
Migros Uygulaması içerisindeki Migros Yemek Uygulamasını indirmek ve çeşitli kampanyalardan faydalanmak için link: https://bit.ly/48BXVAs
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Farkındalık Defteri için: Tıklayın
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Bu bölüm "Migros" hakkında reklam içerir*
Transkript
Migros Yemek Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Kanalımın ilk gastronomi bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar.
Bugün size damak tadının tarihini şöyle kısaca bir anlatmak istedim.
Tarih öncesi dönemden başlayacağız.
Pek çok dünya mutfağına şöyle kısa bir bakış atacağız.
Yani böyle bir date'e çıkarsınız, bir yemeğe çıkarsınız birileriyle konuşulacak güzel bir konu diye düşündüm.
E bir de son yıllarda biliyorsunuz ülkemizde gastronomiye ilgi çok artmış durumda.
Ben de bundan çok hoşnutum.
Yani kıymeti bilinmeye başlandı son dönemlerde.
Geçen sene Türkiye dünyanın en iyi mutfakları sıralamasında 15.
sırada yer almış. Maalesef ama asla katılmıyorum buna.
Bence Türk mutfağı ilk üçe girer.
Merak edenler için bir numarada İtalya var.
Biz çok yakın mutfaklarız zaten.
Sonra Japonya geliyor ama esas canımı yakan ne oldu biliyor musunuz?
Her şeyimizde ortak.
Komşumuz Yunanistan üçüncü olmuş.
Baklava, rakı, yoğurt bizim onlar bizim.
Biz de üçüncü sayılırız bence bu durumda.
14. sırada Arjantin yer alıyor.
15'de zaten biz varız.
16'da Amerika olmuş. Fast foodçulara bak sen Amerika'ya.
Ya ne alaka ya? Yani bari gidin onu 30'a falan koyun.
15 niye ya? Sinir oldum.
100. sırada Ghana varmış.
Hatta şaşırdım. İrlanda 96.
sırada yer almış. Ben böyle İrlandayı çok severim biliyorsunuz.
Hep gitmek istemişimdir. Herhalde aç kalacağım orada.
Öyle anlıyorum. 96 nedir ya?
2023'ün en iyi 100 yemeğinin arasında Türk mutfağından 8 farklı lezzet var arkadaşlar.
Cağ kebabı ilk sıralarda yer almış milli gururumuz.
İlk 20'ye girmişiz. Kesinlikle hak eden bir lezzet.
Bence bayılırım. İskender, mantı, döner.
Adana, mercimek çorbası, hünkar beğendi.
Ooo çok severim. Bunlar listelere girmiş arkadaşlar.
Yani bunlar için kurşun atar kurşun yerim öyle söyleyeyim.
Türk mutfağı bence çok lezzetli ama yeterince tanıtamadığımızı düşünüyorum dünyaya.
Bu 100 listesinde ilk sırada ne var Merve diye merak ettiğiniz biliyorum.
Sizi tanıyorum artık 2023'ün en lezzetlisine seçilmiş diyenler.
Birinci sırada 2023'de Brezilya'nın pikanyası yer aldı.
Pikanya sığırın arka bacağından yağlı bir et türü arkadaşlar merak edenler için.
Şimdi kültür dolu bir bölüm başlıyor.
Biz artık tarih öncesi dönemlere gidiyoruz.
İlk oradan başlayalım dedim.
Atalarımız ne yemişler ne içmişler.
Arkeologlar biliyorsunuz ocakları inceliyorlar, fırınları, pişirme kaplarını bunlara bakıyorlar ve onların damak tatlarını saptamaya çalışıyorlar.
Gerçekten zor bir iş ama tıbbi moleküler biyoloji var iyi ki ve bu teknikten faydalanarak bir takım şeyler saptamışlar.
Bilimin gözünü seveyim ya ama çok eski atalarımızın beslenme tarzını saptamak tabii ki çok zor.
Doğu Afrika'nın iç kesimlerinde yaşamış en eski insansıların geçmişi yaklaşık 5 milyon yıl öncesine kadar gidiyor ama neyle beslendiklerini öyle tam olarak bilmiyoruz.
Yaklaşık 2 milyon yıl öncesinin daha ötesindeki beslenme ile ilgili olarak ancak iskelet morfolojisine ve diş yapısına bakarak böyle kaba çıkarsamalarda bulunabiliyoruz.
Hani pek tutarlı değil bunlar ama hani ilk insansıların diş aşınmasına baktıkları zaman arkeologlar bitkilerin beslenmelerinde önemli bir yer tuttuğunu görüyorlar.
Yani ilk insansıların ne ölçüde hayvan avladığını ya da leş yediğini bilemiyoruz tam olarak.
Bununla ilgili bir tartışma var ve 150 ila 28 bin yıl önce yaşamış.
Neandertallere kadar uzanıyor bu tartışma.
Neandertallerin büyük hayvanları avladıkları ve bazen de hayvan leşi yediklerine dair güçlü kanıtlar bulundu.
Kısacası şunu söyleyebiliriz.
Tarih öncesi insanların midesi bugün böyle yemeği aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz şeyleri kaldırıyormuş.
Hatta bozuk gıdaları bile tüketiyorlar.
Ne yapsın yok. Çünkü buzdolabı diye bir şey de yok zaten.
Tüz süreme ve kurutmayı çok çok çok sonradan keşfetti insanoğlu ama damak tadı insanın aslında biraz da böyle neye alıştığına bağlı bir şey.
Onlar da herhalde... Bozuk dağlara alışmışlar ve hani o kadar da gocunmamışlar bunları yemekten diye düşünüyorum.
Homo habilis döneminden itibaren yani alet kullanmaya başlayan insanlardan itibaren beslenmede artık böyle et miktarı öne çıkıyor arkadaşlar.
Ve insan beyninin daha çok büyümeye başladığı bir dönem bu biliyorsunuz.
Masraflı doku hipotezi diye bir şey var bilmiyorum duydunuz mu?
Buna göre daha fazla et yemenin insansalara evrim yoluyla daha küçük bir sindirim yolu sağlaması.
Yani sindirim yolunda bağırsaklarda daha az metabolizma kaynağının harcanması.
Başka bir masraflı doku türünün yani beynin gelişmesine olarak tanımış.
Bu teorinin daha ilerisi zaten yiyecekleri pişirmeye başlamanın besin sindirimini daha da kolaylaştırdığı olabilir arkadaşlar.
Isınma ve yemek pişirme amacıyla ateşin ilk kullanılışı homo erectusa dayandırılıyor.
O zamandan başlayarak insanlar yalnızca yiyecekleri şeylerle değil hoşlandıkları pişirme yöntemleriyle de ilgili tercihlerde bulunmaya başlamışlar.
Bak sen şunlara. Yani böyle çiğlik ve pişkinlik arasında bir tercih yapabilmişler artık.
