
Ders Değerlendirmesi özelliğiyle hatalarından öğreneceğin kişiselleştirilmiş yepyeni bir deneyim! Ayrıca herhangi bir özel ders aboneliği aldığında, 4 bonus ders hediye!
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir
Transkript
Cambly, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Dostoyevski'nin mektuplarıyla geldim arkadaşlar.
Bu sene bitmeden onun bir biyografisini de çekmeyi planlıyorum.
Muhtemelen Kasım ayında olacaktır, doğum gününde.
Bugün mektuplarına bakalım istedim.
Çünkü bence bu mektuplar onun aile ilişkilerine, duygu dünyasına çok iyi ışık tutuyor bence.
Mektuplarında benim ilgimi çeken detaylar var.
Bunları paylaşmak istedim sizlerle.
O zaman hadi hemen başlayalım.
10 Mayıs 1848 yılında babasına yazmış olduğu bir mektup var.
Babasıyla olan ilişkisini aslında burada net bir şekilde görebiliyoruz.
Babasının zaten çok sert, mizanclı, otoriter bir baba olduğunu biliyordum.
Ama bu mektupları okuyunca bir tık daha emin oldum diyebilirim.
Üzüldüm Dostoyevski adına.
Kafka'nın babasından hallice diyebilirim.
Dosto'nun babası için pek bir farkı yok.
Bu arada kanalımda Kafka Podcast'ım da var arkadaşlar dinlemek isterseniz.
Hatta babaya mektup kitabını bence okuyun diyebilirim.
Dostoyevski babasına şöyle yazmış mektubunda.
Benim aziz ve iyi babam diye başlıyor mektuba.
Ama bu sanki böyle korkudan ve saygıdan söylenmiş bir iltifat gibi geldi bana.
Hani öyle bir hissiyat geçti.
İyi babam falan hani böyle topu göğsünde yumuşatıyormuş gibi bir hal.
Peki ama neden? Çünkü şöyle arkadaşlar bu mektupta diyor ki babasına.
Oğlunun senden harçlık istemesi için sana başvurmasını bir fazlalık olarak kabul edebiliyor musun?
Diye sormuş burada. Tanrı tanığı mı?
Bu ne kişisel ihtiyaçlarım ne de imkansızlıklarımın sonucu.
Herhangi bir şekilde seni nasıl soyabilirim diye sormuş.
Babası muhtemelen beni soyuyorsun falan dedi Dostoyevski'ye.
Kendi kafam ve ellerim var.
Özgürüm, bağımsızım.
Aslında senden bir kapik bile istememem gerekir.
Kendimi acı fakirliğime...
Gönmem gerekir diyor. Babası ona bir istisna olduğunu söylemiş arkadaşlar.
Kötü manada sen bir istisnansın demiş.
Bu mektubu da askeri akademide okurken yollamış.
Ve babasından 40 ruble istediğini görüyoruz burada.
Utana sıkıla istiyor. Hatta neredeyse yalvararak diyebilirim.
Ve diyor ki rahatım için değil zaruri ihtiyaçlarım için demiş.
Gerekirse çay ve şeker kullanmam.
Bari iki çift adi postal için bana para gönder demiş.
Ve boş vakitlerimi nasıl olur da kitapsız geçirebilirim diye.
babasına sormuş. 9 Ağustos 1838'de kardeşi Michael'a yazmış olduğu bir mektup var.
Bu mektup için önce bir özet geçmek istiyorum.
Kardeşine uzun süreler mektup yazmıyor Dostoyevski ve bunun sebebinin hem tembel olduğu için hem de meteliği olmadığı için olduğunu söylemiş.
Bu mektupta böyle çok kasvetli bir ruh hali var.
Çok yalnız olduğunu görüyoruz.
Babası para yollayana kadar açlıktan hasta olmuş.
Kalacak yer bile bulamamış düşünün.
Yağmurda, soğuklarda kalmış.
Hatta bir çay parası bile yokmuş Dostoyevski'nin.
Bir de kardeşiyle sürekli böyle bir yarış halindeler.
Okudukları kitapları yarıştırıyorlar.
Kardeşi de onun gibi oldukça sıkı bir okur.
Yalnız bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum.
O kadar yokluğun arasında bu insanlar karınlarını kitapla doyuruyorlar.
Dikkat ettiyseniz. büyük has kaynağı Dostoyevski'nin belli ki kitap okumak.
Yani açta kalsa, sefilde kalsa yine o kitabı okumak istiyor, onun peşine düşüyor.
Yani adam zaten bence bu dünyayı okumaya ve yazar olmaya gelmiş diyebiliriz.
Yazdığı mektuplar bile bence çok edebi, yani romanları kadar edebi mektuplar.
Mesela burada kardeşine diyor ki Bu dünya bana günahkar düşüncelerle kaplanmış olan ilahi ruhların arınması gereken bir ızdırap yeri gibi görünüyor.
Pascal der ki, felsefeye karşı tolan kişinin kendisi filozoftur, düzenin zavallı talihi diye de not düşmüş mektuba.
O sıralar Pascal okuyormuş belli ki ve Balzac'ın hemen hemen bütün romanlarını okumuş.
Mektupta bunu da belirtiyor.
Hatta Balzac için büyük kişi Balzac diye de not düşmüş.
Göthe'nin Faust'unu okuduğunu yazmış ve onun şiirlerini okuyormuş o sıralar.
Victor Hugo okuyor, Hoffman okuyor ve kardeşine diyor ki mektubunda bana sürekli yaz ki tamamen çökmeyeyim demiş yani mental olarak.
31 Ekim 1838'de yine kardeşine bir mektup yazıyor.
Burada da yine sefalet içinde olduğundan bahsetmiş ve Cebir dersinden 10 üzerinden 9,5 ile bırakılmış.
Hoca bana taktı demeye getirmiş bu mektubunda hatta.
Ve diyor ki kardeşine dostum bir ozan gibi felsefe yapıyorsun.
Oysa insan ruhu devamlı olarak en yüksek noktasında olamayacağı için yaptığı felsefe gerçek ve tam olmuyor.
