
Paribu Pizza Günü hakkında detaylı bilgi için: Tıklayın
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Yeni çıkan kitabım “Kendimi Nasıl İyileştiririm?”i almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
Bu bölüm "Paribu" hakkında reklam içerir
Transkript
Paribo, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine şöyle geçmişe doğru bir yolculuk yapacağız arkadaşlar.
Dünya tarihinin önemli mektuplarını konuşacağız.
Bunların arasında aşk mektupları, siyasi mektuplar, neler neler var.
Göte de mektuplar üzerine epeyce kafa yormuş olan isimlerden biri.
Ve mektupların bir insanın ardında bırakabileceği en önemli abide olduğunu düşünmüştür.
Bugün size kimlerin kimlerin mektuplarını okuyacağım.
Heyecanlandım. E hadi o zaman hemen başlayalım.
Önce kendi memleketimizden başlayalım istedim.
Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan arasında yaklaşık 1530'larda yazılmış olan mektuplara şöyle bir göz atalım.
Bu arada biliyorsunuz Osmanlı padişahları mahlaslar yani takma adılar kullanarak aşk şiirleri yazıyorlardı.
Bunlardan biri de Kanuni Sultan Süleyman'dır.
Ara ara değiniyorum. Muhibbi mahlasıyla Hürrem Sultan'a şiirler yazmıştır.
Bu arada kısa bir dipnot Hürrem adını Roksellana'ya Kanuni Sultan Süleyman vermiştir.
Böyle ışıl ışıl hayat dolu parlayan gözlerinden dolayı ona Hürrem demiştir.
Hürrem gönül açıcı anlamına geliyor.
Şimdi arkadaşlar size Kanuni'nin ona yazmış olduğu bir mektubu okumak istiyorum.
Diyor ki yalnızlıkta arkadaşım, zenginliğim, sevgilim, ayışığım, en yakın dostum, sırdaşım, varlığım, sultanım.
Güzellerin şahı, baharım, şen yüzlü sevgilim, gündüzüm, tatlım, gülen yaprağım.
Nebatım, şekerim, gülüm, bu dünyadaki tek sıkıntı vermeyenim.
İstanbul'um, Karaman'ım, Anadolu'mun toprağı, bedah şanım.
Bağdat'ım, Horasan'ım.
Güzel saçlım, yay kaçtım.
Gözleri fıldır fıldır haylazlık dolu sevgilim.
Sana sürekli metiyeler düzerim.
Ben yüreği gamla, gözleri yaşlarla dolu sevgili muhibbiyim.
Bir hoş halim. Böyle yazmış arkadaşlar.
Beyler şu mektuba bakar mısınız?
Böyle şeyler bekliyoruz sizden.
Gerçekten harika arkadaşlar hep söylüyorum bence Osmanlı padişahları arasında en iyi şair kesinlikle Muhibbi yani kanunidir Fatih Gücenmesin ama en güzel şiirlerinden biri de halk
içinde muteber bir nesne yok devlet gibi olmaya devlet cihanda bir nefes bir sıhhat gibi diyor ya Türkçe meali halkın gözünde devlet yani zenginlik iktidar güç
gibi böyle değer verilen bir şey yoktur ama Gel diyor ki dünyada devlet yani zenginlik bile bir nefeslik sağlık kadar kıymetli olamaz diyor.
Yani sağlığınız yerinde değilse geri kalan hiçbir şeyin hiçbir önemi yoktur diyor.
Bunun devamındaki şu beyt de çok hoşuma gidiyor.
Diyor ki Kanuni olsa kumlar saya saya ömrüne haddü adet gelmeye...
Bu şişeyi çar içre bir saat gibi.
Yani diyor ki diyelim ki diyor ömrünün uzunluğu çölde böyle sayısız olan kum tanesini sayarak yani öyle.
İşte o derecede ölçülebilecek kadar çok olsun.
Yani çok çok uzun bir ömür sür ama yine de o kader çarkının içindeki o bir an kadar değerli bir zaman dilimi bir daha gelmez.
Yani anın değerini anlatan bir beyt bu kadar mı güzel anlatılır be kardeşim yani anın değeri.
Şu an bile biz bunu konuşmuyor muyuz arkadaşlar?
Ne diyoruz ne geçmiş ne gelecek sadece diyoruz içinde bulunduğumuz an çok kıymetli.