Dünyanın her yerinde avcılara ilişkin etnografik anlatımlarla karşılaşıyoruz ve burada önemli bir detay var.
Hayvanın en önemli yanı ne kadar et verdiği değil.
Hani hep öyle düşünüyoruz belki işte en şişman hayvanları avlıyorlardı hepsini yemek için.
Öyle değilmiş arkadaşlar. Ben olsam öyle yapardım.
Ama onlar öyle yapmıyor.
Ne kadar yağlıysa hayvan onu yiyorlarmış avlıyorlarmış.
Genelde avlanırken dediğim gibi bol yağlı görünen hayvanlar tercih ediliyormuş.
Merveciğim bunlar hiç tatlı yemiyor mu diyorsanız hayır abi şekersiz 21 gün yapıyorlarmış.
Ya avcı toplayıcıların erişebildiği zaten...
Çok sınırlı kaynak var.
Karbonhidratlar da sınırlı.
Şeker de tabii çok sınırlı.
Meyvelerden temin ediyorlar da daha böyle tam bizim gibi şeker kafasına gelmemişler.
Çikolata krizi yaşamıyorlar. İşte böğürtten yiyorlar, bal yiyorlar.
Akça ağaç şuruplarından temin ediyorlar ama tam dediğim gibi o şeker bilinci yok onlarda.
Avcı toplayıcılar denizdeki balıkları da sömürmüşler arkadaşlar.
Yani bu kıyı şeridine yerleşen kesim özellikle.
Buzul sonrası işte geç mezolitik dönemde.
Derken tarım çıkıyor ortaya değil mi?
Dünyanın farklı coğrafyaları.
Şimdi tarım baş gösteriyor ve bundan yaklaşık 9000 yıl önce Mısır ve fasulye Orta Amerika'da ilk kez yetiştiriliyor.
Çin'de ilk defa pirinç ekiliyor ve yine arkeoloji kayıtlar gösteriyor ki bazı topluluklar diğer olası kaynakların bir çoğunu dışlıyor ve sadece bir temel gıdayı benimsiyor.
Sürekli et yediğinizi düşünün mesela bir süre sonra tabii ki de hastalanırsınız.
Diğerlerini tüketmediğiniz için denge olmadığı için ve bu yeni beslenme alışkanlığı tek tip alışkanlığınız.
Sağlıklarında gerilemeye yol açıyor, dişleri çürüyor, besin yetersizliklerine bağlanabilecek sağlık problemleri yaşamaya başlıyorlar.
Ve tarımdan bir süre sonra biliyorsunuz hayvan yetiştiriciliği başlıyor.
İşte keçiler, koyunlar, sığırlar, domuzlar bunlar yetiştirilmeye başlanıyor.
Ve yakın doğuda 9 ila 8 bin yıl önce bunlar evcilleştiriliyor.
Hatta atları bile ilk önce besin amaçlı evcilleştirmişler.
Yani her şeye yemek gözüyle bakıyormuş atalarımız.
Ve alkollü içecikleri de seviyorlar ama böyle genelde cenaze ve...
Ayin törenlerinde kullanılıyor.
Sosyal bir yeri var diyebiliriz.
Bulunan maşrapaların alkollü içecekler için kullanıldığı düşünülüyor arkadaşlar.
İçki kapları yüksek statüyle ve ayin alanlarıyla ilişkilendirilmiş arkeologlar tarafından.
Ve sırada Antik Yunan ve Roma dünyasının damak tadı var.
Homeros İlyadası'nda diyor ki daha sert bir şarap harmanla her konuğun eline birer kadeh tutuştur.
Burada çatımın altında en sevdiğim adamlar var.
Biraz bekledi Patroklos ve buyruğunu yerine getirirken yüce dostu da ağır bir kütüğü ateş ışığı gören bir yere koydu.
Ardından bir koyun omurgasını, bir semiz keçi omurgasını ve yağların süzüldüğü.
Tam besili bir domuz sırtını yerleştirdi üstüne.
Atomedon'un tuttuğu etleri soylu Akeelos dilimleyerek dörde böldü.
Güzelce parçaları ayırarak şişlere geçirdi ve Patroklos ocağı eşeledi.
Tıpkı ateşi harlayan bir tanrı edasıyla.
Sonra Akeelos dedi ki biz neden bu kadar uğraşıyoruz Patroklos?
Yoksa senin Migros yemek uygulaman yok mu?
Migros yemek uygulamasından istediğimiz restorandan sıcak sıcak siparişimizi verseydik.
Seçenek. Altyazı M.K.
Şimdi oralar pahalıdır dostum.
Bunun üzerine Akelus ilk kez sipariş vereceklere 60 TL indirim var.
Kampanya var dedi. Daha önce ben Migros yemekten söyle kazan kampanyasından sipariş vermiştim.
O yüzden Mart ayında ilk 4 siparişim 50 artı 50 artı 50 artı 50 toplamda 200 TL indirim gelecek.
Dur dostum ben söyleyeyim yemekleri dedi.
Ve sıcacık yemeklerini Migros yemekten söylediler.
Siparişleri zamanında ve eksiksiz.
Bir şekilde teslim edildi.
Sen de Migros uygulamasını kullanıyorsan Migros yemek uygulamasını burada bulabilirsin.
Sen de şimdi uygulamanı Migros yemekle değiştir.
İlk siparişinde 60 TL indirimi hemen kazan.
Açıklamalardaki linkten Migros yemek uygulamasını hemen indirip inceleyebilirsiniz.
Hadi devam edelim. Homeros'un aktardığı antik çağın kahramanlık dünyasında gördüğünüz gibi uygar insanlar konuklarını bu şekilde ağırlıyormuş Migros yemekle.
Bence olsaydı söylerdi Homeros ya oradan yemek söylerdi.
Homeros'u okuyunca zaten o döneme ait damak tadını böyle aşağı yukarı anlayabiliyoruz.
Yani yiyecek ve şarabın bir askere güç ve gayret vereceğini söylüyor.
Böyle bir öğütte bulunuyor. Bedenin beslenmesi için önce büyük kederlere ve matemlere ara verilmesi gerektiğini söylemiş Homeros.
Katılıyorum ona bu konuda. Bir de şu var arkadaşlar Homeros'ta.
Yiyecek içecek yalnızca böyle bir ihtiyaç.
Hani bazı insanlar şey der ya hayatta kalmak için yemek yiyorum sadece derler.
Öyle görünmüyor. Evet sadece hayatta ve...
Güçlü kalmanın bir gereği değil yemek.
Aynı zamanda haz ve zevkin kaynağı.
Zevk alıyorlar yemek yemekten.
Haz duyuyorlar. Ve birlikte yaşamanın temeli olarak görülüyor.
Bu arada av hayvanı da yiyorlar ama tanrılara evcil böyle dört ayaklıları kurban ediyorlarmış.