Kişinin daha fazla bilebilmesi için daha az hissetmesi gerekiyor demiş.
Tekrar ediyorum kişinin daha fazla bilebilmesi için daha az hissetmesi gerekiyor.
Bunun tam tersi olmalı demiş kardeşine.
Bir de bu mektupta kardeşine baya bir hakaret ediyor.
Hatta şöyle demiş. Kararların çok kuş beyinlice demiş.
Gerçekten böyle söylüyor. Kardeşine kuş beyinli demiş.
Ve bu yüreğin sadece bir çılgınlığından ibaret diye de not düşmüş.
Devamında şöyle diyor. Tabiat, ruh, aşk ve tanrı ancak kişinin yüreği ile hissedilebilir.
Akıl yoluyla değil. Akıl maddi bir kabiliyettir.
Oysa can veren ruh...
Yüreğin fısıldadığı düşler üzerinde yaşar demiş.
Düşünce ruhta doğar, akıl ise bir alet.
Ruh ateşiyle güdülen bir makinedir demiş.
Yine kardeşine yani Michael'a yazmış olduğu bir mektupta şöyle hakaret ediyor.
Seni sefil alçak, seni küsta demiş bu mektubunda.
1 Ocak 1840 yılında göndermiş bu mektubu.
Hani bir caps vardı ya arkadaşlar hani kitap fuarında kavga çıktı Dostoyevski ve Tolstoy taraftarları arasında diye küfürlü bir caps bilmiyorum hatırlar mısınız?
Bilmiyorsanız da aratın bulacaksınız çok komik.
Kardeşine hani seni sefil alçak diyor ya bunu deme sebebi de bu caps ile benziyor bence.
Çünkü genelde şairler ve yazarlar için tartışıyorlar.
Okudukları kitaplar üzerine tartışıyorlar ve birbirlerine hakaret ediyorlar.
Entelektüel hakaret.
Olay da şu arkadaşlar. Ben diyor Dostoyevski hiçbir zaman Schiller ile Pushkin arasına bir paralel çekmedim.
Onların isimlerini yan yana koymam mümkün olabilir.
Ama ben senin aradaki virgülü fark edeceğini düşündüm.
En ufak bir benzerlikleri bile yok.
Pushkin ile Lord Byron arasındaki bir benzerlikten bahsedilebilir.
Ama Homer ile Hugo arasındaki ilişkide beni tam anlamıyla yanlış anladığına eminim.
Efsanevi bir kişi olan Homer bize Tanrı tarafından yollanan İsa gibi bir kimsedir ve ancak İsa ile kıyaslanabilir fakat Hugo ile asla kıyaslanamaz.
Victor Hugo bir aşıktır, bir melek kadar temizdir ve onun şiirleri Hristiyan düşüncesinin sonuna dek temizliğinin bir belirtisidir.
Bu konuda hiç kimse...
Onunla aşık atamaz.
Ne Schiller ne de Shakespeare ne Byron ne de Pushkin demiş.
Ama Pushkin ile Hugo'dan şairane yönü olarak çok daha üstün bulduğu lirik bir şair varmış.
Adını daha önce hiç duymadım.
Bu mektuplardan öğrendim.
Gavri Romanovic Deryavin arkadaşlar.
Pushkin'e kadar bilinen en iyi Rus şairmiş.
Deryavin'in şiirlerine şöyle bir baktım.
Genelde Tanrı'ya metiyeler düzüyor.
Yani ilahi şiirler diyebiliriz.
O yüzden ben Pushkin diyorum.
Dostoyevski duysa bana da kesin seni gidi sefil alçak falan derdi.
Bu mektup bu arada hakaretlerle devam ediyor.
Korkunç hakaretler. Bir yerde seni sefil rezil diyor kardeşine.
Çünkü kardeşiyle şiir zevkleri uymuyor.
Olay bu yani hakaret sebebi.
Adamın beğenilerini aşağılıyor.
Kardeşinin beğenilerini sürekli aşağılıyor.
Şunu okudun mu bunu okudun mu diye devam ediyor.
Okumadığını öğrendikten sonra o yüzden diyor sen bu şekilde cahilce konuşuyorsun.
Bunu ima ediyor mektuplarında.
Bir de mektubun sonuna diyor ki yalvarırım diyor sana hakaret...
temiz çıkışmalarımdan dolayı alınma.
Gogol'un İvan İvanoviç'i gibi bana kızma diyor.
Bu da Gogol'un yazmış olduğu bir kitap arkadaşlar.
Hikayesi de şöyle kısaca.
İki çocukluk arkadaşı var ve eski bir silah buluyorlar.
Bu silahı bulduktan sonra bir kavgaya tutuşuyorlar.
Bunu anlatıyor. Çok isabetli bir benzetme olmuş bence.
30 Eylül 1844'de yazmış olduğu mektupta yine kardeşine, sürekli zaten kardeşine mektup yazıyor.
Artık babası vefat etmiş bu arada.
Bir vasisi var, eniştesi.
Ve bu mektubunda diyor ki, hayatımın en iyi yıllarını böylesine anlamsız bir şekilde hizmet ederek geçirirsen...
Askerlik hizmeti yapıyor. Bana zevk vermeyecek artık diyor.
En iyi yıllarımı neden harcayayım diye de sormuş.
Askerlik hizmetine devam etmek istemediğini söylüyor.
800 ruble borcum var.
525'i kira parası demiş.
Sanki adam Türkiye'de yaşıyor.
Sivil elbise alacak param bile yok demiş.
Ama diyor ki attığım bu adımdan en ufak bir pişmanlık duymuyorum.
Bir umudum var. Romanımı bitirmek üzereyim.
Belki de bunun için 400 ruble alırım demiş.
Dostoyevski çoğu zaman borçlarını ödeyebilmek için yazmıştır arkadaşlar biliyorsunuz.
Bu arada bu mektupları içinde şöyle söylüyor.
Edebi sanatın birer şaheserleridir demiş mektupları için.
Kendini de övmeyi ihmal etmiyor.
Kendi yeteneğinin gayet farkında.
