
TAFT Coffee Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: Tıklayınız * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "TAFT Coffee" hakkında reklam içerir*
Transkript
Taft Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Gerçekten ben Merve.
Sesim gitti arkadaşlar. Sabah boyu uyandım sesim yok.
Ve sesimin olmadığını nasıl fark ettim?
Whatsapp'ta arkadaşıma sesli mesaj atacaktım.
Hani eskiden şey vardı ya böyle bilinmeyen numaralar arayıp nefesini dinletirdi falan.
Öyle bir ses kaydı gönderdim.
Şu şekilde falan diye.
Neyse şu an bu gelmiş hali idare edin.
O zaman kahveleriniz hazırsa başlayalım.
Ben hemen kahvemi aldım.
Tabii ki de taft kahve içiyorum.
Az sonra size ondan bahsedeceğim bu harika kahveden.
Bugün adeta 21.
yüzyılın hastalığı salgını gibi bir konu var.
Onu konuşacağız. Dikkat çalınması arkadaşlar.
Bir türlü odaklanamıyorum.
Adeta ekranlara hapsoldum diyenler buraya.
Çünkü çoğumuz aynı dertten muzdaribiz biliyorum.
Gerçekten bir türlü konsantre olamıyoruz.
Hatta şunu sorayım size.
Şöyle bir kenara çekilip hiç aralıksız, kesintisiz, pür dikkat.
En son ne zaman kitap okudunuz bu şekilde?
Ya da ne zaman film izlediniz?
Kendinizi tam anlamıyla izlediğiniz veya okuduğunuz şeye verdiğiniz son anı soruyorum.
Aynı anda 30 iş yapmaya çalışıyoruz ve bir bakıyoruz birini bile düzgün yapamamışız ve Johan Hari bu konuyu çalınan dikkat kitabında o kadar güzel anlatıyor ve aktarıyor ki zaten kendisi çok önemli bir gazeteci
ve mesleği gereği olsa gerek çok derin araştırmalar yapmış.
Senelerce bu işe kafa yormuş, uzmanlarla görüşmüş ve kaybettiğimiz bu süper gücümüzü yani dikkatimizi nasıl yeniden kazanabiliriz buna akıllıca çözümler sunuyor ve dikkatimizi
darmada... neden faktörleri tespit ediyor.
Bugün sizlerle onları paylaşacağım.
Ve araştırmaları sırasında Moskova'dan Miami'ye dünyanın dört bir yanını dolaşarak odaklanma konusunda uzman olan 200'den fazla bilim insanıyla görüşüyor.
Testler, deneyler, araştırmalar var bu çalışmada.
Dikkatimizi çalan uygulamaların aslında bu silikon vadisindeki o yaratıcıları var ya onları da mercek altına almış.
Bu da çok hoşuma giden bir detay.
Acaba onlar bu durumda muzdarip mi?
Bunları konuşacağız. Ezberce okul sistemi işte çocukların artık sokakta oynayamamalarına kadar pek çok konuya değiniliyor.
Ama bütün bunları yaparken kendinden, kendi hikayesinden, kendi dikkat dağınıklığından yola çıkışı gerçekten harika.
Daha samim. yıkılıyor bu hikayesini.
Şimdi günümüzde ortalama bir ofis çalışanı bile bir işe 3 dakikadan fazla odaklanamıyormuş arkadaşlar.
Düşünebiliyor musunuz? Ve bugün çocuklarda çok ciddi dikkat sorunları görülüyor biliyorsunuz.
Geçmişe nazaran neredeyse 100 kat artmış durumda ve Johan'ın yaşadığı bir olay aslında onun bu alana yönelmesini sağlıyor.
Derin araştırmalara girmesine sebep oluyor.
Daha doğrusu vesile oluyor demiş olayım.
Beni de çok etkiledi açıkçası bu hikaye biraz da güldüm.
Şöyle Johan'ın bir vaftizoğlu var ve 9 yaşından beri oğlu Elvis Presley hayranı ve neredeyse böyle takıntı derecesinde bir hayranlık bu.
Johan bir gece oğluna diyor ki Elvis'in yaşadığı yere gidelim mi?
Seni oraya götüreyim mi Graceland'e?
Oğlu çok seviniyor falan böyle havalara uçuyor.
Gerçekten götürür müsün baba diyor.
Tabii ki götürürüm diyor ama yalan.
Çünkü çocukların aslında bir isteğinin ertesi gün başka bir isteğe dönüştüğünü biliyor bir baba olarak.
Hatta hemen unuttuklarını biliyor.
Bugün istediklerini yarın unutuyorlar.
Hani o yüzden yalandan götürürüm diyor.
Sonra gerçekten de unutuyor çocuk ve aradan 10 yıl geçiyor.
Bu süreçte oğlu 15 yaşında okulu bırakıyor.
19 yaşındaysa artık gününün neredeyse tamamını iPad'inin, iPhone'unun başında dizüstü bilgisayarının başında geçirmeye başlıyor.
Hayatı artık böyle WhatsApp'tan, Instagram'dan ve YouTube'dan ibaret.
Her şeyi Snapchat hızında yaşıyor ve bir gün Yohan onunla sohbet etmek istediğinde bir türlü onun ilgisini çekemediğini fark ediyor.
Bütün bunlardan dolayı ama diyor ki hani dürüst olmak gerekirse ben de öyleydim diyor.
Benim de gözüm sürekli telefonumdaydı.
Sonra birden az önce bahsettiğim o Graceland hikayesi geldi aklıma.
Elvis Presley o sözüm geldi aklıma diyor.
Ve çocuğa dönüp diyor ki hadi diyor yıllar önce sana verdiğim sözü tutayım.
Kalk diyor Graceland'e götüreyim seni.
Ama bana diyor bir söz vereceksin.
Asla ama asla orada o telefonuna bakmayacaksın diyor.
Telefonunu otelde bırakacaksan götüreceğim seni diyor.
Oğlu da kabul ediyor ve gidiyorlar.
Graceland'e gittiklerinde orada canlı bir rehber yok.
Böyle ellerine bir iPad veriliyor gelenlerin.
Kulaklık takıyorlar. Sanal rehber eşiğinde geziliyor.
Ve iPad böyle işte sizi...
Yönlendiriyor sağa dönün sola dönün bu şekilde yönlendiriyor ve girilen her odanın hikayesini anlatıyor işte iPad üzerinden dinliyorsunuz.
Herkesin gözü tabii ki de nerede o ekranlarda ve o an çok enteresan bir şey oluyor.
Buna çok güldüm ben ama aslında trajikomik güldüğüm şey.
Kanadalı bir çift var o sırada işte ellerinde iPad'leri adam karısına dönüp diyor ki.
Tatlım diyor şuna bak harika ekranın soluna kaydırınca odanın solunu sağa kaydırınca da sağını görüyorsun diyor.
Yani tabii Yohan bunu şaka falan zannediyor ama bir bakıyor gerçek gerçekten bu yaşanıyor.
Tabii hemen çiftin yanına gidiyor ve diyor ki pardon diyor eski moda bir kaydırma şekli var onu da uygulayabilirsiniz diyor.
Tabii böyle meraklı gözlerle bakıyorlar nedir acaba diye.
Başınızı çevirmek diyor ya inanabiliyor musunuz?
Onlarca yol tepip gelmişler ama bedenleri orada sadece zihinleri iPad'in içerisine hapsolmuş bir durumda.
Sonra Yohan oğluna dönüp bakıyor ve bir görüyor ki yine elinde cep telefonu yine Snapchat'te takılıyor ve o anda Yohan şunu fark ediyor.