Tanrıların yanık kurban kokusundan hoşlandıkları düşünülüyor o dönemde.
Ve insanlara ziyafet vermek üzere seçilen hayvanlar genelde doğalar eşliğinde törenle kesiliyormuş.
Ve buttan alınan uzun bir kemik yağ katmanıyla sıvanıyor.
Tanrılar için yakılıyor.
Antik Yunan'da eti çok seviyorlar mangal tarzında.
Bir de o eti sindirmek için şarap.
Ama o şarabı önce toprağa döküyorlar ki tanrının şerefine diye düşünüyorlar.
Platon'un devlet eserinde antik dünyanın yeme içme kültürünü böyle biraz olsun görüyoruz.
Sokrates adil bir toplumun yapısı üzerine bir tartışmasında böyle bir toplumun izleyeceği beslenme tarzını dinleyicilerine şöyle açıklamış.
Demiş ki yemek için buğday unu, ekmek yoğurmak ya da pişirmek için arpa unu kullanacaklar.
Ya bir şey diyeceğim. Yani sen abi felsefe yapıyorsun filozofsun sen.
Sen niye ekmeğin ununa falan karışıyorsun?
Bir de demiş ki enfes çörekleri ve somunları taze yapraklar üstünde ikram edecekler.
Yani çörek var ve altına yaprak koyacaklarmış taze yaprak.
Düşünsenize bence çok saçma.
Ben böyle bir şey anlatırken hayal ediyorum ve bu huyumu bazen hiç sevmiyorum.
Bir de şey demiş şarap içecekler ve başlarında çelenklerle tanrıya dua edecekler.
Şu an kendimi hayal ettim mesela işte babama bir somun ekmek götürüyorum altında da taze yaprak var.
Elimde bir şarap kadehi başımda da çelenk.
Babam diyor ki ne yapıyorsun kızım iyi misin?
Baba Sokrates böyle söylemiş adil bir toplum olmamız için benim böyle olmam gerekiyormuş.
Ya bu arada geyik yapıyorum lütfen bunları ciddiye almayın.
Yani o çağda böyle olması gerektiğinin farkındayım.
Dinleyicilerden biri Sokrates'e diyor ki ya tamam güzel hoş da bu söylediklerin diyor şölen için çok sade değil mi karşı çıkıyor.
Sokrates de tamam o zaman diyor bazı lüks şeyleri diyor işte tuz, zeytinyağı ve peynir çeşitli kırsal yemekleri pişirmek üzere farklı türden sebzeleri ekleyebilirsiniz diyor.
Tamam okey diyor bunlara izin veriyor sağ olsun.
Tatlı olarak ne yiyelim diye soruyorlar.
O da diyor ki incir, bürülce, fasulye yanlış duymadınız.
Mersin. Böğütleni ve ateşte kızartılmış sıkı tutunun palamut.
Palamut ya. Yani Sokrates'in tatlı anlayışı beni benden aldı.
Düşünsenize yani bir restorana gidiyorsunuz ve tatlı rica ediyorsunuz.
Size palamut getiriyorlar.
Çok kötü. Yazık ya o çağdaki insanlar.
Tatlı nedir bilmiyorlar ya.
Palamut yiyorlar garipler.
Hani Nietzsche Sokrates'ten nefret ediyor ya.
Acaba bunları bildiği için mi?
Aklıma hep bu geliyor.
Tatlı niyetine palamut yani içeğe bunu söylesen ne der acaba düşünmek bile istemiyorum.
Bunun üzerine halk diyor ki yapma Sokrates diyor bu şekilde ancak bir domuz topluluğu beslenir diyor.
Aynen böyle söylemişler. Sokrates'in ideal toplumu böyle ama halk et istiyor yani doğal olarak.
Sokrates bunu desteklemiyor çünkü bu kadar leziz yiyeceklere boğulmak işte ete.
Çok fazla düşmek. Hatta sanat eserlerine dönük gittikçe artan bir talep var o dönemde.
Bunun artmasının devleti hızla büyüteceğini düşünüyor ve bunun da bir şekilde savaş getireceğini düşünüyor Sokrates.
O yüzden aslında karşı. Ve adaletsiz bir toplum olmasından korkuyor toplumunun.
Karşı olma sebepleri bunlar.
Bir de o dönemde bazı filozoflar et yemeye zaten karşı.
Hani alışık olduğumuz bir şey.
Et yemenin beden ya da ruh üzerindeki etkisinden çok korkuyorlar.
Bazıları etten çıkan o buharların beyne ulaşarak zihni tıkadığını düşünüyor arkadaşlar ve böylece düşünmeyi ağırlaştırdığını bile ileri sürmüşler.
Hatta eti çok yemenin insan vücudunu çok ısıtacağını bundan dolayı da cinsel iştahın kabarabileceğini düşünenler var.
Bu sonraki devirlerde de karşılaştığım bir şey benim.
Et yemenin cinsel iştahı acayip derecede arttıracağını ve insanları günahlara sokacağını düşünen insanlar var.
Yunan mutfağına dair en önemli belgelerden biri İsa'dan sonra 2.
yüzyılda yazılmış olan Athena Iosos'un Görgülü Sofra Erbabı eseri.
Bu mutfak tanrılarının yanlış duymadınız mutfak tanrıları da var.
Üç armağana dayalı uygar insanların onlarsız yaşayamayacağı tahıl, şarap ve yağ arkadaşlar.
Tanrıça Demeter'in hediyesi tahıl.
Şarap, Tarnadionisos'un armağanı onlara göre.
Zeytin kültürünü ise insanlığa Athena'nın öğrettiğine inanılıyor o dönemlerde.
İsa'dan önce 5. yüzyılda yaşamış Athena'da Theorion diye birisi var.
Ekmek fırınlarının mucidi olarak kabul ediliyor ve Platon bu fırıncı için demiş ki insan bedenine en iyi hizmet etmiş 3 adamdan biri fırıncı Theorion.
Canan Karatay hocamız duymasın.
Diğer ikisinden biri yemek kitabı yazarı, diğeri de şarap satıcısı Platon bunlara.
çok iyi hizmet ediyorsunuz demiş insan bedenine.
Bu arada bu dönemde biliyorsunuz içki alemleri var çok meşhur.
Ama bu içki alemleri aslında bir tür erkek buluşması.
Edebi kaynaklara baktığımız zaman hiçbir eş buna katılamıyor.
Yani kadınlar katılamıyor.
Orada gördüğünüz kadınlar hani işte bazen filmlerde görüyoruz kadınlar sadece erkekleri eğlendirmekle, tatmin etmekle görevli olanlar yani adamların eşleri değil.
Ve şairlere göre Tanrı insanlara yalnızca 3 kadeh içmeyi öğütlemiş önce kafaya dikilen içki sağlık için ikincisi Aşk ve zevk için.
