
Bu bölüm sponsorumuz Tureng. Tureng Hakkında detaylı bilgi almak için:
https://tureng.com/tr/turkce-ingilizce?utm_source=podcast&utm_medium=sponsored
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Patreon'dan destek olmak için: www.patreon.com/osbpatreon
*Bu bölüm Turenghakkında reklam içerir*
Transkript
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size yine günlük hayatta hepimizin çok sık kullandığı ama nereden geldiğini, aslında böyle hikayesine pek aşina olmadığımız atasözlerinin ve deyimlerin hikayelerini anlatmaya çalışacağım.
Daha önce de bu konuya iki bölüm çektim ama Türkçe o kadar zengin ki bizde ne deyim ne atasözü bitmez.
Madem üçüncüyü de istediniz, hadi o zaman başlayalım.
Neyle başlıyoruz? Abayı yakmak.
Genelde böyle birine aşık olduğumuz zaman falan söyleriz bunu.
Bakalım alakası var mıymış bununla.
Şimdi aba dediğimiz şey bir tür yün kumaş arkadaşlar.
Genellikle de beyaz oluyor bu aba denilen şey.
Siyahına da Kebe deniliyormuş.
Abayı da genellikle dervişler giyiniyorlar.
Böyle hırka gibi düşünün.
Uzun, böyle yakası olmayan, düğmesiz bir giysi kuşakla önden bağlanıyor.
Ama dediğim gibi bu abayı genellikle böyle tekke mensupları, tasavvuf ehli olanlar falan giyiyor.
O yüzden abayla ilgili Türkçe'de çok fazla atasözü ve deyim var.
Benim en sık kullandığım mesela vurun abalı yap.
Çok sık kullanırım. Abalı, fakir, kimsesiz anlamında.
Bir de aba altından sopa göstermek var.
Bunu annem çok kullanır. Çok masum görünüp de böyle içinde zorbalık olanlara ne deriz?
Aba altından sopa gösteriyor deriz.
Peki Abası Yanık nedir?
Aklıma yine o kız geldi.
Said Fayy'in Abası Yanık kitabı diyordu ya.
Abası Yanık ne demek?
Şu. Şimdi eskiden dervişler arasında birinin böyle aşkının büyüklüğünü ifade etmek için.
Onun abası hayri yanıktır derlermiş.
Dervişle aşkı bağdaştıramamış olabilirsiniz.
Haklısınız ama bu bildiğimiz aşklardan değil tabii ki ilahi bir aşktan bahsediyorum.
Anlatıyorum şimdi şöyle.
Eskiden böyle soğuk kış gecelerinden birinde dervişler yine tekkelerden birinde toplanmış.
Şeyhlerini dinlemeye başlamışlar.
Ama içlerinden biri kendini öyle bir dinlemeye kaptırmış ki sobaya o kadar yaklaşmış ki farkında bile değil.
Yani böyle mest olmuş. Kendinden geçmiş dinlerken.
Ve üstünde ne var?
Aba yünden dedim ya.
Yün zaten hemen alev alan bir şey.
Dervişin abası bir anda yanmaya başlıyor.
Ama yandığını bile fark etmiyor.
İçlerinden dervişin yandığını gören biri bas bas bağırmaya başlıyor.
Abayı yaktın, abayı yaktın diye.
İşte bu deyim buradan geliyor arkadaşlar.
Bu arada benim yıllarca böyle yanlış söylediğim bir deyim var.
Kısa kes aydın havası olsun derim ben.
Benim gibi yanlış söyleyenler varsa doğrusunu anlatıyorum.
Kısa kes aydın havası olsun doğrusu buymuş.
Bunun da hikayesi şöyle bir İzmirli olarak bunu yanlış söylediğim için bu arada bir miktar utanıyor olabilirim.
Deyimin anlamını zaten biliyorsunuz.
Yani kısa kes anlatacağını uzatmadan anlat.
E hadi anlamında. Şimdi bir gün Ege'li bir vatandaş en güzel abalı kumaşların Balıkesir'de olduğunu duyuyor.
Ve atlıyor Balıkesir'e gidiyor.
Neyse işte mağazaya giriyor.
Diyor ki bana diyor bir pantolon bir de bir ceketlik aba verin diyor.
Bir kumaş kestiriyor. Sonra alıyor kumaşlarını Ege'ye dönüyor bir güzel terzisine de veriyor.
Diyor ki bana diyor bundan bir tane ceket bir tane de pantolon dik diyor.
Neyse terzi böyle kumaşı alıyor eviriyor.
