
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün size deyimlerden bahsetmeye karar verdim.
Neden? Çünkü her sohbet ortamında mutlaka bir deyim kullanıyoruz ama bunların hikayelerini bilmediğimizi fark ettim.
O yüzden şimdi gelin büyük bir söz inceliği olan, söz ustalığı olan ve halkımızın yaratma gücünü gösteren bu deyimlerin arka planındaki hikayelere hep beraber bakalım.
Mesela benim çok sık kullandığım deyimlerden birisi, ya senin aklın kesiyor mu ya?
Bunu çok söylerim. Bunun hikayesi çok hoşuma gidiyor.
Hikayesi şöyle arkadaşlar.
Öncelikle aklı kesmek ne demek onu bir söyleyelim.
Yani sen bunun olabileceğine inanıyor musun?
Sen bunun yapılabileceğine inanıyor musun anlamında çok kullandığım bir deyimdir.
O yüzden bunun hikayesini anlatmak istiyorum.
Bu anlatacağım hikayeleri sadece deyim olarak almayın olur mu?
İçerisindeki öyküde aslında çok güçlü mesajlar vermeye de çalışıyorum.
Onları da düşünmenizi istiyorum. Tamamen size bırakıyorum anlatacaklarımı.
Gelelim aklı kesmek deyimi nereden geliyor buna?
Bu deyim İdni Sina'dan geliyor.
Yanlış duymadığınız ünlü tıp bilimci İbni Sina'dan geliyor.
Kendisi aynı zamanda felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya gibi dallarla da ilgilenmiş çok yönlü bir karakter.
Böyle insanları çok kıskanıyorum gerçekten.
Böyle Leonardo da Vinci gibi, İbni Sina gibi çok fazla alanda eser veren ve başarılı olan isimleri böyle kıskanıyorum yani söyleyeyim.
Şimdi İbni Sina küçükken de matematikle ilgileniyor ve çok da sivriliyor.
Herkesin gözünde bir anda böyle aa bu çocuk nasıl matematik yapıyor gibi böyle bir sivrilme durumu var.
Ve en zor problemleri bile çözüyor.
Herkes hayran İbn-i Sina'ya.
Neyse babası bunu fark ediyor ve küçük İbn-i Sina'yı alıp bir matematik mektebine gönderiyor.
Evet nokta atışı bir seçim fakat şöyle bir problem oluyor.
İbn-i Sina okulda sıkıntılar yaşamaya başlıyor.
Çünkü matematikle arası çok iyi ama cebir ve geometriye gelince kafası almıyor.
Bir türlü almıyor. Ödevlerini yapıyor, her şeyi yapıyor ama yok olmuyor.
Hiçbir şekilde olmuyor. İbn-i Sina okulda sıkıntılar yaşamaya başlıyor.
Sonra yavaş yavaş kendinden utanmaya başlıyor.
Daha sonra da bu başarısızlığı gururuna yediremediği için Okuldan kaçıyor.
Babasından da utandığı için diyor ki ben artık eve de dönemem.
En iyisi ben evden de kaçayım diyor.
Bir kervana katılıyor. Neyse kervandakilerden en küçüğü tabii ki de İbn-i Sina.
Orada da kervancı başı diyor ki işte bir yerde duruyor.
Hadi sen diyor küçüksün git kuyudan su çek diyor.
Bir görev veriyor. O da koşarak kuyuya gidiyor.
Ve kuyudan hemen işte ipini sarkıtıyor.
Kovayla su çekmeye çalışıyor.
Ama bir yandan da şu kafasına takılıyor.
O kuyuyu çevreleyen taş var ya yuvarlak.
O taşın bir tarafı pürüzsüz ama bir tarafı böyle pürtük.
pürtük. Onu görüyor aklına takılıyor.
Acaba diyor burası neden böyle pürüzsüz burası neden tırtıklı diye düşünüyor.