Üçüncü kadeh ise uyku için denilmiş.
Ve Yunanlar şarabı sulandırarak içiyormuş arkadaşlar.
Ve şarabı su kadar faydalı buluyorlar eğer dozundaysa.
Ve bundan yaklaşık 6000 yıl kadar önce zeytin ağaca ilk kez şimdiki Suriye ve İsrail topraklarında yetiştirilmiş.
Ondan sonra Akdeniz havzasına yayılıyor.
Ve ağaçtan koparılmış taze bir zeytini ısıranlar bu tadı berbat buluyorlar.
Ve bu meyvenin özündeki olanakları açığa çıkarmak için ilahi bir yol gösteriyor.
vericiye gerek olduğu fikrine katılıyorlar ve sonra o özü kendilerince ortaya çıkarmayı başarıyorlar ve beslenmelerinden biliyorsunuz ki zeytini ve zeytinyağını asla ayırmıyorlar.
Zeytinyağını kandillerinde yakıt olarak da kullanmışlardır.
Vücudu yıkamada sabun olarak ve esanslarla inançların hazırlanışında baz olarak kullanmışlardır.
Sonra Yunanların yemek kültürü Roma'ya da sıçrıyor ve bu mutfak hala Akdeniz ve Avrupa yemek kültürlerinin temelini oluşturuyor.
Roma'nın hem Yunan teması hem de Doğu temasını harmanladığını ve bunları geliştirdiğini söyleyebiliriz.
Yenilikler getirdiğini söyleyebiliriz.
Ve dünya çapında bir mutfak kültürü yarattılar bu sentez sayesinde.
Hele ki şarap konusunda Roma aşmış durumdaydı.
Birçok gıda bitkisini Avrupa'ya götüren yine Romalılar işte badem, kiraz, şeftali, ayva ve muşmula bunları götürmüşler.
Ve Romalılar en çok domuz etini seviyormuş arkadaşlar.
Hatta yaşlı Pilinus İsa'dan sonra birinci yüzyılda şöyle yazmış.
Hiçbir hayvan dile daha fazla çeşitlilik sunmaz.
Onun eti yaklaşık 50 tat taşırken diğer hayvanlar yalnızca tek bir tat verir demiş domuz eti için.
Roma yaşantısında şölen sofraları çok önemli biliyorsunuz.
Dizilerde falan görüyoruz.
Çünkü şöyle toplulukları kenetlemede konukseverliğin öneminin farkındalar.
Sofra arkadaşlığının önemini daha o devirlerde kavramışlar.
Bir Pompei duvar yazısı var.
Orada şöyle diyor. de yemek yemediğim insan benim için bir barbardır.
Öyle yazmışlar. Romalı kadınlar davetlere eşleriyle gidebiliyor.
Yunanlılar gibi değiller.
Ve Roma mutfağında hayvanın hiçbir eti çöpe atılmıyormuş.
Atılacak olan kısımlarını birleştirip sosis yapıyorlarmış.
Roma mutfağında turna, deve kuşu, flamingo ve dişi tavus kuşu da yeniliyormuş arkadaşlar.
Balık etten bile pahalı.
Salyangoz da tüketiyorlar.
Makarna Roma mutfağına çok geç girmiş ama Romalıların beslenme önceliğinde tahıl var.
Biberi de çok seviyorlar ve şöleni zaten çok seviyorlar.
Dediğim gibi ziyafetlere bayılıyorlar ama sonra Hristiyanlığın yayıldığı yüzyılda bu biraz sekteye uğramış diyebilirim.
Neden? Çünkü biliyorsunuz ki yedi ölümcül günah arasında oburluk da var.
Buna podcast yapacağım yakında.
Yani Hristiyanlıkta çok yemek iyi bir şey değil.
Perhis kültürü var. Az sonra yine oraya döneceğim.
Sırada Çin'in damak tadı var.
Çin'de en yaygın selamlaşma sözü yemek yedin mi?
Buymuş arkadaşlar. Bunu çok şaşırdım.
Yani onların yaşamında yemek bu kadar önemli.
Çin halkı biliyorsunuz çok büyük bir kıtlık yaşadı yakın bir zamanda 1959'da 61 yılları arasında.
30 milyon kişi maalesef hayatını kaybetti ve yemeğe olan ilgi bakımından dünyada en canlı kültürler arasında yer alıyor Çin.
Bunun da hani bu kıtlıktan kaynaklı olabileceği düşünülüyor.
Hani çok yemek odaklılar çünkü ama tarihe baktığımız zaman yine öylelermiş.
Hani tabii ki bu kıtlık etki etmiştir ama hani baş sebebi...
Tabi budur diyemeyiz bence.
Neden? Çünkü eski çağlara baktığımız zaman Çinli yöneticilere yol gösteren klasik metinler var ve bu metinlerde insanların yeterince yemesini sağlamayı da kapsayan maddeler yer alıyor.
Yani insanların iyi beslenmesi gerekiyor.
Başa gelecek kişinin insanları iyi beslemesi gerektiğini düşünüyorlar.
Bu da bir etken tabi ki. Geçmiş yüzyıllarda Çin'e giden seyyahlar halkın oldukça iyi beslendiğini söylüyor.
Bu arada ben de yakın zamana kadar Çin mutfağını pek sevmiyordum.
Hani açıkçası ama son 3 yıl.
Yıldır dadandım diyebilirim artık bayılıyorum.
Çin'de yemek yemek sadece yemek değil yani hadi işte yiyelim de kalkalım böyle değil.
Sembolik bir anlamı var.
Kibar kişiler için yemek merakı, yemek bilgisi eski çağlardan beri görgülü yaşam tarzında çok önemli bir yer tutuyor.
Damak tadıyla estetik zevki birbirine bağlayan temel özelliklerden sofra adamı zaten çok önemli Çin'de.
Hatta bu dünyadan göçen atalarına bile özel yemekler hazırlıyorlar.
Yemek pişirmeyi. Çinliler bir uygarlık olarak nitelendiriyor.
Böyle söyleyebiliriz. Yani yemeği bilmeyenler, pişirmeyi bilmeyenler, sofra adabı bilmeyenler barbar olarak görülüyor.
İnsan ne yerse odur diye düşünülüyor açıkçası Çin'de.
Yemekle kimliklerini özdeşleştirmiş bir durumdalar.
Hatta yöneticilerinde bile bir aşçılık vasfı arıyorlar.
Bilmiyorum daha önce böyle bir şey duydunuz mu?
Yöneticiden aşçılık vasfı bekleniyor.
Sonraları zaten Budizm esintili bir vejetaryanlık etkisi görülüyor biliyorsunuz ama o kadar.
Burada böyle dinsel sınırlamalar yok.
Hani Hristiyanlık da hep her his kültürü.
Çok sert. Burada öyle bir şey yok.
