
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Herkese merhaba, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün günlük hayatta sıkça kullandığımız deyimlerin, atasözlerinin, sövgülerin, temennilerin, kısacası dilimizde kalıplaşmış sözlerin nereden geldiğine bakacağız.
Daha önce de deyimlerin garip hikayeleri diye bir bölüm yapmıştım.
Onu çok sevdiniz. Lütfen devamını çeklediniz.
Ben de daha kapsamlısıyla geldim bugün.
Şimdi başlamadan önce atasözlerinin genellikle böyle uzun zamanların tecrübesiyle ulaşılmış ifadeler olduğunu biliyorsunuz.
Deyimlerin de genellikle arka planında bir efsane, bir vaka ya da işte öykü olduğunu söyleyebiliriz.
Deyimlerin teyidi bu açıdan bir tık daha zor.
Az önce yine ne dinliyordum bilin bakalım.
Tabii ki ezel dinliyordum.
En sevdiğim parçalarından biri Lolo.
Bize de mi Lolo diyor ya.
İşin gücün laf. Hadi oradan başlayalım.
Şimdi bize de mi Lolo ne demek?
Hak yemek, yamuk yapmak anlamında kullanıyoruz bunu.
Bari bana yapma ülen demek.
Şöyle ki bir gün bir adam bir pazarcı arkadaşıyla yok yere münakaşaya giriyor.
Adam kendini tutamıyor.
Pazarcıya böyle okkalı bir küfür savuruyor.
Pazarcı da adamı mahkemeye veriyor.
Adam tabii yaptığından çok pişman.
Diyor ki abi yapma kurban olayım rezil olacağız.
İtibarım iki paralık olacak diyor.
Özürler diliyor ama nafile.
Pazarcıda resmen katır inadı varmış.
Ve adam böyle çaresiz bir şekilde gidiyor.
arkadaşına bu durumu anlatıyor.
Arkadaşı da diyor ki abi üzülme diyor ben seni bu dertten kurtarırım.
Sen diyor bana oradan 16'ım ver hallederiz diyor.
O iş bende diyor. Adamcağız da diyor ki tamam okey veririm 16'nın lafı mı olur neyse işte bunlar aralarında anlaşıyorlar.
Peki diyor adam mahkemede ben ne yapacağım kendimi nasıl savunacağım bu pazarcıya karşı diyor.
Arkadaş da diyor ki mahkemede diyor sakın Nolaki hiçbir şey söyleme sadece diyor sana soru sordukları zaman lo lo lo diyeceksin bu kadar diyor.
Yani adam diyor seni dilsiz zannedecek hakim diyor ve dava bu şekilde düşecek diyor.
Neyse işte adam mahkemeye çıkıyor ve gerçekten sadece lo lo lo diyor yani her soru sorulduğunda bu cevabı veriyor.
Gerçekten adamı dilsiz zannediyorlar ve adam bir şekilde beraat ediyor.
Neyse işte sevinç içinde mahkemeden çıkıyor evine doğru koşarken yolda bu arkadaşı var ya kendisini kurtaran onunla karşılaşıyor.
Arkadaşı da hemen soruyor hani diyor benim 16'nım diyor.
Adam da diyor ki lo lo lo yani.
Arkadaşı da diyor ki ezel gibi bize de mi lo lo lo.
Sırada dolap çevirmek deyimi var.
Sen yine ne dolaplar çeviriyorsun deriz ya yani gizli kapaklı işler yapanlar için.
Kaç göç dediğimiz devirlerde yani Müslüman kadınların...
Erkeklere görünmemeleri, bir arada olmaktan kaçınmaları kaç göç dediğimiz olay.
İşte bu dönemlerde ortaya çıkmış bir deyim bu.
Dolap çevirme deyimi. Şöyle ki eski konaklarda o dönemlerde haremlik selamlık dediğimiz kısımlar var.
Selamlık kısmı biliyorsunuz ki erkekler için.
Haremlik kısmı da kadınlara özel olan bölüm.
Aile dışından birileri geldiği zaman kadın ve erkekler ayrı ayrı oturuyorlar.
Ve harem ve selamlığın arasında bir dolap var.
İşte bu dolap sayesinde işler yürüyor.
