
Instagram: @ortamlardasatilacakbilg
Twitter: @OrtamlardaB
Transkript
Herkese merhaba. Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Deprem olduğu günden beri yayın yapmıyorum.
Birkaç kere denedim açıkçası.
Mikrofonun başına geçtim.
Ama ağlamaktan konuşamadım.
Sonra sizlerle depreme özel bir yayın gerçekleştirdik.
İstedim ki sadece ben değil herkes konuşsun.
Herkes içindekileri döksün.
Zaten benim içimdekilerle aynı olduğunu gördüm sizin söylediklerinizin.
Ve bu yayın sonrası gelen mesajların çoğu aynı minvadeydi.
Meğer hepimiz benzer hisleri yaşıyormuşuz Merve demişsiniz.
Doğru sıcacık yatağımızdan utandık.
Başımızı soktuğumuz evimizden saçımızı ohşadığımız.
Sevdiğiniz evlatlarınızdan utandınız.
En çok bu ortak hisleri yaşamışız.
Melih Cevdet Anday'ın 1952'de yazdığı bir şiir var.
Telgrafhane şiiri. İnstagram'da da paylaşmıştım.
Görmüşsünüzdür. Diyor ya orada.
Uyuyamayacaksın. Memleketin hali seni seslerle uyandıracak.
Oturup yazacaksın. Çünkü sen artık o sen değilsin.
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin.
Durmadan sesler alacak, sesler vereceksin.
Uyuyamayacaksın. Düzelmeden memleketin hali gözüne uyku giremez ki uyuyamayacaksın.
Bir sis çanı gibi gecenin içinde ta gün ışıyıncaya kadar vakur, metin, sade çalacaksın.
Açıkçası ben tam olarak böyle hissediyorum.
Yani bir sis çanı gibi hissediyorum.
Sis çanları genellikle gemilerde bulunuyor.
İşte göz gözü görmeyecek kadar siste havalarda çalınıyor.
Kaosun hüküm sürdüğü bir atmosferde o sisin içinde diğer gemicilere haber vermek için çalınıyor.
Ben de buradayım demektir, umuttur.
Yani ben de bu sisin içindeyim, ben de yolumu kaybettim tıpkı sizler gibi.
Diğer kaybolanlara ben de buradayım, ben de sizindeyim, hep beraberiz diyebilmek için sis çanlarınızı çalmayı unutmayın arkadaşlar.
Yani bu biraz iç dökme bölümü gibi olacak sanırım, bilmiyorum.
Yani o kadar doluyum ki, böyle yağmur yüklü bir bulut gibiyim inanın ve yükümü boşaltamıyorum.
Kelimeler boğazımda düğüm düğüm.
Böyle bazen söyleyeceğiniz o kadar çok şey vardır ki.
O kadar birikmiştir ki o içinizdekiler.
Nereden başlayacağınızı bilemezsiniz.
İşte öyle bir noktadayım. Çok sevdiğim bir kitap var.
Jack London'ın Martin Eden'ı.
Orada diyor ki içimde söylemek istediğim çok şey var.
Çok büyük şeyler. Bunları ifade etmenin yolunu bulamıyorum.
Ve bazen bana öyle geliyor ki.
Bütün dünya, bütün hayat.
Her şey içimde duruyor.
Ve sözcüsü olmam için feryat ediyor.
Hissediyorum. Ama anlatamıyorum.
Bu depremde bir yakınımın kaybını yaşamadım ama sizler gibi ruhen o enkazın altında kalanlardanım.
Hala toparlanabilmiş değilim ve hayatımda bu kadar ruhumun ezildiğini, yaralandığını hatırlamıyorum.
99 depreminde küçüktüm.
Olayın vehametini tam olarak idrak edememiştim.
Böyle hatırlıyorum ama hayal meyal diyebilirim ama şu anda çok net bir resim var önümde.
Ve bu yaşananların gerçekten...
Marquez'in Kırmızı Pazartesi kitabından hiçbir farkı yok.
Kırmızı Pazartesi de gerçek bir olaydan uyarlanmış bir kitaptır.
Bir kasabada bir cinayet işlenecek.
Bunu herkes biliyor ama hiç kimse engel olmak için hiçbir şey yapmıyor.
Deprem bize geliyorum dedi zaten.
Bize 23 yıl süre tanıdı.
Yıllardır bilim insanlarımız ekranlarda bangır bangır halka seslendi.
Bu bölgelerde şiddetli bir deprem bekleniyor.
Acilen önlem alınması lazım dedi.
