
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Selam, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün dünyaca ünlü yazarların, filozofların...
Hatta diktatörlerin çocukluk travmalarına gideceğiz ve bu travmaların onlara nasıl hastalık olarak geri döndüğünü anlatmaya çalışacağım sizlere.
Eminim yine kendi hayatınızdan pek çok şey bulacaksınız çünkü ben çok şey buldum.
Bir de şunu amaçlıyorum bu podcast'te.
Bazen böyle çok büyük olaylar yaşıyoruz.
Bazen çocukluk travmalarımız olabiliyor ama bunları görmezden gelmeye, halının altına süpürmeye...
Sanki hiç yaşanmamış gibi yolumuza devam etmeye çalışıyoruz.
İşte bu noktada bir takım sorunlar çıkıyor.
Bunlar bilinçaltı dediğimiz yerde bir şekilde depolanıyor ve biz normal hayatımıza devam ettiğimizi zannederken aslında etmiyoruz.
Bugün ünlü psikanalist Alice Biller'ın bir sözüyle açmak istiyorum bu podcast'ı.
Hani demiş ya, üzerini örttüğünüz her şeyin...
İşte bugün bu mevzuları konuşacağız ama bunları konuşurken Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Chekhov'un, Nietzsche'nin, James Joyce'un, Marcel Proust'un, Virginia Woolf'un ve Rimbaud
'un çocukluklarına ineceğiz bugün.
Hatta onların travmalarını, varoluş mücadelelerini de konuşacağız ve ben onları anlatırken eminim sizler de kendinizden bir şeyler bulacaksınız.
Ve onların bastırdığı, inkar ettiği şeylerin bedenlerini, hayatlarını nasıl etkilediğini anlatmaya çalışacağım.
Çocukluklarında suistimal edilen bu önemli kişilerin kimi kendinden nefret etmiş, kimi acılarına inkara gitmiş, kimi anılarına ihanet etmiş ve kimi öylesine sevgiden mahrum
kalmış ki, ki bu da bir suistimal çeşididir, hayatı boyunca bir gün o sevgiyi bulabileceklerini düşünmüşler.
Alice Miller diyor ki buraya dikkat çocukluklarında suistimal edilen insanlar bakın sevgi de olabilir bu başka şeyler de olabilir ama sevgi de var bunun içerisinde.
Genellikle hayatları boyunca bir gün o mahrum bırakıldıkları sevgiyi yaşayabileceklerini umarlar.
Geçen hafta Doğan Cüceloğlu'nda bahsetmiştim aynısını söylemişti.
İşte bu beklentiler var ya ebeveynlerimize olan bağlılığımızı pekiştiriyormuş.
Yani ömür boyu ben sevileceğim ya bir gün bunu umuyorum.
Beklenti işte bu. Bunu umuyorsun ömür boyu ve bağlılığın da pekişebiliyor bu durumda.
Tam tersi de olabilir. Bu bağlılığa dinde sevgi erdem diyoruz değil mi?
Erdemmiş gibi görünüyor. Halbuki değil.
Bunlar aslında geleneksel ahlak.
Ve bu ahlakın bedelini de...
Bedenimiz ödüyor diyor Miller. Nasıl ödüyor bu ne demek?
Şöyle ki hissetmeyi kendinize yasakladığınız bastırdığınız duygular ne?
Bunları bir düşünün. Ve bu duygular sizi eninde sonunda bir şekilde bulup hasta edecektir diyor.
Diyelim ki anne ve babanızı sevemiyorsunuz.
Hayatınızı mahvetmişler ama yine de geleneksel ahlak kurallarından dolayı bir şekilde rol yapıyorsunuz.
Mış gibi yapıyorsunuz. Yani seviyormuş, sayıyormuş rolü yapıyorsunuz.
Halbuki yalan. Yani bunu kalbiniz biliyor ama diliniz söylemiyor.
Çünkü hakiki duygular asla zorla hissedilmez.
Gerçek duygular zorla hissedilmez.
Ve siz bu duyguyu bastırmaya çalışıyorsunuz.
Sonra o bir yerden hastalık olarak yükseliyor diyor.
Çünkü beden asla yalan söylemez diyor Miller aynı isimli kitabında.
Şimdi her biyografi podcastinde hep anlattığım kişilerin çocukluğuna iniyorum önce.
Ve bugün anlatacağım ünlü.
Ama başlamadan önce size beni çok etkileyen Alice Miller çıkarımlarından bahsedeceğim ki kafamızda bu konular daha iyi otursun.
Hepimiz hayata geldiğimiz günden beri ebeveynlerimizden bir şekilde sevgi bekliyoruz, şefkat, dikkat, ilgi, iletişim bunları bekliyoruz.
Bunları sağlıklı bir şekilde alanların çoğu hayatlarında böyle daha iyi bir yol çiziyorlar.
Gördüğümüz kadarıyla öyle. Sevgi dolu yetişkinler oluyorlar.
Çocuklarını da o şekilde eğitiyorlar.
Ne güzel, ne hoş.
Peki bunları temin edemeyenler işte onlar hayatları boyunca ilk hayati ihtiyaçlarının tatmin edilmesine dair bir özlemle baş başa kalıyorlar ne yazık ki ve hayatlarının
geri kalanında bu özlem başka insanlara yöneliyor bir şekilde.
Çocukken ne kadar sevilmediysen ne kadar kötü muamele gördüysen yetişkin olduğunda O sevgiyi vermeyen ana babana o kadar bel bağlıyorsun.
Neden? Çünkü bedeniniz tam olarak neye ihtiyaç duyduğunuzu neyden mahrum kaldığınızı aslında biliyor.
Bunları asla unutmuyor.
Oraya kodluyor. Ve orada bir mahrumiyet varsa o bir şekilde doldurulmayı bekliyor.
O boşluk hep orada duruyor.
Ne kadar acı değil mi? İşte çocukken senden ne esirgendiyse sen hayatın boyunca yana döne aslında onu arıyorsun.
Çünkü çocukluk örüntüleri çok önemli.