Şöyle ki kadınlar...
Erkeklere yemek servisi yapıyorlar bu dolap sayesinde.
Erkekler de dolabı çevirerek önden yemeği alıyorlar.
Bu şekilde de mahrumiyet korunmuş oluyor.
Sizce sadece yemek servisi için mi kullanılmıştır bu dolap?
Tabii ki hayır. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarından bildiğimiz üzere bayağı bir dolaplar dönmüş bu zamanda.
İlanı, aşklar, güller, ipek, mendiller falan hep bu dolaplar aracılığıyla karşı tarafa ulaştırılmış.
Yine ne dolaplar çeviriyorsun değil mi de buradan geliyor arkadaşlar.
Gelelim eli kulağında deyimine bunu da gerçekleşmesi çok yakın olan işler için söylüyoruz genelde henüz olmadı ama eli kulağında deriz ya.
Hatta eski zamanlarda da böyle biri yanındakine ezan okundu mu diye sorduğu zaman eğer vakit çok yakınsa ezan okunma vakti okunmadı ama müezzinin eli kulağında dermiş.
Bu deyimin kaynağı Hz.
Muhammed'in sahabesi ve ilk müezzin eski bir köledir aynı zamanda Bilal-i Habeşi'ye dayanıyor.
Hz. Muhammed döneminde Hz.
Bilal Müslümanları namaza davet edebilmek için ezan okurken başka dinlere mensup olanlar ve müşrikler o ezan okuyamasın diye sürekli sabote ederlermiş.
Gürültü ederlermiş. Hatta çocuklarını toplayıp onunla alay ettirirlermiş.
İşte bundan dolayı Hazreti Bilal ellerini kulaklarına tıkayarak bu şekilde ezan okurmuş.
O yüzden müezzinler ellerini kulaklarına tıkar ezan okurken.
Yani Bilal-i Habeşi'nin bir sünneti gibi görürler bunu ve devam ettirirler.
Eli kulağındanın hikayesi de buradan geliyordu.
Yine kulak demişken kulaktan devam edelim.
Eski kulağı kesiklerden ne demek?
Anlamı çok görmüş geçirmiş.
Deneyimli olmaktır.
Ama bu deneyimlerini böyle işini bilen uyanık biri gibi kullanmaktır.
Yani meziyetlerini kendi menfaatleri doğrultusunda kullananlara eski kulağı kesiklerden deriz.
Bunun hikayesi de 16.
yüzyıl başlarına Hacı Bektaşi Veli zamanına kadar gidiyor.
Osmanlı döneminde Hacı Bektaşi Veli'nin kurduğu Bektaşi Tarikatı var biliyorsunuz ve Yeniçerilerin resmi tarikati olmuştur bu tarikat.
Neyse rivayete göre Bektaşi diye girmeye kabul edilen muhiplere tarikatın şartları açıklanıyor ve bunlara uyacaklarına dair kendilerinden bir söz alınıyor.
Daha sonra şeyh tarafından bazı küçük nasihatler veriliyor ve tekkenin kapı eşiğinde kulaklarından birine bir delik açılıyor.
Halka biçiminde bir küpe takılıyor.
Bu küpeye de menguş diyoruz.
İşte bunu takan Muhib artık derviş olmuş oluyor arkadaşlar.
Ama tarikatın şartlarından biri de şu ki hiç evlenmemeyi kabul etmek.
Sonradan böyle gizli gizli evlenenler oluyor ve bunu duyan Pir Balım Sultan onların kulaklarındaki menguşları yani küpeleri hızlıca böyle çekip alınca kulak memeleri yırtılıyor.
İşte halk arasında bunların eskiden bektaşi olduğunu belirtmek için eski kulağı kesiklerden diye söylene geliyor.
Sıradaki deyim afyonu patlamak.
Bunu da anlama ve algımızın geciktiği durumlarda kullanıyoruz.
Dur daha afyonun patlamadı falan diyoruz.
Genelde sabah uyandığımızı söyleriz.
Bu da şuradan geliyor. Eski tiryakiler Ramazan dönemi geldiği zaman afyon kullanamayacaklar.
Haliyle bir kendilerine göre bir şey keşfetmişler.