Neyse kovasını çekmeye başlıyor yavaş yavaş ve şunu fark ediyor.
O ipin sürtündüğü yerin biraz önce görüp de ne kadar pürüzsüz diye düşündüğü kısım olduğunu fark ediyor.
Ve tam o anda bir aydınlanma yaşıyor.
Pürtükleri inatla sürtüne sürtüne yok eden şeyin o ip olduğunu anlıyor İbn-i Sina.
Yıllarca o yoldan gelip geçen yolcular kovayı kuyuya boş sarkıtıyor dolu olarak çekiyor ve kuyu taşına sürtünen ip taşı aşındırıyor.
Bunu anlayan küçük İbn-i Sina o zaman şöyle düşünüyor.
Bir ip sürtüne sürtüne üzerinde gidip gelerek taşı bile kestiğine göre benim aklım karşımda kaya gibi duran cebiri geometriyi bu dersleri neden kesmesin?
Benim aklım bunu neden kesmesin?
diyor. Ve kararını verip Okula dönüyor.
İşte o taşın üstünde durmadan gidip gelen o ip gibi o da derslerin üzerinde ısrarla hiç durmadan çalışmaya devam ediyor.
Sonuç mu? Sonuç İbni Sina oluyor işte.
Dünya bilim tarihine, felsefeye, matematiğe, astronomiye, fiziğe, kimyaya çok büyük alanlara katkılar sağlayan İbni Sina oluyor.
İşte aklı kesmek deyimi bu arkadaşlar.
Hepinizin hayatında çok zor dediğiniz şeyler mutlaka vardır.
İşte o noktada İbni Sina'nın Bu aklı kesme hadisesini lütfen hatırlayın olur mu?
Gelelim bir başka çok sevdiğim ve çokça kullandığım deyime.
Ali kıran baş kesen.
Ulan sen Ali kıran baş kesen misin deriz ya bazen.
Bunun anlamı şu kabadayılık zorbalık demek zaten.
Çevresine karşı baskı yapan zorbalık yapan anlamına geliyor ama bu nereden geliyor?
Fatih Sultan Mehmet'ten geliyor.
Olay şöyle Fatih Sultan'ı biliyorsunuz İstanbul'a almak gibi bir rüyası vardı ve bu rüyayı gerçekleştirip bize İstanbul'u armağan etti.
Bu arada benim de en sevdiğim padişah olur kendileri.
O yüksek entelektüelitesinden dolayı da kendisine çok büyük bir hayranlık beslediğimi söyleyebilirim.
Fatih Sultan Mehmet doğuya ve batıya yeni seferler yapmak için sık sık İstanbul'a çıkıyor.
Ve bu İstanbul'dan çıkış anlarında işte sürekli dağları görüyor.
İstanbul'un tepelerini, ormanlarını, göllerini, denizini her şeyine bir şekilde hayran oluyor.
O gidiş dönüşler Fatih Sultan Mehmet'e inanılmaz has veriyor.
İstanbul'un her yerini görmek, vakıf olmak.
Yine böyle seferlerden birinden dönerken ormanın içinden geçelim diyor.
Ormanın içinden geçerken o gördüğü görüntüler karşısında şoka geliyor Fatih Sultan Mehmet.
Çünkü bütün ağaçlar talan ediyor.
Edilmiş kesilmiş reçineleri akmış.
Fatih Sultan Mehmet'in içine oturuyor o gördüğü manzara ve bir ferman çıkarttırıyor bu olaydan sonra.
Ferman da diyor ki ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim diyor.
Fatih Sultan Mehmet geziciymiş aslında.
Bu olay ağızdan ağza aktarılıyor kulaktan kulağa söyleniyor ve gel zaman git seman.
Fatih Sultan Mehmet'in bu ormanları kıranlar için çıkarttırdığı bu ferman sözü dönüyor dolaşıyor.
Ali Kıran başkesen olarak günümüze kadar geliyor.
