
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba. Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugünkü konumuz başlıktan da anlayacağınız üzere değersizlik duygusu.
Bu konu üzerine çok podcast talebi geliyordu.
Dikkatimi çekti. Hatta bazen öyle mesajlar aldım ki durup böyle derin bir nefes aldığım, gözlerimin dolduğu anlar çokça oldu.
Ve gördüm ki birçok kişi bu dertten muzdayıp.
Peki nedir bu değersizlik duygusu?
Bir insanın kendisini diğer insanlardan daha aşağı ve daha değersiz görmesi ve bu sebeple düşen hayat kalitesidir bence.
Ve her insanın içinde bir parça olabilir diye düşündüm bu konuyu araştırırken.
Nedenlerini zaten az sonra anlatacağım ama önce çok sevdiğim bir Dostoyevski deneyiyle başlamak istiyorum bu konuya.
Olan şöyle, Dostoyevski bir toplantıda yaptığı bir konuşma ve okuduğu bir şiir nedeniyle döneminin Rus çarı tarafından hapis cezasına çarptırılıyor ve Sibirya'ya sürgün ediliyor.
İşte bu sürgün edildiği dönemde Dostoyevski halkı, insanları daha yakından gözlemleme fırsatı buluyor.
Onların iç dünyalarına bakıyor adeta.
İşte bir gün yattığı hapishanenin avlusunda bir köpekle karşılaşıyor Dostoyevski ve dikkat ediyor ki köpeği her geçen mahkum çekmeliyor ama köpek dayak yediği halde asla kaçmıyor.
Hatta dövüleceğini anladığı zaman daha rahat vursunlar diye eğiliyor.
Dostoyevski bir gün bu köpeğin yanına yaklaşıyor, onun başına okşuyor, sevgisini göstermek istiyor.
köpek ona havlayarak yanından hızla uzaklaşıyor ve bir daha Dostoyevski'yi nerede görürse görsün ondan daima kaçıyor.
Şimdi kendinize bir sorun.
Bu hikayede siz...
Hangisiydiniz? İşte bazı insanlar hayatı boyunca hiç değer görmediği için, sevgi görmediği için birileri onu sevdiği zaman hızla oradan uzaklaşmak isteyebiliyor.
Çünkü o onun bilmediği bir duygu, yabancısı olduğu bir şey.
Onun bildiği şey aslında hayatı boyunca maruz kaldığı şeyler ve o duyguyu nerede görse tanıyor.
O duygu karşısında ne yapacağını biliyor.
Boynunu nerede eğeceğini, sonra olacakları belki tekmeleneceğini her şey belli.
Orası onun konfor alanı.
İşte hayatı boyunca atıyorum babasından şiddet görmüş bir kız çocuğu.
düşünün. Büyüdüğü zaman o rol modelde birini gidip bulabiliyor.
Ona şiddet uygulayacak bir adam.
Çünkü dediğim gibi tanıyor. 2 kilometre uzaktan tanıyor kurban olacağı şeyi.
Bazen bir aşk ilişkisinin içerisinde ne bileyim karşı taraf böyle size yüz vermiyor, peşinde koşturuyor, acı çektiriyor, yeri geliyor, aşağılıyor ama yine de orada kalmakta ısrar ediyorsunuz.
Gitmiyorsunuz. Yani üstelik çevrenizdekiler de size diyor ki ya bu adam sana bu kadar şey yaptı ya da bu kadın kişiliğini, gururunu, onurunu ayaklar altına aldı ama sen hala bu insanı bırakmıyorsun.
Bakmıyorsun. Neden? İşte burada bir değersizlik duygusu olabiliyormuş.
Hatta burada bir arkadaşımdan bahsedeceğim size.
Bana bir gün dedi ki ben ona şey diyordum.
Şerefsiz turnusolu gibisin.
Bana bir gün demişti ki Merve ben çok zor adamları seviyorum.
Böyle bana köpek çeksin. Aynen bunu söyledi.
Bana köpek çeksin. Peşinde koştursun.
Acı çektirsen böğrümü yaksın.
Ben dedi böylelerine aşık oluyorum.
Yani şimdi şimdi anlıyorum.
Aslında o tanıdığı duyguları istiyormuş.
O zaman böyle bir nasıl olur ya falan demiştim ama.
