
Terappin Hakkında detaylı bilgi almak ve indirmek için: www.terappin.com * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir*
Transkript
Terapinin sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz ben Merve.
Bugün çok uzun zamandır beklenen ve çok istenen bir konuyla karşınızdayım.
Arketipler, kolektif bilinç dışı, rüyalar deyince ilk aklımıza gelen isim tabii ki Carl Gustav Jung'dan bahsedeceğim bugün size.
Analitik psikolojinin kurucusu, modern psikolojinin kurucularından.
Bugün size onun gençliğini, çocukluğunu anlatacağım.
Çünkü oldukça detaylı anlatmak istiyorum.
Bir podcaste hayatı sığmaz.
Yani sığar da benim içime sinmez arkadaşlar.
Böyle derin derin anlatmak istedim.
Şimdi çocukluğuna ayrı bir bölüm yapma sebebim aslında kendisinin de çocukluk anılarını çok benimsemiş olması.
Onları ayrı bir yerde tutması.
Bir de klasik psikolojide bir soru vardır ya.
Çocukluğunuza inelim mevzusu.
Bir de şöyle bir şey var şimdi Jung'un çocukluk anıları çocukluk imgeleri aslında onun ileride yaşayacağı dinsel sorunların temeli gibi hatta meslek hayatını bile etkilemiştir.
O yüzden ayrı bir bölüm şarttı.
Hadi o zaman kemerlerinizi takın uçuşa geçiyoruz başlıyoruz arkadaşlar.
Jung diyor ki yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir.
Dikkat yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir demiş Jung.
26 Temmuz 1875 yılında İsviçre'nin küçük Casfield köyünde doğuyor.
İsmini Basel Üniversitesi'nde tıp profesörü olan büyük babasından almıştır.
Karl ismini. 9 sene boyunca ailesinin tek çocuğu ve o doğduktan 6 ay sonra annesiyle babası taşınıyorlar.
Taşındıkları yer de aslında onun hayatında çok önemli bir lokasyon.
Ren Nehri'nin böyle şelalelerinin olduğu yerde yamaçta bir rahip evine taşınıyorlar.
Çünkü Jung'un babası Paul Jung rahip arkadaşlar ve ilk anılarını oluşturan bu erken dönem şablonu doğaya yönelik yoğun bir sevgi.
Bitkiler, hayvanlar, toprak, doğa, şelale, göl bunlarla ilintili bu yüzden.
Bu lokasyon önemli. Çocukluğundan çok ağır bir eczama geçiriyor.
Sonra yıllar yıllar sonra psikolojiyle ilgilenmeye başladığında bu eczaması için diyor ki sanırım diyor onların evliliklerinin üzerinde dolaşan o kara bulutları sezmiştim ve bu beni huzursuz etmişti diyor.
Hani eczamaya sebep olan şeyin aslında bu psikolojisinden kaynaklı olduğunu söylüyor.
1878 yılında annesiyle babası geçici bir süre için ayrılıyorlar.
Zaten oldukça geçimsiz bir çift.
Babası Paul Young annesi.
Emily hatta annesi birkaç ay hastanede yatıyor muhtemelen zihinsel bir rahatsızlıktan dolayı ve muhtemelen annemin hastalığı o evliliğindeki zorluklardan dolayıydı diyor Jung ve o süreçte Jung
'a yani annesi hastanedeyken Jung'a teyzesi bakıyor teyzesi annesinden baya büyük 20 yaş kadar ve hiç evlenmemiş birisi yani Jung aslında orada ne yaşadı bilmiyorum ama diyor ki annemin uzakta olması
beni çok etkiledi o andan itibaren sevgi kelimesi her söylendiği Bence burası çok önemli.
Hatta uzun bir süre kadın sözcüğü bile bana doğal saydığım güvenilmezi çağrıştırdı diyor.
Bakın kadın artık onda güvenilmezi çağrıştırmaya başlıyor.
Baba sözcüğü neyi çağrıştırıyor?
Güvenilir ve güçsüzlük.
Bence burası önemli. Güçsüzlüğü çağrıştırıyor baba onda.
Başlangıçtaki handikapım buydu Deryung ve daha sonraları bu ilk izlenimler tersine dönüyor.
Erkek arkadaşlarıma güvendim.
Ve hayal kırıklığına uğradım.
Kadınlara güvenmedim ama hayal kırıklığına da uğramadım demiştir.
Annesinin yokluğunda ona hizmetçileri de bakıyor bir süre.
Beni diyor böyle kucağıma alırdı, başını omzuma koyardı.
Bunları hala anımsıyorum diyor.
Bir de bu hizmetçiyle alakalı çok şaşırdığım bir detay var.
Bu kadın annesinden oldukça farklı.
İşte saçları siyah böyle teni koyu bir kadın.
Bugün bile diyor o saçının çizgisini, o koyu tenli boynunu hala görür gibiyim diyor.
Çok etkilenmiş. Neden etkilenmiş?
Çünkü o ailemden çok bana yakınmış gibi gelirdi diyor.
Ve sanki çözemediğim gizemlerle bir ilgisi vardı gibiydi diyor bu hizmetli kadın için.
Ve bu tür kızlar daha sonraları animamın bir parçası oldular diyor biliyorsunuz.
Anima erkeğin bilinç dışı yani kadın tarafı.
Bir kere merdivenlerden aşağı yuvarlanıyor ama çok kötü bir yuvarlanış.
Bir kere de Ren Nehri şelalesinin üzerindeki o köprüden düşüyor.
Ve bacakları böyle korkulukların altına girmiş.
Yani neredeyse Ren Nehri'ne uçuyormuş.
Zaten oraya uçanların akıbeti belli.
Onları da görmüş bu arada Jung.
Hizmetçi yakalayıp kurtarıyor.
Merve bütün çocuklar düşer bu çok normal demiş olabilirsiniz.
Evet normal ama Jung için şöyle bir yorumlama var Jung'da.
Bütün bu yaşadıkların işte oraya düşmesi, merdivenlerden yuvarlanması bütün bunları aslında bilinçsizce yapılan bu davranışların nedenini intihar dürütüsüne bağlamış.
Ya da diyor bu dünyadaki yaşama aslında ölümcül bir direnme olabilirdi belki diyor bu düşüşlerini buna bağlıyor.
İşte o zamanlar yani küçükken geceleri böyle ne olduğunu tam olarak çözemediği korkuları başlıyor.
Bu arada çocuklarınız da dinliyorsanız küçük çocukları lütfen uzaklaştırın çünkü etkilenebilirler.
Biraz bekleyelim.
Evin içinde böyle bir şeylerin yürüdüğünü duymaya başlıyor.
Bir de zaten sürekli Ren Nehri'de boğulanlar oluyor dediğim gibi.
Ondan da çok etkileniyor.
Sürekli bir naaş görüyor yani.
Hatta bir keresinde boğulan birinin cansız bedenini direkt böyle onların evine koyuyorlar.
Görmeye çalışmış Jung ısrarla.
İşte o cama koşuyor oradan bakıyor bu cama koşuyor oradan.
Görmek istiyor yani bir şekilde.
Buna karşı bir ilgisi var.
Babası da papaz zaten o yüzden hani naaşlar oraya geliyor.
Çok sık gördüğü bir şey bu ve çok da etkilendiği bir şey.
Neden bunun altını...
istiyorum çünkü Jung'un biliyorsunuz din ile ilişkisinde mistik bir karakter zaten.
Dini dünyasını şekillendiren şey bu.