Buraya dikkat sorunumuzdan kaçmak için gelmiştik buraya ama...
Gördüm ki bundan bir kaçış yolu yok.
Çünkü o sorun her yerde ve bize ne olduğunu anlayabilmemiz için benim bunu araştırmam gerekti diyor.
İşte bugün bu araştırmaları konuşacağız arkadaşlar tek tek.
Şimdi birinci nedenle başlayalım.
Birinci neden hızın, geçişlerin ve süzme faaliyetlerin artışı.
Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg yakın zamanda yayınlanan bir fotoğrafı vardı belki görmüşsünüzdür.
Fotoğrafta böyle herkes sanal gerçeklik gözlüğü takmış ve sadece Mark'ta...
gözlük yok. Dikkat ettiniz mi?
Ve diğerlerine bakarak gülümsüyor fotoğrafta.
Asıl gerçekliğin içinde olan tek kişi o Mark Zuckerberg.
Yani bunu yaratan kişi. Bu fotoğraf gerçekten çok çarpıcı.
Çünkü dikkat becerimizin karşı karşıya olduğu tehlikenin yaratıcılarından biri o.
Ve gayet her şeyin farkında üst sınıftan biri.
Diğer tarafa bakıyorsunuz o sanal gözlüklüler.
Dikkati çalınan grup değil mi?
Geride kalanlar. Sanal gerçeklikte yaşayanlar.
Hatta ben geçenlerde Instagram'da paylaşmıştım.
Belki görmüşsünüzdür. Yine Mark Zuckerberg'in bir fotoğrafı.
Ailesini paylaşmış çocukları karısı ve kendisi aile fotoğrafı.
Çocuklarının yüzünü kapatmış.
Yani çok enteresan değil mi?
Herkes boy boy çocuklarının fotoğrafını yayınlarken bunun yaratıcılarından biri bu şekilde bir fotoğraf paylaşıyor.
Bence bunu bir düşünelim derim.
Şimdi sanal gerçeklikte yaşayanlar dedim.
Sürekli ekranı kaydırıp geçiş yapıp duruyoruz değil mi?
Bunu yapıyoruz gün içerisinde.
İşte Reels izliyoruz bilmem ne vesaire yapıyoruz.
Bu bizim odaklanma becerimizi aşındırıyor.
Üç yoldan aşındırıyor. İlkine geçiş maliyeti etkisi deniliyor.
Şimdi şöyle mesela çalışırken bir yandan gelen mesajlara bakıyorsunuz.
Ya da işte ne bileyim maillerinizi okuyorsunuz falan.
Bunları yaptıktan sonra o giden dikkatiniz var ya.
Hani bir yanda onu yapıp bir yanda bunu yapıyorsunuz ya.
O giden dikkatinizi yeniden kazanma süreniz kaç dakikaymış biliyor musunuz?
23 dakika sürüyor.
Korkunç. Korkunç gerçekten.
Zaten kolektif dikkat aralığımız yıldan yıla gitgide daralmış.
Mesela Twitter'ı incelemişler.
2013 yılında en çok konuşulan başlıklar yani trend topikler maksimum 17,5 saat orada kalmış TT'ye olup 2016'da bu süre...
11,9 saate düşmüş.
Bakın bu çok önemli bir veri.
Sonra diğer önemli sosyal mecralara bakmışlar.
Orada da durum aynı. Her 10 yılda konuların gündeme yerleşmesi ve gündemden düşme hızı gitgide artmış.
Ve bu sadece internete özel bir durum değil.
İnternet bu süreci daha da hızlandırmış.
Yani artık böyle sıkılıp konudan konuya geçme hızımız var ya bu çok kısa sürüyor arkadaşlar.
Yani bir konu hakkında eskiler daha uzun uzadı ya kafa yorarken bizler dikkatimizi hemen oradan çekip başka bir yere veriyoruz.
Olay bu. Odaklanma süremiz kolektif olarak yıldan yıla düşmüş.
Peki neden? Çünkü enformasyon arttıkça enformasyon konuşamadı.
Enformasyon arttıkça insanların o enformasyonun tek bir parçasına odaklanabilecekleri zaman da o kadar daralmış.
Yani bundan 100 yıl önce haberlerin yayılması biliyorsunuz çok zaman alıyordu ama şimdi öyle mi?
Biz resmen o enformasyona boğuluyoruz yani.
Yine bir araştırma gösteriyor ki 1986 yılında bir insanın televizyon, işte radyo, basın bunlar aracılığıyla bir insanın maruz kaldığı enformasyonun hepsini toplasak
günde 40 gazeteye tekabül ediyormuş.
Bakın 40 gazete. 2007 yılına baktığımızda 1986'da 40 gazete dedim.
2007 yılındaysa bu 174 gazeteye denk geliyor.
Yani şu an düşünemiyorum.
23 yılını yani korkunç bir sürat fark ettiniz mi ve bu sürat bizi nasıl etkiliyor şöyle bütün dünyayla böyle bağlantı halinde olduğumuzu falan zannediyoruz böyle bir yanılsama içerisindeyiz her
an herhangi bir konuda olan biten her şeyi öğrenebileceğimizi hissediyoruz halbuki buraya dikkat derinlik içinde gerekiyor Zaman gerekiyor değil mi?
Derinlemesine düşünmek gerekiyor.
İlişkilerimiz için bile bu geçerli.
Yani kendini adamak değil mi?
Derinleşmek, dikkat göstermek şart.
Ama biz ne yapıyoruz? Habire yüzeye çekilip duruyoruz.
Hatta bu aralar bana çok sık sorulan bir soru var.
Ona da değinmiş olayım. Sesim gidiyor git gide.
Bir yudum kahve aldım devam ediyorum.
Bu aralar bana çok sık sorulan bir soru var dedim.
Şu hızlı okuma meselesi.
Merve hızlı okuma yapalım mı?
Sen yapıyor musun? Tabii ki istesem bunu yaparım.
Eğitimleri var. Ama hiçbir zaman o eğitimi almadım.
İhtiyaç da duymadım. Neden?
Çünkü benim derdim hiçbir zaman şey olmadı.
Bir an önce o kitabı Facebook gibi okuyayım, tüketeyim.
Hemen diğerine geçeyim. Öyle bir şey olmadı.
Anlamak için okudum.
Anlamak istedim. Altını çize çize, düşüne düşüne.
Ki şu da var. Eski dikkatim, odağım yok.
Bunu fark ediyorum. Üzülüyorum bunun için.
Yani gitgide benim de aslında odağım düştü diyebilirim.
Hızınız arttıkça anlayışınız azalıyormuş arkadaşlar.
Hızlı okuyanların dikkatine ve hızlı okuyan insanların böyle karmaşık ya da zor metinlerden uzak durduğunu tespit etmişler.
Genellikle basit olanı tercih ediyorlarmış.
Hani bir Afrika atölyesi vardır ya o kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor diye.
Ben hızlı okuduğum zaman böyle hissediyorum.
O yüzden tercih etmiyorum. Orada işte yoga ile uğraşıyorsanız, meditasyon yapıyorsanız, tai chi yapıyorsanız bunları yapanların da odaklanmalarının daha iyi olduğunu söylüyor Yohan Hari.
Ben henüz meditasyona başlamadım ama benim odaklanmamın en büyük destekçisi tabii ki de canım kahvem.
Çalışırken masamdan asla eksik etmem.