Hayatımız mutlaka bir evresinde bir yol buluyor, bir çatlak buluyor.
Dışarı süzülüp çıkıyor.
İşimizde, günlük hayatımızda hatta siyasette bile mesela diktatörler.
Ya da insanları hor görenler.
Bunlar çocukken hiç saygı görmemiş insanlar.
Ve daha sonra o yarattıkları devasa kudretin yardımıyla aslında böyle bir saygı kazanma çabasına giriyorlar.
Her şeyi yapıyorlar. Siyaset dünyası dediğimiz arena aslında güç ve sayılma açlığının kesinlikle doyurulamadığının mükemmel bir örneği bence.
İşte bu insanlar ne kadar güç kazanırsa kazansın kesinlikle yetmiyor.
Çünkü o en baştaki o çocukluktaki acizlik duygusu tetikleniyor bir şekilde.
Mesela Hitler, Mao, Stalin, Napolyon, Saddam bunlar aslında kaçmaya çalıştıkları o çocukluklarındaki o yetersizlik duygusu var ya.
İktidarsızlıktan dolayı o duygularını yeniden canlandıracak eylemlere girişiyorlar ve bu kadar cesur oluyorlar.
Ve sonunda elde ettikleri o korkunç güçle yine kendi sonlarını kendileri hazırlıyorlar dikkat ettiyseniz.
Neden? Çünkü bedenleri çocukluklarında hissettikleri o iktidarsızlığı, o acizliği sakladı, bastırdı ve onlar bununla asla yüzleşmek istemedi.
Uçurumlarına bakmamak için, korkularıyla yüzleşmemek için ne yaptılar?
Milyonlarca insanı yok etmeyi tercih ettiler.
Diktatörler bunu yaptılar, insanlardan çıkardılar o çocukluklarının acısını.
Bir de tam tersi olanlar var, kendilerinden çıkaranlar var.
Hatta bir araştırma yapılmış San Diego'da 17 bin kişinin üzerinde.
Çocukluğunda suistimali uğrayanların, suistimal derken tekrar ediyorum sevgisizlik, saygısızlık bunlar da olabilir.
Yani bir çocuğun ihtiyaç duyup da alamadığı manevi şeyleri kastediyorum.
Bu insanların yetişkin hayatlarında diğerlerine göre daha çok hastalandığı tespit edilmiş.
Çünkü bedenimiz nefes alma, dolaşım, sindirim gibi işlevlerini ahlak kurallarına göre yapmıyor değil mi?
Yalnızca gerçekten hissettiğimiz duygulara bedenimiz tepki gösteriyor.
Beden gerçeklere göre yaşıyor her zaman.
Buna bir örnek verecek olursam daha önce hayatı sorgulatan podcast'ta bahsetmiştim.
Yeme bozukluğu olan kişilerin çocukluklarında ebeveynleriyle böyle samimi bir ilişki kuramadığı için böyle olduğunu iddia etmişti Miller.
O zaman şimdi ufaktan başlayalım.
Önce bir diktatörle başlamak istiyorum.
Saddam Hüseyin. Özellikle onun hakkındaki tespitler beni çok sarsıdı o yüzden bahsedeceğim.
1937 yılında Irak'ta bir köyde dünyaya geliyor.
Çok yoksul bir aile ve babası daha o doğmadan önce ölmüş.
Üvey babası var ama gerçekten hayatını alt üst eden kişi kim derseniz üvey babası derim.
Asla sevmemiş. Her zaman dövmüş işte ağza alınmayacak hakaretler, küfürler, eziyetler ve 10 yaşına kadar okula gitmesini bile yasaklamış.
Okula gitmek yerine ona sürülerine baktırıyormuş.
Hatta gece yarısı tekme tokat çocuğu dövüp kaldırıp sürülerin başına yolluyormuş.
Ve Saddam ve babasının adeta...
Kölesi gibiymiş gerçekten kölesi gibi.
Hatta Miller diyor ki bu noktada gelişim çağındaki çocuklar bir dünya imgesi oluştururlar.
Zihinlerinde hayatta sahip olmaya değecek değerlere fikirlere dair bir imge oluştururlar.
İşte Saddam için bu imge neydi?
Güç. Neden güç?
Çünkü üvey babasının zulmü küçücük bir çocuk güçsüz onun karşısında ve muhtemelen Saddam Hüseyin'in beyninde onun üvey babasının üstünde sahip olduğu güç ve hakimiyetin aynısını başkalarının
üzerinde sahip olduğunu düşündü.
Bunu arzuladı. Çünkü bu şekilde o mahrum kaldığı insanlık şerefini, insanlık haysiyetini tekrar kazanabilecekti.
O aslında büyük bir dehşetin böyle karşı koyamayacağı sınırsız bir gücün.
Kurbanı olan bir insandı küçükken ve bedeni şiddet dışında hiçbir şey tanımadı.
Yalnız enteresan olan bir durum var.
Şöyle ki Saddam emrinde muazzam maddi kaynaklar olmasına rağmen Bu saklanacağı zaman nereye gitti?
Çocukluğunun geçtiği bu kötü yere gitti.
Neden? Çünkü her diktatör çocukluğunda yaşadığı acıları okey inkar eder ama bir şekilde onlara teslim olur, onları unutmaya çalışır.
Ama şöyle bir durum var. Bireyin bilinç dışı bedeninin hücrelerine yaşama yükünü tamamıyla kaydettiği için bir noktada bireyi gerçeklerle bir şekilde yüzleştirir.
Bir de demiş gibiler bir zorbanın kişiliği hayatı boyunca değişmez.
Yani herhangi bir dirençle karşılaşmadığı sürece O gücünü zorba olan kişi o gücünü yıkıcı bir şekilde mutlaka kötüye kullanır diyor.
Çünkü neden? Gerçek bir hedefi var.
Bütün bilinçli hareketlerin altında yasan bilinç dışı bir hedefi var.
Bu hep aynı kalıyor. Nedir bu?
Çocukluğunda maruz kaldığı ve o zamandan beri hep inkar ettiği bütün aşağılanmaları ortadan kaldırmak.