Tabi bu deyimlerin hikayeleri gerçek midir değil midir bunu kimse bilemez.
Sadece bu söylenile gelen olayları aktarmaya çalışıyorum size.
Gelelim bir başka deyime.
Ulan bu işin altından bir Çapanoğlu çıkacak ama dur sen ya.
Vardır ya böyle bir deyim. Ben bunu da çok kullanırım.
Altından bir Çapanoğlu çıkacak.
Bunu çok söylüyorum. Bu da bir işin bir olayın böyle baş ağrıtacak bir duruma sebebiyet vereceği anlamına geliyor daha sonrasında.
Ya da işte sorunlu bir tehlikeli bir durumla karşı karşıya olmak anlamında kullanıla gelen bir deyim.
Bu da şuradan geliyor arkadaşlar. Yozgat'ın kurucularından Çapanoğlu Ahmet Paşa'dan geliyor.
Bu da işte kentin büyük gelişmesinde çok katkısı olan bir adamcağız.
Ve halk da onu çok seviyor.
Böyle çalışmalarına destek veriyor.
halkın bu desteği Çapanoğlu Ahmet Paşa'ya iyi gelmiyor.
Çünkü bütün Yozgat'ı böyle canının istediği gibi yönetmeye başlıyor.
İşte otorite güç zehirlenmesi yaşıyor.
Sanki Yozgat'ın yöneticisi değil sahibi bir anda bu pozisyonu alıyor kendi kendine.
Bu öldükten sonra da yerini oğluna bıraktığı için oğlu da kendi oğluna babası da onun oğluna derken bu böyle sürüp gidiyor.
Resmen nepotizm dediğimiz olay.
Ama şöyle de bir durum var. Her gelen Çapanoğlu o konumunu sağlamlaştırmak için gücünü daha daha büyütmek için Bozgat'ın en değerli yerlerine, en değerli tarlalarına el koyuyor.
Sürülerine sürüler katıyor.
Ooo zenginlik kırla. Hak yok, hukuk yok, hiçbir şey yok.
Şikayetler geliyor ama ooo kime şikayet edeceksin?
Ve bir zaman sonra halk arasında bir Çapanoğlu korkusu başlıyor.
Özellikle de bu memurlar arasında da çok yaygın Çapanoğlu korkusu.
Hatta şöyle bir olay rivayet ediliyor.
Günün birinde memurlardan birinin önüne bir dosya düşüyor.
Adam dosyayı aldığı gibi, açtığı gibi şak okuyor ve geri gönderiyor geldiği makam.
Ama tabii geldiği makama geri dönünce karşı taraftaki memur diyor ki ne oldu ya hani fotoğrafın gitmiş.
Diğer memur da diyor ki kıdemli olan hani eskiden gelen memur yeni gelen memura diyor ki sen diyor bu işi fazla kurcalama diyor.
Niye ya diyor. O da diyor ki sen yenisin galiba buralarda.
Diğer memurca izliyor ki evet yeniyim ama burada bir haksızlık yok mu bir hukuksuzluk yok mu beyefendi söyleyin bana diyor.
Öbür memur da diyor ki bak diyor nerede haksız bir iş varsa ve bu toprakla alakalıysa mutlaka altından bir çapanoğlu çıkar fazla kurcalama diyor.
Çünkü diyor bu kadar açık bir haksızlığı bu kadar açık bir yolsuzluğu.
Onlardan başkası yapmaya cesaret edemez diyor.
Ve dosyalar bir anda rafa kaldırılıp unutulmaya terk ediliyor.
Bu Çapanoğlu hikayesi böyle uzun uzun uzun düşüneceğiniz bir hikaye diye düşünüyorum.
O yüzden anlatmayı seçtim.
Gelelim bir başka deyime.
Bunu da çok sıklıkla kullanıyorum.
Buyurun cenaze namazına.
Oldu bir kere ya yapacak bir şey yok anlamında kullanıyoruz.