Çeviriyor bakıyor sonra diyor ki bu diyor sadece cekete yeter bundan pantolon falan çıkmaz.
Yani diz kapağına kadar anca gelir diyor yaptığım pantolon.
Kısacık bir pantolondan bahsediyor.
Adam da bunun üstüne diyor ki o zaman diyor kısa kes aydın abası olsun diyor.
Yani efelerin giydiği aba diz üstünde bitiyor aydın abası.
Hatta dipnot 2.
Mahmut döneminde yasaklanmıştı bu kısa abalar.
Efelerin giydiği abalar var ya onlar yasaklanmıştı.
Pantolon giyeceksiniz demişlerdi efelere.
Ama efeler bu kurala uyar mı sizce?
Tabii ki hayır. O yüzden böyle bir yerde racon kesmek için de denir.
Kurallara karşı çıkmak için de denir.
Kısa kes aydın abası olsun buydu.
Sırada sabrı taşmak var.
Bunu da çok sık kullanıyoruz.
Böyle artık tahammülüm kalmadı anlamında.
Hatta bazısı böyle eliyle alnının tepesini gösterir.
Burama kadar doldum bak der.
Tamam kanka en çok sen doldundur şimdi.
Yine eski zamanlardan bir hikaye bu.
Küçük bir kızın anne ve babası Erdar da vefat ediyor.
Ve hayatta kalan tek yakını amcası.
Ve bu amcasının da tek derdi bu kıza kalan mallar, serveti onların üzerine konabilmek.
Neyse kızı yanına alıyor.
Sana bakarım falan diyor. Ama kızı resmen böyle hizmetçi gibi kullanıyor amcası.
Hem kendi çocukları hem eşi herkes kıza eziyet ediyor.
İçiyorlar, kakıyorlar. Sürekli işlerini yaptırıyorlar.
Ve bu kız her gün yatağına yattığında saatlerce ağlıyor.
Derken yine bir gün böyle ağlarken uyuyakalıyor.
Ve rüyasında Eyüp Sultanı görüyor.
Eyüp Peygamberi. Rüyasında onun böyle sırtını sıvazlıyor.
Sabır kızım diyor, sabır diyor.
Ve ona yeşil bir çanak uzatıyor.
Ve diyor ki... Al diyor bu çanağı iyi bir yerde sakla.
Eğer diyor sana kötü davranırlarsa bu insanlar ne yaparlarsa yapsınlar sen hep yağ sabır çek ve ne zaman ağlarsan gözyaşlarını bu çanağın içinde biriktir kızım diyor.
Bu çanak dolup taştığı gün senin de derdini son bulacak diyor.
Neyse kız bir uyanıyor bir de ne görsün hemen böyle yanı başında gerçekten rüyasında gördü o yeşil çanağın aynısı duruyor.
Hemen alıp saklıyor tabii bu çanağı ve o günden sonra ne zaman ağlasa hemen bu çanağın içine akıtıyor gözyaşlarını.
Derken bir gün amcası ve amcasının ailesi bir aylığına bir gemi seyahatine çıkmayı planlıyorlar.
Valizlerini alıyorlar kapıdan çıkıp gidiyorlar ve seyahate çıkmadan önce kıza diyorlar ki eve göz kulak ol.
Eğer olmazsan hani aksi takdirde senin canını alırız diyorlar giderken amcası böyle söylüyor.
Ve sonra ne oluyor?
Adamın bindiği gemi batıyor ve bütün mal varlığı bu küçük kıza kalıyor.
Sabrı taşmak deyimi buradan geliyor.
Sırada burnundan fitil fitil getirmek var.
En sık kullanılan beddua çeşidi bence bu.
Bedelini ağır ödeyeceksin anlamında kullanıyoruz.
Şimdi burada kullanılan fitil kelimesinin bir sürü anlamı var aslında.
Yaraya konulan pamuk, lamba fitili, örgü gibi anlamları var fitilin.
Ama buradaki anlamı bir ağırlık ölçüsü birimi.
Dirhemin dörtte birine denk deniliyormuş arkadaşlar.
Dengin dörtte birine krat.
Kratın da dörtte birine fitil deniliyormuş.
Yani fitilin ağırlığı da bir damla kanın ağırlığına denk düşüyormuş.
Burnundan fitil fitil gelsin de işte bu anlamda kullanılıyor.
Gelelim bir başka deyime, demokrasinin kılıcı.
Bunu köşe yazarları ve siyasetçilerden çok sık duyuyoruz.