Bundan bir sene sonra yazmış olduğu mektupta romanını hala bastıramadığını söylemiş kardeşine.
Çünkü o zamanlar sansür varmış arkadaşlar.
O sansürden geçmesi çok zor ve oldukça da uzun bir süreç.
Tabii Dostoyevski bu süreçte kafayı yemiş.
Hatta bu mektubunda diyor ki...
Ben günlük ekmeğimi kazanma çabası içindeyken kuru bir şöhretin bana ne gibi bir faydası olabilir demiş.
Bir yerde kendine verdiği sözü söylüyor.
Bu beni etkiledi. Diyor ki ant içtim kendi kendime.
Bu bana ne kadar zorluk çıkarırsa çıkarsın.
Şartlar ne olursa olsun kendimi toparlayacağım ve ısmarlama hiçbir işe girmeyeceğim.
Emir altında çalışmak beni çürütecek ve sıkacaktır demiş.
Ama işte öyle olmadı.
Yokluk mertliği bozdu biliyorsunuz.
Mesela kumarbaz kitabını...
Sırf yayın evine olan borçlarını ödemek için bir ay içinde yazmıştır Dostoyevski.
Diyor ki örnek olarak Puşkin ve Gogol'a bak diyor kardeşine.
İkisi de çok az ve öz yazdığı halde milli bir şöhret oldular.
Gogol şimdi basılmış her forması için bin ruble alıyor.
Her mısrası için Puşkin'e bir duka altın ödeniyor.
Her ikisi de namlarını bu fakirlik yıllarına borçludurlar.
her resmi üzerinde yıllarca çalışıp her ayrıntı üzerinde tesislikte durmuş ve bundan ötürü şaheserler yaratmıştır.
Tanrı'nın onun fırçası altında yücelmesinin sırrı kitabımdan gerçekten çok memnunum iyi köklü bir çalışma ama aynı zamanda kusurlu bir eser demiş her
şeye rağmen onun basılmış olduğunu görmek beni hoşnut kılacaktır diye de eklemiş Dostoyevski kusurlarının farkında ve kendini böyle kucaklıyor yani tüm hatalarıyla ve bence onun gelişmesine vesile
olan şeylerden biri de bu kendini değerlendirmesi bu arada Cambly'e de yepyeni Böyle bir özellik geldi arkadaşlar.
İnteraktif ders geçmiş özelliği.
Bu sayede İngilizce dersleriniz bittikten sonra bile kendinizi geliştirmeye devam ediyorsunuz.
Tüm özel derslerinizi tekrar tekrar izleyebiliyorsunuz.
Hepsi kaydediliyor. Bu özellikle ders sırasında tam olarak nerede hata yaptığınızı bizzat görme şansınız oluyor.
Ayrıca dersleri izlemeye artı olarak dersi metin olarak da görebiliyorsunuz.
Hata yaptığınız yerlerdeki hatanın sebebini ve doğrusunu da tek tek görebiliyorsunuz.
arkadaşlar. Yani çok iyi bir geri bildirim alıyorsunuz.
Üstelik kendinizden hatalarımız öğrenme anlarına dönüşüyor.
Ne demişler? İnsan en iyi hatalarından öğrenir değil mi?
Bence bu çok faydalı bir özellik çünkü ders sırasında eğitmen sadece hatalarınızı düzeltmenize yardımcı oluyor ama söylediklerinizi tek tek böyle düzeltmelerle görmek çok iyi bir öğrenme
sağlıyor daha sonrasında.
Bu harika özelliği kullanmak için herhangi bir özel ders paketi aldığınızda kendiniz Size 4 bonus ders hediye ediyor arkadaşlar.
Paketleri detaylı incelemek ve Cambly'ye hemen abone olmak için açıklamalardaki linke tıklamanız yeterli.
Hadi devam edelim. Mektubun sonlarına doğru şöyle diyor.
Aslında mesele kitabımı bitirebilmek.
Eğer başaramazsam kendimi asarım demiş.
Her zaman bir intihara meyili var Dostoyevski'nin bilirsiniz.
Suç ve cezada Raskolnikov hatırlayın vicdan azabından dolayı intiharı düşünmüştü.
Ecinlilerde Krilov vardı.
İntihar felsefesini benimsemişti.
Aslında orada Dostoyevski'nin bu konudaki düşüncelerini takip edebilirsiniz.
Krilo karakterinden. Yeraltından notlar zaten direkt bence öyle çok pesimist.
Yani yaşama sevinci kalmamış yalnız ötesi bir adam var orada.
Sonraki mektubuna baktığımız zaman 2 ay sonra tekrar bir mektup yazıyor.
4 Mayıs 1845'te.
Bu dönemde ilk romanı İnsancıklar biliyorsunuz onun üzerine çalışıyor.
Ve habire düzenlemeler yaptığını görüyoruz.
Artık bıkmış usanmış düzenleme yapmaktan.
Diyor ki ilk kitapların kaderi...
Daima, devamlı düzeltilmeleridir.
İnsancıkları okumadıysanız okurken bunu hatırlayın.
İnsancıklarda şöyle bir söz vardı.
Ağlayamadım ama ruhum paramparça oldu demiştir Dostoyevski burada.
Çok zorluklar çekerek yazmıştır bu kitabı zaten görüyorsunuz.
İntiharı düşünecek kadar ki kitapta her şeye rağmen bir umut vardır o İnsancıklar kitabında.
O da o küçük umuda tutunanlardan.
Devam edelim. Bundan 5 ay sonra yine bir mektup yazıyor kardeşine.
Yine parası yok yine meteliğe kurşun atıyor.
Şu an bir kitap yazdı muhtemelen kitabın adı.
İki yakası bir araya gelmeyenler olacaktı.
Diyor ki hani insanın bütün cesaretini kaybettiği o rezil durum içindeyim.
Kendi hakkında gereğinden fazla düşünüp dizginsiz öfkelere kapıldığı bir durum demiş.
Bir ay sonra yazmış olduğu mektupta artık bir müjde verebilirim arkadaşlar.
16 Kasım 1845'te diyor ki kardeşim sanırım artık şöhret oldum.
Şöhretim tüm çiçek açmaya başladı.