Ya da işte hiç istemediğimiz bir şey başımıza geliyor.
Düzeltmemiz de namümkün.
O zaman ne yapacağız? Buyurun cenaze namazına diyoruz.
Sultan dördüncü. Murat'ı biliyorsunuz.
Ne kadar tütün karşıta olduğunu biliyorsunuz.
Hatta bunları yasakladığını ve yasakladıktan sonra temdili kıyafete girip işte derviş kılıklarına giriyor.
Bir sürü bir sürü kılıklara giriyor.
Bir de denetime çıkıyor. Yani sivil bir şekilde kimse adamı tanımadığı için de fark etmiyorlar onun dördüncü Murat olduğunu.
Neyse bir gün sultana bir ihbar geliyor arkadaşlar.
Diyorlar ki sultanım yetişin Üsküdar'da bir kahvehanede tütün içtiğini duyduk.
Bunu duyan Sultan Murat hemen üstünü değiştirdiği gibi derviş kılığına giriyor tabii.
Kahvehanenin yolunu tutuyor.
İçeri giriyor selamun aleyküm diyor bir masaya oturuyor.
İçeride de kahveci var tabii.
Kahveci böyle uzaktan onu görüyor, izliyor, izliyor.
Sonra yanına gidip diyor ki baba diyor ya Erenler kahve içer mi diyor.
Çünkü hani derviş kılığında ya Eren yani.
Erenler kahve içer mi diyor kahveci.
O da diyor ki içer, içerim yani diyor.
Kahveci sonra dönüp diyor ki peki diyor tütün içerler mi Erenler?
Çünkü kahvehanede bir dervişsin yani.
Adamın içine kurt düşüyor.
Sultan da diyor ki hayır içmezler.
Neyse diyor ben sizin kahvenizi yapayım.
İçeriye gidiyor ama adamın içi içini yiyor.
Çünkü adam şunu duymuş. Padişah kılık değiştiriyor.
Kahvehaneleri basıyor. Dikkat edin yani bunu duymuş zaten.
Kendi kendine diyor ki ya bu Eren'in diyor burada ne işi var?
Allah Allah diyor. Tütün içmeyen adamın kahvehanede ne işi var?
Kendi kendine soruyor tabii. Neyse kahvesini böyle çabucak yapıyor.
Hemen içeri gidiyor. Çaktırmadan da böyle sormaya çalışıyor.
Hani kim olduğunu öğrenecek ya.
Böyle kahvesini veriyor diyor ki baba ya diyor.
Erenler diyor ismini bağışlar mı acaba diyor.
Artık Sultan Murat gördü göreceğini.
öğreneceğini öğrendi. Orada ne hatlar döndüğünü.
Ben Murat diyor adama. Adam da diyor ki adamın tabeti benzi atıyor bir anda geri geri çekiliyor diyor ki peki diyor o Murat'ın sonunda Han var mı diyor adam.
Dördüncü Murat elbette var deyince adam bir anda şok geçiriyor.
Diyor ki Sultan Murat Han.
Yani onun padişah olduğunu o anda anlıyor.
Korgudan titriyor ve böyle artık adam yığılmak üzere yani.
Tam bayılmadan önce de diyor ki öyleyse buyurun cenaze namazına dostlar diyor.
Adamın bayılmadan önceki son sözü.
Herhalde ben de bunu söylerdim.
Çünkü 4. Murat dönemine baktığınız zaman tütün yasakları çok gündemdedir.
Ve hani bu idamlar, çok büyük cezalar, çok büyük yaptırımlar gelmiştir.
Yani 4. Murat çok acımasızdı bence.
Okuduklarımdan yola çıkarak. Hangisi acımasız değildi?
Bu kahveciyi bağışlamış, sanırım bu çok nükteden olduğu için ve güldüğü için kendisini bir defalığına mahsus bağışladığını bildirmiş sultanımız.