Aslında kolay görünen her işte bir tehlikenin var olduğunu belirtmek için kullanılıyor ve yaptığımız işteki sorumluluğumuzu hiçbir zaman unutmamamız için.
Hikayesi de şöyle Demokles M.Ö.
4. yüzyılda yaşamış Kral Dionysos'un yardımcılarından birinin adı arkadaşlar.
Ve Dionysos da çok normal bir aileden gelen ama cesareti ve zekasıyla çok hızla yükselmiş ve ülkenin krallığını ele geçirmiş şiddet yanlısı bir adam.
Ama şiddet yanlısı olduğu halde adaletini de böyle zaman zaman göstermek için yanında daima bir kılıç taşıyor ve bu kılıçla da Bazen kelle uçuruyor.
Müthiş bir adalet timsali.
Cidden hiç böylesini görmemiştim daha önce.
Neyse işte bu Kral Dionysos'un yardımcılarından biri Demokles.
Krala sürekli gelip gidip diyor ki sizin işinizde ne kolay ya kral olmak ne güzel ya falan deyip duruyor.
Dionysos da böyle içten içe buna bozuluyor belli etmiyor.
Neyse bir gün canına tak ediyor adamı ve diyor ki Demokles diyor gel diyor senin de bir süre bu krallığın nimetlerini tatmanı istiyorum.
Yarın gel diyor bütün gün şu tahta sen otur ülkeyi de sen yönet olur mu diyor.
Tabi Demokles bunu duyunca sevinçten çılgına dönüyor ve ertesi gün geliyor tahta oturuyor bir güzel.
Bir de ne görsün tahta oturduktan sonra?
Dionysos'un o meşhur kılıcı tahtın tam tepesinde duruyor.
Astırmış oraya hem de neyle astırmış?
At kuyruğundan bir kılla.
Kılıç böyle ha düştü ha düşecek kıla bağlı tepesinde sallanıyor.
Ve Demokles bütün gün o kılıç kafama düşecek diye korkudan ecel terleri döküyor.
Ve kılıç kralın kılıcı diye onu oradan indirmeye cesaret de edemiyor.
İşte sonunda anlıyor ki can korkusu çekerek tahtta oturmak herhangi bir mutluluk getirmiyor ancak işkence getirebiliyor.
Hata yapan işte görevlerini yerine getirmeyen yöneticilerin tepesinde sallanan kılıç demokrasinin kılıcı.
Makamların yüksek mevkilerin güzelliğine aldanmayın.
Sorumlulukları ve bedelleri ağırdır.
Demokles'in kılıcı da böyleydi.
Yine çok sık kullandığımız bir deyimle devam edelim.
Diş bilemek. Yani birine kötülük yapmak için fırsat kollamak, öcalmak, öfkelenmek anlamında kullanıyoruz.
Ama aslında hiç alakası yok.
Şöyle ki bir rivayete göre sabah vakti Müslüman orduların karargahını uzaktan böyle bir haçlı müfrezesi izliyor.
Keşfe çıkıyorlar ne yapıyorlar falan diye.
Müslümanları izliyorlar gizli gizli.
Ve bir bakıyorlar onlar böyle sabahtan dereye inmiş ve ellerindeki ağaç parçalarını dişlerine böyle aşağı yukarı sürdüklerini görüyorlar.
Ve suyla ellerini yüzlerini ayaklarını yıkayıp gittiklerini görüyorlar.
Bir anlam veremiyorlar. Herhalde diyorlar bunlar harbe hazırlık yapıyor.
Sonra gidip orduların içindeki...
Askerlere bu durumu anlatıyorlar.
Diyorlar ki işte ağaç parçalarını dişlerine sürüyorlardı falan diye anlatmaya başlıyorlar.
Ve bir anda bunu anlattıktan sonra ortalık karışıyor.
Çünkü olay şöyle anlaşılıyor.
Müslümanlar dişlerini bile biliyorlar.
Bırakın artık hani kılıç bilemeyi dişlerini bilemeye geçmişler.
Bizi parçalayacaklar diye korkuyorlar.
Kaçın kurtarın canınızı diye bağırmaya başlıyorlar.
Halbuki Müslümanlar sadece misvakla diş temizliği yapıyor.
İşte diş bilemek deyiminin hikayesi de bu aslında.
öcalmak değil ama anlamı sonradan nasılsa böyle olmuş.
Ha bu arada deyimler biliyorsunuz ki sadece Türkçe'de yok İngilizce'de ve diğer dillerde de var.
Hatta bizim deyimlerimizin çoğunun tuğ renkte çevirisi var arkadaşlar.
