
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Transkript
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün depreme özel bir bölümle karşınızdayım ama bu sefer ben konuşmayacağım, sözü size bırakıyorum.
Bu süreçte neler yaşadığınızı, neler hissettiğinizi ve nasıl üstesinden geleceğimizi siz anlatın dedim takipçilerime.
Onlar da bana kısa kısa ses kayıtları attılar.
Bu bölümde onları dinleyeceğiz.
Çok zor günlerden geçiyoruz ve bu günlerde birbirimizin varlığına, omuzumuzda bir ele, bir nefese, bir sese...
O kadar ihtiyacımız var ki toplumsal bir travma yaşıyoruz ve bu yaz ancak birbirimize yaslanarak iyileşecek.
Şimdi sözü siz değerli takipçilerime bırakıyorum.
Çok çok çok üzgünüm.
Kıvanç Tatlıton'un da dediği gibi kalbim fiziksel olarak daha önce hiç bu kadar fazla acımamıştı.
Bir günde neredeyse bir yıldır savaşta olan Ukrayna'dan çok daha fazla hasar yaşadık ve onlar bile bize yardım yolladı.
Liyakatsizlik ve torpille ülkeyi idare etmenin sonuçlarını çok net ve sert bir şekilde görmüş olduk.
Sistemsizlik ve bilgisizliğin sonuçlarını canlarımızla ödedik.
Unutmamalı ve hesabını sormalıyız.
Unutursak kalbimiz kurusun, unutmayalım ki ülkemiz kurtulsun.
Söze nereden başlayacağımı gerçekten bilmiyorum.
Yaşanlanıcı tarifsiz.
Biz Malatya'daydık deprem anında.
O televizyonla gördükleriniz, telefonlarda gördükleriniz, buzdağının gerçekten görünen kısmı.
Bin kat daha büyük bir yıkım var.
Bin kat daha büyük bir ölüm var orada.
Ne hayatlar, ne hayaller gitti.
Ne insanlar gitti.
Gerçekten çok zordu.
Ben bu acılardan bahsetmek istemiyorum.
Herkes bahsetmiştir zaten.
Ben yaşadığım farkındalıktan bahsetmek istiyorum biraz.
Müsaade ederseniz. Şunu gördüm.
Cebinde paran var.
Kullanamıyorsun. Harcayacağın bir yer yok.
Üç tane evimiz vardı bizim.
Giremiyorsun. Giremiyorsun.
Çok acı. Hayata kapıda araban var.
Yüz binlerce liralık kapıda araban var.
Binemiyorsun. Benzin yok.
Benzin alamıyorsun. Cebinde telefonun var.
Binlerce liralık telefon.
İletişim kuramıyorsun sevdiklerinde.
Ya sevdiklerin ölmüş, ulaşamıyorsun.
Ya da hat çekmiyor. Ya da şarjı bitiyor.
Her şey boşmuş. Ya da ne bileyim.
Giydiğin o an montun markası, ayakkabının markası, pantolonun markası hiçbir şey ifade etmiyor.
Ne zenginler gördüm.
Çevremde zengin insan da çok fazlaydı.
O an deprem anında adam ayakkabısız çıkmış.
Yani cebindeki paranın veya evindeki ayakkabının belki 100 bin liralık ayakkabısı var ama bir anlamı yok.
Giyemedi, giyemiyor.
Umarım bu farkındalık sadece ben değil herkes yaşamıştır bu farkındalıkları diye tahmin ediyorum.
İnsanoğlu unutkan yaşadığımız acılarımızı unutmaya yönelik programlanmış beynimiz.
Umarım unutmayız. Umarım bu acıları tekrardan yaşamayız, bir ders çıkarırız.
Teşekkür ederim. Herkese teşekkür ederim.
Yapılan yardımlar da çok fazlaydı.
Bu da çok duygulandırdı beni.
Herkese sağ olsun. Gerçekten tek yürek olduk.
Tek yürek oldular. Çok sağ olun.
Milletleriz hepinizin.
Öncelikle yaşadığımız günlerden ötürü çok büyük üzüntü duyuyorum.
Depremin bu ülkenin bilinen bir gerçeği olmasına rağmen...
Alınmayan önlemler yüzünden bunca insanın canını, malını kaybetmesi bana çok dokunuyor.
Çünkü bazı kayıpların tedbir alınsaydı önüne geçilebilir.
Bu tedbirler yıllardır alınmıyor.
En son yaşadığımız büyük devrim 99 yılındaydı.
Şu anda 2023 yılındayız.
Hala ciddi bir önlem alınmaması başımızdakilerin vurdun duymazlığından, aymazlığından, ihmalkarlığından başka bir şey değil.
Yani söyleyecek söz de bulamıyorum açıkçası.
Böyle bir durumda ne denebilir ki?
Çünkü insanlar perişan, sefil vaziyette.
Biz sadece uzaktan durup olanları izlemekle yetiniyoruz.
Elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz ama bu da bir yere kadar.
Bizim de gücümüzün yettiği bir yer var.
Gücümüzün bir sınırı var.
Umuyorum ki her şey çok daha güzel olacak.
Malını kaybeden insanlar malını yerine belki koyabilecek ama sevdiklerini kaybedenler bunun acısını ömür boyu taşıyacaklar.
Dediğim gibi umarım her şey çok güzel olacak.
6 Şubat'ta depremi öğrendiğimden beri öfke, üzüntü ve çaresizlik içerisindeyim.
Bu üç duyguyu ilklerime kadar hissediyorum.
Türk Dil Kurumu çaresizliği, çaresiz bulunamayan, çıkar yol bulunamayan şeklinde tanımlamış.
Ben görüyorum ki çaresizlik tonlarca monozyonun altında küçücük bir umuda tutunup sesinin duyulmasını beklemekmiş.
Guruna canını verebileceğin insanların çığlık çığlığa ölümünü seyretmekmiş.
Evladının soğuktan ve açlıktan ağlamasına elinden hiçbir şeyin gelmemesiymiş.
Kendini güvende hissettiğin o sıcacık yuvanın başına çökmesiymiş.
Ve artık o yuvadan eser kalmamış enkazın başında çocuğunun buz gibi elini hiç bırakmamakmış.