Şimdi diyeceksiniz ki Merve 2.
Mahmud döneminden bir şey yok mu?
2. Mahmud döneminden de size şunu anlatacağım.
Can kalmamak. Bu da hani şey anlamında kullanılır.
Bittim ya tükendim artık yani.
Benim artık hiç gücüm kalmadı.
Can kalmamak. Bu arada can Bektaşilik'te aynı yolda olan tarikat kardeşi anlamında kullanılıyor.
Şimdi Sultan 2. Mahmud biliyorsunuz ki Yeniçeri ocaklarını kapatmasıyla meşhur.
O tarih derslerimizi hatırlayın sürekli.
Yeniçeri ocağını kapattı.
Yeniçeri ocağını. Bir daha.
Arkadaşlar Bektaşi tekkelerini kapatmıştı.
Bilmiyorum hatırlıyor musunuz? Bu tekkeler kapandıktan sonra bu Bektaşiler İstanbul'un dört bir yanına yayılıyorlar.
İşte 2. Mahmut da bunların akıbetini merak ediyor.
Diyor ki ben bir tur yapayım bir bakayım bunlar ne yapıyorlar diye.
Neyse işte bir geziye çıkıyor İstanbul içinde.
Bir tane tekkeye giriyor. Hani kendi gözlerimle göreyim diyor bu Bektaşiler ne yapıyor.
Bir giriyor içeriye. Bir tane Bektaşi dedesi var.
Başka hiç kimse yok. Sonra şaşırıyor 2.
Mahmut. Diyor ki yahu erenler canlar nerede diyor.
İtaşi dedesi de dönüp diyor ki aman devletlim sayenizde can mı kaldı?
Can kalmamak da buradan geliyor.
Madem 2. Mahmut'la başladım onunla devam edeyim.
9 doğurmak da buradan geliyor.
Sabırsızlanmak anlamında kullanılıyor.
9 doğurdum artık olacaksa olsun deriz ya.
Yani çok büyük bir heyecanla beklemek, merakla beklemek.
Bunun da hikayesi şöyle. Sultan 2.
Mahmut döneminin çok ünlü bir kaptanı deryası var Tahir Paşa.
Bir dönem hatta İzmir Valiliği de yapmış.
Bu paşa da valiliği...
sırasında çok böyle büyük olaylar yaşandığı için o kentte hemen diyor ki ben bir sokağa çıkma yasağı koyayım.
Neyse belirli saatler aralığında sokağa çıkma yasağı geliyor.
İşte bu yasağı belenler zaptiyeler tarafından alınıp karakola götürüyor.
Karakol o kadar dolmuş ki artık Tahir Paşa diyor ki ben de bir gideyim göreyim hani bunlar ne yapıyor diye.
İçeri gidiyor. Bir sürü insan böyle sıraya dizilmiş.
Hepsine soruyorlar senin sokakta ne işin vardı?
Senin sokakta ne işin vardı?
Ama o sırada bir tane adam var tam 9.
sırada. Kendisine o sorunun gelmesi Sini bekliyor ama o kadar telaş içinde içerisinde ki böyle boncuk boncuk terliyor.
Tahir Paşa ona dönüyor diyor ki ya diyor sen tellalları duymadın mı?
Senin ne işin var bu saatte sokakta diyor.
Adam da böyle o kadar telaşlı ki.
Paşa hazretleri diyor yemin ediyorum karım doğuruyordu.
Vallahi ben ebe aramaya çıkmıştım.
Ben diyor adımımı attığım anda beni bu zaptiyeler tuttu karakola getirdi.
Benim gerçekten şu an karım doğuruyor diyor.
Ama adamın halinden tavrından o kadar belli ki doğru söylediği.
Tahir Paşa dönüp diyor ki seni affediyorum.
Okey hani bu... Seferlik affediyorum ama o karın olacak kadına söyle bir daha böyle olur olmadık zamanlarda doğurmaya kalkışmasın diyor işte paşa ya.