Bir de Orta Asya ve Güneydoğu Asya köklü bir bağlantıları var.
Buradaki malzemeler de o yemek repertuvarına giriyor bir süre sonra.
Ve Çin mutfağı için şunu söyleyebiliriz arkadaşlar.
Değişikliğe, denemelere çok açık bir mutfak.
Bence biz o kadar açık değiliz.
Bana öyle geliyor yani. Türk mutfağı böyle daha kapalı, daha sabit.
Yani benim fikrim bu. Ben de öyleyim.
Bence Türk insanları da öyle çok yeni lezzetlere açık değilmişiz gibi.
geliyor bana. En azından ben öyle değilim.
Kapadokya'da Ermeni yemeği yemiştim ben.
Böyle işte değişik bir et.
Yahni gibi. Tam da hatırlamıyorum.
İçine böyle kuru kayısı mı koymuşlar.
Garip garip meyveler vardı içinde.
Böyle o kadar önyargıda yaklaştım ki ben bunu yemem de yemem de.
Ama yedim. Yani son zamanlarda böyle dünya mutfağını tatmayı çok seviyorum.
Tabii ki salyangoz yemeyeceğim.
O kalsın. Bundan 2-3 sene önce bir böyle Tayland'a gidelim muhabbeti vardı.
Ve ben ilk söylediğim şey şu oldu.
Tayland'a gideceksin. Yeni bir kültür.
Heyecan. İlk söylediğim şey şuydu.
Ben orada ne yiyeceğim?
Bu ne ya? Ben orada ne yiyeceğim ne?
İnsan bunu mu düşünür? Merve ve boğaz bağlantısı.
Şimdi ne diyordum? Ne diyordum?
Ne diyordum? Dedim ki Çin mutfağı değişikliklere çok açık.
Denemelere çok açık bir mutfak.
Biz öyle değiliz dedim. Bu konuya buradan gelmiştim.
Bir de arkadaşlar yemek yemeyle sağlıklarının bir bağlantısı olduğunun farkındalar.
Gerçekten ne yersek oyuz yani.
Sağlıklı ve uzun bir yaşamın mutfaktan geçtiğini Çinliler hep biliyorlarmış zaten.
İsa'dan önce 5 ile 3.
yüzyıllar arasında Çin'de bir düşünce devrimi oluyor.
Nefis terbiyesi dediğim şey.
burada ön plana çıkmaya başlıyor.
Kusursuzluğa ve bilgeliğe ulaşmak için nefis terbiyesi, zihin ve bedenin bir bütün olduğunu.
O yüzden bedeni iyi beslemenin ruha da etki edeceğine inanıyorlar.
Ben de buna çok inanırım. Bu yüzden Çinliler için yemekten zevk almak çok güzel bir şey.
O yemeği harcarken verdikleri emeğe çok saygı duyuyorlar.
Çünkü o emeğe minnet duymak onlarda çok önemli.
Bu çok güzel bir şey ya bu arada.
Ama oburluk asla hoş karşılanmıyor.
Çin kültüründe de acıkınca yemek yeme var.
Ve Çin mutfağının dayandığı temel ilke ve bu ilkenin en ayırıcı özelliği Bütün gıdaları iki kategoriye ayıran fen kay arkadaşlar.
Fen kay ilkesi.
Fen kelimesi pirinç anlamına geliyor ama bütün tahılları kapsıyor.
İşte ekmek, şehriye, diğer karbonhidratlar da içine giriyor fenin.
Bunlar karnın doymasını sağlıyor.
Kay dediğimiz şey ise fene çeşni katmak için yapılan yemekleri belirtiyor ve ikincil bir önem taşıyor kay kısmı.
Bütün Çin öğünleri fen ve kayın birleşiminden oluşuyor.
Fen kay. Bunu unutmayalım.
Bir de Konfüçyüs'ten bahsedilirken...
Şöyle deniliyor. Önünde büyük miktarda et olsa bile aldığı parçanın tahıl için uygun oranı aşmamasına çok özen gösterirdi.
Benden guru muru olmazmış bilge falan.
Ben hepsini yerim.
Öyle ölçüymüş tahıla uydurayım.
Aman kendimi tutayım.
Yedi ölümcül günahtan birini işlemeyeyim.
O yok bende. Ben var ya direkt iştahımdan elenirim.
Boğazımdan sorguya çekileceğim.
Boğazından sorguya çekilecekler.
Bekleme yapmayın şöyle sola doğru sola doğru geçin.
Lütfen oradaki şeyleri yemeyin.
Şekersiz 21 gün yapıyoruz arkadaşlar.
Herhalde senede 6 kere falan yapıyoruz.
Niye yapıyoruz bunu? Hani kendim için söyleyecek olursam.
Sadece şey modunda değilim yani.
Aman tatlı yemeğim şekersiz yadı.
Öyle bir şey yok. Ben nefis terbiyesi yapıyorum orada aslında.
Çünkü içimde bir ayı var.
Onunla savaş veriyorum. Şekersiz 21 gün aslında o ayıyı yenmek için.
Ya bu arada bu bölümde acayip eğlendim.
Ve bende şöyle bir şey var.
Mesela arkadaşlarımla yemeğe çıkıyoruz ediyoruz.
Orada da ben mesela çok eğlenirim.
Yemek yerken aşırı mutlu oluyorum.
Ve konuşmayı çok seviyorum.
Çok gülüyorum. Çok eğleniyorum.
O yüzden bence bu bölüm böyle oldu.
Bütün anlattığım yemekleri yemiş kadar oldum.
Sizinle hani yemek yiyip sohbet etmiş gibi hissediyorum kendimi.
O yüzden böyle çok kakara kikiri bir bölüm oldu.
İyi de oldu. Çok da güzel oldu.
Tamam mı? Şimdi devam ediyorum.
Çimnut fauna dönecek olursak.
İnsanı yediği şeyleri...
evlerin nasıl hazırladığı ve nasıl sunduğu belirler gibi bir anlayışları var.
Evde yalnızken akşam yemeğiyle uğraşmayayım, çaya püskevit banayım diyenler, o öğünü geçiştirenler oradasınız biliyorum.
Hatta şu an bence çaya püskevit banıyorsunuz.
Nereden biliyorsunlar be?
Biliyorum ya susun biliyorum.
Bu arada ben yaprak sarmasını çok severim ama onu böyle saatlerce sağar sağar, ilmek ilmek, emek emek.
Onları tencereye diz.
Sonra onu yemek o kadar zoruma gidiyor ki.
Yani hazırlaması 3 saat yemesi 10 dakika.
Bu çok acı bir gerçek bu.
Bana çok acı veriyor. O yüzden yapmıyorum.
Hazır varsa yerim. Onları bence sanat eseri diye saklamalıyız.
Yani o kadar emek veriyoruz.