Turing Türkiye'nin en kaliteli online Türkçe İngilizce sözlüğü.
İçeriğinde 3 milyondan fazla terim var.
Ve hangi kelimeyi aratırsanız o kelimenin en çok bilinen 3 farklı İngilizce aksanda seslendirme özelliği var.
Dediğim gibi ücretsiz.
Aradığınız tüm deyimleri, kelimeleri buradan çevirebilirsiniz.
Sadece sözlük hizmeti değil.
Turing'in web sitesinde günlük testler var.
Trend olan İngilizce kelimeler, günün kelimesi, günün deyimi.
eğitici videolar ne ararsanız var üstelik dediğim gibi ücretsiz bir de ben şunu seviyorum en çok atıyorum aramaya dosya yazdınız size dosya kelimesinin en yaygın kullanımından tutun genelde
nasıl konuşma dilinde nasıl ticarette ekonomi alanında siyasal alanda bilgisayarda ve dil bilimde olan İngilizce karşılıklarını gösteriyor dev bir hizmet gerçekten bir de aradığınız kelimeyi böyle sık
kullananlar ekleyebiliyorsunuz sürekli arama yapmanıza gerek kalmıyor sadece Türkçe Türkçe İngilizce değil Almanca İngilizce, İspanyolca İngilizce, Fransızca İngilizce olarak çeviri seçenekleri de var.
Ben hem mobilden kullanıyorum bu uygulamayı.
Burada sadece kelime çevirisi yapıyorum.
Hem de web siteleri daima benim favori sekmelerimde duruyor.
Çünkü Google Chrome'dan TrueRank eklentisini ekleyip istediğiniz sitede seçtiğiniz kelimeyi hemen böyle sağ tıklıyorsunuz çevirebiliyorsunuz.
Merve ben de bakmak istiyorum diyenler için aşağı bir link bırakıyor olacağım.
TrueRank'ten siz de mutlaka faydalanın.
Bir de son olarak bu uygulamaya 15 senedir böyle ilmek ilmek emek veren ekibe de buradan teşekkür ediyorum.
Hadi devam edelim. Gelelim bir başka deyime eşref saati.
Bunu da bir işe başlamanın uygun zamanını tanımlarken söylüyoruz.
Ya da işi yapacak kişi her kimse onun böyle ters davranmayacağı güçlük çıkarmayacağı uyusallık göstereceği bir zaman vardır ya işte o zaman dilimini eşref saati diyoruz.
Bu deyimin hikayesi astrolojiye dayanıyor.
Biliyorsunuz ki Mezopotamya'nın eski kavimleri gök cisimlerine tapıyorlardı.
Yıldızların, gezegenlerin aldığı konuma göre hükümler veriyorlardı.
Astroloji işte. İşte bu dönemde yaşayan insanlar kendilerince böyle gezegenlerin iyi ve kötü, şanslı ve şanssız dönemlerini tespit etmişler.
Ve buna göre bir gezegenin ilk hareket noktasına doğru dönüşü iyiye dalalet ediyor.
Ve buna da zamanı şeref diyorlar arkadaşlar.
Ve yıldızların burçlar sistemindeki o konumları.
uğurlu buna sad diyorlar veya uğursuz nas diyorlar buna da dönüşümlerle dolu yani yıldızlar burçlar sistemindeki o konumlarına göre uğurlu veya uğursuz olabiliyor yani o zaman
dilimleri ve gezegenlerin 12 burcun içindeki hareketleri de bazen uğurlu bazen uğursuz zamanlara denk gelebiliyor işte uğurlu olduğu tespit edilen zamanlarda başlanacak olan
işlerin insana uğur getireceğine inanıyorlar ve buna eşref Yani bu astrolojiden geliyor.
Eskiden Emevi ve Abbasi saraylarında münencimlerin uğraştığı işlerden birisi de buydu.
Eşref saatini tespit etmekti.
Ve Osmanlı'da da vardı tabi.
Şehzadelerin doğumu, savaş ilan edilecek tarihler, padişahın tahta çıkacağı gün bunlar hep münencim başları tarafından tespit ediliyor ve eşref saatine göre tespit ediliyordu.
Hatta Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethi için münencimlerin belirlediği eşref saatine göre hareket etmiştir.
Şimdi astroloji falan dedim ya goy goy yapma falan diyenler olmuştur kendi kendine.
O zaman sıradaki deyim goy goyculara gelsin.
Goy goyculuk yapmak ne demek?