Ailesinde ona yaşatılan şey neyse, yabancılık çekmeyeceği duygu neyse aslında onu arzuluyormuş ve öyle insanlara çekiliyormuş.
Yani şerefsiz turnus olu deme sebebim aslında buymuş.
Hatta bir gün karşısına çok düzgün bir adam çıkmıştı.
Böyle tam evlenilecek bir adam ama kesinlikle istememişti.
Neden? Çünkü bad boy değil adam.
Kadınlar neden bad boy sever?
Psikologlar bunu açıklasın.
Bu arada ergenliği kastetmiyorum.
Orası çok ayrı bir dünya.
Ergenlikte her şey olabilir. Bad boylar sana cool gelebilir ama gelmişsin 25-30 yaşına neyin peşindesin arkadaş diye sorarlar adama.
Madem geyik yapıyorum oradan devam edeyim çünkü az sonra ciddi konulara gireceğiz.
Geçen sene yılbaşında Selami Şahin'i dinlemeye gitmiştim.
Selami Şahin Tanrım şarkısını söylemeden önce o şarkının hikayesini anlattı bize.
Çok hoşuma gitmişti. Şöyle işte bir gün bir arkadaşı Selami Şahin'i arıyor diyor ki...
Bir kadına çok aşık ve kadın onu işte hor görüyor aşağılıyor.
Neler yapıyor yani adama aşkına karşılık vermiyor ama adam hala onu deliler gibi seviyor.
Diyor ki Selami Şahin artık son raddedeyim yani intiharın eşiğine gelmiş.
O da onu teselli ediyor derken telefonu kapatıyor ve çok üzülüyor.
Bu adamın acısının üzerine Tanrım şarkısını yazıyor.
Yani onun hislerini yaşayarak yazdığı bir şarkı.
Çok da severim o şarkıyı. Diyor ya kuluna kul oldum severek taptım.
Gel gör beni Tanrım bak ne haldeyim.
Alın size değersizlik duygusu.
Neden? Çünkü değersizlik duygusu yaşayan insanlar karşısındaki insanı ya kendinden çok üstün ya da çok aşağıda görürlermiş.
Yani asla eşiti görmüyor.
Kula kulluk edecek seviyeye de varabiliyor aşk ilişkilerinde.
Yani alma verme dengesi dediğimiz olay yok.
Şimdi size bir söz söyleyeceğim böyle her şeyin özeti niteliğinde.
Sevgili Doğan Cüceloğlu'nun asla aklımdan çıkmayan sözü.
Diyor ki çocukluğunda anne ve babasının gözünde değer bulamayanlar ömür boyu...
değerini başkalarının gözlerinde ve sözlerinde ararlar.
İşte bu cümle böyle tam kurşuna gerek yok sözlerin var ya diyeceğimiz türden.
Şimdi ısınma turu bitti artık.
Mevzuya derin bir dalış yapacağız.
En baştan başlayacağız. Nereden?
Tabii ki çocukluğumuzdan ve lütfen beni dinleyen bir ebeveyseniz çocuğunuza bunları yapmamaya özen gösterin.
Hadi o zaman biz de çocukluğumuza gidelim hep beraber.
Şimdi nasıl bir ebeveyniniz vardı?
Sizi koşullu mu seviyordu en önemlisi?
Sen şöyle şöyle yaparsan seni severim.
Tabii ki bunu dile getirmeyip davranışlarıyla belli etmelerinden bahsediyorum.
Atıyorum sınıf birincisi olmuşsun, sana daha değerliymişsin gibi davranıyorlar.
Yani bir başarı elde edince sen otomatikman daha değerli bir pozisyona geçiyormuşsun gibi hissediyorsun.
Proje çocuk gibi mi büyütüldü dünyada?
Seni sevmeleri için ekstra bir şey yapmana gerek var mıydı?
Yani sen... Olduğun gibi kabul gördün mü o ailede?
Ya da ailende mükemmel yetkilik var mıydı?
Benim babam mesela sınıf birincisi olurdum.
Eee neden okul birincisi olmadın derdi?
Takdir alsam gelsem niye onur belgesi değil derdi?
Çocuktum çok da üzülürdüm yani iyi bir şey yaptığını zannediyordu ama yapmıyordu.
Ya da işte bir şey yapmaya kalkıştığınızda aman sen beceremezsin bırak denildi mi?