Afyonu macun haline getirmişler.
Mercimek büyüklüğünde böyle afyondan toplar yapmışlar.
Ve her sahurda onları böyle 2-3 tane şeker gibi yutuyorlarmış.
Ama her bir macunu sırasıyla 1-2-3 kat kağıtlara sarıp o şekilde yutuyorlarmış.
Neden peki böyle kağıtlara sarıp yutuyorlar?
Çünkü o kağıt mide kağıt.
Kağıt ne ya?
Kağıt arkadaşlar mide ısısında eriyormuş ve afyon mideye o şekilde dağılıyor.
Yani yavaşça patlıyor ve o keyif hali böyle birkaç saat falan sürüyor.
Sonra ikinci kağıt kağıda sarılı olan macun birkaç saat sonra patlıyor.
Üçüncü kağıt kağıtta ya ben niye konuşamıyorum ya?
Kağıt diyemiyorum şu anda.
Üçüncü, üç kağıt kağıda cat.
Normalde burayı kırpardım ama kırpmayacağım.
Yani hiçbir şeyin kusursuz olmadığını görmenizi istediğim için kırpmıyorum.
Neyse olay şu kısaca.
İşte bu kağıtlara sarıyorlar.
Sırasıyla da yutuyorlar kağıtları 1-2-3 diye.
Yavaş yavaş patlıyor onlar.
Önce birinci kat sonra ikinci kat sonra üçüncü kat.
Bu şekilde de tiryaki iftara kadar rahatlamış oluyor.
E tabi işler her zaman tıkırında gitmiyor.
Bazen mide kağıdı eritemiyor ya da çok geç eritiyor.
Dolayısıyla afyon patlamıyor.
Tiryaki kişi de krize giriyor.
Yani anlama ve algısı pek yerinde olmuyor.
İşte biz de bu durum karşısında daha afyonu patlamadı galiba diyoruz.
Sırada atı alan Üsküdar'ı geçti var.
Bu da Bolu Bey'ine başkaldıran ünlü eşkıya Köroğlu'ndan geliyor.
Şair olan değil eşkıya olan bu.
Bir gün atını çaldırıyor ve üzüntüden deliye dönüyor bu eşkıya.
Neyse tebdili kıyafetle diyar diyar gezerek atının izini sürmeye başlıyor.
En son İstanbul'da bir at pazarında tam satılmak üzereyken atını buluyor ve hemen pazarlığa tutuşuyor tabii.
Satan kişiye de diyor ki atı çok beğendim diyor bir tur ver de bineyim diyor satıcıya.
Satıcı da hay hay diyor bir deneyim madem diyor.
Köroğlu atına bindiği anda at tabii hemen sahibini tanıyor ve dört nala hızla koşmaya başlıyor.
Köroğlu hemen Sirkeci sahiline gidiyor ve bir sal kiralıyor.
Oradan da Üsküdar'a kaçıp gidiyor atıyla beraber.
E atı satan adam yana döne bunları ararken Köroğlu'nun bir sala binip Üsküdar'a kaçtığını görenler adama diyorlar ki üzülmeyi bırak atı alan Üsküdar'ı geçti artık diyorlar.
İşte bu deyim de buradan geliyor arkadaşlar.
İş işten geçti anlamında.
Cambly Kids ile 4-15 yaş aralığındaki çocuklar tamamı ana dili İngilizce olan en kaliteli eğitmenlerle birlikte İngilizceyi kalıcı olarak öğreniyorlar.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
60 OSB Kids kolu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
Sırada avucunu yalamak var.
Bir şey için kurulan hayalin olmayacağını söylemek için kullanırız bunu.
Eskiden hamile kadınlar böyle aşerme dediğimiz dönemlerinde canlarının istediği şeyi alamadıkları zaman sağ avuçlarının içini yalarlarmış.
Neden? Çünkü nefislerini bu şekilde köreltiyorlarmış.
Maddi imkanları olmadığı için alamıyorlar.
Sanki o canının çektiği şeyi yiyormuş gibi hayal ediyorlar bunu yaparken.
İşte o yüzden avucunu yala diyormuşuz.
Ben artık bunu derken iki kere düşünürüm.