Nereden geliyor? Şöyle TDK'ya göre bilgisiz olarak böyle gereksiz çok konuşan kişilere goy goycu deniliyor.
Ama bu şu zamanda öyle yani olumsuz anlamı şu zamanda öyle.
Hatta kraldan çok kralcı şakşakçı gibi anlamları bile var.
Ama öyle mi?
Hayır eski zamanlarda daha farklıymış.
Goygoycular eski zamanlarda muherrem ayının ilk günlerinde kümü halinde kapı kapı dolaşarak yardım toplayan görme engelli kişilermiş.
Hatta içlerinden sesi güzel olan birini seçerlermiş.
O da gökte melek yerde her can ağladı diye içli bir mersiye okurmuş.
Diğerleri de her mısrağının sonunda hoy goy goy canım diyerek ona eşlik ederlermiş.
O yüzden goy goycular diyorlar bu isimle anılıyorlar.
Hatta bir zamanlar İstanbul'da Şehzadebaşı Camii İmaneti karşısındaki taphane var ya orada çoğu böyle Anadolu'dan gelmiş görme engelli vatandaşlar varmış.
Orada oturuyorlarmış Şehzadebaşı'nın o taphanesinde.
İşte bu görme engelli vatandaşlar her biri gündüzleri değişik semtlerde dileniyorlarmış ve aynı çatı altında geçinip gidiyorlarmış.
Ama Muharrem ayı geldiği zaman şehri aralarında semt semt paylaşıyorlarmış.
Önlerinde gözleri gören biri Topal veya Çolak oluyormuş bu.
Yedekçi diyorlar ona.
Yedekçi eşliğinde altışar kişilik gruplar oluşturuyorlar ve goygoya çıkıyorlar bu görme engelli vatandaşlar.
Ve goy goy esnasında birbirlerinin birer adım gerisinde duruyorlar.
Öndekinin ya sol omzundan ya da değneğinden tutuyorlar.
Bu şekilde yürüyorlar görme engelli vatandaşlar.
İstanbul sokaklarında böyle adeta solistler gibi geziyorlarmış.
Ve gittikleri evlerin önünde halka oluyorlar.
Mersiye ya da ilahi okumaya başlıyorlar.
Ev ahalisi de kapıyı açıyor.
Onlara ya para veriyor ya da aşure malzemesi veriyor.
İşte goy goyculuk aslında buymuş arkadaşlar.
Ama 1909'da 2.
mektup. Meşrutiyet sonrası goygoycuların artık bunları yapması yasaklanmış.
Yine çok sık kullandığımız deyimlerden biri hapı yuttu.
Birinin başına çok kötü bir olay geldiği zaman hemen hepimiz hapı yuttu şimdi diyoruz.
Bu da Sultan 4.
Murat zamanından kalma bir deyim.
Biliyorsunuz 4. Murat kahve, sigara ve keyif verici her türlü maddeyi yasaklamıştı kendi döneminde.
İşte o dönemler sarayın bir hekim başı var.
4. Murat'ın hekim başı.
Emir Çelebi diye bir adam.
Ve sultanın casuslarından biri sultana bir gün bir haber uçuruyor.
Diyor ki senin diyor hekim başın senin emir ve yasaklarına uymuyor.
Afyon kullanıyor diyor. Gördüm.
Dördüncü Murat bunu duyunca çok üzülüyor.
Çünkü kendisi aynı zamanda onun sohbet arkadaşı.
Ve aldığı duyuma göre hekim başı kuşağının arasında bir cüradan taşıyor.
Cüradan da arkadaşlar böyle küçük şeyleri muhafaza etmeye yarayan bir kutucuk.
İçine işte afyon koyuyormuş hekim başı.
Kuşağının arasına saklıyormuş.
Padişah buna inanmak istemiyor.
Diyor ki ben diyor kendi gözlerimle göreceğim.
Ve hekim başını satranç oynamaya davet ediyor.
Neyse başlıyorlar oynamaya.
Dördüncü Murat tam oyunun böyle en heyecanlı yerinde diyor ki Çelebi diyor hemen şu kuşağını çöz.
İçinde ne var ne yoksa boşalt bana göster diyor.
Hekim başı tabii hemen anlıyor onu birinin ihbar ettiğini.
Çıkarıyor kuşağından cüredanlığını.
Koyuyor satranç tahtasına.
İçindeki afyonu da çıkarıyor tabii.
Diyor ki bunlar diyor ıslah edilip zararsız hale getirilmiş afyon hapları.
Ben bunları hastalarıma ilaç niyetine veriyorum.
Ben afyon falan kullanmıyorum diyor.