Nasıl yiyeceğiz biz onu ya canım benim.
Bir de Çin mutfağında şu var.
Sağlık çok ön planda.
Çünkü insan vücudunun aslında evrenin küçük bir modeli olduğunu düşünüyorlar.
Qi enerjisi dedikleri bir şey var Çinlilerin.
Yaşam enerjisi çok önemli bu onlar için ve bu enerjinin hem insan vücudunda hem de tüm evrende olduğuna inanıyorlar.
Qi enerjisinin ve hatta gıdalarda da var olduğunu düşünüyorlar.
O yüzden yemek yemenin gayesi, düzgün beslenmenin temeli güçlendirici ve zayıflatıcı gıdalar arasında kusursuz bir denge sağlamak ve bunu korumak.
Buna ulaşmanın yolu da vücut içerisindeki yin ve yang kuvvetlerini yani evrenin.
ayrıldığı temel unsurları dengeye koyabilmek.
Yin biliyorsunuz ki dişi arkadaşlar.
Soğuk, karanlık ve nemli şeyler.
Yang ise eril.
Isıtıcı, sıcak ve parlak.
Kuru şeyler. Kadınlara zaten hep kötüyü verin.
Yani biz yin olmuşuz.
Karanlık, soğuk. Erkekler de sıcak ve parlak.
Okey. Bir de yemekler sunuldukları sıradaki sıcaklık düzeyine göre değil, vücutta yaratmış oldukları etkiye göre soğutucu ve ısıtıcı diye ikiye ayrılıyor içinde.
Mesela yeşil sebzeler işte suda yaşayan yengeç gibi.
yaratıklar. Bunlar soğutucu yemekler olarak görülüyor ve yağlı yemekler arasında sayılıyor.
Acı biber ve tavuk çorbası bunlar ısıtıcı yemekler arasında sayılıyor.
E tabi bunlar eski Çin'de hakim olan inançlar.
Şu anda belki değişmiştir.
Bilemiyorum altan. Ve sırada orta çağ İslam mutfağı var.
Müslümanlar için biliyorsunuz direkt arkadaşlar helal ve haram değil mi?
Bu var. Bu kategori var. Kur'an'da zaten Allah'ın size verdiği rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin denilmiş.
Özellikle leş, kan, domuz eti bunlar yasak.
Yani şu Ürünce kesilmemiş hayvanlar, sarhoş edici içecekler, Allah'tan başkası adına kesilmiş canlılar olmak üzere haram kılınmış şeyler.
Bunları tüketmekten kaçının denilmiş.
Ama belli İslam mezhepleri var.
Müslümanlara en başta avcı olan etçil hayvanları, yırtıcı kuşları, bazı kabukluları, böcekleri, sürüngenleri yemeği yasaklıyor.
Orta çağda İslam mezheplerinin bazıları.
İlk Müslümanlara baktığımız zaman Mekke ve Medine'dekilerin yemek alışkanlıkları oldukça mütevazı.
Biraz da böyle peygambere özen...
Çünkü o çok az ve çok öz yiyormuş.
Hani hep öyle söylerler. Öyle şölen falan yok yani.
Basit yiyorlar. Bir yer sofrasında deri bir bez.
Onun üzerinde yemek yiyip kalkıyorlar.
Ama şunu biliyoruz. Müslümanlar et yemeye çok düşkün.
En baştan beri işte kurban bayramına verilen önem.
İşte et yemek resmen dini bir vecibe gibi görünmüş.
Bu arada mitoloji ve dinler bölümünü dinleyin.
Bu etle ilgili bir şey anlatıyorum orada.
Bıçakla et yemeği yabancı özentisi sayıyorlar arkadaşlar.
Kızarmış eti böyle...
Dişlerle kemikten sıyırmayı seviyorlar.
Bir tür et yahnisi olan tarit.
Hazreti Muhammed'in en sevdiği yemeklerin arasında yer alıyor.
Tarit dediğim tirit aslında.
Altında böyle ekmek var. Ekmeğin üstüne et suyu.
Biraz da iç yağı. Onun üstüne de et koyuyorlar.
Tereyağı gezdiriyorlar. Böyle bir yemek sanırım Konya'da meşhur diye hatırlıyorum.
Ev iskenderi gibi bir şey yani benim için bu yemek.
Ama o zamanlarda yapılan taridin amacı aslında böyle biraz da bayat ekmeği israf etmemek.
Onu değerlendirmek. Şimdi tabii ki öyle değil.
Bir de arkadaşlar asma kabağını çok seviyormuş Hazreti Muhammed.
Genelde biliyorsunuz onun yediklerine hoş karşılıyorlar.
Yemediklerine sıcak bakmıyorlar.
Bir gün hatta masaya kızarmış bir kertenkele geliyor.
Yemiyor. Hoşuma gitmiyor bu hiç demiş.
Kertenkele o günden sonra mekruh sayılıyor.
Ya abi onu da yemeyin ya bir zahmet.
Kertenkele nedir ya? Peki Hazreti Muhammed neleri severmiş?
Kepekte et suyu, hazire, hurma, kaymak ve yağın karışımı olan heys.
Kıvamlı buğday ya da arpalapası.
Pazı ile tahılın karışmasından oluşan uzun süre kaynatılarak yapılan bir yemek.
Silk adı veriliyor buna. Taze salatalık, karpuz, kuru hurma, yaş hurma, palmiye özü, bal bunları çok seviyormuş ve tüketmeye çalışıyormuş.
Bedeviler biliyorsunuz çok misafirperverler arkadaşlar.
2 kişiye yeten yemek 4 kişiye de yeter diyorlar.
4 kişiye yeten yemek 8 kişiye de yeter diyorlar.
Böyle bir nasihatleri var bedevilerin.
İlk Müslümanlar dediğim gibi çok mütevazı, çok kanaatkar bir şekilde besleniyorlar.
İsraf kültürü yok.
Ne yerlerse yesinler. Minnettar kalıyorlar.
Şükrediyorlar. Allah bize nimet verdi diyorlar ilk Müslümanlar.
Öyle altın tabaklarda yemek yemek falan yok o dönemlerde.
Hoş karşılanmıyor bu tarz müsriflikler.
Hz. Muhammed'in ölümünden sonra zaten her şey değişiyor.
İşte dört halife devre geliyor.
Ardından Emeviler, Abbasiler derken İslam gitgide yayılıyor ve tabii ki demografik yapısı değişiyor.
Artık çölün dışına çıkılıyor ve mutfak da repertuar olarak genişliyor.
Haliyle dediğim gibi yeni yeni yemekler geliyor.
Bunlar mutfağa dahil ediliyor.
İlk Müslümanlar Yunanlılar ve Mısırlılar işte İranlılar bunlarla doğrudan temasa geçtikleri için onların mutfaklarından etkilenmişlerdir.