Yani burası çok ömelli arkadaşlar.
Hatta çocukken yaşadığı bir olay onu böyle tamamen değiştirmiş diyebilirim.
Zaten çocukluk örüntülerimiz o kadar etkili ki yani her ne yaşadıysak orada bazen tüm hayatımıza sirayet ediyor biliyorsunuz ki.
Dünyamızı şekillendiriyor adeta.
Ben geçen terapistimle konuşurken böyle çocukken yaşadığım bir şey için dedim ki ya umurumda değil şu anda hani.
Umursamıyorum artık falan dedim.
Ve üstüne gitti o dediğim şeyin.
Altından neler neler çıktı inanamadım.
Meğer ben neleri halının altına süpürmüşüm.
Bir an gerçeklerle yüzleştim.
O yüzden içinize atmayın arkadaşlar.
Sonra bir yerlerden çıkıyor o içimize attıklarımız.
Hastalık olarak karşımıza çıkıyor ileride.
Gidin psikoloğunuza anlatın güzel güzel.
Size canlı gönülden önerdiğim online bir terapi platformu var biliyorsunuz.
Artık old but goldlar çok iyi biliyor.
Terapin. Terapin de kendimizi en rahat hissettiğimiz ortamda.
Bizim için en uygun olan psikologla uygun bir saatte bize uygun bir bütçeyle hatta online bir terapi gerçekleştirebiliyoruz.
Alın çayınızı kahvenizi kurulun koltuğunuza bağlanın psikologunuza anlatın derdinizi.
Bazen insan cidden dibe vuruyor ya derdini kime anlatacağını o an ne yapacağını bilemiyor.
Öyle anlarda ciddi söylüyorum ilaç gibi geliyor.
Hatta bana seansa başlarken terapistim dedi ki şu an kendini nasıl hissediyorsun?
Kötü hissediyordum ya hani puan ver.
dedi 10 üzerinden ben de 5 demiştim biterken tekrar sordu 9 oldu şu an dedim ve gerçekten öyle hissettim Ve şu an bize özel indirim var arkadaşlar terapinde.
OSB20 kodu ile %20 indirimden faydalanabilirsiniz.
Terapinde 300'e yakın uzman, klinik, psikolog var.
Hepsi birbirinden kıymetli.
6 farklı kategoride destek alabilirsiniz.
Belki çocuğunuzla bir problem yaşıyorsunuz.
Bunu gidip komşunuza anlatmak yerine ya da hiç bilmeyen, çocuk psikolojisten anlamayan birilerine anlatmak ve onlardan akıl almak yerine gerçekten...
Uzmanlardan destek alın derim.
Ergen de olabilir aynı zamanda.
Zaten çocuk, ergen, yetişkin psikolojisi, çift terapisi, aile terapisi, cinsel terapi, sınav kaygısı bu kategorilerde destek veriyorlar.
Probleminiz neyse hepsinin uzmanlarla çözümü var burada.
Açıklamalardaki linke tıklayabilirsiniz.
Karşınıza çok kısa bir test çıkacak.
Onları yanıtladıktan sonra zaten sizi direkt ihtiyacınız olan psikoloğa yönlendirecek sistem.
Randevunuzu oluşturup hemen başlayabiliyorsunuz.
Benim hemen şu anda ihtiyacım var Merve diyorsanız 7-24 online psikologlar var terapinde.
Çevrim içi olanlarla şu an direkt görüşebilirsiniz.
Kamera açmanıza da gerek yok.
Hani bunu istemiyorsanız eğer kapalı kamera veya anonim isimle de terapi alabiliyorsunuz.
Gizlilik esası var ve kullanıcılar biliyor.
Görüşme bittikten sonra psikologumuzla uygulama üzerinden sınırsız bir şekilde mesajlaşabiliyoruz.
Merve çok pahalıdır.
Psikoloğa gidemem. Gerçekten toplumumuzda böyle bir algı var.
Hani çok pahalıdır psikoloğa gitmek gibi bir algı var.
Hayır arkadaşlar öyle değil.
Zaten terapindeki psikologlar seans ücretlerini kendileri belirliyor.
O yüzden her bütçeye uygun fiyat yaypazeleri var oldukça geniş merak etmeyin.
Gerçekten canı gönülden öneriyorum arkadaşlar.
Açıklamalardaki linke tıklayarak hemen terapi sürecine başlayabilirsiniz.
Emin olun kendinizi çok iyi hissedeceksiniz terapi aldıktan sonra.
Bize özel kod OSB20 %20 indirim kodumuz bu.
Hadi şimdi Jung'un çocukluğuna geri dönelim.
Jung'un çocukluk manzaraları genelde şöyle işte renk şelaleleri sürekli bir can alıyor.
Çok sık boğulanlar oluyor.
Çok fazla naaş görüyor.
Zangoçlar zaten habire mezar kazıyorlar.
Redingotlu insanlar böyle upuzun şapkalar, parlak siyah ayakkabılı, simsiyah giyinmiş ciddi ciddi.
adamlar böyle sırtlarında kara bir kutu getiriyorlar, tabut.
Babası zaten rahip ve sürekli bunlara şahit oluyor.
İşte babası rahip cübbesini giyiyor, konuşmalar yapıyor mezarın başında.
Kadınlar bir tarafta ağıt yakıyor, ağlaşıyorlar.
Sonra o kocaman deliğe, mezara birinin gömüldüğünü söylüyorlar küçücük çocuğa ve diyor ki daha önceleri orada burada karşılaştığım insanlar ansızın yok oluyorlar ve sonra da bana onların
gömüldüğünü ya da işte Hazreti İsa'nın onları yanına çağırdığını söylüyorlardı diyor.
Bir an cidden çocuk olduğunuzu ve şu psikolojiyi hayal edin arkadaşlar.
Şu an Van Gogh geldi aklıma.
Onun bölümünü yapmıştım ya. Onun da çocukluğu böyle ölümle olan ilişkisi, rahip bir babası vardı hatırlayın.
Nasıl etkilenmişti değil mi?
Geleceğini etkilemişti. Ve Jung'un annesi arkadaşlar ona her gece uyumadan önce bir dua okutuyor, ezberletiyor hatta.
Geceleri aşırı korkuyormuş Jung.
Nedenini bilmiyordum ama çok korkuyordum diyor.
Bence nedeni aşikar.
Az sonra söyleyeceğim. Bu dua onu çok rahatlatıyormuş.
Dua da şöyle Türkçesi.
Aç iki kanadını da.
Sevincimin kaynağı İsa.
Sar bu civcivi kanatlarınla.
Şeytan onu yutmaya kalkarsa.
Bırak şarkı söylesin melek.
Bu çocuk zarar görmesin diye.
Bu arada Jung'un bir belgeselini izlemiştim arkadaşlar.
Orada da annesi için sürekli bunu söylüyor.
Öngörülemez biriydi. Bunun altını çiziyor.
Öngörülemez ve sorunlu biriydi diyor annesi için.
Ve biyografilerinde de bu geçer.
Annesinden korktuğunu söylüyor ama gündüzleri değil sadece geceleri korkuyor.
Sebebini sorunca da bilmiyorum hiçbir fikrim yok dedi belgeselde.
Neden korktuğumu bilmiyorum dedi.
Ama ben buldum nedenini az sonra anlatacağım.
Korkulmayacak gibi değil. Bir de normalde hani insanlar...
Annesiyle daha yakındır ya ilişkilerinde.
Ben diyor babamla daha yakındım diyor Jung.