Neden? Çünkü geçmiş ve gelecek üzerinde herhangi bir söz sahipliğimiz olmadığı gibi sadece müdahale ediyoruz.
edebileceğimiz an şu an.
Ben size en iyisi bir kanuni bölümü yapayım arkadaşlar.
Sırf şairliği üzerine bunu bir konuşalım.
Çünkü konuşasım gelmiş dilim şişmiş belli ki.
Bu arada mevzu açılmışken başka kimler var?
Şair padişahlar şöyle bir hatırlayalım mı?
Fatih Sultan Mehmet var Avni mahlasıyla yazmıştır.
İkinci Bayezid var Adli mahlasıyla yazmıştır.
Yavuz Sultan Selimi mahlasıyla yazmıştır.
Ki şu söz de ona aittir arkadaşlar.
Çok severim. Şirler pençeyi kahrımda olurken Lerzan beni bir gözleri ahuya zebun etti felek diyor.
Yani arslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken beni bir gözleri ahuya esir etti felek diyor.
Aşk böyle bir şey.
Hadi devam edelim. Yine bir aşk mektubuyla devam edelim arkadaşlar.
Frida'dan Diego'ya bir mektup.
Bu arada kanalımda Frida Kahlo biyografisi var arkadaşlar.
Mutlaka dinleyin derim.
Hani böyle toksik ilişki diye bir şeyden bahsediliyor ya.
Son dönemlerde. Nereden biliyorsun ben?
Ya diyorum ya üzümünü yede bağını sormayı bırak.
Arkadaşlar yani bence Frida ve Diego direkt yani yakın tarihteki en toksik ilişkilerden birisi.
Toksik ilişkinin karşılığı.
Frida ne demiş? Frido yalnız.
Frida ne ya yüzüklerin efendisi?
Frida ne demiş arkadaşlar Diego'ya?
Diyor ki bu mektup tabii aşkları doğrultudayken yazılmış belli ki.
Sonrası kahru bela.
Diyor ki Diego.
Hiçbir şey ellerinle mukayese edilemez ya da gözlerinin altın yeşil rengiyle.
Bedenim günler boyunca seninle dolu.
Nasıl olmasın? Frido, Frido sana soruyorum.
Sen gecenin aynası, yıldırımın gürülemesi ve toprağımın nemisin.
Koltuk altlarındaki boşluklar benim sığınağım.
Devamını okuyamayacağım arkadaşlar.
Ritik yok ama olsun.
Ya bu mektupların ifşalanması bilmiyorum arkadaşlar.
Ya tamam ölüp gitmişsin ama ifşalanmasa sanki daha mı iyi?
Hani ben şahsen mezarımda ters dönerim.
Yani gayri ahlakam bu gayri mektuplarıma.
Yakıp giderdim ben olsam ama.
Akıl edememişler nereden bilsinler insanlar bu mektupların ifşa olacağını.
Bu arada Frida Kahlo demişken onun bir veda mektubu vardır arkadaşlar Diego'ya yazdığı.
Yani kurşuna gerek yok sözlerim var ya.
Belki dünyayı değiştirmez bu mektup ama sizin içinde bulunduğunuz aşka belki bakışınızı değiştirebilir.
O yüzden ben bunu da paylaşmak istiyorum.
Diyor ki seni sevmekten ne zaman vazgeçtim biliyor musun?
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında...
Benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmeyeceğini anladığım zaman vazgeçtim.
düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Ve bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi.
Çünkü sevgim çok yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Ve bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
Demiş Frida Kahlo arkadaşlar.
Yani duygularım şu an borsa gibi.
Az önce gülüp eğlenirken şu anda dibe vurdum.
İnişli çıkışlı bir ruh hali yaşıyorum.
Bu mektubu okurken aklıma Göksel'in şarkısı geldi Yalnız Kuş.
Gerçekten sanki Frida yazılmış o şarkıya diyor ya.
Senin gökyüzünde benim yerim yoktu.
Kuru dallarında kanatlarım kırılıp koptu.
Senin toprağında benim evim yoktu.
Kader aynı sondu, yazdığı son hikaye buydu.
Yanlış yerde geziyor bu kul.
Diyor Göksel.
Şarkının başında ne diyor?