Sen yapamazsın, sen beceremezsin.
Bu sözleri duydunuz mu sıklıkla hatırlıyor musunuz?
Ya da işte korumacı veya baskıcı bir aileniz mi vardı?
sürekli başkalarının çocuklarıyla kıyaslayan bir ebeveyn.
Bak komşunun oğlu tıp kazanmış sen daha otur evde.
Yani bir nesli komşu çocuğuna düşman ettiler resmen haberleri yok.
Bir de şu var sizinle yeterli iletişim kuruldu mu?
Yeterince vakit geçirdi mi aileniz?
Yani siz onlar için değerli miydiniz?
Bunu hissettiniz mi? Şöyle bir çocukluk anılarınızı düşünün.
Ama şunu da söylemek istiyorum. Bir kere böyle bir şey yapmakla tabii ki olmuyordur.
Bunu böyle sürekli hale getiren ebeveynlerden bahsediyorum.
Derin yaralar açanlardan.
Çünkü süreç önemli. Hani bir kere yaptım.
Aa çocuğum işte hemen böyle bir duyguya kapıldı.
Yoktur herhalde. Bu arada bence illa ailenizin yapmasına gerek yok.
Bir arkadaşımın ailesi mesela muhteşemdi.
Ama ilkokul öğretmeni onu mahvetmişti.
Bence ilkokul öğretmeni de anne babalar kadar önemli.
Çünkü o da net. Öğretmenlik
bana göre en önemli mesleklerin başında geliyor.
Keşke ülkemizde daha çok değer görseler.
Böyle sıradan bir hamuru şekillendirip fırına atan kişi gibi geliyor bana.
Eğer nitelikli bir öğretmense ideal.
Ailesi de iyisi o çocuğun.
O hamurdan resmen bir sanat eseri çıkarıyor.
Değilse öylece fırına sürüyor.
Böyle şekilsiz, şemalsiz, özensiz.
O zaman buradan idealist öğretmenlere de selam olsun.
Seviyorum sizi. Geleceğimiz sizlere emanet.
Şimdi dönelim başa. Dediğim gibi bu duygular 0-6 yaş aralığında oluşmaya başlıyormuş.
Yani çocuklukta sevilebilmek için, değer ve kabul görebilmek için hep böyle olduğumuzdan farklı biri gibi görünmeye çalışmakla başlıyor aslında her şey.
Çünkü öz varlığımız...
kabul görmüyor, horlanıyor, küçümseniyor, aşağılanıyor, istismar ediliyor.
Biz de ne yapıyoruz? Jung'un o persona dediği maskeleri oluşturmaya başlıyoruz.
Kimiyeci buruz bunu yapmak için.
Kabul görmemiz gerekiyor bir şekilde.
Yetişkin olduğumuzda da varlığımızın zarar gören yanını onarabilmek için anlamlı, onurlu bir çaba içerisine giriyoruz bu maskelerimizde.
Kimimiz işte aşıyoruz bu değersizlik duygusunu ama kimimiz de başaramıyor.
Ve ne oluyor biliyor musunuz? Aşırı mükemmeliyetçi, aşırı fedakar, hayır demeyi asla bilmeyen, özgüvensiz, toksik ilişki bağımlısı ve bazen de böyle çok özgüvenli görünen, çok asi, çok güçlü biriymiş
gibi görünen insanlara dönüşüyoruz.
Bazen en iyisi olmaya çalışıyoruz.
Bazen başkalarını gözümüzde öyle bir büyütüyoruz ki ve bazen de öyle bir küçültüyoruz ki.
Neden? Çünkü vaktinde en sevdiklerimiz tarafından küçümsendiğimiz için.
Çünkü içimizde hala onay bekleyen o küçük çocuk var.
Ve Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi ana babasından görmediği sevgi ve ilgiyi başkalarından mı bekleyen çocuklar?
Onarılmayı bekleyen, onanmayı onaylanmayan.
mayı bekleyen çocuklar var.
Ne yapıyoruz? Gidiyoruz bizi hiç sevmeyen, değer vermeyen, aşağılık gören, aldatan insanlara kör kütük aşık oluyoruz.
Kişiliğimizi, onurumuzu ayaklar altına alıyoruz.
Bize azıcık sevgi gösterse mutlu oluyoruz.