Annesi Emily onun okült ilgisini teşvik eden kişidir aslında.
Hatta o ikili doğasının kaynağı da annesidir.
Pek çok şey almış annesinden.
Şimdi az önceki doğaya dönecek olursam nasıl bir etki bırakmıştır üzerinde?
Şöyle şimdi Jung'un kafasında çocukken Hazreti İsa çok güçlü, çok zengin, çok iyi biri.
Yani onu hatta bir tanıdıkları gibi real bir karakter zannediyor.
Geceleri diyor çocuklara...
Kız kulak oluyor İsa ama diyor neden diyor böyle kuşlar gibi kanatları var.
Hani doğada öyle geçiyor ya acaba niye böyle diye düşünüyor.
Ama en önemlisi de şunu düşünüyor.
Civcivlere benzetilen çocuklar var ya doğada.
İsa diyor neden böyle acı bir ilacı almak zorunda kalır gibi istemeye istemeye yanına almak istiyor diyor.
Bunu düşünüyor. Ben bunu anlamadım diyor.
Ama şeytanın civcivleri çok sevdiğini anladım.
Ve onları yemesini önlemek için böyle bir şeyin gerektiğini anladım diyor.
Demek ki diyor Hz. İsa tatlarından böyle pek hoşlanmasa da şeytan kapmasın diye onları yiyordu diyor.
Ve o mezar başında ağlayanlar hani diyorlardı ya Hz.
İsa onları yanına aldı demişlerdi hatırlayın.
Onları alması demek topraktaki bir çukura koyulması demek değil mi o insanların?
Bir çocuk için bunlar çok kötü aslında kafasında oturan şeyler.
Jung artık Hz.
İsa'ya olan güvenini tamamen kaybediyor ve artık onun için böyle huzur veren, işte iyilik dolu ne bileyim bir kahraman bunlar olmaktan çıkıyor kocaman bir kuş olmaktan çıkıyor
kara kutularla uğraşan böyle somurtan siyah ayakkabılar giyen silindir şapkalı frak giyenler o adamlar gibi siyah giyinen adamlar gibi zangoçlar gibi aynı kafasında Hazreti
İsa imajı değişiyor ve yerini bunlar alıyor ve bunları düşünürken çocukken yung baygınlık geçiriyor nöbetler geçirmeye başlıyor o kadar etkileniyor bu onun ilk baygınlığı hatta Şöyle bir olay geçiyor başından çocukken.
Bir gün evlerinin önünde böyle kumlarla oynuyor.
Yine tek başına tabii ki Yungun çok arkadaşı yok.
Hatta hiç arkadaşı yok çocukken.
Yalnız takılıyor bir süre.
Anlatacağım az sonra. Evlerinin önünde böyle oyun oynuyor kumlarla.
O sırada tam böyle evlerinin önünden...
Tepeye doğru çıkan böyle kıvrılan bir yol var.
Bir bakıyor o tepeden aşağı böyle kocaman işte simsiyah şapka takmış birisi.
Böyle upuzun simsiyah giysileri var.
Bir adam geliyor o tepeden aşağı doğru.
Ama aynı kadın elbiseleri giymiş bir adam gibiydi diyor.
Hani böyle pelerin uçuyor falan ya.
Aslında o bir Cizvit papazı arkadaşlar.
Cizvitler de aslında şey Katolik erkek rahipler.
Hani İsa'nın askerleri de derler kendilerine.
Bunu gördüğü zaman böyle şok geçiriyor.
Küçücük bir... Çocuk sonradan adam yaklaştıkça yaklaştıkça onun bir cizvit olduğunu anlıyor.
Babası da zaten daha öncesinde rahip bir arkadaşıyla böyle cizvitlerin gizli kapaklı işler çevirdiğini konuşuyor.
Jung bunları da duymuş önceden.
Demek ki diyor bu cizvitler benim babamı bile korkutacak kadar tehlikeli adamlar.
Böyle düşünüyor. Din ile ilintili olduklarını da biliyor zaten.
Ve bir an yokuştan inen bu adamın o kılık değiştirip kadın giysilerine büründüğünü falan düşünüyor.
Kötü niyet. zannediyor onu ve koşarak eve gidiyor.
Hemen tavan arasına saklanıyor.
Çok uzun bir süre o tavan arasından çıkamıyor korkudan.
Sonra gizlice camdan bakıyor.
Adam yok ve günlerce korkusundan çıkmıyor.
Evden dışarı adımını atmıyor.
Bu olaylarla da aşağı yukarı aynı dönemlerde öyle bir rüya görüyor ki onun tüm hayatını etkilemiştir bu rüya.
Gerçekten korkulmayacak gibi de değil.
Lütfen çocuklarınızla dinlemeyi tekrar söylüyorum etkilenmesinler.
Rüyasında ailesinin hani rahip evleri var ya bu rahip evine yakın bir işte çayır çimen gibi bir yerde geziyor yok.
Ve o esnada daha önce böyle hiç görmediği Karanlık bir çukur keşfediyor orada gezerken.
Duvarları böyle taştan dik çöçken karanlık bir çukur arkadaşlar.
Hemen kafasını uzatıyor içine bakıyor.
İçinde böyle aşağı doğru inen bir merdiven var.
Çok korkuyor ama buna rağmen o merdivenlerden aşağı iniyor yavaş yavaş ve aşağıda böyle kemerli bir kapı görüyor.
Bu kapıda böyle yeşil bir perde ile kapatılmış.
Çok ihtişamlı bir perde.
Üzeri işlemelerle dolu yeşil bir perde.
Perdenin arkasını merak ediyor.
Hemen açıyor perdenin arkasını ve arkasında böyle çok loş ışıklı 10 metre kadar böyle dört köşeli taştan bir oda var.
Tavanı da böyle kubbe gibi taştan bu odanın.
Ve bu odanın tam ortasında kıpkırmızı bir halı serili ve olağanüstü böyle güzel bir altından taht var arkadaşlar.
Kocaman. Masallardaki kralların tahtları gibi aynı.
Ve tahtın üzerinde bir şey görüyor.
Ağaç zannediyor onu. 50-60 cm genişliğinde 5-6 metre yüksekliğinde böyle aynı ağaç gövdesi gibi düşünün.
Tahtın ortasından çıkan bir ağaç gövdesi gibi.
Hemen dokunuyor ona ve çok garip bir dokusu olduğunu fark ediyor dokunduğu zaman.
İnsan derisinden yapılma çıplak bir şeye dokunuyormuş gibi oluyor.
Bir anda irkiliyor kafasını bir kaldırıyor.
Tepesinde böyle ona doğru bakan tek bir göz var sadece bir göz.
Saçları yok ve yuvarlak bir kafa tek gözlü.
Ve odada hiç pencere yok ama pencere olmamasına rağmen o da aşırı aydınlık çok net görüyor yani böyle ve ondan sonra resmen taş kesiliyor o gözle karşı karşıya geldikten
sonra korkudan. Taş kesiliyor rüyasında ve içinden şu geçiyor eğer diyor hareket ederse bu gördüğü şey eğer neyse bana doğru diyor böyle sürünerek gelirse ne yaparım bunun içinde ona kalıyor.
Ve o esnada yukarıdan annesinin sesini duyuyor ve annesi diyor ki iyi bak ona işte insan yiyici bu.
diye bağırıyor annesi. Jung böyle kan tar içinde kalmış.
Öyle bir uyanıyor ki bu rüyasından ve 60 yaşında bile bu rüyasını hatırlıyor.
Hala etkisinde unutamamış bu rüyayı.