Bende bir aşk var, onu hep yanlış kalplere bıraktım.
Bende bir aşk var, onu soğuk yataklarda harcadım.
Tutup dileğimi neden köksüz ağaçlara adadım?
Bende bir aşk var.
Onu hep kırık yelkenlere bağladım diyor.
Muhteşem bir şarkı bence bu.
Bu arada şarkıyı neden söyledim?
Onu da hemen açıklamak istiyorum.
Son bölümlerden birinde ben böyle bir şarkı söylemiştim.
Telif yememek için kendim söylüyorum ya.
Sonra demişler ki Merveciğim bize her bölüm şarkı söyler misin?
Hay hay çok severim şarkı söylemeyi.
Ara ara böyle söyleyeceğim arkadaşlar.
Kendi kendime söyleyeceğim. Burada size söylerim.
En azından gönlünüz olmuş olur.
Ama diyorsanız ki Merve'ciğim sesin karga gibi yani lütfen sus.
Kulaklarımızın pazı silinmeye geçti.
Kulaklarımız paslandı diyorsanız okey.
Ona da okeyim eleştirilere.
Şimdi arkadaşlar Frida diyor ya seni sevmekten ne zaman vazgeçtim.
Ya işte öyle vazgeçer.
Diego. Hiç vazgeçmeyeceğiz zannediyorsunuz ama beyler öyle bir zaman geliyor ki vazgeçiliyor.
İşte insan bazen böyle elinden geleni yapıyor yapıyor yapıyor baktı ki olmuyor sırada ayağından geleni yapıp gitmek kalıyor değil mi?
Hiç sulanmadığı hiç güneş görmediği böyle verimsiz bir toprakta.
Çiçek açmaya çalışanlara gelsin.
Az önce okuduğum mektup.
Gül olmak varken neden kaktüs olmayı seçelim?
Hadi devam edelim. Sırada Michelangelo'nun mektubu var arkadaşlar.
Giovanni de Pistoia yazmış olduğu mektup bu.
1509 tarihli. Bu arada kanalımda bu dehanın ayrıntılı bir biyografisi var arkadaşlar.
Onu da bir dinleyin derim. Biyografi bölümlerimi hatta hepsini dinleyin.
Gerçekten çok böyle kapsamlı araştırmalar yaparak bu biyografileri yapıyorum.
Büyük bir emek harcıyorum.
O yüzden dinlemeni... İzlediğiniz için teşekkür ederim.
...niyle daha çok tanınıyor. Ve ona böyle bir görev verilmesi...
...tavan resimleri görevi verilmesi...
...üstelik Papa II. Julius tarafından...
...verilmesi çok heyecan verici.
Bir de Papa istediğini yapması için...
...izin de vermiştir ona. Yaradılışta işte Tanrı'nın dünyayı yaratışı...
...ve işte insanı yaratışını temsil edecek...
...dokuz sahne yapacak Michelangelo.
Ve bu sahneler tabii onun...
...ebedi başarısı olacak.
Yer yerinden oynayacak bu Sistema Chapelle...
...tavan resimlerinden sonra. O sebebi dinleyicileri buraları zaten...
Çok iyi biliyor oldlar.
Yeni gelenler için çok kısa bir özet geçiyorum.
Şimdi Michelangelo bu sahneleri tavana resmedeceği için nasıl çalışıyor?
Sırt üstü yatarak çalışıyor ve senelerce bu şekilde çizim yaptığınızı düşünün.
Korkunç bir emek var arkadaşlar.
Altında aslında korkunç da bir acı var.
Yani bedenden çok büyük acılar çekmiştir bu resimleri yaparken.
Babasına yazmış olduğu mektupta şöyle diyor Michelangelo.
Sefil bir hayat sürüyorum.
Ne hayat denebilir buna ne de şeref.
Muazzam işlerden yorgun düşmüş bir halde, binlerce kaygıyla kuşatılmış bir halde yaşıyorum ve asla bir saatlik mutluluk bile yaşamadım diyor.
Babasına yazmış olduğu mektupta ve o ölümsüz eserini yaparken bir de arkadaşına yazmış olduğu bir mektup var.
En başta bahsettiğim şöyle diyor arkadaşlar.
Nasıl bir emek olduğunu anlıyoruz bu mektuptan.