Gizlemek. Bunun için ne yapacak?
Gücünü kullanacak. Sonuna kadar gücünü kullanacak.
Çünkü altyapısında bu var. Ama bu amaca da ulaşamayacak.
Neden? Çünkü kişi geçmişin acılarını inkar ettiği sürece, halının altına süpürdüğü sürece geçmişi silemez ve geçmişle uzlaşamaz.
Aynı şekilde bu hedefeye ulaşmaya çalışan bir diktatörün çabaları da gördüğünüz gibi başarısız olmaya mahkumdur.
Tekrar dürtüsü var çünkü kendisini hep yeniden yeniden yeniden gösterecek ve hep yeni kurbanlar bedel ödemek zorunda kalacaktır.
Hitler'e bakalım mesela Hitler kendi davranışlarıyla dünyaya babasının nasıl bir insan olduğunu ve çocukken ondan çektiklerini zaten gösterdi değil mi?
Yıkıcı, merhametsiz, gösteriş budolası, acımasız, kibirli, sapkın, kendini beğenmiş, basiretsiz bir at.
Ama farkında olmadan babasının teşkil ettiği örneğe de sadık.
Çünkü onu takdir ediyor. Hatta aynı sebepten ötürü Stalin de buna dahil.
Mussolini buna dahil.
Saddam Hüseyin gördüğünüz gibi.
Yani bunlar hep benzer şekillerde hareket ediyorlar.
Saddam'ın yaşam öyküsü az önce anlattığım gibi çok trajik.
Ve çocuklukta aşırı derecede aşağılanmanın acısını ne yapıyor?
Binlerce kurbandan çıkarıyor.
Peki bunları sevenler, diktatörlerin peşinden gidenler bunların nasıl bir psikolojisi var?
Burası çok önemli.
Şöyle ki... Vicdansız bir zorba çocukken dövülmüş ama böyle kendi babasını asla bu yüzden suçlayamamış insanların bastırılmış korkularını tetikliyor.
Kaygılarını harekete geçiriyor.
Ve bu tarz insanların onlardan gördükleri eziyetlere rağmen hala babam da babam demesi yani diktatörlerini sevmesi ya da babalarına sadık kalmaları asla şaşmayan bir durum.
Neden? Çünkü en başta dediğim gibi bir umut var ya.
Diyor ki belki bir gün sevgi dolu bir ebeveyne dönüşebilir.
Yani bu nokta beni çok düşündürdü.
Eminim sizi de çok düşündürecektir.
Şimdi sırada yazarlar var.
Öncelikle Dostoyevski ile başlamak istiyorum.
Dostoyevski 6 çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu.
Babasının mesleği cerrahlık ama çok katı bir babası var.
Aynı zamanda da alkolik.
Annesi ise bir tüccar kızı ve tüberkülozla mücadele eden bir annesi var.
Daha sonra annesi vefat ediyor ve babasıyla kala kalıyor.
Ve babasının çalıştığı huzurevi hastanelerindeki hastalarla vakit geçirmeye başlıyor Dostoyevski.
Onların hikayelerini dinliyor.
Buraya dikkat. Çünkü o romanların nasıl çıktığını bir düşündünüz bence siz de.
Daha sonra babasına bir miras kalıyor ve yüzden fazla serfle birlikte mülk kalıyor ama babası o kadar acımasız o kadar gaddar bir adam ki köylülere o kadar kötü davranıyor ki sonunda
onlar tarafından öldürüldüğü söyleniyor babasının.
Karamozov kardeşlerdeki gaddar babayı şimdi tekrar düşünün bence.
Dostoyevski'nin sağlığı zaten çok kötü biliyorsunuz.
Kronik olarak uykusuzluk çekiyor, sürekli kabuslar görüyor, epilepsi nöbetleri geçirdiğini biliyorsunuz.
Kumar bağımlılığı zaten var hatta bunun için Alice Miller diyor ki bu şefkatli bir yazgıya duyulan bir özlemdi.
Kumar bağımlılığının altında bu var olduğunu söylüyor.
Gördüğünüz gibi babasıyla olan ilişkisi hem romanlarına hem de bedenine hastalık olarak sirayet etmiş.
Bu çok aşikar. Anton Chekhov'la devam edelim.
Onun hayatında da çok benzer mücadeleleri var.
Onun da babası bir alkolik ama serf babası.
Dostoyevski'nin babası gibi değil yani köylü.
Aynı zamanda koyu bir ortodoks ve çocuklarına fiziksel istismarda bulunan bir baba.
Sürekli dövüyor. Chekhov ilerleyen yıllarda atayist oluyor.
Babası ortodoks, kendisi atayist oluyor.
Onun da baba adlı bir öyküsü var.
O da Dostoyevski'nin Karamozov kardeşleri gibi.
Yani o baba ilişkisi burada biraz sızmış dışarıya.
Bu arada Karamazov kardeşlerle şöyle bir cümle geçiyor.
Babalar çocuklarınızı incitmeyin.
Çehov'un baba öyküsünde de şöyle bir durum var.
Oğullarının yardımıyla geçinen ve onların başarılarından duyduğu şerefin tadını çıkaran bir ayyaş var baba.
Ve bu ayyaş oğullarına karşı hiç şefkat beslemiyor.
Yani Çehov'un babası aslında bu.
Bütün oklar onu gösteriyor.
Dönelim Çehov'a. Onun da bir abisi var adı Nikolay.
O da aynı yollardan geçmiş.
Çehov abisiyle aynı acıları paylaşıyor ve babasına karşı durmak yerine bu insanlar hayatı boyunca ona maddi destekte bulunmaya çalışıyorlar.
Hatta Çehov ailesine, kardeşlerine falan bayağı bakmış.
Ya bu senaryo bence çok tanıdık.
Yani eminim etrafınızda böyle insanlar vardır veya sizsinizdir bu anlattığım.
Çok kötü bir çocukluk yaşatmışlardır size.