Teoman'ın dediği gibi aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu dünyada.
Ne yapıyoruz? Aşk kırıntılarıyla yetinmeye çalışıyoruz.
İşkolik oluyoruz bazen.
Çünkü daha çok çalışırsam, daha çok para kazanırsam daha değerli olurum kafasıyla.
Bazen el alemci oluyoruz.
Bazen el iyisi oluyoruz.
Hatta bazen de böyle yüz vermeyen insanların peşinde koşup koşup onu elde ettikten sonra soğuyoruz.
Neden soğuyoruz? Çünkü içten içe bilinçaltımız bize diyor ki sen değersiz birisin kardeşim.
Seni sevecek kişi de değersizdir.
O zaman otomatikman gözümden düştü.
Nasıl olsa elde ettim bitti. Olay bu.
Ya da sen onu elde ettiğin zaman hissedeceğin şeyin peşindesin aslında.
Değersizlik duygunu yenmenin peşindesin.
Bir de az önce el iyisi dedim ya bence bu kısım çok çarpıcı.
Çünkü bazı anne babalar var ya da kardeşler dışarıya böyle melek elinden geleni ardına koymaz.
Koşar böyle bir tek kanatları eksiktir.
Ama size gelince asla ne bir fedakarlık yapar ne bir şey.
El iyisi işte. Hatta ekşi sözlükte bununla ilgili bir entry okumuştum.
Diyordu ki yani benim babam, 3 kardeşiz bir gün olsun bizim başımıza okşamadı.
Bir kere bize sormadı bir derdiniz var mı diye.
Ama el alemin çocukları söz konusu olunca onlara böyle takla atar, oynar, güler, sever başlarına okşar bir derdin var mı diye sorar.
35 yıldır kahrını çeken annem bir yere gitmek istese götürmez.
Milyon tane bahane bulur ama komşulardan biri ay beni şuraya götür...
Ötür dese koşarak gider.
Eve bir şey alsa onu misafire ikram edeceğim siz yemeyin der.
Yani sen evde kuru ekmeğe tayin et der.
Misafire ballı börek ikram eder.
Var böyle insanlar işte bunlara biz el iyisi diyoruz.
Peki neden böyle yapıyorlar?
Yani neden ele iyiler de?
Eve iyi değiller çünkü ailesi yani sizler onların uzantısısınız.
Yani kendisi değersiz olduğu için bizi de öyle görüyor annemiz babamız ondan dolayı.
Bazen de annelerimizden şu sözü duyarız.
E ben senin için saçımı süpürge ettim.
Sizin için şöyle yaptım böyle yaptım ama yaranamadım.
Niye ettin abi? Yani benim için mi ettin yoksa içindeki o değersizlik duygusunu yenmek için mi yaptın?
Beni mi kullandın? Bir de şu var çok enteresan.
Diyelim ki bir ilişki bitti.
Eğer eski sevgiliniz sizden daha iyi birisini bulduysa, siz böyle sinir krizi geçiriyorsanız, böyle komalara giriyorsanız orada bir sıkıntı var.
Yani daha aşağıda birini bulduğunda seviniyorsanız bu da aslında bir belirti.
Neden? Çünkü kendi değerinizi bunların üzerinden ölçtüğünüzü gösteriyor.
E bunu yapmayan da yoktur ya değil mi?
Hatta şu var ayrılmışsınız diyorsunuz ki ulan o bir dönsün var ya ah bir dönsün.
E diyorsunuz ki ne yaparsın dönse reddedeceğim.
Bu da öyle bir duyguymuş.
Çünkü onda kalan değerinizi inşa etmenin peşindesiniz.
Gelsin ben onu reddedeceğim.
Bir değer inşası var burada.
Yani bunları yapmayan da bence bordo perilidir.
O zaman soruyorum size.
Kendinizi neyle var etmeye çalışıyorsunuz?
Buna hiç dikkat ettiniz mi? Paranızla mı?
Güzelliğinizle mi? Fedakarlığınızla mı?
Değerinizi nelerin üzerinden sağlamaya çalışıyorsunuz?
Başarı takıntınızın altyapısında ne var?
Neden işkoliksiniz ya da neden marka bağımlısısınız ya da eviniz neden şatafatlı bu kadar, arabanız lüks olmasa ne olur ya da deliler gibi estetik yaptırma, güzel olma çabanızın altyapısında ne var, kime
neyi ispatlıyorsunuz?