Diyor ki bu eziyetten şimdiden guatırım çıktı.
Lombardiya'dan gelen bir kedi gibi şişmiş burada diyor.
Bu işte guatırım.
Midem çenemin altında eziliyor.
Sakalım cennete doğru uzanıyor.
Beynim bir tabutun içinde eziliyor.
Göğsüm bir harpiyanın...
gibi kıvrılıyor fırçam her zaman üzerimde boyayı damlatıyor böylece yüzüm damlalar için iyi bir zemin oluşturuyor kalçalarım bağırsaklarımı tırmalıyor zavallı popom karşı ağırlık
olarak çalışmak için çabalıyor yaptığım her hareket kör ve amaçsız derim gevşekçe aşağı doğru sarkıyor Umurgam kendi üzerine katlanmaktan düğümlenmiş bir Suriye
yayı kadar gerginim.
Ve ben böyle olduğum için düşüncelerim çılgın ve hain bir saçmalık.
Çarpık bir üfleme borusundan herkes kötü bir şekilde ateş eder.
Benim resmim öldü.
Onu benim için savun Giovanni.
Haysiyetimi koru.
Doğru yerde değilim.
Ben bir ressam değilim diyor Michelangelo.
İnanabiliyor musunuz dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı sanatçılarından biri diyor ki doğru yerde değilim ben bir ressam değilim diyor.
Adını tarihe altın harflerle yazdıran bir sanatçı.
Bu mektup bence çok etkileyici.
Yani yılda neredeyse 8 milyon turistin ziyaret etmiş olduğu bir şaheseri yapan adam bu mektubun sahibi.
O yüzden Sistina Şapeli'ne olur da yolunuz düşerse Michelangelo'nun bu mektubunu anımsayın arkadaşlar.
Ve artık o resimlere bakarken daha farklı bir bakış açısıyla bakacağınıza eminim bu mektuptan sonra.
Şimdi arkadaşlar bazı mektuplar vardır, bir aşkı başlatır, bir savaşı bitirir, bir devrimi ateşler değil mi?
Ve bazıları ise dünyayı değiştiren bir teknolojinin ilk adımını atar.
Bugünkü bölümde tarih boyunca iz bırakmış mektupları konuşuyoruz ama önce Bitcoin tarihine geçen o alışveriş notunu sizlere hatırlatmak isterim.
Çünkü pari bu, tam da bu mektubun konusu olan olayı yine büyük bir kutlamaya dönüştürüyor.
Paribu Pizza gününü bu yıl dördüncü kez kutluyoruz arkadaşlar.
Blok zinciri alanında yenilikçi ürün ve hizmetler geliştiren ve 2017'den bu yana Türkiye'de kripto varlık alanının gelişimine öncülük eden Paribu, Bitcoin ile gerçekleştirilen ilk alışverişin
yıl dönümünü Paribu Pizza günüyle kutluyor.
Bilmeyenler için bugünün hikayesi 22 Mayıs 2010'a uzanıyor.
Bir adamın iki peperoni pizzaya tam 10 bin bitcoin ödediği bitcoin tarihindeki bu ilk alışverişi...
Paribu her sene büyük bir kutlamaya dönüştürüyor.
Paribu bu yılda Paribu Pizza gününde kullanıcılarına tam 100.000 pizza hediye ediyor arkadaşlar.
100.000 pizza. Son 30 günde 1000 TL'lik bitcoin alan ve güncel hesap doğrulama sürecini tamamlamış olan Paribu kullanıcıları 19-22 Mayıs tarihleri arasında hediye
pizza kodlarını Paribu'dan alabiliyor ve 19 Mayıs'tan itibaren yemek sepetinde kullanabiliyor.
Kullanıcılar 350 TL değerindeki bu kodları yemek sepetindeki pizza restoranlarında kullanarak hediye pizzalarını afiyetle yiyor.
Daha fazla bilgiye ve katılım koşullarına dair detaylara pari blogdan erişebilirsiniz.
Detaylar açıklamadaki linkte şimdiden hepinize afiyet olsun.
Hadi devam edelim. Sırada Kral 8.
Henry'den Anne Boleyn'e yazılmış olan bir mektup var arkadaşlar.
Mayıs 1528 tarihli bir mektup.
Bilmeyenler için kısa bir hatırlatma.