Neyse adamcağız affedildiğini duyunca hemen koşarak evine gidiyor.
Bir çeribi giriyor. Karısının etrafını bir sürü kadın çevirmiş.
Bir anda tabii korkuyor. Ne olduğu bir şey mi oldu falan diye.
Çünkü ebe aramaya diye çıkmış adam.
Adam yok saatlerdir.
Nerede yani? Kadın da o işte hasta yatağından o lohusa haliyle kalkıp adama diyor ki ben doğurdum sen neredesin?
Kaç saattir gittin de gelmedin de bıdı bıdı bıdı.
Adam da dönüp diyor ki ah be kadın diyor sen neler diyorsun sen bilmiyorsun ki benim başıma neler geldi sen bir kere doğurdun ama ben sıradaki 8 kişiden o sorgu nöbeti bana gelinceye kadar 9
kere doğurdum 9 diyor.
Gelelim Sultan Abdülaziz dönemine.
Bu dönemde de Marco Paşa diye bir paşa var.
Bilmiyorum hatırlıyor musunuz?
Rum doktordur Marco Paşa.
Hani şey deriz ya derdini Marco Paşa'ya anlat deriz.
Bu şey demek yani benim yapabileceğim bir şey yok kardeşim.
Derdini Marco Paşa'ya anlat.
Ya da senin yakınmalarını dinleyecek.
Birisi yok yani karşında boşuna konuşma.
Bu işten bir sonuç bir netice bekleme anlamında kullandığımız derdini Marco Paşa'ya anlat.
Bu da arkadaşlar Sultan Abdülaziz döneminden geliyor.
Marco Paşa o dönemin en ünlü doktorlarından birisi.
Dediğim gibi de Rum. Çok alçak gönüllü, çok sevecen, çok yardımsever bir doktormuş Marco Paşa.
Hatta insanlar sadece sağlık sorunumuz var diye gitmiyor.
Yardım istemek için de onun kapısını çalıyorlar.
Yani adam kimseye sırt çevirmeyen, herkese yardım etmeye çalışan.
bir adamken şu hale geliyor.
Artık o kadar çok kişi geliyor ki Marco Paşa'ya her gün yüzlerce istekle karşılaştığınızı düşünün.
Yani bu artık böyle yardımseverlikten çıkıyor.
Böyle adam kullanıldığını hissediyor belki de bilmiyorum.
Çok çaresiz bir duruma düşüyor.
Her gün istek, her gün istek.
Hangi birine yardım etsin?
Sonra diyor ki ben en iyisi diyor bunları anlamamış gibi yapayım.
Adamlar anlatıyor, anlatıyor.
Bu da böyle çok güzel dinliyormuş gibi yapıyor.
Anladım, anladım ama ne?
diyor ısrarla. Adam bir daha anlatıyor.
Bir daha aynısını söylüyor. Anladım, anladım ama ne?
Bir daha anlatıyor. Bir daha anlatıyor bir daha anlatıyor.
Marco Paşa sürekli aynı şeyi söylüyor.
Anladım ama hani ne diyor sürekli.
En son insanlar isyan edip kalkıp gidiyorlar.
Yani düşünsenize karşınızda böyle birisi var.
Anladım anladım ne ama ne anladım.
Anladım anladım ama ne diyor.
Yani anlamamazlığa vuruyor.
Artık siz de isyan edip kalkıp gidiyorsunuz.
İşte bu durum insanlar arasında yayılmaya başlıyor.
Ve hatta günümüze kadar geliyor.
Yani o günden beri artık bir işin olmayacağını, olamayacağını anlatmak için biz bunu kullanıyoruz.
Git derdini Marco Paşa'ya anlat diyoruz.
Gelelim bir başka değime.
Gemisini yürütmek. Ooo sen gemini her türlü yürütürsün deriz ya.