Her yerde inanılmaz bir ilgi ve sonsuz bir hayranlıkla karşılanıyorum demiş.
Prensler, kontlar kendisiyle...
görülmek için adeta can atıyorlar.
Yeni bir dahinin doğduğunu söylüyorlar.
Herkes bana dünyanın bir harikasıymışım gibi bakmakta.
Ağzımı açacak olsam çevremdekiler acaba Dostoyevski ne dedi ve ne yapmayı tasarlıyor yankılarıyla çınlıyor.
Yazar Türganyev dostluktan daha ileri davrandı bana.
Kaderden daha başka ne isteyeceğimi gerçekten bilmiyorum.
Henüz zengin olmamama rağmen yoksulluğumdan da yakınmıyorum.
Gerçekten kardeşim. Eğer sana bütün başarılarımı anlatmaya kalkacak olsam bu mektup yeterli olmaz.
Yakında çok param olacağını tahmin ediyorum.
Dün ilk defa P'lerin evine gittim ve aklıma takılan bir fikre bakılacak olursa galiba onun karısına aşık oldum.
Akıllı, güzel, tatlı ve alışılmadık bir şekilde açık sözlü bir kadın demiş.
P'ye kim bilmiyorum arkadaşlar ama adamın karısına göz koymuş Dostoyevski.
Ürz düşmanı.
Devam ediyorum. Diyor ki şunu itiraf edeyim edindiğim şöhret beni sarhoş edip başımı döndürdü.
Bu mektubu ilk baştan sona kadar okudum ve iki sonuca vardım.
Kendi mektubunu okuyor ve iki sonuca varıyor.
Diyor ki çok gaddarcasına yazdığım gibi kendimi beğenmişim tekeyim.
Turganyev ve Bereniski benim düzensiz hayatım konusunda bana bir nutuk attılar.
Bu dostlarım bana olan şefkatlerini ne şekilde göstereceklerini bilmiyorlar.
Hepsi bana aşık demiş.
Bakın. Bu mektuptan sonra bayağı uzun bir süre yine kardeşine yazmıyor.
Sonra Şubat 1846'da yazdığı mektubunda artık İnsancıklar romanı çıkmış ve çok da yerilmiş bu roman.
Ama diyor ki her şeye rağmen ben Gogol'un eleştirmenler tarafından nasıl karşılandığını hatırladığım gibi ikimiz de Pushkin hakkında yazılanları biliriz.
Hatta halk bile fazlasıyla kızgın.
Okuyucularımın dörtte üçünün bana sövüp saymasına rağmen geriye kalan dörtte biri kitabı aşırı derecede övüyor.
Kitap sonsuz tartışmalara konu oldu.
Sövüyorlar sövüyorlar ama yine de okuyorlar.
Gogol'da da böyle olmuştu ama şimdi bütün kavgalar unutuldu ve Gogol övülmeye başlandı.
Şimdi buraya dikkat arkadaşlar.
Dostoyevski diyor ki bu mektubunda ben...
İtlerin önüne sert bir kemik attım ama bunu onlar düşünsün.
Çılgınlar oysa ünümü yükseltiyorlar demiş.
Hani reklamın iyisi kötüsü olmaz lafı.
Gerçekten o zamanlarda da varmış gördüğünüz gibi.
Şimdi az önce Gogol'u övdük ama Gogol için diyor ki burada.
Ben de Gogol diyemiyorum ya Gogol.
Gogol daima geniş alanlarda çalışmış ve hiçbir zaman benim gibi derinliklere inememiştir diyor arkadaşlar.
Kendini de bayağı beğeniyor.
Hani diyordu ya hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık.
Burada hiç öyle demiyor gördüğünüz gibi.
Aslında dediğim gibi yeteneğinin oldukça farkında ve bence Google konusunda haklı ve diyor ki önümde pırıl pırıl bir gelecek var mektubunu böyle sonlandırmış çok da umutlu gördüğünüz gibi.
Benim bu mektuplardan anladığım şu.
Dostoyevski'nin hayatı tıkırındayken, parası varken, pulu varken, şöhretken kardeşine öyle pek mektup yazmamış.
Ne zaman fakirleşse, ne zaman meteliğe kurşun atsa, hayatı ters dönse mektuplar sıklaşmış.
Bundan iki ay sonra yazdığı mektupta kardeşinin yazmıyorsun artık bana sitemlerine cevaben şöyle diyor.
Gogol'un Bir Delinin Hatırı Adeptir adlı eserinin baş kahramanı Pop Richie'nin ağzıyla cevap vermiş kardeşine.
Mektuplar saçma sapan şeylerdir ve sadece eczacı...
Bu arada bir delinin hatıra defteri demişken bu oyunu ilk kez 1965 yılında Türkiye'de tiyatroya uyarlayan Türk tiyatrosunun unutulmaz
ve asla yeri dolmayacak çok kıymetli oyuncusu canımız Genco Erkal'ımızı anmadan geçmeyelim.
Ruhu şad olsun, yattığı yer incitmesin büyük ustanın.
Dostoyevski bu mektubu yazdığında artık şöhretinin zirvesinde arkadaşlar.
Hatta şöyle diyor. bu kitabın dayanılmaz olduğunu, kimsenin böyle bir eseri okumayacağını, bunu basıp yayınlamanın bile büyük bir delilik olduğunu söylerken diğerleri ise
içindeki her şeyin hayattan alındığını ve kitapta kendilerini bulduklarını açıklıyorlar demiş.
Burada bir es vermek istiyorum.
Eğer bir gün linçlenirseniz Dostoyevski'nin bu sözlerini hatırlayın arkadaşlar.
Sonra da dünya edebiyatında zirvedeki yerini hala nasıl koruduğunu.
Çünkü eğer bu ilk kitabını yazdığında, insancıkları yazdığında...
Halktan gelen bu linçlere aldırış etseydi ve bir daha roman yazmasaydı, küsseydi, bıraksaydı şu an belki onun adını bile anmıyor olacaktık.
Eğer kendinizden eminseniz, yeteneğinizden eminseniz hemen öyle pes edip gitmeyin.