Sonraları zaten psikolojiyle uğraşınca yani yaklaşık 20 sene sonra falan bu rüyayı şöyle yorumluyor.
Bu bir fallustu diyor arkadaşlar.
Adlandıramadığı yeraltı tanrısı.
Çocukluk düşlerinin korkulu ağacı.
İşte bu yeraltı tanrısını kimle özdeşleştiriyor kafasında?
Hazreti İsa. O yüzden İsa ona ne sevilebilir ne de kabul edilebilir ne de gerçekçi geliyor.
Hazreti İsa benim için bir ölüm tanrısı olarak kaldı diyor o saatten sonra.
Çarmıha gerilmiş böyle pek de tekin olmayan kanlı bir cesetti benim için diyor.
İşte bu rüya onun hayatını değiştiren rüyalardan birisi.
Bu arada Jung'un altı dayısı ve iki amcası din adamıdır arkadaşlar.
Babası da zaten rahip protestan papazı.
Annesi de babasını.
yardımcısıdır. Yani onlar için der ki yıllarca korkularımın kaynağı oldular demiştir.
Kiliseye gitmekten bile soğumuş.
Hazreti İsa'ya karşı olumlu duygularım olsun diye çok çabaladım diyor ama olmadı diyor.
O artık onun için çocuk dünyasının insan yiyen hayaleti arkadaşlar.
Yer altında tahta oturan Hazreti İsa.
Onun için bu artık. Bir de o rüyada böyle hani yer altına indi ve işte taht gördü altından bir taht.
Orada kral bekliyor ister istemez.
Bir kral oturur değil mi? Böyle bir tahta.
Yeraltına ait bir yaratıkla karşılaşıyor.
Bir insan yiyenle karşılaşıyor.
Şok. Ve yıllar sonra Jung şöyle bir şeye denk geliyor.
Çok şaşırdığı bir an bu.
Aşayi Rabbani ayini vardır ya.
Onun simgesel anlamının ana motifinin de aslında insan eti yemek olduğunu.
Yani dinsel törenler ile ilgili bir kitapta bunları okuyor.
Aşayi Rabbani ayini okuyor.
Alt metnini görüyor ve şok oluyor.
Çünkü Aşayi Rabbani ayini Hazreti İsa'nın İnsanın etini ve kanını temsil eden ekmek ve şarabın kutsandığı ayindir arkadaşlar.
Hazreti İsa bölümlerimi dinleyebilirsiniz orada anlattım diye hatırlıyorum.
Ekmek ve şarap ayini de Katolik ayini aynı zamanda.
Bakın bunları o yer altındaki insan yiyen Hazreti İsa ile bakın kafasında kuruyor bunlar.
Düşünceleri bunlar. Sonra yok kendi içinde konuşan sesin kim olduğunu merak ediyor.
Yani ne tür bir doğaüstü güç.
Konuşuyor benim içimde diye bunları düşünmeye başlıyor iç sesi.
Ama bu içindekileri hatta rüyalarını tutup da diyor birilerine anlatsam ben ya bana rastlantıdır derler ya da işte geçmişi yorumlama falan diyecekler diye düşündüğü için bunun da farkında
kimseye de açmıyor içini.
Hatta onları biraz da böyle tiye alıyor.
Ah diyor bu sağlıklı düşünen iyi üretken insanlar.
Onları diyor her zaman bir gün sonra kuruyacağından habersiz.
Güneşin ısıttığı çok sığ bir yağmur birikintisinde güle oynayan, kuyruklarını sallayan kurbağa larvalarına benzetiyorum demiş.
Bayıldım bu benzetmesine.
İşte bu rüyadan sonra dediğim gibi Jung çok değişiyor.
Yani bu rüya benim karanlıklar ülkesine girebilme iznimdiler hatta.
Ve ruhsal yaşamımın bilinç dışına açılışı ilk defa o zamanlarda başlamıştı diyor.
Jung gerçekten çok tuhaf bir çocuk arkadaşlar anlayacağınız üzere.
Hatta bir gün çocukluk arkadaşı var.
Albert ailesiyle beraber yunklara misafirliğe gidiyorlar.
Tabii Albert'in kafasında şey var.
Şimdi Carl'la oynayacağım öyle zannediyor.
Bu arada Carl demem lazım ama ben yunk diyorum arkadaşlar.
Neyse işte diyor ki Carl bir odanın ortasına oturmuş.
Kendi başına kuka oyunu oynuyor diyor.
Bu oyunda böyle üst üste dizilmiş taşlarla oynanıyormuş.
Ve yıllar sonra Albert bu görmüş olduğu manzara için diyor ki galiba bu tür asosyal bir canavara daha önce hiç rastlamamıştım diyor.
Tek başınaydı demiş. Bu kuka oyunu oynuyor dedim ya.
Bu oyun hani üst üste dizilmiş taşlarla oynanıyor.
Gerçekten az önce anlattığım rüyasını hatırlayınca.
Jung benim için. Hani 6.
His diye bir film vardı. Orada tuhaf bir çocuk vardı korkunç.
Şey diyordu ya. Aynı ona döndü.
Neyse Jung 9 yaşındayken kız kardeşi doğuyor.
Adı Gertrude. Mizajları çok farklı kız kardeşiyle ve çok da bahsetmemiş ondan.
Ve Jung artık büyüyor ve ilkokula başlıyor arkadaşlar.
Uyum sağlamaya çalışıyor ama çok zorlanıyor.
Çünkü şöyle bir durum var.
Dışsal adaptasyon kimliğim dediği bir kimliği var.
Buna bir numaralı kişiliğim diyor.
İçsel adaptasyonuna ise iki numaralı kişiliğim diyor.
Ve köydeki okul arkadaşlarıyla iletişimi içinde yine çok çarpıcı şeyler söylüyor.
Beni kendime yabancılaştırdıklarını anladım.
Onlarla birlikteyken evde olduğumdan çok farklı biri oluyordum.
Şakalarına katılıyor, evde asla aklıma gelmeyecek şakalar icat ediyordum.
Öyle görünüyordu ancak çok iyi bildiğim gibi yalnız olduğumda her türlü şeyi ortaya çıkarabiliyordum.
Bana öyle geliyor ki kendimdeki değişiklik beni bir şekilde yanıltan ya da düşündüğümden farklı olmaya zorlayan okul arkadaşlarımın etkisi yüzündendi.
Bu daha geniş dünyanın ailem dışında başkalarını da içeren bu dünyanın etkisi tamamen şüpheli olmasa bile şüpheli görünüyordu ve belli belirsiz bir şekilde düşmancaydı
demiş. Buraya dikkat dış dünya için düşmancaydı diyor ve sanki benliğimin parçalandığını hissediyordum bu beni korkutuyordu demiş.
Kendimde bir bölünme hissettim ve korktum.
İçsel güvenliğim tehdit altındaydı demiş.
Hele şu son cümlesi arkadaşlar.
Birileriyle birlikteyken içsel güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşünmesi daha küçücük bir çocukken bunları düşünmesi gerçekten enteresan.
1879'da ailesiyle beraber tekrar taşınıyorlar.
Basel yakınlarındaki Klein-Hooning'e taşınıyorlar.
Yalnızlık hisleri burada artık ayyuka çıkıyor diyebilirim.
Bu süreçte kendine ruh taşı adını verdiği bir şey yapıyor arkadaşlar.
Bu da çok önemli. Şöyle şimdi okuldan bir kalem kutu veriyorlar ya sarı bir kalem kutusu var.