Babanız sizi dövmüştür ya da işte bir takım istismarlara maruz kalmışsınızdır.
Büyürsünüz, kendi ayaklarınızın üzerinde durursunuz.
Güzel de bir maddiyatınız var.
Ona rağmen bütün bunları size yaşatan insana ve hala yaşatmaya devam eden psikolojik baskılarla, fiziksel olarak değil, bu insanlara hala böyle bir el pençe divan, aman koşayım, anama babama yardım edeyim, maddi olarak
destek olayım. Neden?
İşte bunu sormak istiyorum.
Neden? En başta dediğimi hatırladınız mı?
Çocukluğunuzda ne eksik verildiyse hayatınız boyunca onu temin etmek için uğraşıyorsunuz.
Tıpkı Çehov'un o dayak yediği babasına her şeye rağmen bakmaya çalışması gibi.
Çehov 30'lu yaşlarında bir adaya gidiyor ve burada sürgün edilmiş insanlar var, hükümlüler var.
Bunlar işkence görüyorlar, hayatları bitmiş bir durumda.
Onların hayatını anlatmak için gitmiş güya.
Neden peki? Kendisi de onlardan biri olduğu için olabilir mi?
Ben demiyorum. Psikanalist Miller diyor.
Bence bu çok çarpıcı bir iddia.
Üzerine düşünülesi bir iddia.
Daha sonra da tüberkülozdan çok genç yaşta öldü abisi de aynı şekilde.
Ve Marty kitabında demişti yani neden hep karalar giyersiniz siz?
Hayatımın yasını tutuyorum demişti.
Şimdi bence bu cümle daha anlamlı.
Gelelim Kafka'ya.
Kafka içinse yazarak hayatta kaldı demiş Miller.
Eğer yazmasaydı daha erken ölebilirdi belki.
Daha önce tavsiye ettiğim bir Kafka kitabı vardı hatırlarsanız.
Babaya Mektup. Hep diyorum ya Kafka'yı yakından tanımak isteyenler bence onu okusun diyorum.
Hatta orada şöyle bir cümlesi vardır Kafka'nın.
Senin omzunda ağlayamadığım için.
Yazılarımın omzunda ağladım der o mektuplardan birinde çok çarpıcı ve o mektupları annesine vermiştir Kafka bunları babama ilettiği ama annesi hiçbir zaman bunu yapmıyor ve Kafka dolayısıyla hiç babasıyla yüzleşmemiş bir çocuk
hatta genç. Kafka'nın babası çok merhametsiz zorba bir adam baskıcı mesafeli soğuk Gregor Samsa'yı hatırlayın oradaki o baba karakterini hatırlayın ailenin Gregor
'a yani o böceğe olan tavrını.
Hatırlayın bence daha net oturacaktır kafanızda.
Bu babaya mektuplar kitabında da dikkat edin Kafka böyle sanki küçük bir çocuk gibidir.
O mektupları küçük bir çocuğun dilinden yazıyormuş gibidir.
Ve Kafka'nın babası dev bir iktidar gibidir o evin içerisinde.
Onun karşısında daima kendini aciz hissetmiştir, aciz kalmıştır.
Bu arada bu kitabı bütün babalara böyle zorla okutasım var öyle bir kitap.
Neyse Kafka babasıyla dediğim gibi hiç doğrudan yüzleşemiyor ve o yüzden mektuplarla kendini ifade etmeye çalışıyor.
Çünkü cezalandırılma korkusu var içinde bir yerlerde.
Kafka da tıpkı Chekhov gibi ölüyor.
Tüberkülozdan ölüyor kırklı yaşlarının başında.
Bu arada hastalıkların ruhsal nedenlerinde tüberkülozun karşılığı öcü alma ihtiyacıdır.
Çok enteresan hükmedici sadist düşünceler olarak geçiyor.
Babaya mektup kitabında Kafka şöyle bir cümle kullanmış.
Diyor ki, kimi gün dünya haritasını gözümün önüne getiriyorum.
Sonra da üzerine seni uzatıp düşünüyorum.
Bu dünyada benim ayakta kalabileceğim yerler, senin haritada vücudunun örtemediği yerler.
Kendimi çelimsiz bir zavallı gibi hissediyorum.
Sadece senin karşında değil, bütün dünyanın karşısında da öyleydi.
Çünkü benim için her şeyin ölçütü sendin.
Ve bir yerde demiş ki, kendimi bildim bileli, Zihinsel varlığımı ortaya koyabilmek için öyle derin acılar çektim ki bunun dışında hiçbir şey umurumda olmadı.
Yani diyor ki varlığımı ortaya koydum.
Beni gör baba. Şöyle kısaca Nietzsche'den de bahsetmek istiyorum.
O da en son aklımı yitirdi biliyorsunuz ki.
Gençliğinde zaten çok şiddetli başarıları çekiyordu.
Bunların bastırılmış güçlü duygulardan mütevellit olduğunu söylüyor Miller.
Yani bir yerlerde o duygularınızı bastırıyorsanız başarısı olarak çıkabilir diyor.
Ama sıkıntısının esas nedeninin günlük hayatını yöneten sahte ahlak olduğunu iddia etmiş Alice Miller ve Nietzsche kendi hakikatine kör kaldığı için aklını yitirdi diyor.
Aslında gördüğünüz gibi bütün bunların sebebi yani hastalıkların Genellikle bedenin hayati işlevlerinin sürekli görmezden gelinmesinden ötürü olduğunu söylüyor.
Şimdi tam burada bir es veriyorum.
Malum konumuz çok ağır şöyle derin bir nefes alalım.
Çünkü az sonra İngiliz edebiyatının en önemli başat ve feminist yazarlarından.
Virginia Woolf'a geçeceğim.
Virginia Woolf'un kalemini çok seven okurlar var biliyorum.
Ama böyle benim gibi İngilizcenizi geliştirmek istiyorsanız Woolf'un Deniz Fener'e The Lighthouse kitabını tavsiye etmiş olayım.
Çünkü 20. yüzyılın en etkili İngilizce romanlarından biri olarak kabul ediyorum.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
60 OSB Kids kolu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
Hadi devam edelim.