Asıl çaresizlik depremden dolayı değil de ihmalden dolayı.
Anneni, babanı, kardeşini, arkadaşını, belki aşkını toprağa vermekmiş.
Bir de tüm bu olanları sadece seyredip elinden hiçbir şeyin gelmemesiymiş çaresizlik.
Merve nasıl başa çıkıyorsunuz siz ettiklerinizle diye sormuş ya.
Ben başa çıkamıyorum açıkçası.
Başa çıkmaya da çalışmıyorum şu an.
Depreme Adana'da 9.
katta yakalandık.
Kesinlikle insanın aklını yitirebileceği bir sarsıntıydı ya da en azından ben öyle hissediyorum.
Eşim o gece işte olsaydı ben büyük oranda aklımı yitirebilirdim.
Çünkü deprem sonrasında deprem anı ile ilgili konuştuğumuzda bana söylediklerin hiçbirini hatırlamadığımı anladım.
Sadece o ana ait etrafa koşuşturduğumu hatırlayabiliyorum.
2. büyük depreme de 9.
katta yakalandık ne yazık ki.
Bu arada ses tonum için özür diliyorum.
Bu ses kaydını sabah yaptığım için değil, günlerce dışarıda soğukta kaldığımız için sesimi kaybettim.
Biz iyiyiz. Biz iyiyiz demeye gerçekten çok utanıyorum.
Yemek yemeye utanıyorum.
Birkaç gündür evimize girdik.
Evimiz de sıcaktı. Oturmaya utanıyorum.
Yakınlarımızı kaybettik.
Arkadaşlarımızı kaybettik.
Korkuyla nasıl yaşanır?
Bu travmayla nasıl başa çıkılır bilmiyorum.
Adına deprem dediğimiz ansızın habersiz gelebilirmiş meğer.
İnsanları o soğuk ayazda yatağından kaldırıp sokağa atabilmiş.
Artık herkesin korkulu rüyası olacak.
Gözümüzü her kapattığımızda, her uyuduğumuzda aklımızın bir köşesinde olacak.
Gönül isterdi ki tüm bunlar bir kabus olsun.
Uyuyalım ve kalktığımızda hepsi geçsin ama maalesef ki geçmiyor.
Ne parlak hayaller ne ümitler yok oldu öyle.
Kaybolan bu umutlar nice yürekleri dağlayıp gözyaşlarına boğdu.
Ölüm kendini dünyayı sarsarak kulakları tırmalayan o sesle pek çok çocuğun çığlıkları arasında da belli edebilirmiş.
Hiç ölümü tatmayacakmış gibi müsvedde hayatlar boş şabalar içerisine girmişiz.
Merhamet bilmeyen kalbi taşlaşmış mahlukların diktiği binalarda o soğuk betonların arasında da can verdi birçok insan.
Sonra anladık ki enkazlardan da güneş doğarmış.
Feryat eden Anadolu'nun acılarını Bir nebze olsun rahatlatabilirmiş.
Zaman onları sizden almadan sevdiklerinize sımsıkı sarılın.
Merhaba Merve. Umarım temiz bir kayıttır.
Beni en çok yıkan şey çaresizlik hissi oldu.
Resmen 36 yıllık hayatımı sorguladım.
Evet olan oldu. Şimdi ne yapacağız?
Ve ben ne işe yararım?
Kendimi çok aciz hissettim.
Binlerce dinleyicinin içerisinden 10 tanesine ulaşsa, 10 tanesini ateşlese yeter benim için.
Ben bundan sonrakilere hazırlanıyorum.
Sadece telefon ve televizyonun başında oturup olanları izlemeye daha fazla tahammül edemeyeceğim.
Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım.
Görüşmek üzere. Bu kadar uzaktan bu kadar canımın yanması normal mi?
İlk günden beri yanındasınız.
İlk günden beri acınızı acımda hissediyorum.
Çok üzgünüm elimden hiçbir şey gelmiyor.
Ama unutmayın ki...
Sizin hakkınızı sonsuza kadar savunacağım.
Unutmayın ki arkanızda hiç kimseyi bırakmadınız.
Hepsi bize emanet.
Biz sizi koruyamadık.
21 yaşındayım ben sizi koruyamadım.
Ben sizi koruyamadığım için çok üzgünüm.
Ben Atatürk'ün şahsi meselemdir dediği hatayı koruyamadığım için üzgünüm.
Ben ne diyeceğimi bilmiyorum ama bildiğim bir şey var.
Biz ancak biz iyi geliriz.
Merhaba Merve. Bu süreçte benim söyleyebileceğim tek bir şey var açıkçası.
İçtiğim bir bardak çaydan, yattığım yataktan, evimin sıcaklığından ilk defa hayatım boyunca bu kadar utandığımı hatırlıyorum.
Çok zor bir süreçti.
99 depremini birebir yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki ve aylarca çadırda yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki gerçekten bu hiçbir şeye benzemiyor.
Nasıl atlatacağımız hakkında en ufak bir fikrim yok.
Kaygılarım var. İlerisi için ne olacak bilmiyorum ama...
Şu dönemde hissettiğim en büyük duygu can güvenliğimizin olmadığı ve sahipsiz olduğumuzdur.
Herkese merhaba, ben Elif.
Şu an bunu dinleyen arkadaşım, sen ve sevdiğin herkes umarım iyi ve sağlıklı durumdasınızdır.
Ben depreme Maraş'ın komşu eli Kayseri'de yakalandım ve hayatımda bir daha asla yaşamak, duymak istemediğim şekilde bir korkuyla savaşıyorum.
Afet bölgelerindeki arkadaşlarıma destek olmak için günlerdir onlarla konuşup moral olmaya çalışıyorum.
Yaşadığım korkuyu paylaşmaya çok utanıyorum.
Şımarıklık gibi geliyor. Ve bu duyguyu bastırmamanın da ne kadar önemli olduğunun farkındayım.
Gündemi unutmama çaban beni çok yıprattığı için kendimi eski dizilere ve şarkılara verdim.
Atatürk'ün anılarını okuyorum.