Muaviye mesela Şam'a taşınıyor 7.
yüzyılda. Bizans eyalet merkezi.
Kozmopolit bir kent. Suriye zaten tarım ve yemek cenneti.
Ne olacak? Değişecek. Burada İslam mutfağı artık bayağı değişiyor.
Ve özellikle Bizans ve İran mutfaklarıyla kaynaşıyor.
Yunan, Roma, Taşra sarayının zengin adetleri geliyor.
Bunlarla doğrudan temasa geçiyorlar.
Sansa özgü o ihtişam buna geçiliyor artık.
Mütevazılık falan kalmıyor o dönemde.
Özellikle de sarayda yaşayanlar, zenginler mükellef sofralarda oturuyorlar.
Debeli yemekler yiyorlar.
Yoksul halksa peygamberin yediği şeyleri yemeye devam etmiş o sürede Emeviler döneminde.
Abbasiler dönemine baktığımız zaman tabii ki bu şatafat devam ediyor.
Yemek ve sofra adabı standartları yükseliyor Abbasiler döneminde.
Hani iyi yetişmiş bir soylunun bunları bilmesi bekleniyor.
Mütevazı sofralar yerine iyice savunmuyorlar.
organlığa bırakıyor. Bir de akşam yemeklerine eşlik eden ünlü sofra şiirleri var.
Arapların, Arap edebiyatının en ünlü ürünlerinden bunlar.
Bir halifenin sofrasında 300 çeşit yemek oluyormuş.
Düşünebiliyor musunuz? Akşam ziyafetlerinde 300 çeşit yemek.
Neden böyle yapıyorlar? Çünkü diyorlar ki bu bizim zenginliğimizi gösterir.
Bu şatafat. Devletin ihtişamı sofrada belli olur diyorlar.
Etler genelde peygamberin öngördüğü gibi sağ elin ilk 3 parmağıyla tutup ağza götürmeyi unutmuyor.
Uygun orta boy parçalar halinde kesilirmiş arkadaşlar.
Arapların elleriyle yeme olayı da bu yüzden zaten sünnet gibi görüyorlar bunu.
Bütün Araplar yapmıyor bunu bu arada.
Hepsini genellemeyelim. Genelde Körfez ülkelerinde daha çok görülüyor.
Bir de şu an yapıyorlar mı bilmiyorum.
Hani hiç Arap ülkesine gitmedim.
Ama önceden yemek piştikten sonra güzel koksun diye üstüne gül suyu döküyorlarmış.
Ya da küçük meyveler atıyorlarmış üstüne.
Kuru yemişler, safran atıyorlarmış.
Ve ortaçağ Müslümanlarının beslenmesinde çoğunlukla ekmek pirinçten daha önemli bir yere sahip.
Ekmeğe bayılıyorlar. Yani ekmek çeşidi bir zenginlik göstergesi.
Turşu çeşitleri aynı şekilde.
O zamanlar da çokmuş.
Bir de her şeyi böyle sirkeye basma gibi bir gelenekleri var.
Turşu yapmayı çok seviyorlar.
Çekirgeleri bile sirkeye basıyorlarmış.
Tütsüneme yapmayı çok seviyorlarmış.
Şu anda Araplar pek tütsüneme yapmıyor diyebiliyorum.
O zamanlar yaygınmış. Balık pek tercih edilmiyor.
Çünkü zaten balık öyle kolay ulaşılacakları bir şey değil.
Anca böyle Endülüs, Magrib, Nilırma civarında yaşayanlar balık tüketebiliyor.
Tavuk daha fazla tercih ediliyor.
Şekere zaten çok düşkünler.
Şekerli tatlı çeşitleri varmış.
Gelelim Orta Çağ Avrupası'na.
Hristiyanlık 4. yüzyıldan başlayarak manevi yararlarından dolayı nefis köreltmeyi benimsemeye çalıştı arkadaşlar.
Seküler toplum tabii daha böyle serbest davranıyor ama birçok sofu kişi nefis köreltmek için çileciliğe başvuruyor o dönemlerde.
Dolayısıyla Orta Çağ Avrupa mutfağı deyince önce bu nefis köreltme kısmını bir oturtmak lazım kafada.
Hani dininde olan ilişkisini bilmemiz gerekiyor.
Şöyle söyleyeyim. 13. yüzyılın sonlarına doğru soylu bir ailede neredeyse arkadaşlar yılın yarısında hiç et yenilmediği tespit edilmiş.
14. yüzyılın Fransa'sında ise bir yemek kitabında et yenilebilecek günler belirtilmiş.
Düşünün yani böyle bir perhiz dönemi.
Bir de İbni Sinan bölümü yapmıştım hatırlarsanız.
Orada da sağlık hakkında size salgı teorisini anlatmıştım.
Sarı safra, balgam, siyah safran ve kan diye anlatmıştım.
Buna uygun beslenme anlayışı var yine bu dönemde.
Üst sınıfların sofralarında av hayvanları.
Levanların büyük bir önemi var.
Kuzey Avrupa'da ise artık böyle Vikinglerden itibaren açık deniz balıkçılığı görülüyor.
Balık tüketimi oldukça yaygın.
11. yüzyıldan itibaren balık havuzu yapımına büyük paralar yatırıyorlar ve tatlı su balığı yiyebilmek oldukça yüksek bir sosyal statü gibi görülüyor.
Taze et ve tatlı su balığı bunlar çok hoş karşılanan şeyler yüksek statü anlamında.
1320'lerden itibaren özellikle büyük veba salgını sonrası tabii bütün dengeler değişiyor arkadaşlar.
Arkadaşlar bunu da anlatmıştım size bir bölümde.
Veba sonrası nüfus artık o kadar azalıyor ki insan kalmayabildiğiniz ortaçağ sonlarına doğru.
İnsandan çok hayvan var düşünün.
Ve et tüketimi inanılmaz artıyor.
Yani kişi başına düşen et miktarı çok arttığı için Avrupa bir anda etçil oluyor.
Ve hayvancılık demek mandıra demek değil mi?
Üst sınıf mutfağında neler görülmeye başlanıyor bu saatten sonra.
Çok kaliteli peynirler, yoğurtlar, tereyağları ortaya çıkıyor.
Tereyağı ve peynir Avrupa'nın her yanında önem kazanıyor.
Ortaçağ aşçı. En önemli detaylardan biri baharat çeşitliliği.
Yani yemek kitaplarının tariflerinin %70'inden fazlasında baharat görüyoruz arkadaşlar.
Bunda tabii ki haçlı seferlerinin etkisi büyük.
Bu baharat çeşitliğini arttırdı.
Bu arada baharat bile bir sosyal statü zenginlik göstergesi arkadaşlar.
Fakirlerin yemeğinde o dönemde pek baharata rastlanmıyor.
Yani çok fazla baharatı olan insanlar yemeklerinde çok baharat kullananlar bir zengin olarak görülüyor.