Gelelim Virginia Woolf'e.
Çocukluğundan ergenliğine kadar üvey erkek kardeşlerinin cinsel istismarına maruz kalmış Wolf.
Hatta 24 ciltlik bir günlüğü var orada bunları yazmış ama anne ve babasına kesinlikle bunu anlatamamış.
Çünkü onlardan destek görebileceğini hiç düşünmemiş.
Onun da zaten hayatı boyunca tekrar eden depresyonları var biliyorsunuz ve bunun üstesinden roman yazarak gelmeye çalışmış.
Tıpkı Kafka'nın kendini iyileştirmeye çalışması gibi.
Ama 1941 yılında maalesef depresyonuna artık yenik düşüyor.
Eşine bir mektup yazıyor ve cebine taşları doldurarak kendisini dereye atıyor.
Boğularak ölüyor. Şimdi Luis de Salvo diye birisi var.
Kendini Virginia Woolf'a adamış bir yazar.
Bu duruma şöyle bir açıklık getiriyor.
Diyor ki Woolf bunları yaşadı ama güvenebileceği anlatabileceği hiç kimse yoktu.
Ve o da bu noktada Freud'un yazılarından faydalanmak istedi.
Ama Freud ona hiç iyi gelmedi.
Evet yani kendisi ve kız kardeşi üvey erkek kardeşleri tarafından cinsel istismara uğramıştı.
Ama o öyle bir noktaya geldi ki.
Bunu inkara geçti ve anılarına ihanet etmeyi seçti.
Kendi gerçekliğinden şüphe etti Virginia Woolf.
Çünkü Freud'un kuramlarını takip ediyor.
Freud da onun kafasını karıştırıyor.
Yani daha önceleri Woolf depresif durumunu çocukluğundaki bir enses mağduriyetine bağlarken Freud sonrası belki de dedi benim bu anılarım gerçek değil.
Belki bunlar benim arzularımın bir neticesiydi.
Belki bunlar bir hayal ürünüydü.
İşte bu noktadan sonra anne ve babasını daha fazla idealize etmeye başladı.
Olaylara pembe bir gözlüğün arkasından bakmaya çalıştı ve bu daha önce onun hiç yapmadığı bir şeydi.
Hatta bir ara deli olduğunu bile düşündü.
Ve en sonunda intihar etti.
Sırada Victor Hugo'nun küçük Shakespeare dediği şair Arthur Rimbaud var.
Sembolizmin en büyük temsilcilerinden, geleneksel şiiri yıkan, modern şiiri kuran adam.
37 yaşındayken sağ bacağı kesiliyor ve birkaç ay sonra da kanserden dolayı ölüyor.
Rimbaud'un yaşam öyküsü hani en başta demiştim ya beden erken dönemde Neyden mahrum kaldıysa mutlaka o besini arıyor demiştim.
İşte sevgi, şefkat, iletişim her neyse bunu bir ömür boyunca arıyor demiştik.
Onun hikayesi aslında bu tanıma çok uyuyor.
Hayatı boyunca annesinin hırsıyla, annesinin otoritesiyle, baskısıyla, bağnaz dindarlığıyla uğraşmış bir isim Rimbaud ve onunla olan ilişkisini bir esaret olarak tanımlıyor
annesiyle ilişkisini. Annesi kendisinin ve kardeşlerinin üzerinde Daima bir hakimiyet kurmanın peşinde ve bunu anne sevgisi olarak göstermeye çalışıyor çoğumuzun annesi gibi.
Ama Rimbaud bunun bir yalan olduğunun farkında yine de her ne olursa olsun bir yanılsama bile olsa bir anne sevgisine ihtiyaç duyuyor ve ondan nefret etmemesi gerektiğini düşünüyor.
Ve bu nefreti en sonunda kendisine yönlendiriyor.
Hayatı boyunca bu duygulardan kaçmaya çalışıyor.
Hatta iki kere de evden kaçmayı deniyor ama yakalanıyor.
Daha sonra kendini alkole veriyor, uyuşturucuya veriyor.
Bir ara Van Gogh gibi absinta düşüyor ve aslında Rimbaud'un şiirleri bence kendisinde duyduğu nefreti bir şekilde yansıtıyor.
Hatta daha da ötesi. Çocukluğunda mahrum kaldığı sevgiyi aramasını da görüyoruz orada.
Ergenliğinde de bu desteği çok sevdiği bir öğretmenini de buluyor.
Hatta o onu yönlendiriyor.
Felsefe düşüncelerini yaz diyor.
İçindeki potansiyeli çıkarıyor ama yetmiyor.
O sevgi eksikliği hiçbir şekilde dolmuyor.
Hep dermiş ki kendimden başka güvenecek hiç kimsem yok.
Bir de Rimbaud'u anmışken bir film önermek istiyorum.
Başrolünde Leonardo DiCaprio oynuyor.
Total Eclipse filmi.
Konusu da Rimbaud'la Paul Verlin'in aşkı.
Paul Verlin ondan 10 yaş büyük evli.
O da çok önemli bir şair.
Ve bu arada DiCaprio'ya eşcinsel rolünü o kadar iyi oynamış ki böyle gerçekten böyle ağzım açık izledim.
Paul Verlin'le olan aşkı aslında şu.
Sevgi ve samimi iletişim özleminin izleri var bu aşkta.
Ama sonra birbirlerine çok zarar veriyorlar hatta Miller burada diyor ki kökleri çocukluğuna uzanan güvensizlik duygusu yavaş yavaş onların aralarındaki bağı da zedeledi diyor.
En sonunda zaten ilişkileri birbirlerinde açtıkları o ruhsal yaralar dolayısıyla kötürüm kalıyor.
Verlin ona böyle tıpkı annesi gibi davranmış.
Hatta en son sarhoş olduğu bir an Rimbaud'u vuruyor.
İki yılda hapis yatıyor bundan dolayı.
Çok da trajik bir aşktır bu.
Yani şunu demek istiyorum.