Kendime bir umut parçacığı yaratmaya çalışıyorum.
Aslında en büyük umut bu toprakları kurtarıp 100 yıl önce bize bu cumhuriyeti armağan eden Atatürk'ün hayatında ben işime gücüme odaklanamadığım bu dönemde arkadaşım bana Atatürk'ün çok güzel bir anısını anlattı.
İşgaller başlayıp devlet yöneticileri kenara çekilmeye başladığı zaman herkes bir kaygıyla ne yapacağız korkusuna düştüğünde Atatürk ne demiş biliyor musunuz?
Vazifenizi yapın. Şu an biz de vazifemize en iyi nasıl yaparız ona odaklanmalıyız.
Çünkü bu toprakların vazifesini en iyi şekilde yapan insana ihtiyacı var.
Hatta en çok buna ihtiyaç var.
Son olarak içimdeki umudu çiçek açtıran bir yeni türkü şarkısının sözlerini sizinle paylaşmak istiyorum.
Ne geçmiş tükendi ne yarınlar.
Hayat yeniler bizleri.
Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgilerimle. Merhaba.
Ben deprem bölgelerinin dışında yaşayan ve depremi uzaktan izleyen fakat elim kolum bağlı durmak yerine bağış yaparak yardımcı
olmaya çalışan insanlardan, halkımızdaki insanlardan biriyim.
Sorun şu bence.
Deprem olduğunda...
Tüm halk olarak el ele kol kola verdik ve sosyal mecralardan vesaire işte ahbap gibi derneklere yardım yaparak, bağışlar yaparak yardımcı
olduğumuzu düşünüyorum. Hatta kimisi de elindeki malzemeleri gönderdi veya işte...
Özel araçlar gönderdi.
Halk olarak ben iyi iş çıkardım.
Düşünüyorum açıkçası. Fakat sorun burada şu ki devletimiz.
Peki devletimiz neredeydi?
Devletimiz neden bu kadar geç kaldı?
Onu da geçtim. Binalarımız neden bu kadar kötü halde?
Neden bunlar kontrol edilmiyor?
Neden bunlar daha iyi yapılmıyor?
Bunları düşünmek gerek ve bunları unutmamak gerek.
En önemlisi de bu zaten bu aralar her yerde bu söyleniyor.
Bu güzel bir şey açıkçası.
Yani çok maalesef acı bir tablo.
Çünkü olabilecek bir deprem oldu ve olmaması gereken zararlar karşımıza çıktı.
Maalesef olmaması gereken bir can kaybı oldu.
Olmaması gereken sayıda bina yıkıldı.
Oysa buna hazırlıklı olsaydık bu kadar büyük sonuçlar doğuracağını düşünmüyorum.
Ben özel bir arama kurtarma eğitimi olan sağlık çalışanıyım.
Aslında her sağlık çalışanı gibi içimde bir yerlerde kahraman olduğuma inanıyorum.
Çünkü biz aslında hastanelerde orada herhangi bir yere gittiğimizi unutuşuzdur.
Biz varsak yaşamın bir tık kırıntısı var olduğuna inanırım.
Ama bunu böyle büyük büyüksek egoyla değil.
Bunun gerçekten küçük bir tatmini var.
Bunu böyle hissederdim.
Eğitimlerde bize hep en kötü, en vahşet senaryolar anlatılırdı.
O en vahşet senaryolarda bazen günlerce, yüzlerce ceset toplamamız gerekeceği ama sonunda bir tane bile umut ışığının tüm her şeyi değiştirebileceği söyleniyordu.
Ben buna çok hazır olduğumu düşünüyordum.
İnsan böyle bir şeye hazır olmaz ama yaparım, ederim.
Ben bunun eğitimini aldım.
kahramanlığıyla ve egosuyla gittim.
Olayın 24. saatinde Hatay'da Sahra Hastanesi'ndeydim.
Bazen umut çok komplike bir şey oluyormuş.
Umut bizim standartlarımızda bildiğimizde bir şey olmuyormuş.
Yaralım var diyen babaya gidip bagajı açtığında bebeğinin ölü olduğunu söylemek pek umut vaat etmiyormuş.
Sonra arka koltukta yaralım var bari ona bakın dediğinde Eşinin ölü olduğunu söylemek pek umut vaat etmiyormuş.
Öyle saatlerce ceseti paketleyip sonra umuttan pek söz edemiyormuşsun.
Aslında içimde bir yerlerde iyilik yapmak, o tatmini almak, bir şeylere dokunmak için gitmiştim.
Şu an dokunulmayacak kadar çok kırgınım.
Hepimize çok geçmiş olsun.
Merhaba Merve. Ben İskenderunluyum.
Çok fazla yakınımı kaybettim ama depremde orada değildim.
Bu süreçte o kadar çok tweet okudum, o kadar çok Instagram'da dolaştım.
Bir şeyler de yapmaya çalıştım.
Ah baba destek olmak, fiilen bir şeyler göndermek gibi.
Ve Antalya'da yaşıyorum. Antalya'ya gelen ailelere destek olmak gibi.
Uyku düzenim bozuldu, yeme düzenim bozuldu.
İki tane tweet var aklımda kalan.
Bir tanesi söylediklerimi tutuklanmayacak şekilde.
hissettiklerini tutuklanmayacak şekilde ifade edemiyorum.
Bu çok önemliydi. Bir tanesi de senin de paylaştığın hani doğruları söylemek, siyaset yapmak olmuş.
Bende uyanan duygu başlıca duygu öfkeydi.
Çünkü ben bir boşanma avukatıyım.
Avukat olmak zaten yıkılatıcı bir şey.
Ve hep acıları biliyorsunuz.
Yani kimse size iyi bir güzel bir şey anlatmak için gelmiyor.
Burada da yani o işte insanın hukuk, adalet ya nasıl olur?
Halbuki 43 yaşındayım, 20 yıllık avukatım ve buna alışmam gerekiyor.
Ama alışamıyorum çünkü kabullenemiyorum.
Hukukun olmadığı bir ülkede yaşamayı, bunun bu kadar göz ardı edilmesini sindiremiyorum içime.
Göz göre göre hiçe sayılmayı kabul edemiyorum.