Dostoyevski gelsin aklınıza, yolunuza devam edin.
Çünkü ne demiştik Duygu Odaklı Terapi bölümünde?
Asıl zafer o arenaya çıkıp dövüşenindir.
Yüzü çamura bulananındır değil mi?
Dünya o arenaya asla ayak basmayacak insanlarla dolu.
Milyonlarca ucuz koltuk var ve asla kendilerini ortaya koymayacaklar.
Ama eleştirilerini, yargılamalarını ve size karşı nefret söylemlerini tam mesai yapmaya devam edecekler.
Boşverin Dostoyevski gibi yolunuza devam edin.
Bu mektubunda şöyle diyor.
Bana gelince bir süre cesaretimi korkunç bir şekilde kaybettim.
Korkunç bir kusurum var.
Bağışlanmaz derecede hırslı ve bencilim.
demiş. Kendini de çok iyi bir şekilde gözlemliyor.
Bu sıralarda Öteki diye bir romanı var.
Onu yazıyor. O da çok enteresan bir romandır.
Diyor ki bu kitabı için yani içinde son derece güzel kısımların yanı sıra öylesine iğrenç bir şekilde berbat olanları var ki ben bile okuyamıyorum demiş kendi romanı için.
Kendini nasıl gömüyor bakın.
Yani yaptığımız işlerin hepsi harika olacak, muhteşem olacak diye bir şey yok.
Bakın Dostoyevski'ye kendiyle nasıl yüzleşiyor.
Mükemmele ulaşmadan önce Dostoyevski de çok büyük badireler atlatıyor.
Çok büyük ızdıraplar çekiyor.
Bir sene sonra yazdığı mektuplar iyice kısalmaya başlıyor.
Çok kısa kısa mektuplar çünkü vakti yok artık deliler gibi çalışıyor.
Hatta bir mektubunda ah diyor bir kerecik istirahat edebilsem o kadar yorgun ki.
Ve 1849 yılında Dostoyevski hapse düştü biliyorsunuz.
Devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla tutuklandı.
8 ay hapis yattıktan sonra idamına karar verildi arkadaşlar ve tam kurşuna dizilecekken Af çıktı, cezası kürek mahkumiyetine çevrildi.
4 yıl kürek, 4 yıl hapis cezası almıştır ve Sibirya'ya yollanmıştır sürgün cezası için.
Bu arada kardeşi de cezaevine giriyor ama o çıkıyor ve mektuplaşmaları devam ediyor bu süreçte.
Bakalım hapisten kardeşine neler yazmış.
Burada roman yazıyor, sürekli kitap okumaya çalışıyor ve diyor ki şimdiye kadar hiçbir zaman böyle bir aşkla çalışmadım demiş.
Sıkıntı geçici bir şeydir ve insanların yaşamak için inanılmazdır.
derecede istekleri ve dayanma güçleri vardır diye bitirmiş bu mektubu.
Şimdi yine dikkatimi çeken bir detaydan bahsedeceğim size.
Dostoyevski bu sefer cezaevinden kardeşine sitem ediyor.
Neden diyor mektupları kısaldı niye geç yazıyorsun?
Tıpkı kendisinin böyle keyfi tıkırındayken kardeşine kısa kısa yazıp o şöhretinin tadını çıkardığı günler gibi işte.
Hapisteyken kardeşinden incil istiyor ve 22 Aralık 1849 yılında yazmış olduğu mektupta şöyle söylüyor tam bu idam mahkumu Bugün 22 Aralık'ta hepimizi Semyonevski
meydanına götürdüler. Orada bizlere ölüm hükmümüzü okuduktan sonra öpmemiz için bir haç verildi ve başlarımızın üzerinde hançer kırıldı.
Mezar kıyafetlerimiz, beyaz gömleklerimiz hazırlanmıştı.
Sonra içimizden üçünü ölüm cezasını yerine getirmek için kazıklardan yapılmış bir çitin önüne götürdüler.
Ben sırada altıncıydım.
Üçer kişilik topluluklar halinde çağırıyorlardı bizi.
ikinci toplulukta olduğum için bir dakikadan fazla ömrüm kalmamıştı.
O zaman seni düşündüm kardeşim benim.
Son anımda kafamda yalnızca sen vardın.
Belki de hayatımda ilk defa seni ne derece sevdiğimi o zaman öğrendim sevgili kardeşim.
Sonra çekilme emrini duyduk.
Direklere bağlanmış olanlar geri getirildiler ve bizlere İmparator Hazretlerinin hayatımızı bağışladığını bildiren yazısını okudular.
Sonra son hüküm okundu diye yazmış mektubunda ve bundan 5 sene sonra yazmış olduğu mektupta kardeşine diyor ki Allah aşkına diyor bugüne dek bana neden tek bir kelime yazmadığını lütfen
söyler misin? Senden bunu nasıl bekleyebilirdim?
En yalnız ve en terk edilmiş durumumda senin artık hayatta olmadığını düşünüp korkunç umutsuz...
Bu takdir edersiniz ki çok uzunca bir mektup çünkü yılların birikmişliği var.
Yaşadıklarını anlatıyor.
Burada da beni etkileyen kısımlar var.
Onlardan bahsedeyim size. Bir yerde diyor ki 4 yılı zindan duvarları arasında geçirdim.
Dışarı sadece ağır iş yapmak için çıkarılıyordum.
Bir seferinde civanın bile donduğu 40 derece bir soğuklukta 4 saat fazla iş yapmak zorunda kaldım.
Bir ayağım dondu. Hep birlikte bir baraka odasında yaşıyorduk.
Yıllar önce işe yaramadığından dolayı yıkılması gereken rezil bir tahta bina düşün.
Yazları dayanılamayacak kadar sıcak, kışları ise dayanılamayacak kadar soğuktu.
Pencere camlarındaki buzların kalınlığı 8-10 santim var.
Tavan akıyor. Her yerde esintiler var.
Çıplak tahtalar üzerinde uyuyoruz.
Üzerimize kalın koyun postları örttüğümüzden ayaklarımız devamlı olarak açıkta kalıyor.