Anne Boleyn İngiltere kralı 8.
Henry'nin ikinci eşidir.
Henry Anne'a aşık oluyor ve daha sonra işte ilk eşi olan Aragonlu Catherine'den boşanmak istiyor.
Bu arada Aragonlu Catherine kim?
8. Henry'nin abisi olan Arthur'un eşidir.
Yani yengesi aynı zamanda.
Arthur genç yaşta ölünce Catherine'le evleniyor Aragonlu Catherine'e.
Fakat daha sonra işte Anne'le evlenebilmek için ondan boşanmak istiyor.
Papa boşanmayı onaylamıyor.
Bunun üzerine Henry Katolik kilisesinden ayrılıyor ve İngiltere kilisesini kuruyor.
Daha sonra işte Annie'le evleniyorlar ve bu arada Annie'nin kız kardeşi olan Mary ile de bir beraberliği olmuştur 8.
Henry'nin. Daha sonra Anne Boleyn ile evleniyorlar fakat erkek çocuk sahibi olamayınca Henry'nin gözü bir başkasına kayıyor.
Ve daha sonra Annie zina ve işte vatana ihanet suçlamalarıyla yargılatıyor ve 1536'da da idam edilmesine neden oluyor.
İşte bu olay arkadaşlar İngiltere'de hem dini hem de siyasi olarak çok büyük değişimlere yol açmıştır.
Aynı zamanda harika bir dizi vardı sanırım.
Sanırım Tudors'tu dizinin adı.
Bir de film vardı. Boleyn'in kızlarıydı galiba filmin adı.
Onları da izlemenize öneririm.
Şimdi gelelim bu mektuba.
8. Henry bakın ene yazmış olduğu mektupta neler diyor.
Benim efendim ve arkadaşım.
Ben ve kalbim kendimizi sizin ellerinize bıraktık.
Lütfunuza mazhar olmaları ve yokluğunuzda onlara olan sevginizin azalmaması için size yalvarıyoruz.
Kederlerini arttırmanız büyük bir felaket olurdu ki zaten yokluğunuz şimdiye kadar düşündüğümden de beter yapıyor bunu.
Bu da bize astronomideki bir hususu hatırlatıyor.
Günler uzadıkça güneş uzaklaşır ancak etkisi gittikçe şiddetlenir.
Aşkımız içinde...
durum böyledir. Çünkü yokluğunuzda biz ayrıyız ama yine de en azından benim tarafımda aşkımız coşkusunu koruyor ve umarım sizin tarafınızda da öyledir.
Sizi temin ederim ki yokluğunuzun verdiği keder tahammül sınırlarımı şimdiden çok zorluyor.
Eğer sahip olduğum sağlam umut olmasa ve bizzat yanınızda olamasaydım acısını çekmek zorunda kalacağım şeylerin arttığını düşünürsek Bu benim için neredeyse dayanılmaz
olurdu. Size buna en yakın şey yani bilezik içinde resmimi zaten bildiğiniz tüm şeylerle birlikte gönderiyorum.
Sizi memnun edeceği zaman ise onların yerinde olmayı diliyorum.
Sadık hizmetkarınız ve dostunuzun eliyle Kral Henry.
İnanması güç ama yani bu adam bu mektubu yazan adam Anne Boleyn'e daha sonra neler neler yaptı değil mi?
Devam edelim. Şimdi arkadaşlar biraz siyasi ve politik arenada gezinelim istiyorum.
O yüzden sırada kimilerinin kahraman olarak gördüğü, kimilerinin ise cani olduğunu düşündüğü ABD'nin 33.
Başkanı Harry Truman'ın gazeteci Earl Karpstein'de yazmış olduğu bir mektup var.
Biliyorsunuz Harry Truman 1945'te Japonya'nın Hiroshima ve Nagasaki şehirlerine atom bombası atılmasının kararının arkasında olan isimlerden biriydi.
Seveni de var sevmeyeni de var dediğim gibi yani almış olduğu radikal kararlarla çokça tartışılmış olan bir liderdir.
Sevenler onu böyle işte çok kararlı buluyorlar.
Savaş sonrası dünyayı şekillendiren biri olarak görüyorlar.
Aynı zamanda savaşı da sonlandıran bir isim olarak görüyorlar.
Sevmeyenlerin zaten neden sevmediğini söylememe gerek yok.