Bu kalem kutunun da böyle minicik bir kilidi var.
Onun içine bir cetvel koyuyor ve bu cetveli böyle bir insana benzeyecek şekilde boyuyor.
İşte ucunu oyuyor, redingotlu silingir bir şapka yapıyor.
İşte ayağına parlak siyah botlar yapıyor.
6 cm boylarında bir adamcık bu cetvelden.
Ve oyuklarına böyle siyah mürekkep dolduruyor.
Cetvelden onu ayırıyor.
Hatta ona kalem kutusunun içine bir yatak bile yapmış.
Hatta paltosu bile var bu cetvel adamın.
Sonra bu kalem kutusunu kilitliyor ve tavan arasına işte kirişlerin çok üstünde bir yere koyuyor.
Kimse onu görmesin ve mahvetmesin sırrımı öğrenmesinden korktuğum için böyle bir şey yaptım diyor.
Bu ruh taşı dediği şey ona kendini güvende hissettiren bir şey.
Hatta diyor ki iç çatışmalarımın neden olduğu o işkenceyi dindirdi diyor.
Ve daha da ileri gidip bu adama mektuplar yazmaya başlıyor.
O mektupları da kalem kutuya bırakıyor.
Gizli gizli hatta gizli bir dil bile yaratmış kendi kendine bu adam.
Bu arada Jung bir süre okula gitmiyor arkadaşlar.
Çünkü öğretmeni onun yazdığı bir kompozisyonu bir arkadaşından çaldığını iddia ediyor ve suçluyor Jung'u.
Çok ağır geliyor bu suçlama ona ve okula gitmiyor bir süre.
Bir de bayılmaları sıklaşıyor bu süreçte.
Sanata olan ilgisini çocukluğuna bakacak olursak nereden geliyor?
Bu kaldıkları ev var ya eski rahip evi.
Orada 18. yüzyıldan kalma karanlık bir oda varmış arkadaşlar.
Bu odada da işte bir takım resimler asılıymış.
Muhtemelen kendisinden önce kalanların asıp bırakmış olduğu resimler.
Çünkü Jung'un ailesi yoksul, ekonomik durumları yok.
Hani tablo satın alabilecek bir durumları yok ama bunları görmüş ve etkilenmiş.
Hatta Jung'un hatırladığı bir tablo var o dönemden.
Davut ve Goliath'ın tasvir edildiği bir resim arkadaşlar.
Bir de 6 yaşlarındayken teyzesi onu bir müzeye götürüyor.
Bu müzede böyle içeride doldurulmuş hayvanlar var.
Onlardan çok etkilenmiş ve tam böyle müzeden çıkacakları zaman çıplak çıplak heykeller görmüş.
Ağzı açık kalmış donan kalmış hatta.
Teyzesi de utanmaz çocuğu kapatsana gözlerini diye azarlamış Yungu.
Halbuki diyor ben çıplaklarını fark etmemiştim ki hani Adem'le Havva heykeli var karşısında.
Sadece diyor çok güzellerdi çok etkilendim o yüzden diyor muhtemelen.
Stendhal sendromu yaşamış küçük çocukken.
Büyülendim çünkü diyor. Michelangelo bölümünde anlatmıştım Stendhal sendromunu.
Resmen onu 6 yaşında yaşıyor ve güzel sanatlar aşkı başlamış oluyor.
Babası latince öğretiyor ona.
Rahip olduğu için latinceyi iyi biliyor.
Sonra 6 yaşında okula başlıyor ve diğer çocuklardan tabii ki çok önde.
Çünkü dediğim gibi babasından latince öğreniyor falan.
Ve okuma yazma bilmediği dönemlerde annesinden sürekli kendisine okumasını istediği bir kitap var.
Biz Pictus kitabı. Bu kitapta da Brahma'nın, Vishnu'nun ve Shiva'nın resimleri var arkadaşlar.
Hint tanrıları sürekli bunlara bakıyormuş ama annesinin o çok tanrılı dinlerden bahsederken böyle çok aşağılayıcı bir tavır takındığını da çok net hatırlıyor çocukken.
Okula başlamadan önce yani 4-5 yaşlarındayken annesiyle babası artık ayrı yatmaya başlıyor.
Bunu da hatırlıyor. Geceleri Jung babasının yanında yatıyormuş ve bazen annesinin bir hayalet gibi odası.
Başının gövdesinden ayrı olduğunu görüyormuş.
Başının bedeninin önünde sallandığını görüyormuş geceleri.
Hatta 6-7 defa böyle bedeninden ayrı ayrı başlar çıkıp ayrıldığını görmüş.
Korku filmi gibi ya adamın çocukluğu anlatırken bile ürktüm.
Annesinin böyle garip hastalıklı ruh halleri işte babasının gerginliği bu arada babası el iyisi dışarıya böyle müthiş iyi ama içeride terör estiren bir baba onun gerginliği işte onu çok etkiliyor ve
ruh taşına koşuyormuş o süreçte sakinleşebilmek adına.
Çocukken istekli kutladığım tek dini gün Noel'de der Carl Jung.
Diğer dini günlerin benim için hiçbir anlamı yoktu diyor.
Yani inanmak değil aslında onun derdi.
Deneyimleyerek anlamaya çalışmak o yüzden böyle söylüyor.
Bir de küçükken okul arkadaşlarıyla böyle bahçelerinde ateş yakıyorlarmış ve o ateş böyle sönmesin diye habire odun atıyorlarmış.
O odunu benden başkasının atma yetkisi yoktu diyor Jung.
Bu ateşin çünkü kutsal bir niteliği olduğunu düşünüyormuş.
Yine enteresan. Kendini belki Prometheus falan hayal etti bilmiyorum.
Küçüklüğünde gördüğünüz gibi gizemli bir dünyası var.
Bunu kendi kendine inşa etmiş.
Hep çözmem gereken bir sır var gibiydi diyor zaten.
Bitkilere, hayvanlara, taşlara, doğaya ilgisi çok yoğun ama onları gizemli bulduğu için bu ilgi.
Ve az önce anlattığım o ruh taşı muhabbeti.
Yaklaşık bir sene kadar sürüyor.
Sonra aradan seneler seneler geçiyor ve Jung 35 yaşına geliyor.
Libido'nun Simgeleri ve Değişimleri adlı kitabının ön çalışmalarını yaparken arkeolojik gömüller ve Avustralya şaringalarının ruh taşlarını gizledikleri yerlerle ilgili bir yazı okuyor.
Ve o an bir aydınlanma yaşıyor.
Çünkü küçükken yapmış olduğu o ruh taşının tanımının aynısı var orada.
Ve o küçük adamının Eski çağ tanrısı Asklepios anıtlarındaki betimlemelerde görülen ve bir parşömene yazılı bir yazıyı okuyan teleprofes olduğunu düşünüyor sağlık tanrısı.
İyileşme gücünü simgeler ve külahla böyle bir paltoya sarılmış bir halde görülüyor.
Eee yani diyenler bu çok önemli bir an Jung'un hayatında çünkü yine kırılma noktalarından.
Neden? Çünkü ilk defa o zaman insanların bireysel ruhlarına hiçbir gelenekle bağlantısı olmayan eski ruhsal öğelerin girmiş olabileceğini düşünmeye
başlıyor. Jung demek zaten bir yerde kolektif bilinç dışı demek arkadaşlar.
Figürlerin, sembollerin, mitlerin, işte ilkel insan ritüellerinin, rüyaların adamıdır.