Bu yüzden her gece donarcasına üşüyoruz.
Bitler, pireler ve her türlü diğer haşerat ambarlar dolusu demiş.
Sık sık hastaneye yattığını söylüyor.
Sara nöbetleri geçiriyor.
Ve bütün bu hastalıkların üstüne bir de kitap bulamamanın eksikliğini çektiğini söylemiş.
Bulunca da zaten gizli gizli okuyormuş.
Yani bir dakika bile yalnız kalamadığını söylüyor.
Kardeşinden yine para istiyor.
Yalvarırım diyor. Bana biraz para ve lütfen biraz kitap yolla.
Bir gün kavuşacağımızı kerat cetveline inandığım gibi inanıyorum demiş.
Bütün geleceğimi görüyorum.
Gözlerim... Eminönü'nde serili bütün geleceğim ve başarılı olacağım bir gün demiş.
Bu arada cezaevinde bir sürü değişik milletten değişik tiplerle karşılaşıyor Dostoyevski.
Hırsızlar var, soyguncular, katiller ya neler neler var.
Her çeşit insan var. Bunun tabii onun roman yazmasına çok büyük katkıları, etkileri var.
Diyor ki her şeyden evvel avam tabakasının o kahrolmuş varoluşlarını öğrendim.
Şüphesiz ki orada yaşamış olduğum hayat boşa geçmedi demiş.
Hani birkaç podcast'tır söylediğim bir söz var arkadaşlar.
Her şey... Tam da.
olması gerektiği gibi. Hatırladınız mı bu sözü?
Dostoyevski işte bütün bunları yaşadıktan sonra yazdı o suç ve cezayı ve inanın yaşamasa yazamazdı bence ve ilk romanlarında gerçekten çok sığ.
Ama cezaevi sonrası Dostoyevski bence Dostoyevski oluyor.
Bir anda dili değişiyor, derinliği değişiyor, insan psikolojisine bakışı, tahlilleri gerçekten bambaşka bir seviyeye geçiyor cezaevinden sonra.
Tabii bu benim fikrim. Çünkü yaşamayan insan ne yazabilir, ne anlatabilir?
bilir değil mi? O fil dişi kulesinden.
Diyor ki kardeşine mektubunun sonunda bana kitap yollamayı unutma kardeşim.
Kitaplar benim hayatım, benim yiyeceğim, benim geleceğimdir demiş.
Hatta bana Kur'an-ı Kerim'i ve Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi kitabını yolla diye de eklemiş.
Hegel'in felsefe tarihini, tarihi kitapları, milli incelemeleri, kilise tarihini ve büyüklerini bunları da istiyor kitap olarak.
Bir de cezaevinden bir kadına mektuplar yolluyor.
M.D diye bir kodu var bu kadının.
Kim olduğunu bilemedim. Hafif flörtöz bir mektup.
Orada inancı hakkında şöyle demiş kadına.
Size kendimden bahsedecek olursam bu yaşta hala bir çocuğum ben.
İnançsız, şüpheci ve galiba da hatta buna gerçekten eminim hayatının sonuna kadar böyle kalacak bir çocuk.
Bu bana ne korkunç acılar vermiştir diye de eklemiş.
Aklıma şu an Orhan Pamuk'un Kar kitabı geldi.
Oradaki o Ka karakterinde de sanki böyle bir şeyler vardı diye hatırlıyorum.
Hani o inançsızlık bana korkunç acılar verdi kısmı var ya.
Bu mektubu yazdığı tarihte artık kürek cezası bitmiş ve er rütbesinden kışla hizmetine verilmiş.
Ama Semih Palatins de zorunlu olarak ikamete mahkum.
ediliyor Dostoyevski ve mektubunda diyor ki asker elbisem içinde de aynı eskisi gibi tutukluyum diye belirtmiş.
Bir de bu mektubunda diyor ki dünyada bir şeye sahip olmak gibi bir isteğim yok.
Bütün ihtiyacım sadece kitaplar, yazma imkanı ve günde birkaç saat yalnız kalabilmek demiş.
Beş senedir hep gözetim altında bir saat bile kendisiyle baş başa kalamamış hep kalabalıkların içinde ve diyor ki Tabii bir ihtiyaçtır yalnız olmak insan için.
Tıpkı yeme içme gibi.
Böylesine yoğun bir ortak yaşamada kişi tüm yüreğiyle insanlığın düşmanı olabilir.
Devamlı olarak başkalarıyla birlikte yaşamanın insan üzerindeki etkisi zehir veya boyundurağa vurulmaya benziyor demiş.
Tıpkı bir ölüm işkencesi gibi demiş.
Bence çok haklı ve bir yerde diyor ki bazı anlarda iyi veya kötü olsun.
Her insandan nefret ediyordum.
Sanki her biri benim vaktimi çaldıkları halde ceza yemeyen hırsızlar gibiydi demiş.
4 Haziran 1855'te ileride eşi olacak Dimitriyana İseyev'e bir mektubu var.
Diyor ki bu arada kadın evli arkadaşlar mektup şöyle başlıyor.
Bana yoldan yazmış olduğunuz aziz mektuba binlerce teşekkür ederim.
Benim sevgili ve unutulmaz arkadaşım Maria Dimitriyana.
Umarım ki siz ve Aleksandr Ivanovic yani kadının...
kocası oluyor. Her ikinize de dostum dememe izin verirsiniz.
Burada gerçekten dostluk ve ben böyle kalacağımıza inanıyorum diyor.
Dostoyevski bu çiftle baya bir samimiymiş arkadaşlar.
Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyormuş.
Sonra onlar başka bir yere gidiyorlar ve Dostoyevski oldukça yalnız kalıyor.
Çünkü onlara çok alışmış.
Her gün beraberler neredeyse ve onlar gittikten sonra kahroluyor.
Hatta diyor ki her ikiniz de bana kardeşim gibi davrandınız.
Evinizde kendimi evimdeymişim gibi hissettim.
Alexander Ivanovic bana kendi kardeşine göstermiş olduğu yakınlığın daha fazlasını gösterdi.