Bu da şu anlamda kullanıyoruz.
Hani sen bütün engelleri aşarsın ya.
Ya da işlerini kolayca böyle yoluna...
koyabilirsin anlamında kullandığımız bir deyim.
Peki bu deyim nereden geliyor olabilir?
Tabii ki de Sultan 2. Mehmet değil mi?
İstanbul kuşatma olayı işte gemileri kaydırdı.
Biliyorsunuz o hikayeyi.
Şimdi hep beraber 1453 yılına ışınlanalım.
İstanbul'a gidelim. Ne oluyordu bir hatırlayalım.
Bizimkiler topları atıyor.
Kocaman gedikler açılıyor.
Adamlar hemen o gedikleri tamir ediyorlar.
Bizimkiler İstanbul denizden yardım almasın diye uğraşıyor ama bir şekilde yiyecekmiş içecekmiş savaş malzemesi Demiş hepsi Avrupa gemileriyle beraber boğazı geçiyorlar ve Bizanslılar istedikleri yardımları ulaştırıyorlar.
Bizanslılar o yiyecek işçiye yiyince ne oluyor?
Dirençleri yerine geliyor. Hurra bir daha saldırıya geçiyorlar.
Ne oluyor? Kuşatma uzadıkça uzuyor.
Artık insanların morali bozulmaya başlıyor.
Özellikle askerlerin tabii ki.
Diyorlar ki hani daha önce de denendi biliyorsunuz İstanbul'un fethi ama bir şekilde başarılamadı.
Yine mi aynı senaryoyu yaşayacağız diye adamlar böyle kara kara düşünüyorlar.
Ve o sırada Büyük Sultan 2.
Mehmet bir karar veriyor.
Diyor ki... Ben diyor madem bu İstanbul'u karadan kuşatamıyorum o zaman diyor ben de denizden kuşatırım diyor.
Bu durumda ne yapması gerekiyor?
Haliç'e gitmesi gerekiyor değil mi?
Haliç'e girilerek yardım gemilerinin önüne geçmesi gerekiyor.
Ama burada bir zorluk var o da şu.
Adamlar Haliç'in o boğaz tarafını böyle aşılması çok zor zincirlerle kapatmışlar.
İşte o zaman Fatih Sultan Mehmet diyor ki madem biz deniz yolundan Haliç'e...
Giremiyoruz yani bu mümkün değil.
O zaman biz de gemilerimizi karadan yürütürüz diyor.
İşte bu gemisini yürütmek olayı buradan geliyor arkadaşlar.
Daha sonra zaten bu işe en uygun yerinde Haliç'in sırtları olduğunu görüyorlar.
Yani aşılacak tepeler, kıyıda inilecek noktalar hepsini belirliyorlar ve kağıthane ormanlarında böyle yerler açıyorlar.
O geminin yapımına başlıyorlar.
Kızakları hazırlıyorlar. Bunları yaparken de ormanın içinde çok gizlice yapıyorlar bunları yani herkes görmesin diye.
Bizanslılar bunu ne görüyor ne fark...
Ne olup ne bitiyor hiç farkında bile değiller.
Her şey tamam olunca da gemiler kızaklar üzerinde kaydırılıp Haliç'e indiriliyor.
Ve bir sabah Sultan Mehmet'in gemilerini Haliç'te gören Bizanslılar şok.
Hiçbir umutları kalmıyor ve kısa bir süre sonra da zaten İstanbul düşüyor.
Ve Fatih'in gemileri karadan yürütmesi İstanbul'un fethini kolaylaştırmakla kalmıyor.
Türkçe'ye de yeni bir deyim kazandırıyor.
Gemileri yürütmek.
Son deyimimiz. Atma Recep, din kardeşiyiz.
Bu da şu anlamda bırak palavrayı biz biliriz birbirimizi ya da olay senin anlattığın gibi değil anlamında kullanırız.
Atma Recep'liğin kardeşiyiz.