4. Murat da o zaman yut hepsini diyor.
Madem bunlar zararsız ıslah edilmiş afyon hepsini yut bakalım diyor.
Hekimbaşı afyonların hepsini yutmak zorunda kalıyor.
Adamın sonu malum tahtalı köy.
Hatta afyonları yuttuktan sonra istese panzehir de içebilir doktor çünkü çözümünü biliyor.
Ama maalesef ölmeyi tercih etmiş.
Zaten ölmese 4. Murat onu öldürürdü diye düşünüyorum.
İşte o günden sonra hekimbaşı ortalıklarda görünmediği için hekimbaşına ne oldu?
diye soranlara hapı yuttu denilmiş işte bunun hikayesi buradan geliyor sırada ipsiz sapsız var bunu çok kullanıyoruz bu da şuradan geliyor şimdi eski zamanlarda Anadolu'dan İstanbul'a çalışmak üzere
gelen ama bir mesleği de olmadığı için ya hammallık eden ya da kazma kürekle çalışan insanlar varmış ama bunların içinde öyle insanlar varmış ki ne hammallık edecek ipleri ne de amelelik edecek kazma kürekleri
yokmuş işte bir ip veya tutacak bir sap sahibi olmayan kişidir için bu söz söylene gelir olmuş.
İpsiz sapsız denilir olmuş.
Yine çok kullandıklarımızdan biriyle devam ediyorum.
Kabak başında patlamak.
Kabak benim başıma patladı ya diyoruz ya.
Bu da şöyle eskiden su kabaklarının içine uzun süre muhafaza etmek amacıyla çeşitli sıvılar konuyormuş arkadaşlar.
Su koyuyorlarmış, yağ koyuyorlarmış, şarap koyuyorlarmış bu su kabaklarının içerisine.
Çünkü şimdiki zamanda olduğu gibi böyle kristal kadehler, billur şarap sürahileri falan yok.
Su kabağı o kadar revaçta ki o dönem pikniğe giden de onu kullanıyor, meyhaneye giden de onu kullanıyor.
Çünkü şişe daha icat edilmemiş cam şişe yok.
Ama bu kabağı...
Tabi bazen de gizli taşımak gerekiyor.
Çünkü içinde şarap olduğu durumlar olabiliyor.
İşte kabağı saklamanın bir yolu tıpasını sıkıca kapatıp ırmağa yatırmakmış.
Veya ağaç dallarının arasında saklamakmış.
Ya da Galata meyhanelerinde istiflemekmiş.
Çünkü meyhanelerde kabaklar meşhurmuş zaten.
Hatta içmeye giden kişi eğer bu kabaklardan birinin böyle ipini keserse onun hepsini içmek zorundaymış.
Bir de zabıta baskı korkusu var tabi.
Her an zabıta meyhaneleri basabilir.
Kabakları meyhanecenin başında patlatabilir.
İşte bu baskınlar esnasında çıkan Arbede'de kimi zaman hiç böyle suçu günahı olmayanların başında da kabaklar patlarmış.
Kurunun yanında yaşta yanıyormuş yani.
Kabak benim başıma patladı.
Oradaki kabak bu kabak arkadaşlar.
Peki keçileri kaçırmak deyiminin hikayesini biliyor musunuz?
Hani böyle sinir harbi geçirenlere deriz ya eyvah bu keçileri kaçırmış, aklı dengesini yitirmiş falan diye.
İşte bu deyimin Burdur bölgesinden çıktığı düşünülüyor.
Şöyle ki Burdur'da bir çoban keçi sürüsünü güdüyor.
Keçiler de öğlen olduğu zaman suya yakın gölgelik bir alanda uyuyorlarmış.
Çoban da o sırada dinlenip şekerleme yapıyormuş.
İşte bu burdurlu çoban bir gün yine keçilerini otlatmaya götürüyor ama öyle sıcağındalar keçilerin dinlenebileceği bir gölge yok bulamıyor.
Çaresiz gidiyor bir ağacın gölgesine oturuyorlar hep beraber orada dinleniyorlar derken çoban uyuyakalıyor.
Bir uyanıyor ne keçi var ne sürü var hepsi gitmiş.
Çoban tabi tabiri caizse kafayı yiyor.
Dere tepe bayır arıyor keçilerini ama yok.
Çoban böyle çok perişan bir halde diyor ki ben şimdi sürü sahiplerine ne hesap vereceğim.
Keçileri nasıl kaçırdığımı nasıl anlatacağım diye diye köye dönüyor.