Bunları içinizden geldiği için mi yapıyorsunuz yoksa dışarıdan alacağınız?
Onay için mi? Yani bunların hepsi gerçek sen misin yoksa taktığın maskeler mi?
Ve maskeni indirdiğinde aynada gördüğün kişi kim?
Hala ağlayan o küçük çocuk mu var aynada?
Maske demişken aklıma geldi.
Geçen gün Marilyn Monroe. Belgeselini izliyordum.
Onun da podcastı gelecek. Orada bir şey dikkatimi çekti.
Aslında bu podcastı çekme sebebim bile o kısacık andı.
Şunu fark ettim. Merlin'e tüm dünya hayran.
Güzelliği, dillere destan, oyunculuğu, sesi her şeyi harika.
Ama o kendini o kadar değersiz buluyor ki.
Yani diyorum ya aslında o taktığım askenin altında hala ağlayan küçük bir çocuk var.
Değer görmemiş bir çocuk var.
Zaten Merlin'in babası yok ortalıkta.
Yani babasıyla hiç tanışmamış bir çocuk.
Yetimhanelerde büyümüş, koruyucu ailelerde.
büyümüş. Defalarca istismar edilmiş.
Yaklaşık 10 tane koruyucu aile değiştirmiş ve annesi o küçükken akıl hastanesine yatırılmış.
Hiç sevgi görmemiş. Değer görmemiş.
Kabul görmemiş. Marilyn Monroe'dan bahsediyorum.
Dünya starı. Ve dünya starı olsan bile işte bu menem duyguyu aşamıyorsun bazen.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak bir değersizlik duygusu olup olmadığını böyle aşağı yukarı anlamış olabilirsiniz ama bir de eksiklik dediğimiz bir şey var.
Yani bununla o değersizliği karıştırmamamız lazım.
Eksiklik dediğimiz şey yani Engin Geçtan'ın dediği gibi zaten doğamızda olan bir şey bu duygu.
Yani doğduğumuz anda biz bu eksiklik duygusuyla doğuyoruz ve onunla yüzleşiyoruz.
Çocukken etrafımızda hep böyle bizden güçlü yetişkinler var.
Ve çocukluk sonrasına baktığımız zaman da biz bir şekilde bize egemen olan insanların üzerine...
tahakküm kurmaya çalışıyoruz değil mi?
Yani aslında eksiden artıya geçme çabası veriyoruz.
Ve bu olması gereken bir şey.
Bu çok normal. O eksikliği hissetmeliyiz ki o tarafımızı tamamlayabilelim.
Ama İnsanoğluyuz işte kendimizde olan eksikliği yatsıyoruz.
Onunla yüzleşmek istemiyoruz.
Çünkü neden? Hoşnutsuz oluyoruz.
Yani bu duygu bize rahatsızlık veriyor yüzleşme duygusu.
Şimdi dediğim gibi buraya kadar her şey normal.
Eksiklikle değersizliği karıştırmamamız gerekiyor.
Çünkü eksiklik seni zorla eksiden artıya taşıyan bir durum.
Ama seni daha fazlasını yapmaya güdülemiyor veya bir kısır döngü içerisine sokmuyor.
Mesela şu anki yaşantınıza bir bakın.
Kime haddinden fazla, ederinden fazla değer veriyorsunuz?
Aslında değer verdiğinizi sanırken kendi özsever ihtiyaçlarınızı doyuruyor olabilirsiniz.
Bu da bir yanılsama olabilir.
Ve yine aklıma gelmişken Merlin belgeselinde dikkatimi çekti.
Merlin Monroe hiç kimseye değer vermiyormuş.
Çok az sayılı böyle etrafında değer verdiği insanlar.
Bu da aslında şu. Küçükken size değer verilmediği zaman siz de bir başkasına değer vermekte zorluk çekeyi olabilirsiniz.
Çünkü insan kendisine değer verebildiği ölçüde...
başkalarına değer verebilir.
Ve insanlara değer verirken kendinizi küçültmediğinizden emin olun.
Çünkü değersizlik duygusunun altında yasal nereden biri buymuş.
Marilyn Monroe'nun işte Kennedy'lere böyle kul köle olması, kendini inanılmaz küçültmesi bence buydu yani.