Bazen sabah beşte kalktığım zaman böyle tam kendime gelemiyorum, odaklanamıyorum.
Bir kahve içiyorum hemen kafam açılıyor ama her kahvede kafa açmıyor bir arkadaşlar biliyorsunuz ki.
Son zamanlarda harika bir kahve keşfettim.
Termos bardağımda sürekli yanımda taşıyorum gün içerisinde hep benimle.
Dünyanın tescilli en yüksek kafeinli kahvesi.
Taft böyle uyandırmaya gücü yetmeyen sıradan kahvelere bir tepki olarak 2017 yılında kuruldu Taft.
Eminim şu an kahve müdavimleri tadını merak ediyorsunuz.
Taft'ın arka planında sayısız deneme böyle uzun süren eğitimler ve paha biçilemez bir emek var.
Yüksek kafeinde rahat içimli bir kahve taft, Gıda Tarım Bakanlığı'nın ve uluslararası geçerliliğe sahip İsviçre merkezli SGS laboratuvarının yapmış olduğu testler sonucu taft, Kilogram
başına 23,2 gram kafein oranıyla rakiplerinin çok ötesinde gerçekten dünyanın en yüksek kafein oranına sahip kahvesi olarak zirvede bulunuyor.
Ve %100 doğal bir şekilde kahve çekirdeklerinden üretiliyor taft.
Enerjisini de o çekirdeklerin kendine has yapısal özelliklerinden alıyor.
İçerisindeki kafein Taftın özel harmanıyla birleşince ortaya yüksek kafein ve yumuşak içimin mükemmel uyumu çıkıyor.
Kimyasal işlem yok arkadaşlar.
Dediğim gibi bu yüksek kafein kullanılan kahve çekirdeklerinin yapısal özelliğinden kaynaklanıyor.
Merve katkı maddesi var mı?
O da yok. %100 doğal bir kahve harmanı ve bu kahve harmanı yıllarca süren 25 farklı çekirdeği kullanıldığı kavrum denemelerinden sonra belirlenmiş.
O yüzden bu kadar lezzetli olması tabii ki tesadüf değil.
Büyük bir emek var arka planda.
Yoğun bir iş temposunda çalışıyorsanız, öğrenciyseniz, sporcuysanız gerçekten gözde kahveniz olacaktır.
Bu arada standart filtre kahvelerin kafein oranı %1 civarı.
Taftın kafein oranı son yapılan test sonucuna göre söylüyorum %2,32.
Yani bir kupa filtre kahveden alacağınız kafein 150 mg iken, Taft kahveden yapılmış bir kupa filtre kahvede bu miktar tam 350 mg.
Yani sıradan kahvelerden 2,5 kat daha güçlü.
Kahve deyince ilk aklımıza gelen isim kim?
Tabii ki kahve müdavimi Bazzak.
Kahve için der ki kahve mideye iner, fikirler harekete geçer, hatırlananlar dört nala yanınıza gelir, aklın mızrakları keskin nişancılar gibi atışa
geçer, mecazlar ortaya çıkar, kağıt mürekkeple dolar.
Kahve İnsanın müttefikidir der Balzac.
Bu arada çok hoşuma giden bir detay daha var.
Kahveyi optimum arama düzeyine ulaşması için bir süre dinlendiriyor taft ve sipariş sonrası hemen böyle öğütüp taze haliyle paketliyorlar.
Günlük kargolama yaptıkları için de kahveniz böyle mis gibi tap taze bir şekilde elinize ulaşıyor.
Biliyorsunuz kahvenin pek çok faydası var.
Kafein alımı odaklanmamızı maksimum düzeye çıkarıyor.
Daha hızlı algılamamıza ve düşünmemize yardımcı oluyor.
Açıklamalara bırakmış olduğum linkten dünyanın en yüksek kafeini kahvesi taftı hemen inceleyebilirsiniz.
Size şimdiden afiyet olsun diyorum ve odaklanmamıza geri dönüyorum.
İngiliz yazar Robert Cowley'in deyimiyle bu yaşadığımız dönem büyük hızlanma dönemi.
Gerçekten müthiş bir tabir.
Büyük hızlanma dönemi.
Sadece teknoloji anlamında değil.
Her şey hızlandı.
Yani 1950'lere kıyasla ciddi ölçüde daha hızlı konuştuğumuzu tespit etmişler.
Ve son 20 yıl içerisinde şehirdeki yürüme hızımız bile artmış.
%10'luk bir artış olmuş.
Önceden yapılan sokak röportajlarını bir izleyin derim.
Özellikle bu TRT yapımı olanları.
Gerçekten net bir şey.
şekilde görüyorsunuz. Gençler o kadar tane tane o kadar düzgün bir diksiyonla konuşuyorlar ki hatta genel olarak halkımız böyle TRT spikeri gibi konuşuyor.
Genci yaşlısa herkes çok güzel.
Şimdi kendime bakıyorum.
Bazen gerçekten böyle rap yapar gibi konuştuğumu fark ediyorum.
Nedenini bilmesem de. Belki ben de bu çağa hıza ayak uydurdum.
Bilemiyorum altan. Ve dünyaca ünlü sinir bilimci Earl Miller diyor ki beyin aynı anda sadece 1-2 düşünce üretebiliyor.
O kadar. Bakın 1-2 düşünce.
Yani biz aslında tek bir şeye odaklanabiliyoruz.
Bakın tek bir şeye. Bilissel kapasitemiz bu.
Çok sınırlı ve bu durum beynin temel yapısından kaynaklanıyor.
Yani değişmeyecek bir şey bu.
Ama biz bunu kabullenmek yerine kendi kendimize bir mit icat etmişiz.
Ve 3-5-10 şeyi aynı anda düşünmenin mümkün olduğunu zannediyoruz.
Ve aslında insanlar için düşünülmemiş olan bir terimi kendimize yoruyoruz.
Nedir o terim? Bilgisayar bilimcilerinin 1960'larda birden fazla işlemcisi olan yani iki veya daha fazla şeyi aynı anda yapabilen makineler icat edip bu makine gücüne vermiş oldukları at.
Nedir o? Multitasking değil mi?
Çoklu görev. İşte biz makinelerin yapmış olduğu bu şeyi multitasking'i kendimize uygulamaya çalışıyoruz.
Aynı anda 30 şey yapmaya çalışıyoruz.
Yani jonglör gibiyiz. Beynimizi böyle an be an görevden göreve geçirmeye çalışıyoruz.
Evet aynı anda çok iş yapmayı savunanlar da var biliyorum.
Ama öyle göre bu odaklanma becerimizi 3 yoldan aşındırıyor.
Birincisi geçiş maliyeti etkisi.
Hani dedim ya böyle bir iş yaparken telefonunuza baktınız sonra o işe geri döndünüz.
Beyninizin tekrar o işe odaklanma süresi 23 dakika.
Yani bu gerçekten korkunç.
İkincisi batırma etkisi deniliyor buna.
O şekilde işe geri döndüğünüz zaman hata yapma oranınız artıyor.
Üçüncü maliyeti ise yaratıcılığımızın azalması.
Yani bunlar çoklu görev yaptığımız zaman başımıza gelecek olan şeyler.
Bakın yaratıcılık da azalıyor dedim.
Yani bunu orta ya da uzun vadede fark ederiz.
Hemen fark etmeyiz belki. Çünkü yeni düşüncelerin, yeniliklerin ortaya çıkması için ne gerekiyor?
İşlemesi lazım değil mi? Harmanlaması lazım.
İşleyecek ki yeni yeni bağlantılar kurabilecek ve bize bunları sunabilecek.