Zaten beni en çok üzen, en çok kahreden şey de bu.
Bu süreçte en çok yani ebilirdi, abilirdi cümlelerde boğulurken buldum kendimi.
Böyle bitiyordu cümlelerim. Yapılabilirdi, edilebilirdi.
Sürekli böyle. siyaset yapmacılardan, şimdi sırası değilcilerden ve ayranım dökülmesincilerden o kadar yoruldum ki.
Yani toplumsal bir travma yaşıyoruz.
Evet deprem doğal bir feraket.
Evet çok şiddetliydi.
Ama böylesi bir sonun kaderimiz olduğuna beni hiç kimse ikna edemez.
Zaten bu öfkemin sebebi de bu.
Kader bu değil diyor ya Nihat Atipoğlu.
Kader akıllı düşünmektir.
Kader tedbirli olmaktır diyor Nihat Atipoğlu.
Bakın şu anda Bilim adamlarının, işin uzmanlarının sözü bizim için dini bir emir gibidir.
Bu işin uzmanları, onları dinleyeceğiz.
Bundan sonraki süreçte onları dinlemek zorundayız.
Geçmiş olan süreçte dinlemediğimiz için başımıza felaket gelmişse bunu kaderle ifade etmeyeceğiz.
Kader bu değil. Kader akıllı düşünmektir.
Kader tedbir almaktır.
Akıldan daha büyük tedbir yok diyor sevgili peygamberimiz.
Bir yıllık binalar yıkılıyor.
Demek ki orada bir hile var, bir hurda var orada.
Büyük fiyatlarla yeni binalar bir anda yıkılıyor.
Bunun zararı, bunun hesabını kime soracağız?
Elbette ki bu işi yapanlara soracağız.
Hani de öyle bir sormalıyız ki bir daha böyle şeye tebessüm edemezsinler.
Bu ses kaydını da koyuyorum burada dursun.
Ve Kur'an kaderciliği reddeder.
Çünkü kadercilik insanın müdahil olduğu olaylardaki sorumluluğunu reddetmesidir.
Hatta Kur'an'da şeytan Allah'a der ki beni sen saptırdın der.
Hicri 39'da. Şeytanı Allah saptırdıysa ondan hesap sormaması gerekir değil mi?
Benim dini görüşümü boşverin.
Bunun hiçbir önemi yok ama...
Bu dilden konuşanlara bu dilden cevap vermek gerekiyor bence.
Ama Atatürk diyor ya kaza ve kader, talih ve tesadüf tabirleri Arapçadır.
Türkleri alakadar etmez diyor.
Liyakat mevzusuna gelirsek o da Kur'an'da geçiyor zaten.
Nisa suresi 58. ayette diyor ki Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder diyor.
Ve bunlar Kur'an'da yazıyor ve bu depremde gördük ki liyakat da enkazın altında kaldı.
Bunu en acı şekilde yaşayarak öğrendik.
İşin ehli olan insanları işe almanın amacı onlara ne yapmaları gerektiğini söylemek değil bize ne yapmamız gerektiğini söylemeleriydi ve fakat gördük ki böyle bir şey de olmadı.
Ha bu arada Osmanlı'ya bir özenme durumu var ya ülkemizde bununla ilgili bir şey söylemek istiyorum.
Osmanlı Devleti'nin yükseliş döneminde bir elçi geliyor arkadaşlar ve liyakat sistemimizden bahsetmiş bu elçi diyor ki Kanuni döneminde yaşanıyor bu İstanbul'da görev yapan Avusturyalı bir diplomat.
Demiş ki Türkiye'de şahsi meziyet ve kabiliyetten başka hiçbir şeye kıymet verilmez.
Nesep ve ırsiyet bir şey ifade etmez.
Herkes liyakat, bilgi, ahlak ve seciyesine göre bir mevkiye tayin edilir.
Ahlaksız, bilgisiz ve tembeller hiçbir zaman yüksek mevkilere çıkamazlar.
Osmanlı'nın başarısının ve bütün dünyaya hakim olmalarının hikmeti budur.
Türklerin en büyük düşmanı iltimastır demiş.
Ve Amasya'da Kanuni Sultan Süleyman'la bir görüşme yapıyor ve burada da gözlemlediği şey şu.
Diyor ki bu koca mecliste hiçbir adam yoktur ki haiz olduğu mevki ve rütbeyi kendi şahsi liyakat ve cesaretine borçlu bulunmasın.
Hiç kimse filanın neslinden gelmiş olması dolayısıyla diğerlerinden mümtaz bir mevkiye çıkamaz.