Jung, parapsikoloji, okültizm, simya, uzak doğu öğretileri, pagan ritüelleri, Çin felsefesi, yiğit bilimi, kabala ne ararsanız var.
İnanılmaz meraklı bir adam.
Yani bilinmeyen şeylere duyduğu gizem benim de çok ilgimi çekiyor.
Yani Jung'u benim için böyle es...
Özel kılan detaylardan biri bu.
Bilinmeyene karşı ben de çok fazla ilgi duymuşumdur çocukluğumdan beri.
Jung çok yalnız bir çocuk arkadaşlar.
Tüm hayatı boyunca da bu böyle devam etmiştir.
83 yaşında bile...
Ben hala yalnızım demiş.
Yalnızlıkla ilgili şöyle bir sözü var.
Kendimi yapayalnız hissediyordum.
Biriyle konuşmaya çok ihtiyacım vardı ama konuşacak hiçbir nokta bulamıyordum.
Öte yandan beni hoş karşılamayacak, bana güvenmeyecek ve benden korkacaklarını düşünerek kendimi konuşmaktan alıkoyuyordum demiş.
Jung'un babasıyla ilişkisine bakacak olursak oldukça soğuk ve mesafeli.
Çünkü böyle sevgisini gösterebilen bir adam değil babası.
Duygusal açıdan oldukça zayıf ve Jung'un hayatında o otorite figürü eksiktir.
Bu yüzden baba figürü. Ne zaman böyle babasıyla din hakkında konuşmak istese hep anlaşmazlığa düşmüş.
Kafasındaki sorular böyle cevapsız kalmış.
Kimseye de içini açan bir çocuk değil zaten.
Ve babasını acıyor Jung.
Onu aslında bir kurban gibi görüyormuş.
Bunu dile getirmiş. İsyana bile teşebbüs edemiyor.
Bu durumda Jung ne oluyor derseniz muhtemelen kurtarıcı zaten kurtarıcılar genelde psikiyatri alanında karşımıza çıkıyor demiştim o bölümde kurban kurtarıcı bölümünde
babasının kütüphanesinde böyle kitaplar buluyor onlarla sorularına yalnız aramaya çalışıyor.
Dogmatik Hristiyanlık kitabı bunlar ama kitapta anlatılanlar da kafasına yatmıyor yani bu kadar diyor kusursuz bir varlık olan Tanrı nasıl olur da bu kadar kusurlu bir dünya yaratır sorusu.
Kasını sürekli kurcalıyor ve 11 yaşlarına geldiğinde artık Hazreti İsa'dan gitgide uzaklaştığını söylüyor.
Ama Tanrı kavramı ilgisini çekiyor, dua ediyor.
Çünkü Tanrı'yı böyle Hazreti İsa gibi kara cübbeli falan hayal etmemiş.
Eşi olmayan bir kavram olarak gördüğü için daha rahat ona karşı.
Onu böyle çok güçlü, çok yaşlı bir adam gibi hayal ediyor.
Derken Jung liseye başlıyor.
Basel'da bir lise burası.
Artık kasabada değil.
Çok farklı bir ortama giriş yapıyor.
Önceden arkadaşları köylüydü, köydendi.
Ama bu lisedeki çocuklar hep zengin.
Muhteşem muhteşem evlerde oturuyorlar.
Anneleri, babaları müthiş derecede Almanca ve Fransızca konuşuyorlar.
Güçlü, otorite baba figürleri var.
Çocuklar hep böyle şık giyimliler.
Cep harçlıkları bol, zenginler, kibarlar, saygılılar.
Ve Jung o kadar kıskanıyor.
O çocukları özellikle onların yapmış olduğu tatilleri anlatmaları aileleriyle işte alplere gidiyorlarmış bunları anlatıyorlar.
Hatta bir yerde diyor ki en kötüsü denizi bile görmüşlerdi diyor.
İşte o zaman ilk defa ne kadar yoksul olduğumuzun babamın yoksul bir taşra rahibi olduğunun farkına vardım.
Benim de ayakkabıları delik olduğu için ıslak çorapla sınıfta 6 saat oturmak zorunda kalan yoksul oğlu olduğumun bilincine.
Ne vardım der bu olaylardan sonra.
Zaten ondan sonra annesiyle babasına bakış açısı bir anda değişiyor.
Onların sıkıntılarını, üzüntülerini daha bir anlar oluyor.
Babasına da çok üzülmüş bunlardan sonra.
Annesinin babasından güçlü olduğunu düşünür Jung.
O yüzden ona çok acımıyor, annesine çok acımıyor ama kavga ettikleri zamanlarda...
Annesinin sapına geçiyormuş.
Hep bir ara bulucu rolü üstlendim diyor.
Dikkat! Jung bence direkt kurtarıcı arkadaşlar zaten şu sözünden sonra.
9 yaşındayken dediğim gibi kız kardeşi doğuyor.
Annesi hamilelik sürecini ondan saklamış.
Çünkü böyle sürekli yatıyormuş.
Bir de ağır geçirmiş galiba.
Onu bile diyor bir zayıflık olarak gördüm diyor.
Annem sürekli uzanmak istiyordu.
Bu bağışlanamaz bir zayıflık olarak geliyordu.
Öyle nitelendiriyordum diyor annesinin uzanmasını falan.
Sonra kardeş...
doğuyor ona gösteriyorlar ve dehşete düşmüş kardeşini gördükten sonra çünkü çocuğu leylekler getirdi falan demişler yani leylekler diyor nasıl getirebilir ki ya hatta diyor kocaman kocaman inek yavrularını nasıl taşıyorlar
gagalarında köylüler buzağının doğduğunu söylüyor ailesi diyor ki leylekler getirdi yavruları leylekler getirir bunun bir palavra olduğunu anlıyor ve diyor ki bence burası çarpıcı annesiyle olan ilişkisi adına
dikkat annemin bir kez daha Bilmemem gereken bir şey yaptığına karar verdim diyor bu olaydan sonra.
Ya artık şu leylek hikayelerini bıraksak mı arkadaşlar?
Nasıl kötü etkiliyormuş çocukları baksanıza.
Aslında Jung gibi birinin çocukluğuna inmek yani bu kadar yürekten hikayesini paylaşması bence çok özel.
Ebeveynler için de çok iyi bir fırsat.
Hani ne yapmamalıyım kısmı için özellikle.
Çok ince detaylar var. Mesela işte annesinin sürekli yaptığı bir şey var.
Onurunu kıran, gururunu kıran bir şey.
Özgüvenini yıkan. Belki duyunca ya bu muymuş diyeceksiniz ama çocuk psikolojisi.
Bunu da anlatayım. Jung çocukken işte bir yere gideceği zaman belki bir tanıdıklarına, akrabalarına gidecekler.
Ya da işte dışarı çıkacak arkadaşlarıyla oynayacak belki.
En güzel kıyafetlerini giyermiş kendince.
Kendi seçiyor. Ayakkabılarını parlatırmış.
Sonra tam böyle dışarı adımını atıyor ya.
O zaman annesi bağıra bağıra sokaktakilerin herkesin duyacağı bir şekilde mendilini aldın mı?
İşte burnunu silmeyi unutma.
Ellerini yıkadın mı? Yakan işte kir içinde falan diye bağırıyormuş.
Ben diyor orada kendimi önemsemeye çalışırken insanlara karşı kusursuz bir izlenim yaratmaya çalışırken aşağılık kompleksime eşlik eden Kendimi önemseme duygularımın
böylece göz önüne serilmesi bana çok haksızlık gibi gelirdi diyor.