Biz ne yapıyoruz? Ekranı kaydırıyoruz.
Ve kaydırıp durduğumuz ekranlar sonra bizim hayatımızı kaydırıyor ve biz bunun farkında bile değiliz.
Dördüncü bir bonus etki var.
Onu da anlatmadan geçmeyeyim.
Hafıza daralması arkadaşlar. Çoklu görev yaptığımız zaman hafızamız daralıyormuş.
Yani aynı anda iki iş yapanlar tek iş yapanlara göre çok daha az şey hatırlıyormuş öğrenciler.
Burası bence önemli.
Yani buraya kadar toparlayacak olursam görevler arasında geçiş yapıp durduğumuz zaman hızlı olduğumuzu zannediyoruz ama yavaşlamış oluyoruz.
Ve daha çok hata yapıyoruz.
Yaratıcılığımız gitgide azalıyor ve yaptıklarımızın maalesef ki daha azını hatırlıyoruz.
Ve bir araştırmaya göre ABD'de ortalama bir çalışanın dikkatinin kabaca 3 dakikada bir dağıldığı gözlemlenmiş.
Günümüzde ortalama bir ofis çalışanı çalışma zamanının %40'ında çoklu görev yaptığını zannediyor.
Halbuki az önce saymış olduğum 4 etkiye birden maruz kalıyor.
Ve yine bir araştırma gösteriyor ki ofiste çalışan çoğu kişinin normal günlerde 1 saat bile bakın 1 saat bile kesintisiz zaman bulamadığı ortaya çıkmış.
Bir başka çalışmada 136 öğrenciye bir sınav yapılıyor.
Aralarından bazılarının telefonları kapalı bazılarının açık oluyor ve açık olanlara aralıklarla mesaj gönderiliyor sınav esnasında.
Ve bu sınavdan %20 ila %30 arası o telefonu açık olanlar sürekli mesaj alanlar kötü sonuç alıyorlar.
Gerçekten çok önemli bir beyin gücü kaybı olmuş.
Yani iyi iş çıkarmak istiyorsak aynı anda Tek bir işe odaklanın diyor sinir bilimci Earl.
Aynı anda 30 iş yapan deyince aklımıza ilk gelen isim benim tabii ki Da Vinci geldi şu an aklıma.
Kanalımda podcast'ı var hatırlarsanız.
En kötü özelliği ne demiştim?
Başladığı işleri genelde yarım bırakır demiştim Da Vinci için.
Acaba dikkati çok fazla yerde olduğu için mi diye düşündüm Yohan Hari'den sonra.
Sizce öyle mi? Şimdi dikkat dağınıklığının en büyük sebeplerinden biri de tabii ki gürültü.
Bunu zaten biliyoruz. Ve Hari size daha önce uzun uzun anlatmış olduğum akış olayından da bahsediyor.
O podcast'ı çok sevmiştiniz.
Nasıl mutlu olunur akış teorisi bölümü.
O bölümü muhakkak dinleyin.
Çünkü şimdi tekrar anlatacağım ama orada geniş geniş anlatıyorum.
Şöyle kısaca odaklanmayla olan bağına değineyim bu akış teorisinin.
Bir tarafta bu sosyal medyayı bizi esir alacak şekilde tasarlayanlar var.
Bir tarafta da akışta kalanlar var.
Onlar çok etkilenmeyen kişiler bu olaylardan.
Neden? Çünkü onlar yaptıkları şeye zaten kendilerini böyle tamamen Tüm benlikleriyle kaptırdıkları için zaten full odaklı gidiyorlar.
Ve onların ilk amacı yaptıkları işte para kazanmak, takdir toplamak vs.
bunlar değil. Mesela gerçek bir ressam düşünün.
Picasso olsun. Sizce paraya mı ihtiyacı var Picasso'nun?
Gelmiş geçmiş en başarılı ressamlardan ama ona rağmen resim yapmadan geçen tek bir günü bile yoktu.
Zaten Guinness rekorlar kitabına girdi.
En üretken sanatçılardan biri.
Derdi ne Picasso'nun?
Sizce takdir beyni toplamak mı?
Para mı? Zaten var. Bunlara ihtiyacı yok ki.
Sadece varoluşunu gerçekleştirmenin hazzını yaşıyor.
Yani akışta bu.
Saatlerce bir odada tam konsantre bir şekilde resim yapıyor.
Ya da Stefan Zweig bölümünde anlatmıştım sanırım bu hikayeyi.
Zweig heykeltıraş Rodin'in yanına gidiyor ve saatlerce Rodin'i izliyor heykel yaparken.
Ve birkaç saat sonra Rodin, Zweig'in orada olduğunu fark ediyor ve şaşırıyor.
Sen diyor ne zamandır buradasın ya görmedim seni.
Yani o kadar büyük bir vejd halinde böyle kendini öyle bir kaptırmış ki bütün ruhuyla heykel yapıyor.
Akış bu işte arkadaşlar bana sorarsanız.
Yani akıştayken zaten...
Tam konsantre, tam odaklı oluyoruz.
Ama önemli olan şu, sizi akışa sokan şeyi biliyor musunuz?
Onu da şöyle bulabilirsiniz.
Size milyar dolarlar verilse ve deseler ki artık ömür boyu hiçbir şekilde çalışma derdiniz, tasanız yok.
Ömür boyu size yetecek paranız var hatta sülalenize.
Sabah sizi o yataktan şevkle kaldıran şey ne olurdu?
Bu soruya vereceğiniz cevap çok önemli çünkü belki de yaşam amacınız bile bu olabilir.
Ya da o kadar paraya rağmen yine ne yapmayı sürdürürdünüz zevkle ve şevkle?
Belki şu anda yaptığınız şey.
Yine devam edeceksiniz.
Demek ki doğru yerdesiniz.
Dünyaca ünlü starları düşünün mesela.
Korkunç zenginler değil mi?
Ama yine de o sahnedeler.
Şey demiyorlar tamam ya ben zaten çok zengin oldum hadi bakalım gidiyorum demiyorlar.
Hala deliler gibi o dans provasından o sahne şovuna günde böyle 20 saat falan çalışıyorlar.
Sizce para için mi ya?
Hiç zannetmiyorum. Çünkü akıştalar ve akıştayken zaten zaman mefhumumuzu her şeyimizi kaybediyoruz.
İşte paraymış pulmuş vesaire.
Hiçbir şey umurumuzda olmuyor.
Tamamen o andayız.
Peki Merve ben bu akışı nasıl yakalarım?
Şimdi öncelikle açık seçik tanımlanmış bir hedefiniz var mı arkadaşlar?
Tek bir görev lütfen bir tane olsun.
İkincisi bizim için gerçekten anlam taşıyan bir şey var mı?
Anlam taşıyan bir şey olmalı akışa girmemiz için.
Şöyle ki mesela bir kurbağa düşünün.
Yemeyeceği bir taşa kıyasla yiyebileceği bir sineğe daha uzun süre bakar değil mi o kurbağa?
Çünkü taş o kurbağa için hiçbir anlam ifade etmez.
O yüzden Kurbanın odağı daima o sinekte olacaktır.
Böyle düşünün. Beynimiz de bizim için önem taşıyacak şeylerle ilgilenir.
Böyle, yaratılışı böyle. Yani dikkatiniz çok sık dağılıyorsa bir de olaya böyle bakın derim.
Belki de taşa bakıp duruyorsunuzdur.
Üçüncüsü ise becerilerimizin sınırında olmalı yapacağımız şey.