Şimdi madem annelik dedik oradan devam edelim.
Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.
Bu sözün arka planında ne var?
Bunun aslı aslında ana değil.
Ana gibi diyoruz ya. Anne.
Anne gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.
Bunun gerçeği bu. Anne de Bağdat'ta böyle sarp bir uçurumun orada bulunan bir geçit.
Aneyi biz ana yapmışız.
Anne gibi ne demek? Şu demek.
Sarp ama manzaralı.
Yar olmaz. Yani uçurum yar olmaz demek istemişler.
Yani burada amaç Bağdat şehrinin güzelliğini övmekken olay buralara gelmiş.
Sırada bel bağlamak var.
Böyle bir işe ümit bağlamak.
İşte ben sana bel bağlamıştım.
Birine çok güvenmek anlamında kullanıyoruz bunu.
Bunun anlamı da yine tarikat ritüelleriyle alakalı.
Şöyle ki Sufiler bir tarikata girmek ve ikrar vermek anlamında bel bağlamak derler.
Bunu kullanırlar. Tasavvuf ehli olan teşkilatlar içinde sanatkarlar, zanaatkarların olduğu cemiyetler var ya bunlar kendilerine katılanlara bir kemer kuşak bağlarlar ve bu kuşak kemer yündendir.
Elif-i Nemet deniliyor keçeden dokunmuş uzun bir kuşak.
Hatta Bektaşilik'te de tığbent dediğimiz bir kuşak var.
Tığbent de kılıç bağı anlamına geliyor.
Yani Bektaşiliğe girerken kurban kesiyorlar ya işte kestikleri kurbanın tüyünden yapılıyor bu tığbent kuşağı dediğimiz şey.
Bu da bu kulağı kesiklerden deyiminde anlatmıştım ya bektaşı küpesi menguştan bahsetmiştik.
Onun gibi bir anlamı var. Yani şu demek artık ben bu tarikata tabi oldum ve buradaki bütün emirleri bütün yasakları kabul ediyorum anlamına geliyor.
O kuşağınızı belinize taktığınız anda bu oluyor.
Şimdiki zamana baktığımız zaman bel bağlamak deyince aklımıza böyle işte yarı yolda bırakılmış hissiyatı geliyor ama o zamanlar durum bambaşkaymış.
Yani tarikatlara bel bağlamak insana bir tür güven ve kurtuluş hissiyatı veriyormuş, huzur veriyormuş yani tasavvufi anlamda.
Gelelim bir başka değime çadırını başına yıkmak.
Biz buna damını başına yıkmak ya da evin başıma yıkıldı falan diyoruz ya artık çadır kalmadığı için böyle söylüyoruz.
Bu da şuradan geliyor Osmanlı hükümdarları sefere çıktıkları zaman eğer yanlarındaki vezirinin böyle hal ve hareketlerinden memnun değilse hizmetlerinden memnun değilse o veziri azlettirmek için çadırın
direklerini söktürür ve başına yıktırırmış o çadırı.
İşte bu hareket iktidardan düşürme anlamına geliyormuş.
Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı dönüşünde vezirlerinin çadırını başına yıktırmış.
Hep Osmanlı döneminden gittik.
Şimdi biraz M.Ö. 4.
yüzyıla gidelim. Efes'e gidiyoruz arkadaşlar.
Çizmeyi aşmak deyimini anlatacağım size.
Haddini aşma manasında kullanıyoruz bunu.
M.Ö. 4. yüzyılda Efes'te Apel adında bir ressam yaşıyormuş.
Ve bu ressam Büyük İskender'in resimlerini yaparak ünlenmiş.
Ve Apel yaptığı resimleri böyle halka açık bir yerde sergileyip...
Perdenin arkasından da gizlice el alem ne diyor acaba diye yani resimlerim hakkında ne konuşuyorlar diye dinlermiş.
Ama buradaki amacı böyle sinsirellalık yapmak değil de kendini geliştirmek.
Hani eksikliklerini başkasından duymak için böyle bir yol izliyor.
Neyse derken bir gün bu sergiye bir kunduracı geliyor.
Ve Apel'in resimlerinden birindeki o çizmeyi gördüğü anda o çizmenin kusurlarını sıralamaya başlıyor.