Bu arada bir dipnot atmak istiyorum buraya.
Harry Truman'ın masasının üzerinde, çalışma masasının üzerinde ne yazıyor biliyor musunuz?
Nihai sorumluluk benimdir.
Şimdi mektubunda şöyle diyor.
Sevgili Kap, bana bir kopyasını göndermiş olduğun 30 Temmuz tarihli köşe yazını son derece takdir ettim.
Şimdiye kadar çok basit bir sebeple bombanın atılması üzerine yazılan makaleler hakkında yorum yapmamaya özen göstermiştim.
Çünkü bunu tamamen detaylı bir şekilde hatıralarımda...
Bu hem Amerika hem de Japonya tarafında 125 bin ergenci öldürülmekten kurtarmak için yapılmış bir hareketti ve öyle de oldu.
Ayrıca her iki taraftan muhtemelen yarım milyon genci ömür boyu sakat kalmaktan kurtardı.
Köşenizde söylediğiniz gibi.
İnsanların Pearl Harbor'ın biz Japonya ile barış içindeyken ve onlarla bir anlaşma müzakere etmek için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken bombalandığını unuttuğunu her zaman aklınızda tutmalısınız.
Tek yapmanız gereken altında hayatlarını kurtarma şansı olmayan 3000 gencin bulunduğu Pearl Harbor'daki savaş gemisinin omurgasında durmak.
O dönemde herhangi bir savaş ilanı olmaksızın öldürülen toplam 3 bin ila 6 bin genç vardı ve bu apaçık bir katliamdı.
Eğer o bombalar atılmasaydı her iki taraftan da yarım milyon gencin ölümüne yol açacak olan savaşı durdurduğumda ne yaptığımı biliyordum.
Hiç pişman değilim ve aynı koşullar altında yine aynısını yapardım.
Ayrıca... Bu mektup gizli değildir.
Saygılarımla Harry Truman Yani kısaca diyor ki ben diyor o bombayı atmasaydım daha büyük kayıplar verilecekti her iki taraftan da savaşı diyor durduramayacaktık.
Ve gördüğünüz gibi hiç de vicdan azabı çekmiyor arkadaşlar.
Bu arada dikkat ettiyseniz bu savaş döneminin en kötü ilan edilen isimlerinin pek çoğu pişman değil.
Yani daha önce bir bölümde bahsetmiştim.
Paul Tibbets 6 Ağustos 1945'te Japonya Hiroshima'ya atom bombasını atan pilottur arkadaşlar.
Onlar hatırlamıştır.
Hatta ne demiştik? Annesinin adını koymuş demiştim.
Paltibut da daha sonra hiç pişman olmadığını söylemişti.
Adolf Eichmann arkadaşlar aynı şekilde milyonlarca Yahudinin müsebbibi olmuştur.
O başat isimlerden biridir. Ve mahkemede ne dedi?
Ben dedi sadece emirleri yerine getirdim.
Gayet soğukkanlı bir şekilde.
Yani enteresan hiç vicdan azabı çekmemeleri.
O zaman sırada barış deyince tüm dünyada ilk akla gelen isimlerden biri olan Gandhi arkadaşlar.
Gandhi'den Hitler'e bir mektup var.
24 Aralık 1940 tarihli bir mektup.
Hintli aktivist burada aslında Hitler'i savaşa karşı uyarmaya çalışıyor.
Hani içinde biraz olsun böyle bir iyilik kırıntısı hani kaldıysa diye böyle bir mektup yazmış olsa gerek.
Diyor ki sevgili dostum size bir dost olarak hitap etmem formalite değil.
Benim düşmanım yok. Son 33 yıldır hayattaki tek işim hiçbir ırk.
Renk, inanç bunların ayrımını yapmadan insanoğluna dost olarak tüm insanlığın dostluğunu kazanmaktı.
Umarım evrensel dostluk doktrininin etkisi altında yaşayan insanlığın büyük bir kısmının eyleminizi nasıl gördüğünü öğrenmek için zamanınız ve isteğiniz olur.
Cesaretinizden veya ana vatanınıza olan bağlılığınızdan hiçbir şüphemiz yok.