Acemiliği, rüşveti.
diyakat, hiçe sayılmasını, tek adam rejimini.
Bunlar bende öfke doğuruyor.
Dolayısıyla öfkeden ikinci duygularıma çok da geçemedim.
Yani evet üzülüyorum.
Evet ben de bence ikinci bir travma yaşıyorum.
Ama bugün itibariyle bile hala baskın duygum, öfke.
Çünkü bir şeylerin yapılabileceğini bilirken yapılmaması Bence zaten bu duyguyu uyandırıyor.
Ben mukadderat diyemiyorum, kader kısmet diyemiyorum.
Diyenleri anlamıyorum.
Evet bu bir doğa olayı ama bu bir doğa felaketi değil.
Felaket olup olmayacağını bizim alacağımız önlemler karar verecekti.
Şöyle, şuna çok takılıyorum.
Yani ev eşittir güven.
Evimiz küçük olabilir, büyük olabilir, çok şık olabilir, eşyalarımız eski olabilir ama çoğu zaman kendimizi evimize atmak istiyoruz.
Çünkü evimiz bizim yuvamız.
Orası güven duyduğumuz alan.
Bu insanların birçok şeyi yok artık.
Birçok eşyası yok vesaire.
Ama güven duydukları evleri yok.
Bu iş para pul meselesi de değil.
Bir şeyimiz kırıldığında kaybolduğunda bile bu kadar üzülürken bizim hayatımızda kafamızda güven duygusuyla eşleştirdiğimiz en temel şeyin yıkılması, mahvolması ve
bunun birilerinin sorumsuzluğu, eksik denetimi, Sonucu olması, ben bunu kabullenemiyorum.
Dediğim gibi en yoğun duygum öfke.
İyi ki varsın, seni çok seviyorum.
99 depreminde annesini enkazdan çıkarmış çok şükür sağa.
En yakın arkadaşlarını, çocukluk arkadaşlarını toprağa vermiş.
Ailesinden, baba tarafından yakınlı uzaklı.
Yaklaşık 40 kişiyi de kaybetmiş bir insan olarak.
Şimdi de daha büyük bir hastayım çünkü birebir akrabam yok oralarda ama bir şekilde Kayseri'den ötesi.
Benim sevdiğim yerler.
İnsanı da seviyorum.
Fakaret etmeden, küfür etmeden konuşayım diye kendimi çok kastım ama şimdi de ağlamadan konuşamıyorum.
Güzel bir şey. Çok şey söylemek istiyorum Merve ama kime söyleyeceğim?
Ne söyleyeceğim? Aynı acıları yaşıyoruz.
Şu an canı acımayan insan zaten insan değildir.
O yüzden bunun ne partisi var şu an çektiğimiz acının, ne siyasi görüşü var.
Şu an ortada canlar var ve artık canlar yok.
Benim can dostum gitti.
Onun kaybeden çocukluk arkadaşı diyor ki Esra akrabam kalmadı.
Çocukluk arkadaşım kalmadı.
Yurdum kalmadı. Göçüyoruz.
Samandağ'dan göçüyorlar.
Bu insanlar topraklarını seven insanlar.
Bu insanlar birbirlerini seven insanlar.
Hepimizi seven insanlar.
Antakya'ya gittiğinde yolun bir tarafından öbür tarafına gidene kadar 5 esnafa uğra 5 esnafta 5 kere derler.
Kahve içer misin? Hani insanlar, velev ki doğuda olmadı, Karadeniz'de oldu, İzmir'de oldu, hiç fark etmez.
Biz bu kadar senedir depremin bu kadar üzerinde yaşadığımızı bile bile nasıl tedbir almıyoruz?
Biz derken, evet biz, çünkü sayk başına hükümet suçlu değil.
O Büyük Millet Meclisi'ndeki her bir fert, beni temsil eden her bir fert suçlu.
biz oy veriyoruz orada bize temsil edip haklarımızı savunsunlar diye yaşamak için yoksa çıkarıp benim cebime para koysun ya da gelip pazar alışverişimi yapsın diye değil.
Şimdi misal ki bana arkadaşlarım soruyorlar Esra İstanbul'da oturduğun evin işte depremle ilgili araştırmasını soruşturmasını yaptın mı?
Hayır yapmadım ve yapmayacağım.
Çünkü zaten geçen seneki kiramın 3 katına çıkardı sahibin ve buradan çıkarsam gireceğim yer muhtemelen bunun da 2 katı.
Buranın deprem için ilk zarar görecek yer olduğunu öğrensem, çıkamadıktan sonra içinde ölümü beklemek sadece daha sevimsiz.
Bilmiyorum, sığmayacak işte 3 dakika bitiyor.
3 değil, 333 dakika olsa yetmez.
Fiziksel olarak depremi hiç hissetmedim ama ruhen hepimiz enkazın altında kaldık.
Merhabalar, ben Gülbeyza.
Adıyaman merkezde ikamet ediyorum.
7 katlı bir binanın 5.
katında depreme yakalandım.
Ailem ve ben. Babaannemle birlikte, babaannem ve anne baba kardeşlerimle birlikte yaşıyoruz.
İnanılmaz korkunç bir süreçti.
Bu durumu nasıl atlatacağımı düşünüyorum.
Psikolojik destek almak istiyorum.
Fakat şu an o süreci ilerleyebilmem için ilk önce kendi barınma ihtiyacımızı gidermemiz lazım.
Biz bu süreçte zaten deprem olduğunda kız kardeşimle birlikte yatıyorduk.
Yanıma geldi. Sonrasında erkek kardeşim geldi.
Birbirimize sarılıp durmasını bekledik.
Çünkü biz zaten depremlere az çok alışığız.
En azından Elazığ depreminden sonra artçıların olmasına alışığız.
Bir süre durmasını bekledik zaten.
Üstümüze eşyalar yıkılmaya başladı.
Duvarlar patlamaya başladı.
Çıkmak istiyoruz ama hala deprem durmadı.
Bu söylenen saniyenin...
çok üst derinde hissettik.
Asla durmayacağını ve orada gideceğimizi hissettik.
Herkesin orada öleceğine inanmıştım maalesef.