Kadın için şöyle diyor. Bana kız kardeş gibi davrandınız.
Zira en iyi erkek bile Bir kütükten farksızdır demiş.
Erkeklere odun demiş Dostoyevski.
Kadın yüreğinden, kadın şefkatinden, kadın merhametinden, kadın sevgisinden, kendi duygusuzluğumuz yüzünden çoğu zaman haberimiz yoktur.
Farkına bile varmayız bunun.
Ben bütün bunları sizde buldum diye de eklemiş.
Şu sözü çok hoşuma gitti arkadaşlar.
Diyor ki son defa kalbim öylesine şekillendi ki bütün değer verdikleri köklü olarak büyüyor içinde ve söküldüğü zamansa bunlar çok büyük yaralara, acılara sebep oluyor
demiş. Yani birilerine bağlanıp sonra onlardan kopmak gerçekten bu kadar güzel anlatılabilirdi.
Ocak 1856'da yazar olan arkadaşı Apollon Nikolayevic'e yollamış olduğu mektubunda onu unutmadığı için ona teşekkür ediyor ve diyor ki bunca sene sonra insanın demek istediklerini 50
sayfa yazsa bile anlatması imkansız.
Şimdi buraya dikkat. Demiş ki insan Ağzından çıkacak söze sahip olmayı, karşındakinin yüzünü okuyup yüreğinin sesini dinlemelidir.
Karşılıklı söylenen açık bir söz, yüzün yüzü okuması, düz iğnelerce sayfa yazmaktan çok daha etkilidir demiş.
Ne kadar doğru bir tespit.
Bu sıralar Ölüler Evinden Anılar kitabını yazıyor Dostoyevski ve bir yerde mutluydum ve yazamıyordum demiş.
Hani geçen Gel Hayattan Konuşalım diye bir bölüm yapmıştım ya orada Muratan Mungan diyor ya insan mutluyken yazamaz, yaşar diyor.
Aynı onun gibi. Ve diyor ki cezaevinden çıktığım zaman fikirlerim hazır olmakla beraber bir türlü yazmaya başlayamadım.
Yazamıyordum. Hayatıma girmekte çok gecikmiş bir durum.
Sanki bir tesadüf nihayet aldı götürdü beni.
Sarhoş etti. Mutluydum ve yazamıyordum.
Sonra acıyı ve kederi öğrendim.
Her şeyim olan bir şeyi kaybettim demiş.
Her şeyim olan bir şeyi kaybettim.
Gelecekteki karısı için demiştir bunu.
Arkadaşının eşi için yani aşık olduğu kadın.
Ve bu sıralar Amcanın Düşü diye bir romanı var ona başlıyor.
Baş kahramanın birçok yönden kendisine benzediğini söyler.
Amcanın Düşü romanındaki baş kahramanın.
Ve kahramanını çok sevdiğini söylüyor bu romandaki baş karakter için.
Oldukça komik bir roman. Ve bu mektubunda Tosto'yu çok beğendiğini söylemiş arkadaşlar.
Ve diyor ki sanıyorum ki Tosto'yu.
için fazla bir şey yapamayacak demiş fakat büyük yanılmış.
Ve yine bu mektubun da evlenme planları içerisinde olduğunu söylüyor.
Siyasi bir suçlu olarak artık affedilmesini, romanlarının basımına izin verilmesini istiyor.
Bu yazar arkadaşına yazmış olduğu mektupta ve o kadar utana sıkıla ezilerek yazmış ki bu rica mektubunu.
Defalarca beni yanlış anlamayın diye eklemiş.
Yani çaresizliği gerçekten çok belli oluyor.
Gelelim 31 Mayıs 1958 arkadaşlar.
Bir gazetede yazması için Dostoyevski teklif alıyor ve kardeşine yazmış olduğu mektupta.
Gazetenin ona 500 ruble vereceğini belirtmiş ve bu mektuptaki en önemli detay şu.
Sibirya'yı terk edene kadar roman yazmamakta kararlıyım diyor Dostoyevski.
Ve sonra yazacağı kitabın konusundan bahsederken kitabın konusu gerçekten çok güzel diyor.
Kahramanına gelince bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi diyor.
Kim o kahraman? Tahmin ettiğiniz gibi suç ve cezanın Raskolnikov'u arkadaşlar.
Bunun için ne kadar sabırla ve azimle çalıştığını söylemiştir.
Diyor ki inan bana her şeyde en başta çalışma gelmektedir.
Devasa bir çalışma.
İnan bana... Pushkin'in o zarif ve akıcı şiirleri birkaç satır geçmemekle beraber bu zerafet ve akıcılığını şairin devamlı bunlar üzerinde çalışmasından almıştır.
Sarsılmaz ve değişmez bir gerçektir bu.
Gogol ölü canlarını tam 8 yılda yazdı demiş.
Yani burada çok iyi bir eser meydana getirebilmek için oldukça sıkı bir çalışmanın gerekliliğini vurguluyor.
Ama eserini düzeltmeden yazmış olduğu için korkunç zevksizliklere düştüğünü de belirtmiş ve diyor.
ki işin aslı sizler ilham ile çalışmayı birbirine karıştırıyorsunuz.
Oysa ki ilham artistin ruhunda birdenbire doğan bir duygu ve heyecandır.
Örneğin ben aklıma gelen bir olayı oturup hemen kafama ilk doğduğu şekilde yazar ve bundan da büyük bir zevk duyarım ve sonra bunlar üzerinde aylarca yıllarca yeni çalışmalar yaparım
demiş. Burada da aslında bir konuya açıklık getiriyor Dostoyevski fark ettiyseniz.
Hani dedim ya kumar borçları yüzünden 29 9 günde yazmış olduğu kumarbaz kitabı var diye.
Burada görüyoruz ki aslında önceden kafasında kurmuş, tasarlamış.
Ondan sonra üzerine çalışmış bence bu kitabın.
Çünkü övdüğü şey bu Dostoyevski'nin.
Hızlı eser verenleri beğenmiyor.
Yani uzun süreler üzerinde çalışmak gerektiğini söylüyor eserlerin.