İleriki yaşlarında artık psikolojiyle ilgilendikten sonra bunları dile getirmiş.
Değersizlik duygusu yaşadığını zaten sık sık söylüyor.
Bir de annesinin bu hareketleri.
Yine o tavan arasındaki o ruh taşını düşünüp rahatlarmış.
Bir de okuldayken sürekli savaş resimleri çizermiş Jung.
Din derslerini çok sıkıcı buluyormuş.
Matematikten zaten ödü patlıyor, nefret ediyor matematikten.
Sayılarım bile diyor ne olduğunu anlamamış.
E soramıyorum da diyor.
Soramıyormuş parmak kaldıramayan bir öğrenci.
Yani bu durumda çok zorlanıyordum diyor.
Yardım isteyemiyorum diyor.
Bu Jung'un özelliği.
Yardım isteyemiyorum.
Kurtarıcı özelliklerine bir tane daha ekledik şu an.
Başarısız olma korkusu aşırı derecede yoğun.
Yani onu çok dehşete düşünen bir şey.
Okul yaşamını da mahvetmiştir başarısız olma korkusu.
Ve dünya karşısında kendini un ufak küçücük hissediyor.
Bir de resim çizme yeteneğinde şöyle bir şey var.
Yalnızca düş gücümü aktif eden şeyleri çizebiliyordum diyor.
Mesela Yunan tanrılarını çiziyor ama bir gün öğretmeni onun işte gözünün önüne resmini çizsin diye bir tane keçi başı koymuş.
Bunu çiz demiş ve resim derslerimin sonu böyle geldi diyor.
Ve 12 yaşında okul çıkışı bir arkadaşını bekliyor hemen bir kilisenin orada bir çocuk ona omuz atıyor geçerken düşüyor başını kaldırım taşına çarpıyor ve o anda bilincini yitiriyor ve başını çarptığı
an içinden geçen şeyi hatırlıyor direkt şu olmuş artık okula gitmen gerekmeyecek demiş içindeki ses ve o günden sonra ne zaman annesiyle babası hadi artık okuluna dön dese o
zaman baygınlık nöbetleri geçiriyormuş ve 6 ay boyunca okula hiç gitmemiş.
Bayramdı diyor bu benim için. O kadar mutluydum ki diyor.
Çünkü özgür olduğunu düşünüyor okula gitmediği için.
Ama biraz da numara yapıyor arkadaşlar.
Hani o bayılma nöbetlerinin bir kısmı numaraymış.
Derken babası zaten durumu yok.
Yoksul bir adamcağız. Carl Jung'u böyle doktor doktor gezdiriyor.
Hastalığını bulsunlar, teşhis koysunlar diye.
Doktorların çoğu Sara'dan şüpheleniyor.
Ama Jung zaten Sara olmadığını bildiği için kıs kıs gülüyor içten içe.
Sonra bir gün bir tanıdıkları geliyor.
İşte babasına soruyor oğlu nasıl?
diye. Jung da o sırada çalıların arasından gizlice konuşmaları dinliyormuş Sinsirella.
Babası da diyor ki hani doktorlar ne olduğunu bulamadı diyor o tanıdığına.
Sara olduğunu söylüyorlar ama eğer çaresiz bir hastalığı varsa oğlumun bu bizim felaketimiz olur.
Çünkü elimde avucumda ne varsa tükendi zaten bir şeyim yoktu diyor.
Bu çocuk diyor çalışamayacak durumda olursa ileride ne yapacağız diye dert yanıyor o tanıdığına.
Jung da bunu duyunca böyle yıldırım çarpışa dönüyor adeta.
O an aklı başına geliyor hemen babasının kütüphanesine gidip çalışmaya başlıyor tabi yine bayılma nöbetleri geliyor ama inat ediyor direniyor bayılmıyor o gün defalarca bayılma nöbeti geliyor hep
kendini tutmuş ve bir daha hiç bayılmamış o olaydan sonra okula da geri dönüyor bir de ne kadar merhametli dikkat ettiniz mi hani okulda anlattıklarım işte öğrencileri kıskanması vesaire hani orada belki başka çocuk
olsa Gidip babasına çatabilirdi.
Daha farklı senaryolar yaşanabilirdi.
Ama babasına mesela acımıştı.
Burada da yine aynı şekilde.
Hemen gidip babasının kütüphanesinde çalışmaya başlıyor.
Bir de bu olaylardan sonra artık Nevroz'un ne olduğunu da öğrenmiş oluyor.
Aslında iyi de oluyor.
Artık böyle el aleme göstermelik değil.
Kendisi için ders çalışmaya başlıyor.
Hani bu olaylar iyi bir şeye vesile oluyor.
Her gün sabah 5'te kalkıyor.
Ders çalışıyor her gün. Hatta bazı zamanlar 3'te kalkıyormuş.
7'de okula gidene kadar ders çalışıyor.
çalışıyormuş. İnanılmaz bir azim gelmiş bu olaydan sonra.
Bir de Jung'da şöyle bir şey var arkadaşlar.
Çocukluğunda kendini sık sık 18.
yüzyılda yaşıyor zannediyor.
Bu arada 19. yüzyılda yaşıyor.
Tarihi mesela 1886 yazacak ya 1786 yazıyor ve içinde iki ayrı kişi var gibi.
Bunu kendi de söyler her zaman.
Hatta bir keresinde evlerinin önünden böyle çok eski yeşil atlı bir araba geçiyor.
Antika bir araba bu ve gerçekten 18.
yüzyıldan heyecanla bağırıyor tamam diyor işte bu bu benim zamanımdan geliyor böyle düşünmüş ve benim kullandığım arabanın aynısı olduğu için tanıdım diyor bu arabayı daha böyle pek çok anısı var kendini geçmiş
yüzyıla ait sanmasına dair aynı anda iki ayrı zamanda yaşıyordum iki ayrı insandım der Jung bundan dolayı hatta Götheyle de bir akrabalığı olduğunu düşünür çünkü şöyle bir söylenti var büyük
babasının Göte'nin öz oğlu olduğunu söylemişler ama bu bir rivayet.
Bir de yine çok önemli bir olay çocukluğuna dair.
1887 yılında yaşanıyor bu yani 12 yaşındayken.
Bir gün okul çıkışı katedralin olduğu meydana gidiyor ve o kadar güzel bir hava var ki katedral böyle parlayan güneşte harika görünüyor.
Ve o an içinden diyor ki Jung dünyada kilisede çok güzel ve bu güzelliklerin tümünü tanrı yarattı.
Çok uzaklarda mavi bir göğün içerisinde altın bir taht.
da oturuyor diye düşünüyor ve işte bu düşüncesinden sonra bir kopukluk oluyor arkadaşlar adeta boğulur gibi oluyor eli ayağı tutmuyor çok kötü oluyor ve kafasından bir anda şöyle düşünceler
geçmeye başlıyor sakın düşünmeye devam etme aklına çok kötü bir şey gelecek düşünemeyeceğin kadar kötü bir şey yaklaşmaman gerek ona çünkü günahların en büyüğünü işlemiş olacaksın en büyük ve bağışlanamaz
günah kutsal ruha karşı işlenendir Sonsuza dek cehennemde yanarsın.
Bu denli düşkün oldukları tek oğullarının sonsuza dek lanetlenmesi anneni babanı perişan eder.
Düşünme. Düşünme düşünme aklından sürekli bunlar geçiyor ama düşünmeden duramıyorsun ve bunu düşünme diye diye diye beynini susturmaya çalıştıkça çok daha kötü oluyor.