Çünkü adamın işi bu yani hani kunduracı olduğu için.
Apel de perdenin arkasına gizlice bu adamın dediklerini not alıyor.
Neyse işte biraz zaman geçtikten sonra kunduracı artık o çizmeyi bırakıyor.
O resmin tekniğini, ışığını, kontrastını, gölgesini bilmem nesini bıdı bıdı her şeyini eleştirmeye başlıyor.
Tabi Apel bunları duyunca dayanamıyor ve perdenin arkasından çıkıp bağırmaya başlıyor.
Efendi efendi haddini bildiyor çizmeyi aşma.
Hadsizlere had bildirmek isteyenlerin kral deyimidir bu.
O zaman çizme demişken papucu dama atılmak deyimini de anlatalım.
Çünkü bunu da çok sık kullanıyoruz.
Osmanlı zamanında ahilik dediğimiz çok önemli bir esnaf teşkilatı vardı biliyorsunuz.
Ve bu esnaflar aralarında böyle hile hurda yapan olursa yiğit başı adı verilen bilir kişiler bunu tespit ediyordu.
Ve ket hüdaya bildiriyordu bu esnafın kim olduğunu.
Ve herkes meslek ahlakına uygun bir şekilde davranmaya çalışıyordu.
Uymayanlar da bir şekilde sistemin dışına atılıyorlardı.
Nasıl mı? Şöyle.
O dönemde en çok şikayet edilen ürün ayakkabıymış.
Çünkü çok kısa sürede eskiyor, yırtılıyor, sökülüyor.
Ayakkabının başına her şey gelebiliyor.
Ama üretici hatası mı yoksa tüketici hatası mı olduğu hep gündemdeymiş.
İşte eğer üretici hatası tespit edilirse o ayakkabılarda o ayakkabıcının yaptığı pabuç dama atılırmış arkadaşlar.
Bu da o usta için çok kötü bir şey.
Yani şeref ve itibar kaybı demek oluyor.
O yüzden bu uygulama gel zaman git zaman bütün esnaf teşkilatını genelleyecek şekilde kullanılan bir tabir haline geliyor.
Papucu dama atıldı denen kişi artık o meslekte yani ekmek yemesi zor olan kişi anlamına geliyor.
İşte her işin bir püf noktası var.
Herkes her işi layığıyla yapamıyor maalesef.
Peki püf noktası nereden geliyor?
Bunu da açıklayalım. Çok sık kullanıyoruz.
Vaktiyle böyle testi, çanak, çömlek bu tarz şeyler imal eden kasabalardan birinde uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak var.
Ve artık böyle diyor ki ben kendi başıma dükkan açmak istiyorum diyor ustasına.
Ama ustası tarafından sürekli uyarı alıyor.
Oğlum diyor dur diyor sen daha bu işin püf noktasını öğrenmedin diyor ustası sürekli.
Ama çırak çok hevesli ve ustasını dinlemiyor gidiyor bir dükkan açıyor.
Ve açar açmaz o yaptığı sürahiler, testiler, küpler yavaş yavaş bir bir çatlayıp böyle yarılmış.
Çırak anlamıyor neden böyle olduğunu.
Çaresiz bir şekilde ustasına koşuyor ve durumunu anlatıyor.
Ustası da ona diyor ki otur bakalım diyor.
Sana diyor ben bu işin püf noktasını öğreteceğim diyor.
Tezgaha böyle biraz çamur koyuyor.
Çırak da ayağıyla merdaneyi döndüre döndüre çamura şekil vermeye başlıyor.
Ve çırak bir bakıyor ki o sırada ustası önünde dönen çanağı arada sırada püf diye üfleyerek testiyi çatlatan o hava kabarcıkları var ya onları patlatıyor püf diye diye.
İşte bu olay o günden sonra her sanatın incelik gerektiren kısımları için söyleniyor.
Püf noktası. Her işin bir püf noktası vardır.
Bir başka deyim sırra kadem basmak yine benim en sık kullandıklarımdan biri.
Sırrın ne olduğunu hepimiz biliyoruz.
Hani bir şeyi gizlemek anlamında ama bir de şöyle bir şey var.