Çocukluk travmalarımız şu an yaşadığımız ilişkilerde de başrol oynuyor aslında.
Rimbaud'un çocuklukta o mahrum kaldığı gerçek sevgi var ya işte buna ulaşmak için kendini bir dönem Hristiyan hayırseverliğine adıyor.
Kendilerini başkalarına anlamaya adıyor ve onlara derin bir merhamet duyuyor.
Kendisinin hiç görmediği sevgiyi başkalarına vermeye çalışıyor.
Bundan bahsetmiştim Hayatı Sorgu Atan Podcast'ta.
Hayatını kendi hakikatini arayarak geçiriyor ama bulamıyor.
Neden? Çünkü kendinden nefret ediyor.
Kendini bir canavar gibi görüyor.
Çünkü dediğim gibi Hristiyan ahlakı var eşcin içerisinde.
Eşcinselliğini bir kusur olarak, bir günah olarak görüyor.
Ama bir kere olsun o öfkesini annesine yöneltmiyor.
Hep içine atıyor. Hep içine atıyor.
Uyuşturuculara sığınıyor. Alkollere sığınıyor.
Seyahatlere çıkıyor sürekli.
Kaçıyor. Bir kaçış var kendinden.
Geçen bir arkadaşım dedi ki alacağım başımı geçeceğim buralardan.
Dedim ki gitsen ne olacak?
Kendini de beraber götürdükten sonra ne anlamı var?
Rimbaud'un yaptığı da bu.
Sürekli seyahatlere çıkıyor.
Kaçıyor yani. Dengesiz, baskıcı bir anne.
Babasız büyümüş bir çocuk.
Yani Rimbaud'un hayatı.
Bedenin erken dönemde mahrum kaldığı besini böyle ümitsizce nasıl aradığımızı açıkça ortaya koyan bir örnek.
Ve Rimbaud bu eksikliği dindirmeye, hiçbir şekilde doyurulamayacak bir açlığı bastırmaya çalıştı hayatı boyunca.
Hayatı hep zorlantılı tekrarlardan ibaret Rimbaud'un ve her yıkım sonrası nereye dönüyor bilin bakalım annesine.
Hatta Verlaine'e ayrıldıktan sonra hayatının sonlarına doğru bile 37 yaşında öldü yine annesine dönmüştür.
Hatta bütün bunlar yetmemiş gibi annesinin ondan mı beklentilerini dolaylı olarak yerine getirecek bir şekilde davranmıştır.
İş adamı olmak için yazmayı bile bırakmıştır çünkü annesi öyle istedi diye.
Kendini ve yeteneklerini resmen feda etmiştir Rimbaud.
O zaman bu kısmı da onun şu sözleriyle kapatmak istiyorum.
Bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni.
Gelelim Marcel Proust'a anne sevgisinden mahrum kalan Limbaugh'dan sonra bir de o sevgiden boğulan bir yazardan bahsetmek istiyorum.
Proust kitabını bitirdikten iki ay sonra astım nedeniyle boğularak öldü biliyorsunuz bir nöbet geçirdi.
Zaten ilk hatanı da 9 yaşında geçirmiş.
Astım diyoruz değil mi? Boğulur gibi olmak.
Yani anne sevgisinden boğulma dedim en başta.
Proust'un annesiyle çok ilginç bir ilişkisi var.
Böyle kitaplarını okuyanlar zaten aşinadır buna ama bazen de kendini annesi için katlanılamaz bir yük gören bir çocukmuş.
Kendini, özünü hiçbir zaman tam anlamıyla yansıtamamış bu sebepten dolayı annesine.
Çünkü annesi onu kendi şekillendirmek istiyor.
Belirli kalıpları var annesinin ve ona uymayan arkadaşlarını bile elemine ediyor yeri geldiği zaman.
Çok müdahaleci, çok baskın bir kadın ve oğlunun sağlığını acayip derecede dikkat ediyor.
Ve çok da denetimci.
Yani onun üzerine böyle daima bir hakimiyet kurmanın peşinde bir anne.
Proust bazen buna çok direniyor ama çok zaman da karşı koyamamış.
Yani süktüm püktüm bir adama dönüşmüş.
Hatta bazen öyle anlar olurmuş ki ona itaat etmediği için özürler dilermiş Proust.
Onun sevgisini, onun şefkatini kaybetmek onun için bu hayattaki en korkunç şeylerden birisi.
Miller diyor ki Proust'un bu astımıyla ilgili aslında o bir sefaletin ifadesidir.
Buraya dikkat. Çok fazla hava yani sevgi soluduğu için.
O miktarda havayı yani hakimiyeti soluk olarak geri vermesine izin verilmiyor.
Yani annesinin insanı içine çekme ve yutma talebine karşı gelemedi Proust diyor.
Ve yıllarca fiziksel olarak eziyet çekmiş.
Çünkü insanı bunaltan baskın talepkar bir anne var yani karşısında.
Ve bununla asla bilinçli olarak yüzleşememiş ve Marcel'in bedeni için annesinin idaresi ve bunaltıcı kaygısı asla samimi bir sevgi ifadesi değilmiş yani korkunun belirtisiymiş.
Ve annesi onun özgürlüğünü ve hatta ruhunu bile bir tehdit olarak gören bir anneymiş.
Ve dikkat ederseniz annesi öldükten sonra Proust'un kalemi değişmiştir.
Daha böyle keskin gözlemlerini yayınlama sebebi de budur.
Ve Proust annesi öldükten sonra maalesef çok yaşamıyor zaten.
O ölünce yıkılmış yani onsuz yapamayacağını biliyordu annem demiş hatta onun arkasından.
İşte onun annesine duyduğu bu sevgi ve annesinin ona hiç özgür alan bırakmaması o baskıcı gözetimi ve bu trajik yakınlıkları astımının ifadesi gibi demiş Miller.
Yani bunu şöyle düşünün içime çok fazla hava çekiyorum ama bunu tekrar geri vermemeliyim.
Bana verdiği her şey beni boğsa bile benimle kalmalı gibi düşünebilirsiniz.