Yani becerilerimizi fazla aşmayacak şeyler yapmamız gerekiyor.
Seçtiğimiz hedef ne çok zor olmalı ne de çok kolay olmalı.
Yani eğer bizim için o hedef çok kolaysa çocuk oyuncağı gibiyse bir süre sonra zaten çok kolay yaptığımız için sıkılacağız.
Yani seçtiğimiz hedef biraz bizi zorlamalı ama ulaşılmaz da olmamalı dozunda olması gerekiyor.
Bu arada ekrana bakmak.
Ortalama olarak en az akış sağlayan faaliyetlerdenmiş bilginize.
Film izlemeyi falan kastetmiyorum anladınız siz.
Mihail Çiksen Mihail diyor ki iyi bir hayat için yanlış olan şeyleri hayatımızdan çıkartmak yeterli değil.
Olumlu bir hedef de gerekiyor.
Yoksa yola devam etmemizin bir anlamı kalır mı diye de sormuş.
Gelelim üçüncü nedene dikkat dağınıklığına.
Tabii ki fiziksel ve zihinsel olarak bitkiniz arkadaşlar.
Günümüzde Amerikalıların %40'ı kronik uyku eksikliği çekiyor.
Geceleri 7 saatten az uyuyorlarmış.
Ve ortalama uyku süremiz 1942'den bugüne dek günde 1 saat azalmış.
1 saat daha az uyuyoruz geçmişe nazaran.
Ve ortalama uyku süremiz %20 azalmış diyor Harry.
Bizde de durum aynı bence.
Ve az uyuduğumuz zaman lokal uyku denen şey gerçekleşiyormuş gün içerisinde.
İnsanlar böyle size baktığı zaman evet masanın...
aranızda çalıştığınızı görüyorlar ama resmen içinizden uyuyorsunuz.
Uyku eksikliği yetişkinlerde uyuşukluk yapıyor, çocuklardaysa hiperaktifliğe sebep olabiliyormuş ve uyku süremizden 2-3 saat çaldığımız zaman gece ayakta kaldığımızda yani gün
sonunda kanımızda 0,05 oranında alkol varmış gibi tepki vermeye başlıyormuşuz.
Çok enteresan. Ben dün 2.30'da yattım.
Saat böyle 5.45 gibi falan kalktım sabah.
Yani 2.30'da yatıp hiç uyumamışım.
Normalde 6-7 saat uyumaya çalışıyorum ama dün öyle bir şey.
şey oldu. Bu kadar az uyuduğum zaman gerçekten sarhoş gibi oluyorum ve bu çok sık olursa zaten bilissel performansım düşüyor.
Yani gereğinden az uyuyanların dikkat o daha zayıflıyor.
Bir de şu var uykuya daldığımız zaman beynimizde ve vücudumuzda aslında bir sürü faaliyet başlıyor.
Biz de zannediyoruz ki uykudayken böyle patates gibi yatıyoruz işte.
Hayır öyle bir şey yok.
Uyurken beynimizin, vücudumuzun yaptığı faaliyetler sayesinde ertesi gün aslında biz odaklanabiliyoruz.
Beyin ve vücut çalışıyor. Biz ertesi gün odaklanabiliyoruz bu şekilde.
Çünkü beyin gün içinde biriken atıklardan kendini arındırmaya çalışıyor biz uyurken.
Yavaş dalga uykusu esnasında daha fazla açılan...
Beyin omurilik sıvısı kanalları yoluyla beynimizde iki o metabolik atığı temizliyormuş.
Yani biz her gece uykuya daldığımızda beynimiz böyle suya benzer bir sıvıyla durulanıyormuş gibi düşünebilirsiniz.
Bu beyin omurilik sıvısı beynimizin tamamına yayılıyor.
Toksik proteinleri söküp dışarı atmak üzere karaciğere taşıyormuş.
Ve bu gerekli temizlik sürecinden geçmeyen beyin yani biz az uyuduğumuz zaman tıkanıyor.
Bunun sonucunda ne oluyor?
Konsantrasyon becerimiz azalmış oluyor.
Çünkü içeride toksik madde var.
Ben yatağa giriyorum ama benim uykum gelmiyor.
Neden diyenler? Çünkü bu aslında şöyle ekranlardan önce güneşin doğuşu ve batışıyla aslında insanlar uyuyor ve uyanıyordu değil mi?
Doğal bir ışık vardı. Doğal bir beden ritmimiz vardı ama şu anda fiziksel ışığa maruz kalıyoruz.
Neden? Çünkü akıllı telefon ekranları buna sebebiyet veriyor.
O yüzden diyorlar ki uzmanlar uyumadan en az 2 saat önce maruz kaldığınız o ışıkları lütfen azaltın.
Buna evimizin ışığı da dahil ama özellikle ekran ışıklarını kapatın diyorlar.
Hatta mümkünse uyuduğunuz odada telefon bulunmasın diyorlar.
Buraya kadar özetle yavaşlayın.
Aynı anda tek bir işe odaklanmaya çalışın.
Kaliteli bir uykunuz olsun.
Yatmadan önce en az 2 saat önce o akıllı telefonların ışığından uzaklaşmış olun dedim.
Şimdi dördüncü nedendeyim uzun süreli kaybolma.
Bu bence en can yakıcı olanlardan.
Çünkü artık derin okuma bile yapamıyormuşuz bunu fark etmişler.
Hatta dünyada kitap okuma oranı o kadar çok düşmüş ki arkadaşlar.
Şöyle söyleyeyim 2017'deki araştırmalara göre ortalama bir Amerikalı günde 17 dakikasını kitap okumaya ayırıyormuş.
5,4 saatini ekran başında geçirebiliyormuş ve yine çok etkilendiğim bir detay var okur yazarlık alanında profesörlük yapan bir araştırmacının gözlemi bu diyor ki kitap
okumak bizi belli bir şekilde okumaya alıştırır çizgisel bir şekilde kitap okuduğunuz zaman çizgisel bir şekilde bir süreliğine Tek bir şeye odaklanarak okuyormuşsunuz.
Ama ekrandan okuma yaptığımız zaman, o akıllı telefonların ekranı, bilgisayarlar vs.
zıplayarak okuyormuşuz.
Yani göz gezdirerek, tarama yaparak okuyormuşuz.
Ve uzun süre ekranlardan okumaya maruz kalınca aynı okuma şeklini, burası çok ömerli, fiziki kitap okurken de yapmaya başlıyormuşuz.
Bunu ben evet, ben dikkat ettim, yapıyorum.
Oldum olası ekrandan kitap okumayı sevmem.
İlla o kitaba dokunmam, temas etmem lazım.
Hunharca altını çizmem lazım.
O kitabı yemem lazım hatta.
Ve evet bence gerçekten haklı bir gözlem.
Kendim üzerinde denedim.
Gerçekten öyle gözüm oradan oraya sekiyor.
Ve yine bir çalışma gösteriyor ki ekrandan okuduğumuz kitapları daha az anlayıp daha az hatırlıyormuşuz.
Ama kitap fiyatları da maalesef altınla kapışıyor şu an ülkemizde.
O yüzden bir şey diyemiyorum.
Fiziki kitap okuyun diye ısrarcı olamıyorum.
Kitaplar bizi yavaşlatır.
Derin düşünmeye çeker.
ona kendisine zaman ayırmamızı talep eder.
Yani derin bir ilişki kurmak ister bizimle.
Sayfa sayfa tek bir şeye emek vermemizin kıymetli olduğunu hissederiz değil mi kitap okurken?