Tasavvuf çevrelerinde ve özellikle Mevlevilikte bu kelime sırlamak olarak kullanılıyor.
Yani kapamak, örtmek, ses ve hava akımına müsaade edilmeyecek derecede bir yere gizlemek anlamında kullanılıyor.
Mevleviler kapıyı kapat, pencereyi kapat falan demezlermiş arkadaşlar.
Kapıyı sırla, pencereyi sırla derlermiş.
Sırlamak gömülmek gibi bir anlama da geliyor.
Ölünün gömülmesi anlamına da geliyor.
İşte falanca kişiyi sırladık yani öldü ve gömüldü anlamına geliyormuş.
Zat sır oldu bu da o anlama geliyor.
Yani birine gidip o ölen kişi sorulduğu zaman sırra kadem bastı denilmiş.
Buradan geliyor kadem basmak da adım atmak gitmek anlamına geliyor.
O yüzden çoktandır böyle ortalıkta görülmeyen kişilere ya da ölü taklidi yapanlara sırra kadem bastı diyoruz.
Toprağın bol olsun kardeş.
Bunu da açıklayalım. Toprağa bol olmak nereden geliyor?
Bu da şöyle ilk çağ zamanlarında insanlar biliyorsunuz ki öldükleri zaman değerli eşyalarıyla birlikte gömülüyorlardı.
Neden? Çünkü öte alemde belki lazım olur diye.
İşte eğer ölen kişi zenginse altın ve hazinelerini de böyle yanında götürmek istiyor.
Onlarla birlikte gömülüyor.
Hırsızlar durur mu? Tabii ki de durmaz.
Bu mezarları bir güzel yağmalıyorlar.
Onlar yağmaladıkça daha yüksek, daha aşılmaz toprak atıyorlar mezarların üstüne.
Mezarlar ne oluyor? Höyük gibi oluyor.
Dev gibi, dağ gibi oluyor. Hatta bu da yetmiyor ölen kişinin akrabaları cenazeye gelirken bir küfe toprak getiriyorlar ki ölünün üstüne atıyorlar.
Yani iyice o toprak kabarsın kimse bir şey şalamasın diye.
Mezarın üstündeki toprak ne kadar bolsa o mezarın yağmalanması o kadar zor oluyor.
Yani toprağa bol olan kişi öte alemde rahata eriyormuş gibi düşünülüyor.
İşte İslamiyet öncesinden gelen bu gelenek ve bu söz hala bugün de söylenile geliyor.
Toprağı bol olsun diyoruz.
Sırada rahmet okutmak var.
Hani sen onun arkasından rahmet okut deriz ya.
Yani gelen gideni aratır manasında söylüyoruz.
Hatta Mehmet Akif'in bu deyimi kullandığı şöyle bir dizesi vardır.
Ağzı meyhaneye rahmet okurken hele bak bana gelmiş de şeriatçı kesilmiş avanak.
Şimdi bunun hikayesi şöyle hırsızın biri hastalanıyor böyle yataklara düşüyor ve ölmeden önceki duasında diyor ki yüce Allah'ım diyor benim bu dünyada nasibim diyor hırsızlıkmış yani çoluğumun çocuğumun
boğazından hiç helal bir lokma geçmedi bu kadar günahım var ben nasıl senin karşına çıkacağım çok utanıyorum diyor arkamdan diyor beni hayırlı anacak bir Allah'ın kolu bile yok affet Allah'ım diye dua ediyor.
İşte o sırada bunu duyan hırsızın oğlu babasına dönüp diyor ki babacım diyor sen hiç merak etme diyor.
Ben her gün diyor seni diyor rahmetle andırırım.
Senin için rahat olsun diyor.
Senin arkandan rahmet okuturum diyor yani.
Derken hırsız ölüyor.
Bu sefer de oğlu hırsızlığa çıkıyor.
Ama oğlu cidden çok büyük bir hırsız oluyor.
Yani girdiği evlerde bir çöp bir iğne bile bırakmıyor.
Ve öyle bir zaman geliyor ki evleri soyulan insanlar eski hırsızı yani bu çocuğun babasını rahmetler.
Rahmetle anar oluyorlar o duruma geliyorlar.
Hatta diyorlar ki babası da hırsızdı ama Allah rahmet eylesin.