Rakipleriniz tarafından tanımlanan canavar olduğunuza da Ancak sizin ve arkadaşlarınızın ve hayranlarınızın yazıları ve bildirileri özellikle benim gibi evrensel dostluğa inanan
insanların gözünde eylemlerinizin çoğunun canavarcı olduğunu ve insan onuruna yakışmadığı konusunda pek de şüpheye yer bırakmıyor.
Örneğin Çekoslovakya'yı aşağılamanız, Polonya'yı işgal etmeniz ve Danimarka'yı yutmanız gibi.
Hayata bakış açınızın bu tür gaspları erdemli bir davranış olarak gördüğünün farkındayım.
Ancak bize çocukluğumuzdan beri bunları insanlığı aşağılayan eylemler olarak görmemiz öğretildi.
Bu nedenle ellerinize sağlık dememiz mümkün değil.
Ama bizimki eşine rastlanmayan bir durum.
İngiliz emperyalizmine nazizmden daha az direniyor değiliz.
Eğer arada bir fark varsa o da derece farkıdır.
İnsan ırkının beşte biri kabul edilemeyecek yollarla İngilizlerin kontrolü altına alındı.
Buna direnmemiz İngiliz halkına zarar vermek anlamına gelmiyor.
Onları savaş alanında yenmeye değil...
Onları değiştirmeye çalışıyoruz.
Bizimki İngiliz yönetimine karşı silahsız bir isyandır.
Ancak onları değiştirsek de değiştirmesek de şiddete başvurmadan ve işbirliği yapmayarak onların yönetimini imkansız hale getirmeye kararlıyız.
Bu doğası gereği karşı konulması mümkün olmayan bir yöntemdir.
Hiçbir yağmacının, bir mağdurun gönüllü veya zorunlu belli bir düzeyde işbirliği olmadan kendi amacına ulaşamayacağı bilgisine dayanmaktadır.
Yöneticilerimiz topraklarımıza ve bedenlerimize sahip olabilir ama ruhlarımıza sahip olamazlar.
İngiliz boyunduruğu altında olmanın bizim için ve Avrupalı olmayan ırklar için ne anlama geldiğini biliyoruz.
Ancak İngiliz yönetimini Alman yardımı ile sona erdirmeyi asla istemeyiz.
Şiddetsizlik de eğer organize edilirse şüphesiz dünyadaki en şiddetli güçlerin birleşimine karşı koyabilecek bir güç bulduk.
Söylediğim gibi şiddet içermeyen teknikte yenilgi diye bir şey yoktur.
Bu öldürmeden veya incitmeden bir yap ya da öl tekniğidir.
Bu teknik Para gerektirmeden, pratik bir şekilde ve bilimin ya da sizin mükemmelliğe eriştirdiğiniz yıkımın yardım olmadan kullanılabilir.
Bunun kimsenin tek elinde olmadığını görememeniz benim için gerçekten hayret verici.
İngilizler olmasa bile...
Başka bir güç mutlaka sizin yönteminizi geliştirip sizi kendi silahınızla yenecektir.
Halkınızı gurur duyacakları bir miras bırakmıyorsunuz.
Ne kadar ustaca planlanmış olursa olsun zalim bir eylemin rezitalinden gurur duyamazlar.
Bu nedenle... İnsanlık adına size savaşı durdurmanız için çağrıda bulunuyorum.
Biliyorsunuz kısa bir süre önce şiddet içermeyen direniş yöntemimi kabul etmeleri için Britanyalılara bir çağrıda bulundum.
Bunu yaptım çünkü İngilizler beni asi de olsa bir dost olarak tanıyor.
Ben size ve halkınıza yabancıyım.
Britanyalılara yaptığım çağrıyı size de yapmaya cesaretim yok.
Bu İngilizler için geçerli olduğu kadar sizin için de geçerli olmayacağından değil.
Ama benim şimdiki önerim çok daha basit çünkü daha pratik ve tanıdık.
Avrupa halklarının gönüllerinin barışa özlem duyduğu bu dönemde biz kendi barışçıl mücadelemizi bile askıya aldık.
Sizin için... Kişisel olarak hiçbir şey ifade etmeyen sessiz barış çığlıklarını duyduğu milyonlarca Avrupalı için çok şey ifade etmesi gereken bir dönemde sizden barış
için çaba göstermenizi istemek çok mu olur?
Ben samimi dostunuz Gandhi.