Köyde de yoluna çıkan herkese keçileri kaçırdım diyor.
Keçileri kaçırdım keçileri kaçırdım.
Köy ailesi de hemen keçileri aramaya çıkıyor.
Bir bakıyorlar keçiler ağacın altında takılıyorlar hiçbir yere kaçmıyorlar.
Sonra diyorlar herhalde bu adamcağız delirdi biz gidelim yeni bir çoban bulalım diyorlar.
Yeni bir çoban buluyorlar ama o çoban da ertesi gün yine köye gelip keçileri kaçırdım diye bağırmaya başlıyor böyle pür telaş içerisinde.
İşte o zaman köy ahalisi etrafı iyice arıyorlar tarıyorlar ve o bölgede yer alan İn suyu mağarasını buluyorlar.
Meğerse keçiler buraya gelip su içiyorlarmış ve yerlerine bir şekilde geri dönüyorlarmış.
İşte keçileri kaçırmak deyimi buradan geliyor.
Sırada başına devlet kuşu kondu deyimi var.
Bunu da şans oyunlarını tutturanlara falan diyoruz genelde.
Böyle hiç beklemediği bir anda büyük bir şeye kavuşmak anlamında.
Bu da şuradan geliyor. Eski zamanlarda padişahlığın böyle henüz babadan oğula geçmediği zamanlardan kalma bir deyim.
O zamanlar padişah öldüğü zaman tellallar şehrin en yüksek noktasına çıkıp halka padişahın öldüğünü duyuruyorlarmış.
Halk da hemen sarayın önündeki o büyük meydana koşuyormuş.
Meydan hınca hınç dolunca sarayın münencin başısı elinde böyle kocaman bir kafeste sarayın balkonuna çıkıyormuş arkadaşlar.
Ve bu kafeste bembeyaz çok güzel bir kuş oluyormuş genelde.
Münencin başı kafesin kapağını açtığı zaman kuş dışarı çıkıyormuş.
İşte bu kuş o meydanda her kimin kafasına konarsa yeni padişah o oluyormuş.
Başına devlet kuşu kondu demek aslında bu demekmiş.
Sırada mürekkep yalamak var.
Bunu da yıllarca böyle tahsil görmüş eğitimli insanlara söylüyoruz mürekkep yalamış diye.
Bu deyim de şuradan geliyor.
Matbaanın henüz icat edilmediği zamanlardan kalma bir deyim bu.
El yazması kitaplar var ya bu kitapların sayfaları hazırlanırken daha pürüzsüz olması için ve kalemin kayganlığının daha da artması için bu parşomenlerin üzeri ahar denilen bir tür sıvı ilacı
ile alınıyor ve ardından da mühürleniyor.
Ahar dediğim madde de öyle bir madde ki muhallebi gibi böyle yumurta akıyla nişasta ile hazırlanan bir şey.
Ve suyu gördüğü anda eriyor.
Bu da henüz o zamanlar mürekkep silgisi icat edilmediği için hattatlara büyük kolaylık sağlıyor.
Çünkü hattatlar yanlış yaptıkları zaman silgi yok ne yapacaklar?
Serçe parmaklarının ucunu bazen böyle ağızlarını ıslatıp hatalı yere sürüyorlar.
Silgi gibi aynı. O şekilde bir görev görüyor ve öylece siliyorlar.
İşte böyle durumlarda bazen dillerine mürekkepte bulaşıyor.
O yüzden eskiler bir insanı yaladığı mürekkep miktarınca ilminin genişlediğini söylerler.
Bu bence çok anlamlıydı.
Bir başka sık kullandığımız deyime geliyorum.
Gemileri yakmak yani her şeyi göze almak anlamında kullanıyoruz.
Bu deyim de ünlü Emevi komutanlarından Tarık bin Ziyad'dan geliyor arkadaşlar.
Tarık bin Ziyad M.S.
711'de 12.000 kişilik ordusuyla bugün kendi adını taşıyan Cebeli Tarık boğazından gemilerle İspanya'ya geçiyor.
Ve karaya adımını atar atmaz adamlarına dönüp diyor ki gemileri yakın.
Herkes ve özellikle emrindeki askerler çok şaşırıyorlar ve gemilerin öyle alev alev yanışını oturup izliyorlar askerler.
Derken bir haber ulaşıyor.
İspanya Kralı Rodrik 100 bin kişilik ordusuyla Tarık Bin Ziyad'ın ve orduların üzerine geliyor ve herkesi bir telaş alıyor tabii.
Tarık Bin Ziyad hariç hatta o bu habere seviniyor bile.