İşte Osmanlı'da liyakat ilkesine riayet edilen kuruluş ve yükseliş dönemlerinde devlet mekanizması hiç aksamadan sistemli ve sorunsuz bir şekilde yürütülüyor.
Ama liyakatsizliği betimleyen adam kayırmacılığın torpil ve nepotizmin düşman muamelesi gördüğü dönemler Osmanlı devleti için bir yükselme çağ olarak ortaya çıkarken tersi
gerileme ve çöküş çağı olarak tecelli ediyor arkadaşlar.
Bir de Atatürk döneminden bir hadise paylaşmak istiyorum sizlerle liyakatla alakalı.
Atatürk bir gün Bursa'da kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çeviriyor.
Bir kadın elinde bir kağıtla Atatürk'e yaklaşıyor ve titrek bir sesle diyor ki beni diyor tanıdınız mı?
Ben sizin Selanik'te komşunuzdum diyor.
Benim bir oğlum var devlet demiryollarına girmek istiyor orada çalışmak istiyor.
Sen diyor onu alsınlar dedin ama müdür diyor dinlemedi diyor almadı oğlumu diyor.
Ne olur diyor bir kere de sen söyle diyor Atatürk'e.
Atatürk bunu deyince gözleri parlıyor.
Oğlunu diyor almadı mı müdür diyor.
Yani ben söylediğim halde mi almadı diyor.
Seviniyor resmen. Ne kadar iyi olmuş diyor.
Çok iyi olmuş çok iyi yapmışlar diyor.
İşte cumhuriyet böyle anlaşılacak diyor.
Ve Atatürk diyor ki benim gözümde hiçbir şey yoktur.
Ben yalnız riyakata aşığıyım.
Şimdi gelelim iyileşme sürecimize neler yapabiliriz?
Çünkü deprem hayatta kalanları da ruhen yıktı.
Deprem sonrasında hepimizin ortaya koymuş olduğu tepkiler, o işte acıyı yaşama biçimimiz hepsi kişiliklerimize göre, geçmiş deneyimlerimize göre farklılık gösterdi.
Oldukça güvenli bir binada yaşayan bir Japon'un psikolojisiyle bizimkisi aynı değil tabii ki takdir edersiniz ki.
Deprem gibi böyle aniden gelişen olaylarda insan beyni...
Anında iki tür tepki veriyor arkadaşlar.
Savaş ya da kaç tepkisi?
Tehlikenin değerlendirmesini yapıyor ve nasıl o tehlikeden kurtulabileceğini saptıyor.
Bir anda kalp atışlarını sızlanıyor.
Soluk alıp verişimiz değişiyor.
Dona kalabiliyoruz, uyuşabiliyoruz, terliyoruz, titriyoruz.
Herkesinki farklı olabiliyor.
Ama tehlike ortadan kalktıktan sonra Bu yaşanan şey bizim duygu ve düşünce dünyamızda yaşamımızın anlamına doğrudan bir etki yapıyor.
Bunlarla baş edebilme sorunu doğuyor işte bu saatten sonra ne yapacağız?
Depremden sonra böyle genel olarak görülen psikolojik reaksiyonlar korku, keder, suçluluk ve öfke, uyku ve odaklanma sorunları ve bu yaşananların sürekli zihinde
tekerrür etmesi. Neden?
Çünkü bizler için evimiz en güvenli alanımız, yuvamız ve çoğumuz bir anda evimizin yıkılabileceğini, yakınlarımızı saniyeler içinde yitirebileceğimizi düşünmüyoruz.
O yüzden bu çok sarsıcı bir travma.
Bir anda böyle bir şeyle karşı karşıya kalmak ve biz bu güveni çok uzun yıllar içerisinde tahsis ediyoruz.
Böylesi ani bir değişime asla hazır değiliz.
Çok büyük bir hızla uyum gösteremememiz çok normal.
Bir sürece ihtiyaç var.
Psikologlar diyor ki bu yaralar sarıldıktan sonra Sonra yaşanan trajedinin kabul edilmesi gerekiyor.
Yaşamın yeniden anlamlandırılması gerekiyor ve kalınan yerden yaşamsal sorumluluklara devam edilmesi gerekiyor.
İyileşmek için bunlar gerekiyormuş.
Ve insanların büyük bir kısmı belki birkaç hafta içinde bu yeni duruma alışacaklar.
İç dengelerini kuracaklar.
Zorluklarla başa çıkacaklar.
Ama bazıları için bu süreç aylarca bazen yıllarca devam edecek.