Bir de yemeğin rengi için baharat katılıyormuş.
Bu beni çok böyle şaşırtmıştı.
Hani biz lezzet için atarız ya baharatı.
Azıcık böyle atarız. Onlar öyle değil.
Yani işte yemeğim kıpkırmızı olsun basalım kırmızı biber.
Böyleler ve aşçılardan beklenen şey uygun rengi yaratması.
Bu gerçekten çok şaşırttı beni.
Yani dediğim gibi adam diyor ki yemeğim sarı olsun.
Altın sarısı olsun. E ne yapayım o zaman?
Düşünüyor daha çok yumurta sarısı koyayım.
Ya da işte yemeğim yeşil olsun.
Maydanozu basayım. Tavuk ciğerim daha kahverengi görünsün.
Ne yapsam ne yapsam. Kızarmış ekmeği sosa batırayım.
Onu da tavuk ciğerine ekleyeyim.
Böyle yapıyorlarmış. Çok değişik bir kafa gerçekten.
Kahvaltı muhabbetine geçecek olursak 15.
yüzyıl İngiltere'sinde öğle yemeği günün ilk öğünü arkadaşlar.
Kahvaltı gibi. Saat 10'dan sonra yeniliyor öğle yemeği.
Kahvaltı büyük konaklardaki elitlere has bir şey.
Öyle herkes yapamıyor. Kahvaltı dediğim de azıcık ekmek bu yani.
16. yüzyıldan sonra artık böyle kahvaltı kahvaltı olmuş diyebiliriz.
Ama şu da bir gerçek reform hareketi.
Protestan ülkelerde Perhiz kültürünü zayıflatmıştı.
Ve sırada Rönesans var arkadaşlar.
14. ve 15. yüzyılların Avrupa'sında.
Biliyorsunuz 3 büyük icat dünyanın seyrini değiştirdi.
Barut, Pusula ve Matba.
Bununla ilgili bir bölüm yapmıştım.
Tarihi değiştiren icatlar mıydı?
Öyle bir şeydi. Onu da dinleyebilirsiniz.
Bunlar gerçekten dünyanın keşfine ve fethine zemin hazırladı aynı zamanda.
Ve tabii ki yemek kültürünü de çok değiştirip dönüştürdü.
Matbaa mesela bunun bulunması yemek kitaplarını arttırdı.
Gastronomi felsefesiyle ilgili eserlerin büyük çapta basılmasına ve tanınmasına olanak sağladı.
Humanizm zaten erken modern çağın yemek anlayışını etkiledi.
Humanist yazarlar hem böyle ince zevk hem de sağlıklı beslenme alışkanlıkları açısından çağdaşlarına daha büyük yararlar sunmak üzere klasik antik çağın mutfak yaratıcılığını belgeleme ve koruma çabasına yönelmişlerdi.
Orada da bir antik diye dönüş var.
Bu humanist yemek yazarlarının amacı yemek alanında da antik aşçılık adetlerine geri dönüş ya da işte klasik zevkleri canlandırmaya çalışmak gibi bir gayeleri var.
Ama başarılı oldu mu çok da değil.
Çünkü yine bir salgı muhabbeti var.
Hani az önce anlattığım şu dört salgı var ya adını bile almak istemiyorum çok çirkin.
Sofra adabı çok önemseniyor arkadaşlar.
Rönesans döneminde tıpkı Çin'deki gibi.
Erasmus diyor ki elinizi soslu yemeklerin içine daldırmanız oldukça kaba bir davranış.
Dediğiniz şeyi bir bıçakla...
Ya da çatalla almalısınız.
Zevk sahibi biri gibi yemeğin bütününden parça seçmeye kalkışmak yerine yemeğin önünüzdeki kısmından yemelisiniz diyor Erasmus.
Çatal zaten 14. yüzyılın İtalya'sında var ama 16.
yüzyılda bile hükümdarların sofrasında çatala pek rastlamıyoruz.
Çatal elit sofralarda böyle 16.
17. yüzyılların sonlarına doğru falan görülüyor.
Hani 17. yüzyılın sonunda bile çatal yerine eliyle yemek yiyormuş insanlar İngilizler daha doğrusu.
14. Louis'nin torunu çatal kullanmaya kalkışıyor ama Louis buna onay vermiyor.
Düşünün. Yemekte kimin nereye oturacağı, tabağın, çatalın nasıl konulacağı bunlar da çok elitlik gösteren şeyler.
Yani Renesans'ta yemekten çok açıkçası sofra adabı öne çıkmış diyebilirim.
Yemeklerde altın sarısı ve kırmızı renk çok ön planda.
Yemeklerinde o yüzden safranı çok kullanıyorlar.
Hani altın rengi görünsün diye.
Patates, domates ve mısır Avrupa'ya 16.
yüzyılda giriyor ama öyle aman aman çok beğenilmiş mi?
Hayır. 19. yüzyılda böyle evrensel beğeni kazandı bunlar.
Özellikle patates zaten 18.
yüzyılda temel bir besin kaynağı olarak görüldü.
Ama şey tarafından hani böyle ucuza karnını doyuranların sevdiği bir yemek oldu patates.
Ve tabii ki kahve arkadaşlar.
Osmanlı'da zaten içiliyordu kahve.
Sonradan buralara geldi.
Nedir bu kahve diye bir bölümüm var.
Kahvenin size geçmişten günümüze hikayesini orada anlatmıştım.
Çok eğlenceli bir bölüm dinleyebilirsiniz.
Rönesansın sonlarına doğru aşçılık artık çok onurlu bir meslek haline geliyor.
uluslararası düzeyde kabul görmeye başlıyor ve 19.
yüzyılın başlarında nihayet gastronomi adıyla anılmaya başlanıyor.
Virginia Woolf diyor ki güzel bir yemek yemeden iyi düşünebilen, sevebilen ya da iyi bir uyku çekebilen kimseyi görmedim.
Migros yemek uygulamasını indirin istediğiniz restorandan kendinize ait bir odada sevdiklerinizle sıcak yemek siparişinizin tadını çıkarın.
Açıklamalardaki linkten Migros yemek uygulamasını hemen indirip inceleyebilirsiniz.
Migros yemek Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Kendinize iyi bakın. Bu çarşamba tekrar görüşeceğiz yepyeni bir bölümle.
Beni şu an hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi unutmayın.
Instagram'a da bekleriz efendim.
Orada böyle kaynatıyoruz takipçilerle.
Merve ben de buradayım ve seni dinliyorum demek isteyenler için Instagram adresim aşağıda olacak.
Ben şimdi güzel bir yemek yemeye gidiyorum.
Bu kadar konuştum çok acıktım arkadaşlar.
Gözümün önünde yemekler. Hadi o zaman çarşamba günü tekrar görüşürüz.
Hoşçakalın bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