Diğer insanların nasıl yaşadığını, zihinlerinin nasıl çalıştığını düşünürüz.
Başka hayatları görürüz.
Dünyaya başka insanların gözlerinden bakarız.
Yani dünyamızı zenginleştiririz ve yine yapılan bir araştırma gösteriyor ki daha fazla roman okuyan insanların karşısındakinin duygu okumasını yapma konusunda daha başarılı olduğu tespit
edilmiş. Bazıları böyle roman düşmanı ya bana ne katacak işte Dostoyevski, Tostoy niye okuyayım?
İşte bu yüzden okumamız gerekiyor.
Çünkü bak ne dedim karşımızdakinin duygu okumasını yapma konusunda daha başarılı olduğumuz tespit edilmiş.
O yüzden dikkatimiz ve odamız için lütfen kitap okuyalım.
Mümkünse telefonumuz yanımızda olmadan yapalım bunu.
Beşinci neden zihin gezilmesinin aksaması arkadaşlar.
Modern Amerikan psikolojisinin kurucusu olan William James dikkatin ne olduğunu herkes bilir demiş.
Sizin dikkat tanımınız ne bilmiyorum ama ben Johan Hanen'in dikkat tanımını çok beğendim.
Diyor ki dikkat...
bir spot ışığıdır.
Hani böyle Beyoncé'nin sahnede tek başına belirdiği ve etrafınızdaki diğer herkesin sanki bir anda kaybolup gittiği andır diyor.
Çok güzel bir tanım bence.
İnsanın hayallere dalıp gitmesi aslında o kadar da kötü bir şey değilmiş.
Hani şey diye düşünürüz ya odaklanmadığımız zamanlarda beynimiz öyle hiçbir şey yapmadan boş boş oturuyor.
Hayır aksine gezintiye çıkıyormuş.
Gayet de aktifmiş bu gözlemlenmiş.
Hani bazen böyle çok parlak bir fikir hiç ummadığımız bir yerde saçma sapan bir anda gelir ya.
Evet tuvalette Türklerin genelde tuvalette gelir.
Ve şey denir yani.
Ben aslında hiç de şu an bu konuya kafa yormuyordum.
Aslında tam olarak bu.
Yani kitap okurken bir yandan hem böyle cümleleri tek tek okuyoruz ama bir yandan da Zihnimiz kendimizi verdiğimiz zaman tabii ki orada yazan şeyleri o zihnimiz arka planda kendi
hayatımızla ilişkilendiriyor değil mi?
Hayaller kuruyoruz falan sadece bir okuma yok orada bir sürü eylem var.
Ve sonra öyle bir an gelir ki o puzzle'ın eksik parçası bir anda tamamlanır arkadaşlar.
O yüzden bir kitabı okurken zihnimizin zaten gezinmesi lazım.
Çünkü eğer gezinmezse yeni bağlantılar kuramaz.
O yüzden tarihe dönüp baktığımızda pek çok önemli ilerlemenin odaklanma dönemlerinde değil zihin gezinmesi esnasında olduğunu görürüz.
Stresin az olduğu güvenli durumlarda zihin gezinmesi bir armağan, keyif veren böyle yaratıcı bir kuvvete dönüşebiliyor.
Ama maalesef stresli zamanlarda aksine bu bir işkenceye dönebiliyor.
Sırada 6. neden var.
Bizi takip edip yönlendiren teknolojilerin artışı.
Şimdi bir sihirbaz düşünün arkadaşlar.
Sihirbazlar aslında ne yapar?
Bizim odak noktamıza oynar değil mi?
İşte sosyal medyayı inşa edenlerin de bize yaptığı tam olarak bu.
Sihirbazlık gösterisi.
Odağımızı almak. Dikkatimizi manipüle etmek.
Bize kendimizi böyle özgür irademizde sanki bir şeyler seçiyormuşuz gibi hissettiriyorlar değil mi?
Bu arada Instagram'ın yaratıcıları bile bir ara saplantı halinde sürekli maillerine bakıyorlarmış.
Odaklanmalarını kaybetmişler.
Hatta şöyle bir sözü var.
Diyor ki dikkat dağınıklığı benim için çok önemli.
Çünkü hayatta zamandan başka bir şeyimiz yok.
Ama insanlar bir şekilde burada saatler kaybediyor diyor bu sosyal medyayı inşa eden kişi.
Sırf Google'ın değeri kabaca Meksika ve Endonezya'nın servetine eşit arkadaşlar.
Yani bizim dikkatimizin dağılmaması demek şu demek aslında bir petrol şirketine artık petrol kazası yapmayın ya demek gibi bir şey.
O yüzden biz ne kadar çok o ekranlarımıza bakarsak o kadar çok para kazanıyorlar.
Bizim beğeni ve ödül açlığımızı kullanıyorlar.
Çünkü gerçek dünyada orası kadar böyle sık like ve ödüllendirme mekanizması yok değil mi?
Sokağa çıktığımız zaman like like like like işte ödül ödül ödül böyle bir şey yok.
İşte bu açlık yüzünden biz bir doz daha retweet peşine düştüğümüz için ne oluyor?
Algoritmalar bizi en yakın dostumuzdan daha iyi tanıyacak kadar gelişti.
Yani bize özgü tetikleyicileri önümüze koyup koyup duruyorlar.
En zayıf noktamızı öğrenip tam oradan taarruza geçiyorlar.
Hani ayakkabı delisi misin?
Ha bir önüne ayakkabı indirimi falan düşüyor.
Neye zaafınız varsa ekranınıza o düşüyor.
Yani sen yeter ki...
Burada kal daha çok zaman harca değil mi?
Yedinci neden zalim iyimserliğin artışı.
Ünlü teknoloji tasarımcısı Nir Eyl kızıyla birlikte baba kız okunan kitaplardan birini okuyormuş.
Ve kızı ona işte kitapta yazan bir soru var onu yöneltiyor.
Diyor ki... Baba eğer istediğin güce sahip olabilseydin hangisini seçerdin diye soruyor ve tam bu soruyu düşünürken nire bir mesaj geliyor ve o an kızıyla birlikte orada olmak yerine
telefonuna bakmaya başlıyor.
Telefondan başını kaldırdığında ise artık kızının orada olmadığını fark ediyor.
Çocukluk çocuklarla anne babaları arasındaki ufak bağlantı anlarından oluşuyor ve bu anları kaçırdığımız zaman bir daha asla geri dönüşü olmaz diyor Yohan.
Nir de diyor ki telefonuma gelen şeyin yani mesajın kendisinden daha önemli olduğu mesajını almıştı kızım diyor.
Bu da önemli bir nokta bence.
Bu arada Nir de bu sosyal medyayı inşa eden ekibin içerisinde yer alıyor.
Yani kendi kazdığı kuyuya kendi düşmüş diye yorumluyorum ben bunu.
Kendi kızı iPad saati diye bağırıyormuş düşünün artık.
Yani benim de bir çözüm bulmam gerek demiş.
Ve diyor ki neden bunları zorlantılı biçimde kullanmak istiyoruz?
Buna yol açan sebebi bulsun herkes.
Yani nedenini en iyi aslında kendimiz biliyoruz.
Hangi rahatsız edici duygumuzdan kaçmak için soluğu buralarda alıyoruz?
Bunu bir cevaplayalım. Zalim iyimserlik dedim.
Bunun derin nedenleri aslında içinde yaşadığımız kültürde olan büyük sorunların işte depresyon, bağımlılık gibi bunlar karşısında insanlara iyimser bir dille basit bireysel çözümler sunulması.