Şimdi bu öykünün anlatıldığı zamanlara gidiyoruz.
Tabii ki de Osmanlı Devleti.
Bir zamanlar biliyorsunuz Arnavutluk Osmanlı Devleti'nin bir eyaleti.
İşte bu eyaletle de Osmanlı Devleti zaten sık sık çatışıyordu.
Arnavut çeteleri malum meşhurdur.
Ve işte bu Arnavut beyleri çeteler halinde dağlara çıkmış.
Yol kesmeye başlıyorlar ve hatta Osmanlı ordusuyla da çarpışmaya başlıyorlar.
İşte bu isyanlardan birinde Recep adında bir çete reisi var.
Bu adamlarıyla birlikte yol kesmeye başlıyor.
Konakları basıyor, her yeri talan ediyor derken Osmanlı askerleri bununla uğraşmaktan artık yoruluyorlar.
Ve diyorlar ki biz bunu bir yerde sıkıştıralım.
Neyse sıkıştırıyorlar bir vadide bunu.
Recep anlıyor kıstırıldığını.
Diyor ki tamam okey çıkar yolum yok artık.
Yapacak bir şey yok yani. Saklandığı kayanın arkasından sesleniyor oradaki komutanları.
Diyor ki more atmayın biz din kardeşiyiz.
Teslim olacağız. Komutan böyle sağ salim adamı alıyor.
Recep'i alıyor adamlarını alıyorlar.
Neyse bunlar yargılanıyorlar. Pişman olduklarını söylüyorlar.
Ve çok az bir ceza ile kurtulmayı başarıyorlar.
Neyse Recep tebri cezasını çekiyor.
Dışarı çıkıyor derken. Dostları, arkadaşları onu çok...
Çok büyük bir törenle karşılıyor.
Neyse hep beraber yiyorlar, içiyorlar.
Geçmiş olsun Recep'cim diyorlar.
Nasıl oldu da yakalandın diyorlar.
O da tabii böyle bu şekilde karşılandığını ve bu kadar merak konusu olduğunu görünce böyle bir şişinmeye başlıyor arkadaşlar.
Anlatıyor diyor ki Osmanlı askerlerini perişan ettim diyor.
Kahramanca dövüştüm. Hatta diyor ya hepsini gebertecektim.
Bana dediler ki çoluğumuz çocuğumuz var yapma kurban olayım dediler bana diyor.
Ben de acıdım bıraktım onları diyor.
Sonra artık yanındaki adamlardan...
Birisi onunla beraber hapiste düşen adamlardan birisi dayanamıyor.
Adamın kulağına eğilip diyor ki Recep'in kulağına atma Recep diyor biz de din kardeşiyiz.
Bu laf kısa zaman sonra duyuluyor, yaygınlaşıyor ve bugün kullandığınız atma Recep din kardeşiyiz buradan geliyor.
Ben genelde böyle durumlarda sıkma ziya diyorum.
Şener Şen'in müthiş repliği var ya ziya sıkma ziya.
Çok hoşuma gidiyor.
Başka nerelere gittin Almanya'da Ziya amca?
Aslan avına gittim. Ziya!
Efendim abi? Ulan deminden beri çocukları atıp tutuyorsun ama artık sabrım kalmıyor.
Onu kullanıyorum. Arkadaşlar bu deyim serisinin sonuna geldim ama devam ettireceğime emin olabilirsiniz.
Valla dinlemezseniz de ben yine ederim çünkü çok seviyorum böyle şeyleri anlatmayı.
Ve şunu fark ettim hani ortamlarda hep böyle deyim kullanıyoruz.
Orada böyle yakalayıp ya biliyor musun bunun hikayesi de böyleymiş demek bence çok keyifli olur diye düşünüyorum.
Bana Instagram'dan Ortamlarda Satılacak Bilgi hesabından ulaşabilirsiniz.
Şimdilik kendinize iyi bakın, hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