8 Mayıs 1959'da kardeşine şöyle bir itirafta bulunuyor.
Ben Turganyev kadar iyi yazamıyorum ama aramızdaki fark o kadar da büyük değil.
Ben zamanla onun kadar...
iyi bir yazar olabileceğimi ümit ediyorum.
Hızlı yazma konusuna yine bir açıklık getiriyor.
Diyor ki Turganyev 2000 ırgatı olan bir toprak ağası olduğu halde bölüm başına 400 ruble alıyor.
Ben fakirim diyor ve ben para kazanmak için çok çabuk ve çok acele yazmak zorundayım ki bu yaptığım her işi berbat etmeme sebep oluyor diyor.
1 Eylül 1863'te baldızının kız kardeşine yazmış olduğu mektupta sevgili Varvara Dimitriyevnam diye başlamış mektuba.
Paris'e yerleşmiş burada bundan bahsediyor ama çok uzun kalmak istemediğini söylüyor.
Çünkü Paris'i sevmemiş hatta Fransızları çok iğrenç kişiler olarak tanımlıyor bu mektupta.
Şehirde diyor çok iyi şeyler var işte meyveler, şaraplar, gezilecek bir sürü yer var.
Ama diyor bütün bunlar bittikten sonra çok korkunç bir sıkıntı basıyor insanı diyor.
Ve bu mektubunda bir sır veriyor arkadaşlar.
Diyor ki... Buraya gelirken yolumun üzerinde bulunan Wiesbaden'a uğradım.
4 gün kaldım ve tabiatıyla rulet oynadım.
Ne dersin bu işe?
Kaybetmedim, kazandım.
Ufak tatlı bir kârım oldu.
Çok kazanamadım ve bunu sakın hiç kimseye söyleme diye de eklemiş mektubunda.
Dostoyevski kumara karşı koyamadığını defalarca yazmış.
Sonraki mektuplarında hırsına yenik düştüğünü yazmış.
Bu arada artık ikinci eşi var ve onu severek beraber olmuş onunla Grigovna.
Hatta onun için diyor ki benim koruyucu meleğim.
Çok derin bir kişi diye bahseder mektuplarında.
Onu da kumar yüzünden sefalete sürüklediğini söylüyor.
Hatta kadın elbiselerini bile rehine bırakmış kumar borcu yüzünden.
Dostoyevski'ni bayağı çekmiş.
Turganyev ile dostlukları bitiyor arkadaşlar.
Çünkü Turganyev bir Rus gibi değil Alman gibi davranıyor.
Bu da Dostoyevski'yi çileden çıkaran bir şey.
Bayağı bir atışıyorlar bunun üzerine.
Dostoyevski Almanlar için bunlar diyor çok adi, çok dolandırıcı, rezil insanlar diyor.
Avan tabakası diyor. Ve bizimkilerden çok daha kötü ve çok namussuz insanlar diyor.
Budalalar diyor Almanlar için.
Turganyev de diyor ki ben kendimi Rus gibi değil bir Alman olarak görüyorum.
Böyle kabul ediyorum ve bundan da gurur duyuyorum diyor.
Bugünden sonra ikilinin bütün bağları kopuyor arkadaşlar ama Dosto bu mektubunda onu aslında gerçekten hiç sevmediğini itiraf etmiş.
Çok kibirli biri diyor Türgenyev için hatta onun bir vatan haini olduğunu söylüyor.
Habire Rusya'ya hakaret ediyor diyor.
Dostoyevski tam bir Rus arkadaşlar.
Bunu söylemiş mektuplarından birinde.
Hatta yurt dışında yazamadığını, konsantre olamadığını söylüyor.
İlle de memleketim diyor.
Ve Rusluyla da oldukça övünen bir insan.
Hastalığı yüzünden başka ülkelere gitmek durumunda kalıyor.
İşte havası suyu iyi gelir diye tıpkı Nietzsche gibi.
Ama hiç de mutlu değil oralarda.
Bir de bütün bu mektuplardan varmış olduğum bir kanı var.
Yani bir insan her mektubunda para ister mi ya?
Borç ister mi? Adam borç istemeden ağzını açmamış resmen.
Ve hep borçlu. Ve önceleri gerçekten durumu yoktu ama sonraları işte bir şöhrete kavuştu, paralandı, onlar da gitti, kumar yüzünden beş parasız kaldı.
Hayatı hep böyle para sorunlarıyla geçmiştir.
Bir de çok yüzü gülmedi ya Dostoyevski'nin biliyorsunuzdur belki çocuğunu da kaybetti 3 aylıkken zatürreden hayatını kaybeden bir çocuğu var Sonya adında ona da çok üzülmüştür hatta 18 Mayıs 1868'de arkadaşına
yazmış olduğu mektupta yeni doğan bebeğinin vefat haberini veriyor ve onun için demiştir ki o zavallı küçük sevgili yaratık daha 3 ayını dolduramadığı halde benim için kendine has özellikleri kişiliği
olan birisiydi daha yeni başlamıştı bu hayata beni tanıyıp sevmeye ne zaman yakınına gitsem daima gülümsüyordu bana.
Şimdi gelmişler beni teselli edip muhakkak başka çocuklarımın olacağını söylüyorlar.
İnan bana eğer Sonya'nın hayatta kalabileceğini temin etseydim onun yaşaması için çarmıha gerilerek ölmeye çoktan razı olurdum diyor.
Dostoyevski'nin tatmadığı acı kalmamış gördüğünüz gibi.
Bugünlük anlatacaklarım bu kadar.
Dostoyevski'nin dediğim gibi bir biyografisi gelecek ama ondan önce bu mektupları sizlerle paylaşmak istedim.
Dostoyevski diyor ki etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz.
Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile.
kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar öylece ortada kala kalırız diyor.
O senelerce öylece ortada kalıp gerçek hayatla yüzleşip gelip bunu bize anlatan gerçek bir edebiyatçıydı.
Dostoyevski olmasaydı dünya edebiyatı eminim çok eksik kalırdı.
Cambly Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın. Bu hafta sonu yepyeni bir bölümle tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