İşte çok sınırlı bir çözüm ve başarısız olduğu zaman kişi ne yapacak?
Kendini suçlayacak. Kurban kendini suçlayacak.
Yani sorun sistemde değil bende gibi oluyor aslında.
Johan da diyor ki sahici bir iyimserlik lazım hepimize.
Bunu da bireysel olarak değil hep birlikte halledeceğiz.
Ama nasıl? Karşımızda çok büyük dev şirketler var.
Yani bizim çalınan dikkatimiz onların sizce umrunda mı?
Asla değil. Çözüm önerisi için çevrim içi hareketlerimizi böyle an ve an takip eden sonra da bunları satanlara hükümetlerin yasaklar getirmesi gerektiğini söylüyor.
Ve bunun temelden insan hakları ve demokrasiye aykırı olduğu söyleniyor.
Yani gözetim kapitalizmi yasaklansın diyor.
Gözetim kapitalizmi.
Bu çok hoşuma gitti. Gerçekten çok iyi bir tanım.
Gelelim 8. nedene.
Stres artışı tabii ki ve onun tetiklemiş olduğu uyanıklık hali.
Finlandiya'da merkez ve sağ partilerden oluşan bir koalisyon hükümeti 2017 yılında bir deney yapmaya karar veriyor ve herkese her ay garantili böyle ufak temel bir gelir sağlayalım.
Böyle bir fikir ortaya atılıyor ki bu zaten hep konuşulan bir şeydir.
Yaşı 25 ila 58 yaşlarında böyle rastgele 2000 vatandaş seçiliyor.
Onlara önümüzdeki iki sene boyunca her ay diyorlar size 560 euro vereceğiz diyorlar.
Hani hiçbir şey talep etmeden karşılıksız veriyoruz bu parayı ve dediklerini de yapıyorlar.
Aslında bu bir araştırma ve sonuç ne oluyor biliyor musunuz?
Bu insanların dikkat ve odaklanmalarında bayağı bir artış olduğu gözlemleniyor.
Nedeni tabii ki para sorunlarına konsantre olmamaları artık hani maddiyatı düşünmeyince tabii ki insan.
Başka şeylere de kafa yormaya başlıyor.
Odaklanmaları artıyor. Peki dünyada kaç kişi şu an böyle hissediyor?
Mesela siz hissediyor musunuz?
Yani stresi azaltan her şey dikkatimizi arttırıyor arkadaşlar.
Stresi azaltan her şey dikkatimizi arttırıyor tekrar ediyorum.
Şöyle ki şimdi internet 90'ların sonunda ortaya çıktı.
Tam da böyle orta sınıfın çökmeye başlayıp maddi güvensizliğin yükselişte olduğu o dönemde.
Ve artık daha az uyuduğumuz bir zaman diliminde ortaya çıktı.
Ve böyle bir toplum da ortaya çıktı.
Böyle bir toplum var, stresli bir toplum var.
Dikkat dağınıklığına karşı koymak da daha da zorlanacak bir toplumun içerisine geldi o internet.
Yani bizim manipüle edilmemiz zaten çok kolaydı.
Bir de çok çalışma meselesi var.
Çalışma süremiz 1969'lara oranla, tam zamanlı iş olarak görülen süreye, yılda bir ay daha eklenmiş kadar artmış.
İnanabiliyor musunuz? Yılda bir ay ekstra çalışıyoruz artık.
13 ay çalışıyormuş gibi. Ve çalışma saatlerimizin artışı da dikkat dağınıklığımızı tabii ki arttırmış.
Şimdi stresli anlarımız için verilen harika bir örnek var.
Onu anlatmak istiyorum. Şöyle düşünün.
Bir ormanda yürüyorsunuz ve karşınıza bir anda çok kızgın dev gibi bir ayı çıktı.
Tamam mı? Size saldırmaya hazırlanıyor.
Çok kızmış böyle. O anda şunu düşünür müsünüz?
Acaba kiramı nasıl öderim ya?
Bunu düşünür müsünüz? Hayır değil mi?
Beynimiz o anda bunları dert etmeyi anında bırakır ve sadece sadece o tehlikeden kaçmaya odaklanır.
Tamam diyelim ki kurtuldunuz, başardınız.
Peki bu ayı haftada 3 gün karşınıza çıksa?
Yani artık böyle ne olur aşırı uyanıklık haline geçersiniz değil mi?
Her an her dakika acaba ayı çıkacak mı?
Böyle bir korku hali.
Aniden bana saldıracak mı?
Bunlardan korkarsınız.
Ve ne olur dikkatimiz hiçbir zaman o an olup bitene hiçbir şeye odaklanamayız değil mi?
Öğrenemeyiz bir şey. Çünkü kafamda hep benim o ayı var.
Bana saldıracak mı? Tetikteyim.
İşte stresin bize yaptığı şey bu.
Dikkatimize yaptığı şey bu.
O yüzden eğer böyle çok stresliyseniz zaten o...
Odaklanmanız bir yere dikkatinizi vermeniz çok zor çünkü kafanızda hep o ayı olacak.
Bir de şu var şöyle bir araştırma yapılmış.
Çocukken eğer travmaya maruz kaldıysanız ki bu davranış sorunları tanısı konulma ihtimalini daha da arttırıyormuş.
Hiç travma yaşamış olanlara oranla yüzde 32,6 kat daha fazlaymış.
Yani travmalı çocukların odaklanması daha zormuş.
Bir de çok çalışmak dediğim gibi çok çalışmak odaklanmayı ve üretkenliği azaltabiliyor.
Arada molalar vermek lazım.
Bir de Andre Barner isimli bir patron çalışanlarına aynı maaşı veriyor ve diyor ki bundan sonra 4 gün işe geleceksiniz.
Hani ailelerinize hobilerinize zaman ayırmanızı istiyorum diyor.
Ama bu 4 günde de lütfen üretken olmanın yollarını arayın diyor.
Cidden ne oluyor biliyor musunuz?
240'tan fazla çalışanı olan o şirketin çalışanlarına stres düzeyi 100.
Ve şirket çalışanları daha önce göstermiş olduğu performansın aynısını 4 gün çalışınca da sergiliyorlar.
O yüzden zaman, düşünmek, dinlenebilmek bunlar hepimizin daha iyi kararlar almasını sağlıyor.
Sırada dokuzuncu neden var beslenme düzenimizin bozulması ve hava kirliliği.
Sağlıksız beslenme tabii ki dikkatimizi etkileyen faktörlerden mesela işte çok şeker içeren abur cuburlar yediğimiz zaman kan şekerimiz biliyorsunuz tavan yapıyor ve ondan sonra dibe vuruyor.
E ne oluyor odaklanma becerisi falan kalmıyor.
Şimdi size çok çarpıcı bir araştırmadan bahsedeceğim.
2009 yılında yapılmış bu araştırma.
Hollandalı bir grup bilim insanı tarafından yapılıyor.
Odaklanmakta zorlanan 27 çocuğu alıyorlar.
İki gruba ayırıyorlar. 15'ine eleme diyeti uygulanıyor.
Yani bu şu demek her gün yemiş oldukları o çer çöpten koruyucu katkı maddeli her neyse artık onlardan paketlenmiş gıdalardan sentetik boyalı gıdalardan bu çocukları uzak tutuyorlar.
Bu böyle. İkinci gruba ise diğer 12 kişiye.
Diyorlar ki siz aynı şekilde devam edin bunları yemeye.
