habersizdir.
Ruh bedenden ayrı bir oluşumdur.
Yani kısaca İbn-i Sina kişinin kendini bedensel ve cismani olandan tamamen soyutladığı böyle havada asılı kaldığı durumda bile varlığından bir şekilde haberdar olacağını
ifade etmeye çalışıyor. Benim bilgisinin, kendilik bilincinin önemini vurguluyor.
Descartes'in işte her şeyden şüphe edebilirim ama şu an şüphe eden bir benim varlığından şüphe edemem düşüncesi gibi değil mi?
Yani İbn-i Sina beden öldüğü zaman Zihin yok olmuyor diyor.
Hani ölümsüz olduğu hususunda bir fikirleri var.
Ama insanın zihni ve bedeniyle böyle bütün olarak yeniden canlanacağını hatta ölümden sonra hayatın devam ettiğine inanan Müslümanlar ahirete intikal edeceğiz o şekilde diye düşündükleri
için İbn-i Sina ile ters düşüyorlar.
Hatta Gazali'nin İbn-i Sina ve Farabi'nin dinden çıktığını düşünme sebeplerinden biri de budur.
İbn-i Sina dediğim gibi din ile felsefeyi meçh etmeye çalışıyor.
Gazali de... Bu ikisinin ilişkisine pek sıcak bakmayan bir isim.
İbn-i Sina'nın bir sözü vardır çok hoşuma gidiyor.
Der ki dünya dediğin budur.
Kenetlenmesi kırılmak ve yapılması yakılmak içindir.
Bence çok anlamlı.
Ve der ki bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinememiş ve hiçbir şey anlaşılamamıştır.
Hani böyle okudukça cahilleşen biri olarak okumadıkça alimleştiğini sananlara söylenmiş gibi bir söz bu bence.
İbn-i Sina bilme ve bilimin öğrenilmesine çok büyük önem vermiştir ve bir yazısında şöyle diyor.
Nefsini bilimlerle süslemeye ve düzeltmeye çalış.
Bilimden başka her şeyi bırak.
Bilimde her şey vardır.
İnsanın ruhu kandil ve bilim onun aydınlığıdır der İbn-i Sina ve kısacık ömrüne sayısız eser sığdırmıştır.
Dehası çağları aşmış çok önemli bir isim.
Hekim, psikiyatr, astronom, fizikçi, matematikçi, biyolog ve çok önemli bir filozoftur.
Pozitif bilimlere olan katkısı insan bedenine ve ruhuna yönelik yapmış olduğu bu teşhislerle yapmış olduğu katkılarıyla unutulmaz bir isimdir.
Tarihe damgasını vurmuş.
En önemli isimlerden biri. Aletlerin en faydalısı kalemdir.
Bir şişe mürekkep bir külçe altından daha değerlidir diyerek eğitimin önemini daima vurgulamıştır.
İbn-i Sina'nın çok sevdiğim çok önemli bir sözüyle kapatmak istiyorum bu bölümü.
Der ki bilim ve sanat itibar görmediği ülkeyi terk eder.
NaturaGen'in sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Siz de NaturaGen ürünlerini incelemek isterseniz açıklamalardaki linke davet ediyorum sizleri.
Bu cumartesi yeni bölümle tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Bilim ve sanatla kalın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