Sonrasında defran bir saniye durduktan sonra bir saniye falan durdu.
Yanlış hatırlamıyorsam eğer.
Sonrasında hep beraber aşağı inmeye başladık.
Tekrardan bir sarsıntı oldu.
Yaşlı babaannem var.
70 küsür yaşlarında.
Onunla birlikte onları alıp anne babamla birlikte hep beraber aşağı inmeye başladık.
Zaten hala sarsıntı devam ediyordu.
O günde o olayların üstüne gökyüzü inanılmaz karanlık.
Tam bir böyle korkunç o filmlerde izlediğimiz sahneler gibi inanılmaz bir yağmur yağıyor.
Çok yoğun sağanak şeklinde yağmurlar yağıyor.
Gökyüzü çok karanlık.
Hep beraber arabalara koştuk ve arabalarda da sallanmaya devam ediyoruz.
Bu belki psikolojik olarak da belki de gerçekten vardır.
Boş bir alana geçtik.
O alanda bir süre durmasını bekledik zaten.
İnsanlara, akrabalarıma, sevdiklerime ulaşmaya çalışıyorum.
Hatlar hiçbir şekilde çekmedim.
Allah'tan bir saniye bile onların sesinin iyi olduğunu duyduktan sonra bile rahatladım.
Sonrasında ise bu süreçler devam etti.
Zaten biz en şanslarındanız ki Bir müstakil bir ev vardı.
Orada kalıyoruz. Sobalı bir yerde.
Yaklaşık 20'den fazla kişiyle, akrabalarımızla birlikte orada kalmaya devam ettik.
Geceleri sıçrayarak uyananlar mı dersiniz?
Sonrasında bebekler, yeni doğan iki günlük bebeğimiz vardı.
O iki günlük bebeğimizin durumlarından dolayı hep beraber böyle bir kaos içerisindeydik.
Ama dediğim gibi yardımları bir şekilde almaya çalıştık.
Her şeye rağmen...
Hayata tutunmak zorundayız, başka şansımız yok.
Çok fazla kayıplarımız var ama ona rağmen dimdik ayakta durmaktan başka şansımız yok.
Yurt dışına yerleşme kararı alırken hiçbir zaman ailemi ya da memleketimi, arkadaşlarımı, hocalarımı, sevdiklerimi kaybetme ihtimalini düşünmemiştim.
Keşke bir nebze de olsa bu ihtimal üzerine düşünseydim.
Hayatımı ona göre planlasaydım.
En azından biraz hazırlıklı olurdum.
Bu deprem haberini duyduğum zaman da...
Uyumamıştım daha. Ve babamdan bir mesaj gelmişti.
Bir ses not. Haberlere inanma biz iyiyiz.
Muhtemelen beni teselli etmek için olan bir mesajdı.
Ve daha sonradan hiçbir şekilde babama ulaşamadım.
Haberleri açtım. Kahramanmaraş görünüyordu.
Bazı iller görünüyordu.
Ama hatta ilişkin tek bir haber bile yoktu.
Babama ulaşamıyorum.
Anneme ulaşamıyorum. Kardeşlerime ulaşamıyorum.
Arkadaşlarıma ulaşamıyorum. Kimseye ulaşamıyordum.
Korkunç ötesi bir durumdu.
Ve sonradan şey düşünmeye başlamıştım.
Babam beni teselli etmek için bunu söyledi.
Kayıpları söylemiyor. Kim iyi onu da bilmiyorum.
Muhtemelen ailemin yarısını kaybettim.
Ve oturup ağlamaya başlamıştım.
Elimden hiçbir şey gelmeyeceğini düşünmüştüm.
Elim kolum bağlı bir şekilde.
Hatayı haberlere yansımalarını bekliyordum.
En azından haber alabilirim diye düşünüyordum.
Ama iki gün boyunca hiç yayınlanmadı.
Çok korkunç bir his.
Annemin sesini iki gün sonra duyduğumdaki ağlama halimi hatırlıyorum.
Hıçkırı hıçkırı ağlamıştım.
Bu ihtimali hiç düşünmemiştim.
Şu an Çekirdek ailem iyi.
Ona sevinirken yavaş yavaş ölüm haberleri gelmeye başladı.
Yakın arkadaşlarım, arkadaşlarım, komşularım, akrabalarım, yüz ayrıldıklarım, memleketimin yok oluşunu izledim.
Oraya yardım gitmemesini de izledim.
O kadar kötüydüm ki kendime hale gelebildiğimi düşünmüyorum.
Hatta psikologuma gitmeden önce yazdığım bir notu psikologla paylaşmıştım ve o notun sonunda şu soru yer alıyordu.
Bir daha normale dönebilecek miyiz diye.
Gece yarısı kalkıyorum, banyoya gidiyorum.
Elimi yıkamak için uzandığımda kendimi aynada göremiyorum.
Sanki bir sis bulutu var.
Yan tarafta bir adam görüyorum.
Yüzü bembeyaz, ölmek üzere gibi.
Korkmuyorum, şaşırmıyorum.
Banyodan çıkıyorum, bu sefer başka bir banyoya giriyorum.
Yine aynaya bakıyorum, kendimi göremiyorum.
Yanda bu sefer başka bir adamın yüzünü görüyorum.
Yine bembeyaz.
Yatıyorum. Uyuyamıyorum.
Üşüyorum. Eşime soruyorum.
Sen de üşüyor musun? Bir insan 10-15 gün üşür mü?
Sende bir virüs var diyor.
Hep üşüyorsun diyor eşim.
Sonra bir yazı okuyorum.
Bizim gibi insanlar varmış oradaki.
İnsanların yanına gidiyormuş.
Destek oluyormuşuz.
Empat deniyormuş bize.
Onları hissediyormuşuz.
Onlar üşüyor diye biz de üşüyormuşuz.
Üşümem bitti. Çünkü herhalde artık yaşayan kimse kalmadı.
Ama ruhumun üşümesi bir gün bitecek mi acaba?
Bir gün iyi olacak mıyız?
Bir gün iyi olacak mı insanlar?
Düşünmek istemiyorum artık.
Beynim yandı.