Buna travma sonrası stres bozukluğu.
deniliyor ve bunu yaşayanlar sürekli depremi zihinlerinde canlandırıyor kendine sürekli anımsatıyor uyuyamıyorlar travmayı anımsatan uyaranlardan kaçınıyorlar büyük bir umutsuzluk büyük bir öfke
ve huzursuzluk içindeler ve bunu çoğumuz yaşadık şu anda diyorsunuz ki bunlar bende de var ama eğer bu bir aydan fazla sürecek olursa ve sosyal yaşamınızı hayatınızı aile hayatınızı etkileyecek
bir pozisyona gelirse mutlaka bir destek almanız gerekebilir diyorlar Bunu yaşamamız çok normal ama bu sürecin çok fazla uzaması ve şiddetle artması çok sıkıntı diyorlar.
Bu konuda elbette uzmanları tek tek dinleyin derim.
Ben psikologları dinledim bu süreçte.
Onların söylediklerini aktarmaya çalışıyorum.
Bazı insanlar bu süreçte kendi kendilerine iyileşebiliyorlar destek almadan.
Çünkü insanların travmayla başa çıkmalarına yardımcı olacak standart bir yöntem yok.
Takdir edersiniz ki herkesinki farklı.
Depremin hemen sonrasında yapılacak ilk psikolojik yardım kişiye duygularını...
Yaşadıklarını rahatça ifade etme olanı vermek.
Zihinsel ve bedensel rahatlama sağlamak.
Yani bunu yaşayan kişiyi eğer konuşmak istemiyorsa anlatmak için lütfen zorlamayın diyorlar.
Kendisi size istediği zaman anlatsın diyorlar.
Ve en önemlisi de telkin etmeye çalışmayın.
Yani seni anlıyorum cümlesi bile yanlışmış bu süreçte.
Hatta bir psikolog dedi ki sen onu anlayamazsın.
Yani böyle bir şey mümkün değil. Çünkü sen o enkazdan çıkmadın.
Sen o enkazda yakın. Gereksiz telkinlerde bulunmayın insanlara dedi.
İnsanların duygularını önemsizleştirmeyin.
Yok işte evin yıkıldı ama sevdiklerin yaşıyor gibi gibi çok açmak istemiyorum anladınız.
Kimseyi yaralamak istemiyorum.
Böyle telkinlerde bulunmayın.
Karşınızdakinin yaşadıklarını önemsizleştiren, deneyimini anlatmasına ve yaşamasına izin vermeyen, duygularını bastırmaya teşvik eden yorumlardan kaçının diyorlar.
Ve bir diğer önemli olay da şu travma.
Kişinin yaşamını yeniden düzenleme motivasyonunu kırmış olabilir.
Ama tekrar çaba sarf etmenin öneminin kavranması psikolojik açıdan iyileşme açısından çok önemli diyorlar.
Kişi kabule geçmeli.
Yani öncelik buymuş çok zor bir süreçten geçtiğinin gerçeğini kabul etmek.
Böyle yola çıkılmalı.
Matem ve yaz çok normal, kaçınılmaz.
Lütfen bunları bastırmaya çalışmayın diyorlar.
Bizler için de rutin çalışma yaşantımıza dönmemizin, günlük aktivitelere başlamamızın iyi olacağını söylüyorlar.
Çünkü boşluk duygusunun ve o boşluk duygusunun yaratacağı o kısır düşünce döngüsünü azaltıyormuş.
Size iyi gelen şeyleri zaten en iyi siz bilirsiniz.
Ben bu süreçte okuyarak, yazarak, birilerine yardımcı olmaya çalışarak ayakta kaldım.
Ama herkes gibi hayatta kalma suçluluğundan kurtulamadım.
Şu an yaşadığımız şeyin adı buymuş arkadaşlar.
Psikolojide hayatta kalma suçluluğuymuş.
Ben de sonradan öğrendim.
Yani bir başkasının kayıp yaşadığı ama sizin yaşamadığınız bir olaya verilen tepkiymiş bu.
Hayatta kaldığımız için kendimizi suçlu hissetmemizmiş ve günlük yaşantımıza devam edemememizmiş.
Sürekli kendimizi suçlu hissettiğimiz için, kurtaramadığımız kişiler olduğunu düşündüğümüz için, neden ben hayatta kaldım, neden o insanlar böyle oldu gibi gibi düşüncelere kapılmakmış.
Bunu yaşadığınızı nasıl anlarsınız peki?