Peki Marcel neden annesine bu kadar bağlı?
Çünkü Marcel doğduğu zaman Fransa'da Prusya işgali var ve 1871'de Fransa'da büyük olaylar yaşanıyor.
Tam da o günlerde doğuyor, 10 Temmuz'da doğuyor.
Çok gergin bir ortam var doğduğu zaman.
Annesi kaygıdan, stresten, kadın tam anlamıyla ona sevgi ve ilgisini yansıtamıyor.
Ve şunu artık biliyoruz ki bebekler yeni doğsa bile o tedirginliği, o huzursuzluğu bir şekilde hissedebiliyorlar.
Acaba beni hoş karşılamadılar mı hissiyatıyla doğmuş bir çocuk.
Hep bir şüphe, hep bir tedirginlik var.
Ve çocuklarda hep ona verilen güvenden daha fazlasını isteme ihtiyacı vardır ya.
Onda da var dolayısıyla. Ve çocukluğu boyunca annesi ona iyi geceler öpücüğü vermeden uyumamış.
Çok dediğim gibi sıkı bir ilişkileri var.
Peki neden Marcel Burjuva'yı tiyye alıyor derseniz.
Çünkü çocukken evlerinde böyle bitmek bilmeyen bir misafir olayı var.
Ve bu onun zihninde şunu uyandırmış olabilir.
Bu burjuva erkekleri ve kadınları demek ki benden daha önemli annem için.
Böyle düşünmüş olabilir. Daha sonra yetişkinliğinde kendince annesinin sevgisini ondan çalan dünyayı incelemeye başlıyor Proust.
Önce bir salon züppesi oluyor biliyorsunuz.
Annesi öldükten sonra da dediğim gibi kalemi değişiyor.
Bambaşka bir şey oluyor. Romanlarındaki figürler sayesinde belki gerçek duygularını ifade ediyor.
Kayıp zamanın izni romanı aslında o arayış.
Yani hiç yaşamadığı bir hayatın izlerini arayış değil mi?
İşte Marcel'in bu ağır bedensel hastalığının sebebi çünkü ağır hastam geçiriyor ve hayatının yarısını yatakta geçirmiş neredeyse.
Neden? Çünkü annesine karşı bitmek bilmeyen bir minnet gösterme zorunluluğu bakın zorunluluğu diyorum duyuyor ve annesinin hakimiyetini annesinin kısıtlamalarına kesinlikle bir direnç göstermiyor
ve bir şekilde bedeninden bunun isyanı yükseliyor değil mi?
Ve onun isyanını bastırmaya zorlayan şey de ilk başta bahsettiğim gibi içselleştirilmiş ahlak.
Hatta annesine yazdığı bir mektupta diyor ki Onu mutsuz etmektense hasta olmayı tercih ederim diyor.
Yani ben hasta olayım sen mutsuz olma anne yeter ki.
Son olarak edebiyat camiasına deneysel dil ve yeni anlatım teknikleriyle renk katan James Joyce'dan bahsedeceğim.
Yine alkolik bir baba var karşımızda.
Sorumsuz bir baba. Çok yoksul bir aile zaten.
17 kardeşler. Sürekli haciz gelen bir ev düşünün.
Çok zor bir çocukluk ve bütün bunlar yetmezmiş gibi üst üste geçirdiği 15 göz ameliyatı.
Miller bunun için...
Diyor ki görmesine ya da hissetmesine izin verilmeyen şey tam olarak neydi?
Yani görmeyle alakalı problemlerde sorulan soruya bakar mısınız?
Görmenize ya da hissetmenize izin verilmeyen şey neydi?
James Joyce babası öldükten sonra bir mektup yazıyor ve orada şöyle söylüyor.
Babam bana çok düşkündü.
İşte o tanıdığım en ahmak adamdı ama çok da kurnazdı.
Ona bayılıyordum. Kitaplarımdaki yüzlerce sayfayı ve karakterlerimi hep babama borçluyum.
Onun zekası, yüz ifadesi beni böyle çok sıklıkla kahkahaya boğardı demiş.
Şimdi bu mektupta fark ettiyseniz her şey böyle güllük gülistanlık.
Babasını çok idealize etmiş değil mi?
Fakat yıllar sonra eşine yazdığı bir mektupta ki bu arada yıllarca evlilikten de kaçmıştır.
Kendisiyle çelişecek şekilde şöyle demiştir.
Aile evi fikrini nasıl sevebilirim ki?
Annem bence babamın kötü muamelesi, yıllar süren sıkıntılar ve benim alaycı dürüstlüğüm yüzünden.
Yavaş yavaş öldü. Tabutta yatarken yüzüne gri ve kanserden bitmiş yüzüne baktığım zaman bir kurbanın yüzüne baktığımı anladım ve onu bir kurban haline getiren sisteme lanet ettim.
Sisteme yalnız dikkatinizi çekerim.
İdealize edilmiş babaya değil diyor Alice Miller.
Ve ailede 17 kişiydik.
Erkek ve kız kardeşlerim benim için hiçbir şey ifade etmiyorlar.
Yalnızca bir erkek kardeşim beni anlayabiliyor diyor.
Şimdi bu duygusuz satırların arkasında ne kadar büyük bir acı olduğunu görüyorsunuz.
17 çocuklu bir annenin ve kaba bir alkoliğin en büyük çocuğunun acısı ve bu acı Joyce'un yapıtlarında ifade bulmuyor.
Onun yerine böyle parlak, kışkırtıcı, daha farklı bir şeyler görüyoruz değil mi?
Evet belki bu yazılarına sirayet etmemiş ama hastalığının aslında psikolojik sebebi gördüğünüz gibi aşikar.
Babasını idealize etmeye çalışıyor.
Ortada bir yalan var.
Bu yalanı görmek istemiyor.
İnkar ediyor, bastırıyor ve görme organı zedeleniyor diyor Miller.
Tıpkı Galileo gibi değil mi?
O da icatlarını inkar etmek durumunda kaldı ve bedeni körlükle tepki verdi buna.