Merhaba, Deniz ben. İstanbul'dan katılıyorum.
Bu kaçıncı kaydım bilmiyorum ama süre yetmedi.
Daha önce hiçbir depremi yaşamadım.
99 depreminde memleketimizdeydim.
İstanbul'da yaşanan depremlerde yavak izinlerdeydim vs.
Ama hayatta en korktuğum şey deprem gerçekten.
Hatırladığım tek bir deprem var.
Annem, ben, kuzenim aynı evdeyiz.
Deprem oluyor ve koşarak annemin yanına gidip şey diyordum.
Annem hep hastalıklardan bayılıyordu.
Anneme şey dediğimi hatırlıyorum.
Anne sakın bayılmak isteriz.
Yani çocuk haklı.
Oradakiler de çocuk. Bundan nasıl üstesinden gelecekler hiç bilmiyorum.
6 Şubat'tan beri toparlanamıyorum.
İlk hafta hani gerçekten beni yıkan acılarda hep böyle oluyor.
Yemek yiyemiyorum. Sürekli ağlama krizine giriyorum.
Her zaman orada kendimi düşünüyorum.
Mesela ablamı kurtarın dediklerinde aklıma ablam geliyor.
Niye ablam orada olsaydı?
Ben ne yapardım? Önce babamı çıkarın dediklerinde babamın orada olma ihtimali.
Kuzenim orada kimse yardım etmiyor dediklerinde o çaresizlik halinde bulunmam.
Yani bunların ihtimali bile canımı yakıyor.
Şöyle düşünüyorum.
Hani bu kadar olmamalıydı.
Bu kadar can, bu kadar acı, bu kadar başlayamayan, yarım kalan hayatlar.
Çok üzücü.
Sürekli aklımda bu dönüyor.
Hani karanlıkta aç susuz nasıl devam ettiler hayatlarını.
Ya da son anlarına kadar.
Bilmiyorum. Hep de her dönemde hayatımda şunu söylüyordum.
İnsan her şeye alışır.
Alışırsın, ölümlere alışırsın.
Kayıplara, ayrılıklara.
Olmuyor. İnsan acısının çevresinde kendini büyütüyor.
Ama onlar bunu nasıl yapacak?
Yani nasıl üstesinden gelecekler?
Kimsenin yardımı olamaz.
Gerçekten öyle düşünüyorum, bilmiyorum.
Belki de öyle.
Hayatım birinci dereceden bu depremden etkilenmedi ama sanki 6 Şubat öncesi sonrası diye ayrıldı.
Bizler bu kadar canımız yanıyor izlediğimiz yerden.
Ama oradaki insanların ölülerin bileklerini keserek altınlarını alması, devletin ya da her kimin yardım edebilecek bir gücü varken yapmaması ya da yardım yollarını zamanında bilerek kendi
eliyle engellemesi. Bu insanları nasıl atlatacak?
O çocuklar bunu nasıl atlatacak?
Yıllardır hastalıklarına direnip hayata tuttuğuna aile ferdini kaybeden kişiler nasıl bir tuğla yılının altında kalan ailesinin hesabını soracak?
Kime soracak? Depremde kimseyi kaybetmeyen ama soğukta hastalanan hastanelerde yatan kim kendini nasıl affedecek onlara?
Bu sene sınava hazırlananlar kendilerini nasıl motive edecek?
Bir daha yüzünü göremeyeceği ailesinden tek bir fotoğraf alıkalmayanlar bir daha rüyalarında onların yüzünü nasıl görecek?
Bunu o kadar merak ediyorum ki.
Sanki göğsümde böyle koca bir boşluk var.
Nefes alıyorum ama orada bir yuvarlak simsiyah delik açıldı.
Etrafımda böyle bu düşüncelerim dönüyor.
Önce benim fiziken yıpratıyor.
Sonra ileride canımı yakmak için kara delik de birikiyor gibi.
Herkese merhaba. Ben de maalesef ki Antakyalıyım.
Atay Antakyalı yaşayan deprem zedelerden biriyim.
Yani o kadar kötü bir gün geçirdi ki.
Mahşer günü gibiydi. İnanın nasıl anlatacağımı bilmiyorum.
Haberlere bakıyorum. Ağlıyorum.
Göz yaşlarım tutamıyorum.
Neden biliyor musunuz? Çünkü yapı denetimi yok.
Bir şey yok. Hiçbir şey yok.
Saçma sapan binalar gitmişler.
Rönesans binası vardı bizim orada 25 katta.
Hepsi yıkıldı. Memleketim gitti.
Çocukluğum gitti. Anılarım gitti.
İnanın yani şu an il dışındayız.
Afat bizi bir otele yerleştirdi.
Ama yani hani evin, yurdunun olmaması, hiçbir yere ait olmama hissiyatı o kadar kötü bir şey ki.
Kıbrıs'ta okuyorum. Kıbrıs'tan tatil için ailemi görmeye geldim.
Ve depreme yakalandık bir hafta sonrasında.
Saat 4 civarı gibiydi.
Unutamıyorum. O an unutamıyorum o psikolojiyi.
Yani şu an ne desem boş hislerimi sana nasıl anlatsam bilmiyorum ama şunu bilin ki içimizdeki o boşluk o yara.
O derinlik asla geçmiyor.
İki arkadaşımı kaybettim.
Bir tane arkadaşımı kaybettim.
Bir tanesi çok yakınımdı.
Yeni mezun olmuştu.
Yani şu an ne diyeceğimi bilmiyorum.
Telefonumda videolarımız vardı.
Çok canım acıyor. Hala onun idrakında değiliz.
Ne yaşadığımızın farkında bile değiliz.
Lütfen bize destek olun olur mu?
Sadece maddi açıdan değil manevi açıdan da.
Lütfen birlik olduğumuzu hissedebilirim.
Dediğim gibi Hatay Antakyalıyım ama Antakya bitti.
En çok hasarı alan şehir.
Yani Maraş merkez üstü diyorlar.
Maraş da çok fena bir halde ama Hatay'ın da merkez üstü.
Bir yanı yok bence.
Çünkü gerçekten gidip görseniz rezalet durumda.
Tadırlarda kalan çok fazla insan var.
Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum.
Üzülüyorum. Çok üzülüyorum.
İçimde çok derin bir yer var.
Çok büyük bir boşluk var içimde.
Geçmiyor. Umarım atlatabiliriz bu süreci.
Ama Antakya'yı çok özlüyorum.
Şu an Ordu'dayım fakat Antakya'yı çok özlüyorum.
Emeketimin her bir karışı toprağını ve bütün Acılı ailelere başsağlı diliyorum.
Çok fazla kaybımız var.
Öyle işte acılıyım.
Çok büyük bir derin yara var içimde.
Çok büyük bir travmandan çıktık.
Hepimiz çok büyük bir depremden çıktık.
Mahşer günü gibiydi bu şekilde tanımlayabilirim ancak.
Zordu. Çok zordu.
Osman ben. Öncelikle depremde yakınlarını kaybeden herkesin başı sağ olsun.
Depremin ikinci günü hataya gönüllü olarak 26 kişilik bir ekiple kurtarma çalışmaları yapmak için gittik.
Bizi herhangi bir yere yönlendiren kimse olmadı.
Kendi çabalarımızla en kaç savaşmalar yapmaya, mevcut imkanlarımızla insanlara yardım etmeye çalıştık.
Her geçen gün daha fazla yardım gelmeye başladı.
Daha profesyonel hareketler geldi.
Onlarla koordine olarak çalışmaya devam ettik.
Her sağ çıkan kişi bizi daha fazla hayat kurtarmak için motive etti.
Ben 27 yaşındayım.
İlk defa ölmüş birini gördüm.
İlk defa dokundum.
Ve gördüklerimi uzun bir süre...
Unutamayacak gibiyim. Ancak Hatay'da kaldığım süre boyunca bunları düşünecek çok vaktim olmadı.
Şimdi daha iyi fark edebiliyorum.
4-5 gün neredeyse hiçbir şey yemeden, hiç uyumadan çalışmaya devam ettik gece gündüz.
Hem profesyonel ekiplerin çoğalması hem de insan gücüyle yapabileceğimiz başka bir şeyin kalmadığını düşünerek dönme kararı aldık.
Sıfır noktasında bulunan insanlar durumun ciddiyetinin farkındadır zaten.
Olaylara televizyondan ve sosyal medyadan takip edenler için şunları söyleyebilirim ki depremin 9.
gününde biz geriye dönerken daha hiç müdahale edilmemiş binalar vardı.
Kimsenin gitmediği veya giden ekiplerin de müdahale edemediği yerler vardı.
Söylenecek çok şey var tabii de şu an bunların çok zamanı değil.
Ne yapılabilir diye.
Neden böyle oldu gibi, suçlu kim falan.
Ben şunu söylemek istiyorum.
Deprem haricinde başka bir şey düşündüğüm zaman kendimi suçlu hissediyorum.
Ki aynı durumda olan çok fazla insan da var.
Tekrardan yakınlarını kaybeden herkese başsağlık.
Ülkemizin başı sağlık.
Ben depremin ikinci gününden İstanbul'dan arabaya binip yola çıktım ve normalde belgesel, kısa film ve video işleriyle uğraşıyorum.
bir tane şatkan mikrofonum vardı.
Onunla enkaz altından ses dinleyebilirim diye gittim.
Nitekim böyle de oldu.
Ses dinledim.
O sırada kurtarma ekipleriyle birlikte enkazın altından ses dinliyoruz ve enkazın altındakilerin yakınları benim yüzüme bakıyor bir ses var mı diye.
Herkes sessiz bir şekilde 10 tane, 20 tane bazen 50 tane insan bana bakıyor ağzımdan çıkacak bir umut sözcüğüne.
Çok Ağırdı benim için bunları yaşamak.
Birkaç gün dayanabildim ancak.
Sonra beraber gittiğim arkadaşlarımın dönmesi gerektiği için döndüm.
Ancak psikolojik olarak gerçekten televizyonlarda, ekranlarda göründüğünden çok daha fazlası.
Dünyanın sonu filmi gibi yani.
Çok çok berbattı.
Nereye baksanız bir acı var.
Nereye baksanız birisinin yardım çığlığı, birisinin artık o kadar...
İfadesiz olmuş ki insanlar.
Çünkü yüzlerinde bir ifade kalmamış yani.
Ağlamaktan, üzülmekten, inanamamaktan.
Gerçekten histerik bir şok vardı orada.
Herkes şok içindeydi.
Ve oraya gittiğinizde bir anda böyle bütün duygularınız alınmış gibi oluyorsunuz.
Evet, çok acı şeyler görüyorsunuz, şahit oluyorsunuz.
Ancak bir tepki veremiyorsunuz.
Sizin hissettikleriniz orada onları yaşayan insanların yanında hiçbir şeymiş gibi geliyor yani.
Bir gözyaşı onu tetikleyecekmiş gibi geliyor ve o yüzden bunu saklamak durumunda kalıyorsunuz.
Gerçekten hayatımda 27 yaşındayım.
Ben unutamayacağım bir şey yaşadım.
Çok acı ve çok kötüydü.
Bir yandan da çok işe yaramaz olduğumuzu ve çok aciz olduğumuzu düşünüyorum.
İstanbul'da yaşıyorum. Döndükten sonra hala kendime gelemedim ve burada bir deprem olduğunda başımıza neler geleceğinin bir simülasyonu gibiydi ama ne yazık ki simülasyon değil, tamamıyla gerçekti.
Çok üzücü.
Merhaba Merve, ben Şanlıurfa'dan Ülfet.
Deprem anında koşarak merdivenlerden inmek ve eve dönüp güvenli bir yere saklanmak arasında Araf'ta kalanlardan biriyim.
O anda ayağımda...
bir sürü ayakkabılarımdan bir tanesinin bile olmadığını ve kapının önündeki terlikleri giydiğimi fark ettim.
Kucağımda çocuğum vardı.
Onu da aynı şekilde olduğu gibi çıkarttım ve belki de bir sürü mont almama rağmen battaniyeye sarıp çıkarttığımı fark ettim.