Askerlerin önünde böyle yüksek bir yer var.
Oraya çıkıyor ve sesleniyor.
Diyor ki askerler diyor artık bizim için geri dönmek yok.
Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi bir düşman var.
Nereye kaçacaksınız?
Direnmekten başka hiçbir şansınız yok.
Gemileri yaktık diyor.
Kısa bir süre her türlü güçlüye katlanmayı göze alacaksınız ama sonra uzun süre rahat edeceksiniz diyor.
Ve Tarık Bin Ziyad'ın orduları İspanya kralının ordularını yenmeyi başarıyor.
Endülüs Emevi Devleti'nin temelleri böylelikle atılıyor.
Gemileri yakın diyen gözü kara bu komutan sayesinde.
Peki ipiyle kuyuya inilmez dediğimiz kişiler vardır ya ona güvenilmez anlamında söyleriz bunu.
Bunun hikayesini biliyor musunuz?
O da şöyle. Bir gün bir adamın evinin bahçesindeki kuyuya bir koyun düşüyor.
Adam koyunu kurtarmak için hemen diyor bana bir ip verin.
Hani beline ipi bağlayıp aşağı inecek.
Neyse işte buna ip veriyorlar.
Bir bakıyor ben diyor bu iple aşağı inmem.
Neden? Çünkü bu ipi Çürük Ali örmüş diyor.
Onun ipiyle kuyuya inilmez diyor.
Çürük Ali dedikleri de çok ünlü bir urgan esnafı ve iplerini çürük kendir ve keten liflerinden böyle çok dayanıksız iplerden örmesiyle tanınan birisi olduğu için işte ipiyle kuyuya inilmez buydu arkadaşlar.
Sırada Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu var.
Bu da her şeyin yolunda görünmesi seni böyle aldatmasın mutlaka altından bir şeyler çıkar sonradan çıkar ama görürsün.
Yani bir işte hile kokusu alıyorsak.
Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu diyoruz.
Bu da şuradan geliyor. Moğollar biliyorsunuz önlerine çıkanı kılıçtan geçiriyorlardı.
Çok acımasızlardı ve bir zamanlar Anadolu'ya da saldırmışlardı.
Selçuklu orduları işte bu zalim orduyu birkaç yerde durdurmaya çalışıyor ama başarılı olamıyor.
Moğol orduları her şeyi yakıp yıkıyorlar ve çok hızlı bir şekilde Anadolu'nun içlerine doğru gelmeyi başarıyorlar.
Konya'yı ele geçiriyorlar ve daha sonra Karaman'a yöneliyorlar.
O sırada da kim var?
Karamanoğlu Beyliği ama onların gücü ne Moğolların karşısında?
Yani mümkün değil onları durdurmaları.
Bir ara teslim olmayı düşünüyorlar ama Moğolların teslim olanları da kılıçtan geçirdiklerini bildikleri için boşverin diyorlar biz teslim olmayalım.
Ve halkını bir kırımdan korumak isteyen Karamanoğlu Bey'i diyor ki onları durdurmanın tek bir yolu var.
Bu zalimler ordusuna karşı bir hileye başvuracağız diyor.
O da şöyle Moğol ordusu Karaman'a saldırmadan önce Karaman'ın yakınlarında Karadağ diye bir yer var.
Orada mola vermişler. Burası da böyle çok gür ormanlarla kaplı bir bölge.
Karamanoğlu Bey'inin planı şu.
Çok büyük bir koyun sürüsünü başlarında bir çobanla beraber Karadağ'a doğru hareket ettiriyor ve hemen arkasından da başka sürüler yolluyor.
Ama bu arkadaki sürülerin içerisinde koyun postuna bürünmüş Karamanoğlu Beyliği askerleri var.
Ve Moğollar Karadağ'a ilk ulaşan sürüyü görünce koyun sürüsünü görünce çok seviniyorlar.
Hemen onları yakalıyorlar kendilerine içkili bir ziyafet çekiyorlar.
Ve gecenin bir saatinde onlar sızdıkları zaman ormana saklanan koyun postu Postundaki Karaman askerleri hop ortaya çıkıyor ve postlarını üstlerinden atıp Moğolların üstüne çullanıyorlar ve
neye uğradığına şaşıran Moğol ordusu daha toparlanamadan Karaman ordusu da yetişiyor ve kaçıp canlarını kurtarabilen Moğol askerleri bu olayın ardından diyorlar ki Karaman'ın koyunu sonra çıkar
oyunu. Altyazı M.K.
Hatta ya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