Bu kısmı da James Joyce'un bir sözüyle bitirelim.
Bazı yaralar ancak sevgi merhemiyle iyileşebilirdi.
Buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak özetle anne ve babaların zulmü daima fiziksel bir şiddet olmak zorunda değil.
Dediğim gibi zulüm bazen şefkat eksikliği olabilir, iletişim eksikliği olabilir bunlar da olabilir veya acılarımıza kayıtsız kalınması da olabilir.
Koşulsuz sevilmemek de olabilir değersizlik duygusundan bahsetmiştim size o da olabilir.
Duygusal şantajlar, güç uygulamaları bunlar da bir istismardır ama en kötüsü de şudur.
Çocukken başka bir şey bilmediğimiz için bütün bunları normal kabul ediyoruz ve bize ne yaparlarsa yapsınlar onları sevmeye devam ediyoruz.
Bu çok önemli bir şey bence.
Ve çocukluğumuzdan beri bastırdığımız ruhumuzun karanlık mahzenlerinde böyle varlığını sinsice sürdürmeye devam eden duygular var belki.
Ve onlar bir noktada bu yazarlarda olduğu gibi beni gör diyor ben buradayım.
Beni boğmaya çalıştıkça ben daha beter su yüzüne çıkmak isterim diyor.
Seni hasta ederim.
Beni ciddiye al.
Gerçek duygularını bastırma diyor.
Eğer benimle adam akıllı yüzleşmezsen belki dini itaat kılığında çıkarım karşına.
Belki kendine yabancılaşırsın.
Belki anksiyete, belki depresyon.
Beni uyuşturucuyla, nikotinle, ilaçlarla geçici olarak bastırsan da son sözü yine ben söylerim diyor.
Çünkü bedeninin isyanını dikkate almazsan, onun diline kulak vermezsen Hem seni yakarım hem de belki yaşadığın toplumu.
Diktatörleri hatırlayın.
İşte hastalıkların altında böyle psikolojik sorunlar olabiliyor.
Çocuklukta içimize attıklarımız, bastırdıklarımız ileride biz hiç fark etmeden kişiliğimiz haline gelebiliyor.
Belki ihmal edilen bir çocuktunuz ve bu sizde ileride bir terk edilme korkusu oluşturdu.
Belki iletişim eksikliğiniz vardı ve yeme bozukluklarınız oluştu.
Belki anne ve babanızın yoksunluğunun bedelini bedeninizi uyuşturarak doldurmak istiyorsunuz.
Belki bir cinsel istismara uğradınız ve vücut obezite ile tepki verdi.
Yani Miller'ın dediği gibi üzerine örttüğünüz her şeyin bir gün altında kalırsınız.
Daima eksik olanı ararsınız hayatınız boyunca hem de eksik bırakandan ararsınız.
Veya o kişiye en çok benzeyenden.
Bence burası çok önemliydi.
Ve ömür boyu o sevgiyi arayıp durursunuz.
Etrafta bir sürü kötü muamele gören çocuk var.
Ve bunlar yetişkin olsa da aslında hiç büyümüyorlar.
Hayatları boyunca kendilerine acı çektiren kişilerin iyi taraflarını görme çabası içerisine giriyorlar.
Bir umut, bir beklentiyle yaşıyorlar.
Şu an eşinizle, sevgilinizle veya çocuğunuzla yaşadığınız sorunlara şöyle bir bakın.
İşte orada bile sizin çocukluk travmalarınızın izi olabilir diyor Miller.
Mesela aileniz sizden ne olmanızı istedi oraya bakın çünkü onlardan da o istenmiştir diyor.
Tabii ki herkes hasta olacak diye bir şey yok.
Bazısı nefretini ifade edebilir bastırmaz içine atmaz zorla affetmeye çalışmaz hissetmediği gibi davranmaya çalışmaz üstünü örtmez bazıları maskeler takmaz.
Yani gerçek duygusu neyse onu ifade eder ve onu yaşar.
Beklentilerine göre yaşamaz insanların.
Bir aile kurar veya birini gerçekten sever.
Kendini belki öyle tedavi eder hiç farkında olmadan.
Bunlar da mümkün. Ama tatmin edilmeyen ihtiyaçlarınızı çocuğunuzdan, eşinizden, dostunuzdan da çıkartmaya çalışıyor olabilirsiniz.
Çünkü çocuklukta doğan o beklentiler o kadar güçlü olabiliyor ki bazen.
Nihayet anne ve babamızın olmamızı istediği gibi biri olmak ve böyle...
Sadece o sevgi yanılsamasını sürdürmek için bize iyiliği dokunacak şeylerden bile vazgeçebiliyoruz bazen.
Unutmayın ki siz unutmuş gibi yapsanız bile bedeniniz mutlaka bir gün onu size hatırlatacak.
O yüzden duygularınızı bastırmayın, inkar etmeyin, yokmuş gibi yapmayın, kendi hakikatinize kör kalmayın.
Çocuklukta yaşadıklarınız her neyse bugünle bağlantısı gördüğünüz gibi çok güçlü.
Çünkü bugünümüzü bir yerde onlar inşa etti ve kaç yaşında olursak olalım içimizdeki çocuk orada bir yerlerde duruyor.
Ve bence hala ona bir yardım ile uzatabiliriz.
Ve bir podcastın daha sonuna geldik.
Beni Instagram'da takip etmek isteyenler için adresimi açıklamalara bırakıyor olacağım.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilirsiniz.
Bu arada haftaya bir biyografi podcastı ile karşınızda olacağım.
Çok istediğiniz birinin biyografisi.
Sürpriz olsun. Ha bu arada beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın ki hemen yeni podcastlar gelince görebilirsiniz.
Bir şey diyeceğim görebilirsiniz ne ya?
Neyse kapatıyorum.
Cambly Kids'in %60 indiriminden yararlanmak için ise 60OSBKIDS kodunu kullanarak hemen abone olabilirsiniz.
Sınırlı sayıda kişi için geçerli.
Bu büyük indirimi kaçırmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