Değersizlik duygusundan yaptığı bir şeydi.
Bu duyguyu yaşayanlar için dediğim gibi diğer insanlar ya kendisinden çok çok üstüne ulaşılmazdır ya da çok aşağıdadır ama asla eşit değildir.
Buraya dikkat. Bazı insanları küçümserler, aşağılarlar.
Neden? Çünkü o O insanlar onda bir ayna görevi görür.
Kendinde hoşlanmadığı şeyleri onlarda gördükleri için onları aşağılarlar.
Tabi bunu bilinçsiz bir şekilde yapıyorlar.
Şimdi aşağıladığınız insanlara da tekrar bir dönün bakın demek istiyorum.
Eminim çoğunuzun canı yanmıştır.
Çünkü kendimizin karanlık dehlizlerinde yol almak bazen gerçekten çok zor.
Aslında olan şu başkalarını küçümseyenler küçümsenmekten korkan insanlar derinlerde bir yerlerde ve bazen de bu duygu insana karşısındaki insanları yüceltme ihtiyacı da getirebiliyormuş.
Yani ya küçümsüyor ya da yüceltiyor.
Peki neden yüceltiyor? Çünkü o kişi onun ulaşmak istediği kişi aslında.
Ama burada da riskli bir taraf var.
Çünkü bilinç dışında düşmanlık var.
Yani hem hayranlık hem düşmanlık.
Neden düşmanlık var peki?
Çünkü o kişi size yeterli.
sizliğinizi de hatırlatıyor bir yandan.
Bir insanı böyle göklere çıkartıp sonra onu oradan bir tekmeyle aşağıya savurup atanlar var ya onları bir düşünün.
Ve yine bir insanın ne olduğuyla ne olması gerektiği konusundaki tutarsızlığı da değersizlik duygularının sonucuymuş.
Bazen de tam tersi olabiliyor.
Kendi gerçek benliğinizi kabul edemediğiniz durumlarda gerçek dışı bir üstünlük düzeyine ulaşmaya çalışıyorsunuz.
Kendinizi adeta böyle tanrılaştırmaya çalışıyorsunuz ve bunu yaparken de gözünüz hiçbir şey görmüyor.
Tamamen bencilce davranıyorsunuz.
Peki bu duyguyu yaşayan insanların insan ilişkileri nasıl oluyor?
Şöyle oluyormuş. Bazen üstünlüğünü kanıtlayabilmek için sırf bundan dolayı ben üstünüm diyebilmek için insanlarla çok yoğun bir ilişki içerisine giriyor.
Bir sürü arkadaşı var mesela. Bazen de kendi eksikliğiyle karşılaşmamak için kaçıyor insanlardan.
Yani şunu demek istiyorum. Maskesinin düşeceğini, altyapısındaki kişinin görüneceğini anladığı ortamlara girmek istemiyorlar.
Örneğin parasıyla saygınlık kazanmış birini düşünün.
Entelektüel bir ortama girmek ister mi?
İstemez, kaçar. Çünkü neden?
Değersizlik duyguları tetiklenecek.
Ya da sürekli böyle bir üstünlük çabası.
içerisinde, daha görkemli, daha şatafatlı görünmenin peşinde.
İnsanlarla kendini sürekli mukayese ediyor ve bunu yaparken de kesinlikle eleştiri kaldırmıyor.
Neden? Çünkü gerçekleri gören biri var karşısında ve onun yüzüne vuruyor bunu.
Ve bunu yapanlardan da intikam almak istiyor.
İntikam duygusu da var. Peki bu kadar şey anlattım.
Diyelim ki sizde değersizlik duygusu var.
Yoğun bir şekilde de bunu hissediyorsunuz.
Ne yapabiliriz bundan kurtulmak için?
Öncelikle Olumlu yönlerinizi görmeye çalışın.
Hatta onları gerekirse bir kağıda yazın.
İşte benim şu şu yönüm çok güzeldir, çok değerlidir yazın.
Yani illa birilerinin söylemesini, birilerinin sizi görmesini, onaylamasını beklemeyin.
Hatta olumsuz yönlerinizle yazın.
Adil bir şekilde yazın ve kendinizi eleştirin.
Ama kendinizi eleştirirken acımasızca değil, daha şefkatli bir şekilde eleştirin diyorlar.