O evlerimiz, içine bir sürü eşyalar koyduğumuz, belki de o eşyalarımızla övündüğümüz ve asla yeterli gelmeyen evlerimize günlerce giremedik.
Pandemiden sonra insanlarla aramıza ciddi mesafeler koymuştuk.
Artık gidip gelmiyorduk fazla.
Komşuluk ilişkilerimiz zayıflamıştı.
Biz o gün apartmanın aşağısında o insanlarla hep birlikte herkes iyi mi, herkes burada mı diye bakınırken aslında birbirimizin ailesinin kaç kişi olduğunu bile farkında
olmadığımızı, apartmanımızdakileri tanımadığımı bile fark ettim.
Bu deprem bize birçok farkındalık yarattı.
Umarım Türkiye olarak yaralarımızı çok çabuk sararız.
Viyasımız hep içimizde kalacak.
Belki unutacağız ama o görüntüleri ben hiç unutabileceğimi düşünmüyorum.
Yine biz Şanlıurfa olarak bu süreci çok kolay atlattık.
Diğer illere göre, Hatay'a göre, Maraş'a göre.
Allah herkesin yardımcısı olsun.
Evini kaybeden insanlarımız var.
Umarım herkes en güzel şekilde yaralarını sarar.
Ailelerini kaybeden insanlar var.
Ben söyledim ya merdivenlerden inmek ve evde güvenli bir yere saklanmak arasında Araf'ta kalanlardan biriyim.
Ve hayatta hiçbir şey için Araf'ta kalmamak gerektiğini fark ettim.
Hayat çok kısa, çok değerli, çok güzel.
Hiçbir şey için Araf'ta kalmayın.
Belirsizlikleri yer vermeyin, net olun ve o merdivenlerden inin ya da o merdivenlerden çıkın.
Çünkü binanın en önce merdivenleri yıkılıyor.
Ne söyleyeceğimi bilmiyorum.
Umarım çok daha güzel günlerimiz olur hep birlikte.
Seni dinleyen herkese sevgilerimi gönderiyorum.
Seni çok seviyorum.
Kendine dikkat et. Teşekkür ederim.
Sevgili Merve, kayıt sırası sizde demişsin.
Evet, söyleyecek çok fazla söz var ama bir cümleyle başlayacağım.
Bir madenceye spiker soruyor.
Hiç canınızı düşünmüyor musunuz içeri girdiğinizde?
Dediğinde maden işçisi diyor ki bizim canımız yok.
Bizim canımız Türkiye.
Evet ben bir Suriye araştırmacısıyım.
Ve bu konuda yayınlanmış bir kitabım da var.
Yaklaşık 5 yılım Hatay, Kilis, Antakya ve Gaziantep'ten Kahramanmaraş'a kadar tüm bu 10 ilin tamamında geçtim.
Ama en çok kalbimi ve ruhumu yaralanan şey Hatay'dı.
Hatay'a defalarca gittim.
Adana-Gaziantep arasındaki yolu defalarca kendi aracımla sürdüm.
Ama en çok canımı yakan şeylerden bir tanesi gönüllü olarak kurduğumuz bir derneğimiz var.
Buradaki amacımız da özellikle Suriye özelinde hem mültecilere karşı oluşacak nefreti.
Hem de insani yardım koridoruna yardımcı olabilmekte.
Derneğimizin Hatay temsilcisi depremin 13.
günü bugün. Hatta 14.
gününe girdik. Bu ses kaydı gece kaydı olacak.
Depremin 14. gününde kendi evinin enkazında 3 kızını ve eşini arıyor.
Ve onlara hala ulaşamadı.
Bize dönüp dediği şey şuydu.
Onlara ulaşmak belki artık hayal.
Ama bir başkasına daha ulaşabilirim, bir çocuğa daha ulaşabilirim.
Bütün bu süreçte 10 arkadaşımı kaybettim.
10 melek insan bu dünyada belki vakti geldiği için, belki de ihmaldendi.
Artık yoklar. Ve onlara söz verdim.
Hatay artık benim de şahsi meselem.
Onları unutturmayacağım.
Oriana Fallaci'nin Doğmamış Çocuğa Mektup kitabından şu cümle sık sık yankılanıyor zihnimde.
Gerçeklerin en kötüsünü duymadın daha.
Dünya değişir ve hep aynı kalır.
Çok sert, çok acımasız, ümitsiz, kötücül gelirdi o zamanlar okuduğumda.
Şimdi ise fazlasıyla yimser bile.
Benim cümlem şu olurdu.
Dünya değişir ve sürekli kötülüğe evrilir.
Bundan daha kötüsü olamaz derken her gün yeni ve daha korkunç kötülükle yüzleşir insan.
Her gün şaşırır, her gün üzülür.
Öyle ki üzülmekten yorgun düşer.
Dünya değişir ve durmadan kazanır maalesef kötüler.
Hastalıklı gibi geliyor bu düşünceler değil mi?
Benim gibi doğuştan iyimser biri bile böyle derse umuttan, gelecekten, mutluluktan bahsetmek kime düşer?
Yazacak kelimelerin tükendiği zor zamanlarda nasıl nefes alabilir ki bir iyimser?
Nasıl iyimser kalabilir?
İyimserlik de bütün o güzel hayatlar gibi göçük altında kaldı şimdi.
Geriye kızgın, öfkeli, umutsuz, terk edilmiş, hisleri karmakarışık, kof bedenlerimiz kaldı.
Boş bir çuval gibi koltuğa atıp kendimi izliyorum olup bitene.
Hiçbir çuvalın ağladığını gördünüz mü?
İşte öyle ağlamaktan içi boşalmış bir çuvalım şimdi.
Hepsi o kadar. Öyle yıkma kendini, öyle masum, öyle garip.
Nerede olursan ol, içeride, dışarıda, derste, sırada.
Yürü üstüne üstüne, tükür yüzüne celladın.
Fırsatçının, fesatçının, halinin.
Dayan kitap ile, dayan iş ile, tırnak ile, lük ile, umut ile, sevda ile.
Dayan, ısrar etme beni.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir. Bu bölümün sesi transkript çıkarıldıktan sonra değiştiği için satır takibi ve tıklayarak atlama kapalı.