Birkaç hafta sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Bunlardan uzak kalan çocukların, buraya dikkat, %70'inin dikkat becerisi ortalamanın çok üstünde artıyor.
Ortalama artış ise %50 civarında oluyor.
Muazzam bir sonuç. Geçen bir bölüm vardı ya 100 yıl yaşamak diye orada anlatmıştım sanırım.
Singapur'daki o sağlık uygulaması o kadar hoşuma gitti ki o benim.
Devlet bu işte şekerli gıdalara vesaire resmen el atıyor.
Diyor ki bu kadar şekerli bir ürünü benim ülkemde satamazsınız diyor.
Ve şeker oranını düşürerek mesela piyasaya sürüyor.
Ya da işte sokak satıcılarına müdahale ediyor.
Daha sağlıklı besinler olması için.
Yani çocuklar fast food yiyorsa bile bunu daha sağlıklı bir hale getirmeye çalışıyorlar.
Keşke keşke bizim ülkemizde de böyle şeyler uygulansa.
Peki kirli havayla odaklanmamızın ne alakası var Merve?
Şimdi kirli havaya sahip şehirlerde yaşadığımız zaman beynimiz kronik bir travmaya maruz kalıyormuş ve bu aylar yıllar boyu devam ettiği zaman sinir hücreleri Nöronlar zarar
görebiliyormuş. Hatta kirlilik düzeyine ve genetik hassasiyetimize bağlı olarak zaman içinde beyin hücrelerimiz zarar görmeye başlıyormuş.
Ve bu hasara yıllarca maruz kaldığımız zaman en kötü beyin dejenerasyonu biçimlerinden biri olan demans geliştirme riskimiz artıyormuş.
Erken yaşlarımızda ise kontrol kaybı ve dikkat bozukluğu olabiliyormuş.
Bence bu da çok önemli bir detay.
11. nedene geldik dikkat eksikliği ve hipersizlik.
Hiperaktivite bozukluğu ve buna verdiğimiz yanıt sadece 2003 ile 2011 arasında ABD'de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı toplamda bakın toplamda
%43 artmış arkadaşlar.
Kadınlardaysa %55 oranında artmış ve şu an ABD'de gençlerin %13'üne bu tanı koyulup ilaçlar veriliyormuş.
Ülkemizde de durum pek iç açıcı değil biliyorsunuz.
Çocuklar artık sokağa çıkmıyor.
Hani eskisi gibi sokakta oynayan çocuk çok nadir görüyoruz.
Zamanların çoğunu evde, iPad başında, okulda geçiriyorlar ya da beslenme düzenleri de pek sağlıklı değil.
Genelde paketlenmiş gıda.
Okullarda aldıkları eğitim de sınava dayalı.
Yani böyle full stres değil mi?
Merak duygularını kamçılayan bir eğitim değil.
Bunlarla dev tanılarının yükselişi arasında bir korelasyon olabilir.
Yani çok fazla stresin olduğu bir ailede büyüyen çocuklarda dikkat edin.
eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu görülme ihtimali daha fazlaymış.
Ve 12. neden çocukların maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik kapatılma.
Şimdi eskiden çocuk olmak sokakta özgürce oynamaktı.
Kendi oyunlarımızı icat etmekti.
Etrafta koşmaktı değil mi?
Bunlar bizim yaratıcılığımızı, hayal gücümüzü olumlu anlamda etkiliyordu.
Sosyal bağlarımız gelişiyordu.
Sorun çözme kabiliyetimiz artıyordu.
Peki ya şimdi? Çocuklar şu anda hayatı ekranlar üzerinden yaşıyor maalesef.
Oyunları online birbirlerine bağlanarak evden oynuyorlar.
Çocukluk artık böyle kapalı kapılar ardında ebeveyn gözetiminde yaşanan bir şey değil mi?
Ve ne oldu? Dikkat becerileri düştü.
2020 Nisanında ABD'de ortalama bir vatandaş günde 13 saatini ekranlara bakarak geçirmiş ve günde 6 saatten uzun süre ekrana bakan çocuk sayısı 6 kat
artmış. Sonuç olarak derinlemesine odaklanma becerimizi geliştirmemiz aynı bir bitki yetiştirmek gibi arkadaşlar.
Odaklanma becerimizin büyüyüp tam böyle potansiyeline ulaşması için.
Belli şeylerin var olması gerekiyor.
Nedir onlar? Bu podcast'ta anlattığım şeyler.
Çocuklar için oyun çok önemli dedim.
Sokakta oyun. Yetişkinlerde akış halleri dedik.
Kitap okumak, odaklanmak istediğimiz anlamlı faaliyetler keşfetmek.
Hayatı anlamlandırabilmek için zihnimizin gezinebileceği alanlar yaratmak.
Egzersiz yapmak, kaliteli uyku, beyni besleyen gıdalar dedik değil mi?
Bunlar çok önemli. Johan Hari zararlı alışkanlıklarımızın üstesinden gelmenin en etkili.
araçlarından birinin ön taahhüt olduğunu söylüyor.
Ve bu ön taahhüt olayını da mitolojik bir hikayeyle destekliyor.
Çok hoşuma gitti. Homeros'un Odiseyası'nda karşımıza çıkan bir teknik ön taahhüt.
Hikaye şöyle arkadaşlar.
Bir zamanlar oradan geçen denizcilerin hepsinin ölümüne yol açan bir bölgeden bahseder Homeros.
Denizciler tuhaf bir nedenle bu bölgede hayatını kaybediyor.
Okyanusta yaşayan iki siren yani deniz kızı benzeri varlıklar sirenler şarkı söyleyerek denizcileri okyanusta yanlarına katılmaya çağırıyor.
Böyle ateşli bir macera için okyanusa atlayan denizciler boğuluyorlar ama Odysseus bu sirenleri nasıl alt edeceğini buluyor.
Gemi sirenlerin bulunduğu bölgeye yaklaşmadan önce Odysseus ellerini ayaklarını bayrak direğine böyle sımsıkı bir şekilde bağlatıyor.
Sesini duyunca okyanusa dalmak için yanıp tutuşsa bile gidemiyor.
Yohan Hari de sosyal medyadan böyle kendimizi korumak için bir takım işte o sosyal medyalara blog koyan uygulamaları kullanabileceğimizi söylüyor.
Ya da işte telefon hapishanesi diye bir şey varmış.
Telefonlarımızı kilitliyormuşuz falan.
Hani hiçbir şey yapamıyorsanız bunları yapın diyor.
Aynı Odysseus'un kendini bağlattığı gibi.
Bu arada sirenler Yunan mitolojisinde karşı konulmaz güzel sesleriyle böyle şarkılar söyleyerek denizcileri baştan çıkarıp onları felakete sürükleyen deniz yaratıklarıdır arkadaşlar.
Çağımızın sirenleri ise sosyal medya ve karşı koyamadığımız bir takım uygulamalar.
Bu podcastta Johan Hari'nin şu sözleriyle bitirmek istiyorum.
Oyalanmayla geçirilmiş bir hayat bireysel olarak eksik kalıyor.
Yaşamayı denedim ama...
Dikkatim dağıldı dememek için bu meseleye kendimizce bir an önce bence akıllıca çözümler getirebiliriz.
Umarım taft Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kahveseverler sizde yüksek kafeinli ve rahat içimli bir kahve arayışındaysanız taft tam size göre.
Açıklamalara bıraktığım linkten taft kahvenin detaylarına ulaşabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın tekrar görüşmek üzere.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