Eğer böyle etrafınızda toksik insanlar varsa, sizi böyle bık bık konuşup eleştiren, aşağı çekmeye çalışan, demoralize etmeye çalışan tipler varsa bunları hayatınızdan...
çıkarın. Ben yaptım.
Gerçekten muhteşem oluyor.
Mükemmel olmayı bırakın diyorlar.
Biliyorum çok zor ama bunu denememiz gerekiyormuş.
Kendinizle barışın diyorlar.
Bu tabiri hiç sevmiyorum.
Kendinle barışmak. Yani bunu şöyle söyleyeyim.
Kendinizi tanıyın.
Kendinizi bilin ve sevin.
İlişkilerinizi düzenleyin.
Tekrar gözden geçirin. Şöyle bir bakın.
Kimler için çok fazla fedakarlıkta bulunuyorsunuz?
Ya da dediğim gibi size değersiz hissettiren insanlar var mı?
Bunları bir düşünün. Neden orada duruyorsunuz hala?
Bu aşk ilişkileri için de geçerli.
Başta dediğim gibi Size aşağılayan, hor gören, küçümseyen bir insanla beraberseniz neden hala orada durmakta ısrar ediyorsunuz?
Ve bazen onay bağımlısı olabiliyoruz.
Bazı durumlarda kendi kendimizi takdir edebilmeliyiz değer duygumuzu yükseltmek için.
Çünkü başkasının onayına ihtiyaç duymadığımız anda aslında potansiyelimizin de değerimizin de tek sahibi kendimiz oluyoruz, özgür oluyoruz.
Ve bunu kavradığımız zaman başka hiçbir şeye ihtiyacımız kalmıyor.
Dışarıya olan bağımlılığımız da sona eriyor.
Ve son olarak ve bence en önemli...
Noktalardan birisi de şu hayır demeyi öğrenebilmek.
Çünkü başkalarına evet derken aslında kendimize hayır diyor olabiliriz.
Çünkü dediğim gibi çocuklukta eksik ya da koşullu olarak aldığımız sevgiyi bu şekilde elde etmeye çalışıyor olabiliriz.
Aşırı fedakarlık yaparak hiçbir şeye hayır demeyerek.
Çünkü bunun altyapısında bir sevgi elde etme çabası var.
Kendinden vazgeçiyorsun.
Sınırların kayboluyor. Hayır kelimesi diye bir şey yok hayatında.
Neden? Çünkü sevilmeme düşüncesinin yarattığı bir kaygı var.
Çin'in kendinden vazgeçmesine sebep oluyor.
Çünkü sevgi açlığı çeken kimseler hayır demekte en çok zorlanan insanlardır.
Çünkü karşılığında yalnızlık, reddedilmek, toplumdan uzaklaşmak, dostsuz kalmak bunlar var.
Bunlar acıtıcı ve keskin.
Talep edilme ihtiyacının ortadan kalkması çok korkutucu farkındayım.
Ama şunu bilin ki gerçek sevgi kendini ifade etmek için zorlanmaya ihtiyaç duymaz.
Eğer biri tarafından sevinmek için kendinizi böyle paralamak zorunda hissediyorsunuz.
Muhtemelen gerçek sevginin ne olduğu konusunda yanlış öğretilere sahipsinizdir ki bu yüzden ne olursa olsun kendinde olanın hep daha fazlasını sunun karşındaki insana düşüncesine hapsolmuş durumdasınız.
Şimdi bir düşünün bakalım kendinizde olanın daha fazlasını hiç düşünmeden başkalarına sunduğunuz halde, hedakarlıklarınızın haddi hesabı olmadığı halde, kendinizi başkalarının mutluluğuna adadığınız halde neden
hala mutsuzsunuz?
Hayır diyemediğiniz insanlar evet farklı olabilirler ama hepsinde sizi evet demeye itibaren Sen motivasyonun üzerindeki perdeyi kaldırın.
Yine hayatı sorgulatan bir bölüm yaptığımı düşünüyorum.
Çünkü kendim de baya bir sorguladım bu bölümü çekerken.
Beni ilk kez dinleyenlerdenseniz aşağıya Instagram adresimi bırakıyorum.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz.
Selam demek için bana bu adresten ulaşabilirsiniz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