Şöyle, öfkeniz bir türlü dinmiyorsa, sürekli kızgınlık hissediyorsanız, günlük yaşantınıza dönmekte zorluk çekiyorsanız, acaba elimden geleni yaptım mı, yaptıysam yeterince yaptım mı acaba diye sürekli
düşünüyorsanız, gündemden asla kopamıyorsanız, sürekli olayları takip ediyorsanız, elinizden o telefon düşmüyorsa, sürekli haberleri izliyorsanız, acaba bir yerde bir şeyi kaçırdım mı paniği yaşıyorsanız, tekrar
tekrar o güne dönüp kabuslar yaşıyorsanız, Hiçbir şey için motivasyonunuz, enerjiniz yoksa, böyle eliniz kolunuz kalkmıyorsa, ruh haliniz sürekli değişiyorsa ve yaşanan olayla ilgili takıntılı düşünceleriniz
varsa siz de bunu yaşıyor olabilirsiniz.
Hayatta kalma suçluluğu, travma sonrası, stres bozukluğunun önemli bir semptomu olarak görülüyor.
Peki genelde bunu kimler yaşıyor?
Bu aslında ilk başta 1960'larda tanımlanmış birkaç terapist Holocaust'tan sağ kurtulanları arasında benzer koşullar olduğunu saptamışlar.
Ve 11 Eylül gibi işte terör saldırıları, soykırımdan kurtulanlar, kanserden kurtulanlar ya da işte nakil alıcıları organ nakli bekleyip bulanlar, doğal afet sedeler ya da işte bir aile üyesini intihar
nedeniyle kaybedenler, kazadan kurtulanlar gibi.
Ama bundan çok daha önce 1949'da Hollandalı bir psikiyatrist bu olaya toplama kampı sendromu adını vermiş.
Nazi toplama kampı ve imha kamplarının eski mahkumlarına özgü patolojik yan etkileri tanımlarken bunu söylüyor.
Buradan kurtulanlarda da benzer şeyler var.
Kaygı, depresyon, sosyal geri çekilme, uyku bozukluğu, kabuslar, fiziksel şikayetler görülmüş ve bu çok uzun yıllar devam etmiş.
6 Mart 1987'de de Belçika'dan yola çıkan bir gemi birkaç dakika sonra alabara oluyor arkadaşlar ve 459 yolcudan sadece 193 kişi kurtulabiliyor.
Ve daha sonra Stefan Josef adlı bir psikolog hayatta kalan kişileri incelediğinde %60'ının suçluluk içinde olduğunu tespit ediyor.
Ve bunları 3 kategoriye ayırıyor.
Birincisi diğerleri ölürken hayatta kalmanın suçluluğunu hissedenler.
İkincisi yapamadıkları şeylerden dolayı suçluluk duyanlar.
Üçüncüsü de olay esnasında yaptıkları şeylerden dolayı işte kaçarken diğerlerini bırakmaları ezmeleri gibi.
İşte buna hayatta kalma suçluluğu deniliyor arkadaşlar.
Peki biz ne yapalım? Yani bunları yaşama şiddetinize bağlı dediğim gibi eğer çok şiddetliyse yaşadığınız duygular altından kalkamayacağınızı hissediyorsanız mutlaka profesyonel bir destek alın.
Çünkü bu tedavi edilmezse yaraları sarılmazsa gelecek nesillere aktarılacak.
O yüzden psikolojik destek bence bu noktada çok önemli ki psikologlar en baştan beri canla başta çalışıyorlar ilk günden beri.
İyi ki varsınız bu arada çok teşekkür ediyoruz.
Ve bu süreçte dediğim gibi travmatize olmuş kişilere akıl vermeye çalışmayın, gereksiz cümlelerle teselli etmeye çalışmayın diyorlar psikologlar.
Yapacağınız en iyi şey sarılmak.
Sarılamayacak kadar uzaktaysanız kelimelerinizle sarılın onlara ve asla yalnız olmadıklarını hissettirin.
Çok yakında sizlere tekrar sesimle sarılıyor olacağım.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın, bay bay.
Uyuyamayacaksın. Memleketinin hali seni seslerle uyandıracak.
Oturup yazacaksın. Çünkü sen artık o sen değilsin.
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin.
Durmadan sesler alacak, sesler vereceksin.
Uyuyamayacaksın. Düzelmeden memleketin hali, düzelmeden dünyanın hali, gözüne uyku giremez ki.
Uyumayacaksın. Bir sis çanı gibi gecenin içinde, ta gün ışıyıncaya kadar, vakur, metin, sade, çalacaksın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