O yine ihtiyacı olan kadarını alıyordu.
Bunun gibi açgözlü ve arsız değildi.
Çok manidar bir deyim bu.
Son olarak ne anlatacağım?
küpünü doldurmak. Yine çokça duyduğumuz deyimlerden biri.
Haksız kazanç elde edip zengin olanlara, garibanın hakkını gasp edip kendine çıkar sağlayanlara ve bol kazançlı yüksek makamlara gelenlere ne diyoruz?
Küpünü doldurmuş diyoruz.
Bu da Osmanlı döneminden geliyor yine.
O dönemlerde yargıçlara kadı deniliyordu biliyorsunuz ki ve Tanzimat'a kadar da bu kadılık makamı her zaman önemini korumuştu ama önceden sadrazam'a Doğalıydı Kadılar Daha sonra Şeyhülislam
makamına bağlandılar ve kadılık öyle bir meslek haline geliyor ki suistimale en açık meslek gruplarından biri oluyor.
Hele ki taşrada bir hayal edin kadı olduğunuzu.
Neden suistimale bu kadar açık?
Çünkü kadılar tamamen vicdanlarına dayanarak hüküm veren insanlar ama iman ve dürüstlük, menfaat ve nefisle çarpıştığı zaman genellikle hangisi galip gelir?
Tabii ki menfaat galip çıkar.
Bir de hesap soran da yoksa düşünün artık.
Hatta Osmanlı'nın son dönemlerinde sıkça kullanılan bir deyim daha vardır kadılarla ilgili.
Davacın kadı olursa yardımcın Allah olsun derler.
Bir de şu vardır kadı ekmeğini karınca yemez derler.
Yani o kadar haram yemişlerdir anlamında.
Peki küpünü doldurmak deyimi nereden çıkmış?
O da şöyle eski dönemlerde Rumeli'de bir kasabaya bir kadı tayin ediliyor ve bu kadı zulüm ve soygunculukta kısa zaman içinde baya böyle bir şöhret ediniyor ve halkı canından bezdirmeyi başarıyor.
Ve kasaba halkı bu durumu İstanbul'a bildiriyor.
Padişah da hemen o kadıyı görevinden azlediyor.
Kadı da kasabayı böyle hemen terk etmek için evinde ne var ne yoksa kanılara yüklemeye başlıyor.
Tabii halk adamı kaçacağını bildiği için evinin önünde pusuya yatıyor.
Bir bakıyorlar ki kasabaya çulsuz çaputsuz gelen bu adamın kaçarken 3-4 kanıya zor sığacak kadar malı var.
Nereden çıktı bu mallar?
Kadı en son evinden çıkarken elinde kocaman dev bir küple çıkıyor.
Tabii halk çok şaşırıyor yani çok büyük bir arsızlık bu.
Kadı diyor ki gelin gelin diyor ben size bir şey göstereceğim.
Herkesi böyle başına topluyor tek tek ve hiç utanmadan altınlarla dolu küpünü gösteriyor ve şunu söylüyor.
Ey ahali diyor size çok acıyorum haliniz çok harap istikbaliniz çok hazin.
Bakın diyor şu küplere ağzına kadar dolmasına sadece iki parmak yer kalmıştı.
Yani bir sabredemediniz diyor.
Şimdi yeni gelen kadı boş küple gelecek.
Bense küpümü doldurmuş gidiyordum yani gitmek üzereydim.
Küpümü doldurduktan sonra sizin için çalışacaktım.
Yani hizmetimden kendinizi mahrum bıraktınız olacak iş mi bu diyor.
İşte küpünü doldurmak buradan geliyor arkadaşlar.
Bir podcastın daha sonuna geldik.
Haftaya... Çok sevdiğiniz birinin biyografisiyle karşınızda olacağım.
Sürpriz olsun. Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi aşağıya bırakıyor olacağım.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Ve beni hangi platformdan takip ediyorsanız dinliyorsanız lütfen takip etmeyi de unutmayın.
Bildirimlerinizi açmayı da unutmayın.
Cambly'nin indirim fırsatlarından faydalanmak için de aşağıya yine bir link bırakıyor olacağım.
O zaman haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