Böyle seslenmiş vicdansız zalim Hitler'e sırada bir imparatordan oğluna mektup var arkadaşlar.
Babürşah oğlu Hümayun'a şöyle bir tavsiye mektubu yazmış bir vasiyet gibi.
Bu arada Babür biliyorsunuz 16.
yüzyılın en parlak isimlerinden Hindistan'ı fethetti.
Babürlüleri kurdu hanedanını.
Hindistan'ın o karmaşık dinli toplumunu yönetmeyi başarmış önemli isimlerden biridir Babürşah.
Ki en zoru da bu yani o toprakları fethedenler için.
Diyor ki oğluna ah oğlum.
Hindistan diyarı çeşitli inançlarla doludur.
Sana bu imparatorluğu bağışlayan Adil, Aziz ve Yüce Allah'a hamdolsun.
Tüm dini bağnazlıktan arınmış bir kalple adaleti her topluluğun ilkelerine göre dağıtman doğru olandır.
Özellikle inek kurban etmekten kaçın.
Çünkü bu yol Hindistan halkının kalplerinin fethine yol açar ve krallığın tebaası da kraliyetin lütfuyla sana bağlı olur.
İmparatorluk egemenliği altındaki hiçbir topluluğun tapınaklarına ve ibadethanelerine zarar vermemelisin.
Adaleti dağıt ki hükümdarın tebaasından memnun olduğu kadar tebaa da hükümdarından memnun olsun.
Tekrar etmek istiyorum bu kısmı.
Adaleti dağıt ki hükümdarın tebaasından memnun olduğu kadar tebaa da hükümdarından memnun olsun.
İslam'ın ilerlemesi zulmün kılıcıyla değil.
İyilik kılıcıyla olmalıdır.
Şiilerin ve Sünnilerin tartışmalarını görmezden gel.
Çünkü İslam'ın zayıflığı buradadır.
Farklı inançlara sahip olan insanları dört unsur misali bir araya getir ki siyaset topluluğu çeşitli rahatsızlıklardan korunabilsin.
Sahip kıran Hazreti Timur'un amellerini hatırla ki devlet işlerinde olgunlaşasın.
Bize düşen sadece tavsiyede bulunmaktır demiş oğluna.
Ve son olarak arkadaşlar bir veda...
mektubuyla bu bölümü noktalamak istiyorum.
Kafka'nın arkadaşı Max Brode'a yazmış olduğu bir mektup var.
Kafka da benim gibi düşünenlerden ama iyi ki arkadaşı Max Brode onu dinlememiş.
Diyor ki arkadaşlar son mektubunda Sevgili Max, son isteğim arkamda bıraktığım her şey, defterler, el yazmaları, mektuplar, benimkiler ve başkalarınınkiler, eskizler ve
benzeri şeyler hiç okunmadan son sayfasına kadar yakılsın.
Ayrıca senin elindekileri...
Ya da başkalarındaki notlar ya da yazılar da onları benim adıma rica et lütfen.
Sana teslim edilmeyen mektuplar da en azından sahipleri tarafından sadakatle yakılsın.
Sevgilerimle Franz Kafka kanalımda onun da bir bölümü var dinlemek isterseniz.
Yani Max Prod onu dinleseydi bugün belki de Kafka'nın varlığından hiç haberdar olmayacaktık.
Ve bence edebiyat dünyası baya bir eksik kalırdı diye düşünüyorum.
Kafka'nın mektuplarını yakmasını istemesi belki de geride iz bırakmaktan korkmuş olan bir ruhun fısıltısıydı arkadaşlar.
Ama biz biliyoruz ki bazı izler silinmiyor.
Tıpkı o mektuplar gibi bazı günlerde tarihte silinmeyecek olan izler bırakıyor.
Mesela 22 Mayıs 2010 dediğim gibi bir adamın iki pizzaya tam 10 bin bitcoin verdiği gün.
O gün sadece bir alışveriş değil yeni bir çağın habercisiydi.
Ve bugün o çılgın pizzanın yıl dönümünde Paribu bu anıyı...
bin pizzayla kutluyor arkadaşlar dediğim gibi paribu pizza güne hediyenizi kaçırmayın detaylar açıklamada paribu Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip
etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın instagrama da bekleriz hoşçakalın kendinize iyi bakın bay bay
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