Eve gidiyor annesi onu o halde görünce korkuyor oğlum okulda bir şey mi oldu ne bu halin soruyor soruyor tabii ki anlatmıyor.
Ve bu günlerce sürüyor artık ailesi hasta olduğunu düşünüyor çünkü yataklara düşüyor.
Artık üçüncü gün.
Düşünmekten alıkoyamıyor kendini ve Tanrı'yı düşünmek için bırakıyor kendini hiç istemediği halde ve diyor ki kim beni diyor bilmediğim ve bilmekte istemediğim bir şeyi düşünmeye zorluyor.
Bunu soruyor kendine. Bu ürkünç istek nereden geliyor ve neden ben diye düşünüyor.
Günlerce bunu düşünüyor. Tanrı benden ne istiyor?
Bunu anlamam gerekiyor diye düşünüyor.
Tanrının isteğinin ve niyetinin ne olduğunu bilmeden ona boyun eğemem diyor ve sonuç olarak...
Tanrı'nın beni bir karara varmak için sınadığını bile düşündüm.
Ve her şeyin benim onu doğru anlamama bağlı olduğundan hiç kuşkum kalmadı.
Acaba diyor onun isteğine boyun eğimemi mi test ediyor?
Bunu bile düşünmüş. Ve artık onu düşünmek için kendine engel olamıyor.
Serbest bırakıyor. Ve bu sefer de gözünün önüne bir katedral geliyor arkadaşlar.
Yine masmavi bir gökyüzü.
Yine aynı katedral. Tanrı dünyanın üstündeki altın bir tahta oturuyor.
Böyle bir görüntü var kafada ve parlak çatının üzerine dev bir dışkı düşüyor birdenbire.
Katedralin çatısı parçalanıyor ve yıkılıyor.
Jung bundan sonra inanılmaz bir huzura kavuşuyor.
Bu görüntüyü gördükten sonra mutluluktan ağlamaya başlıyor.
Neden Merve dediniz şu an?
Ne alaka yani? Niye mutlu oldu?
Çünkü şöyle düşünüyor. Rahip babasının anlayamadığı şeyi anladığını düşünüyor.
Çünkü onun Tanrı'nın isteğini sorgulamadığını, işte inancı nedeniyle buna karşı çıktığını yani sorgulamaya, İncil'in böyle reçete gibi sunduğu Tanrı'ya inanan babasını düşünüyor.
Ve ona sadece büyüklerinin, atalarının öğrettiğiyle kalan babasını.
Her şeye muktedir ve Kadir Tanrı'yı da bu sebeple tanıyamadığını düşünüyor babasının.
Jung'un Tanrı anlayışına bile gerçekten bir bölüm gelir o kadar uzun.
İmago diye adlandırıyor bu Tanrı tasavvurunu ve Jung'u anlamak için bence bunu da bilmemiz lazım.
Belki buna ayrı bir bölüm yaparım.
Eğer isterseniz bana Instagram'dan yazın.
Kısaca yani ona göre Tanrı tasavvuru keşfedilmiş bir şey değil arkadaşlar.
O insana kendiliğinden gelen bir deneyimdir diye düşünür Jung.
Tartışmalı bir Tanrı. Çünkü tanrıyı böyle bilinç dışında ortaya çıkan bir fenomen olarak yorumladığını düşünenler de var.
Ampirist bir psikiyatr zaten çok tartışmalı bir isim Jung.
Freud'da da zaten kopma nedenlerinin içerisinde bunlar da var.
Bu anlattığım deneyimden sonra zaten bir tarafı artık tanrının korkunç olduğunu düşünmeye başlıyor.
Aşağılık duygum körüklendi diyor.
Kendini bir şeytan gibi hissediyor falan.
Bende diyor hiç kimsenin bilmediği türden bir gariplik vardı diyor.
Dışlandım mı? Seçildim mi?
Lanetlendim mi? kutsandım mı çözemedim diyor Yuhuk.
İşte bütün çocukluğu, ergenliği bu tarz gizemlerle dolu ve bu durum onu açıkçası yalnızlığa iten detaylardan biri.
Çünkü diğerlerinden farklı olduğunun farkında ve başkalarının bilmediği gizemlere nail olduğunu düşünüyor.
Onu hiç kimsenin anlayamayacağını zannediyor ve tamamen içine dönüyor.
Anlatmak istemiyor çünkü diyor ki anlamazlar ki anlatsam böyle de bir durum var.
Ben duygularımın sonucuydum der Jung.
Sonraları zaten okulda çok başarılı oluyor, birinci oluyor, çok çalışıyor.
Oluyor ama böyle arkadaşları çekingen ve yoksul olan çocuklar onlarla arkadaşlık etmeyi tercih ediyor diğerlerine.
Rekabeti hiçbir zaman sevmiyor.
Birinci olduğu için hep kıskanıyorlar onu ve bu hoşuna da gitmiyor.
İkinci olduğu zaman rahatlamış.
Okulda ne zaman olay çıksa ondan biliyorlarmış.
Öğretmenleri onun genelde böyle sinsi ve aptal biri olduğunu düşünüyormuş maalesef.
Bir keresinde yedi çocuk birleşip onu dövüyor.
Bir kere de o birilerini dövmüş.
Bayağı kötü dövmüş ama sonra kimseye sataşmamış.
Yani Jung'dan beklemezsiniz.
Hani tamam dayak yemiş okey ama birini dövmesin açıkçası ben beklemiyordum.
Arkadaşları beni sevmezlerdi diyor.
Hani okulun popüleri hiçbir zaman olmamış.
Güvensizlik duygu mu? Özgüvenim tam yerindeymiş gibi yaparak kamufle etmeye çalıştım hep diyor.
Sanki iki ayrı kişilik gibi diyorum ya hep böyle olmuş.
Annesi de tam olarak böyleymiş.
Derken 16-18 yaşlara artık gençliğe doğru gidiyoruz.
Artık böyle daha entelektüel, daha canlı arkadaşların olduğu bir dönem bu.
Sokrates, Platon, Pisagor, Herakleitos, Empodogles bunları benimsiyor.
Skolastikleri ve Aristoteles entelektüelizmini reddediyor.
Bilgisini arttırdıkça sezgisel yargıları gitgide tölpüleniyor, bastırılıyor.
Schopenhauer okuyor ama yer yer katılmıyor ona.
Kant'ı okumaya başladıktan sonra Safaklı'nın eleştirisi özellikle ondan çok etkileniyor.
Jung gitgide daha dışa dönük olmaya başlıyor arkadaşlar ve 17 yaşına kadar hayatı böyle devam ediyor.
Tıp eğitimine başlıyor sonra zaten.
Okudukça yaşama ve dünyaya karşı olan tutumu değişmeye başlıyor.
Her şeye karşı çok büyük bir açlık duyuyor.
Bilmeye karşı büyük bir açlığı var.
Ve artık yoksulluğundan utanmıyor, acı çekmiyor.
Bu yüzden düşüncelerini daha açıkça ifade etmeye başlıyor bu dönemde.
Babası bir gün Jung'u karşısına alıp diyor ki ne olursan ol.
Din adamı olma demiş.
Dediğim gibi zaten Jung'un iki ayrı kişiliği var.
Bir numaralı kişiliği dışsal adaptasyon dışarıya sergilemiş olduğu yüzü.
İki numaralı kişiliği ise iç doğası arkadaşlar.
Yaşamının ilerleyen dönemlerinde artık bir numaralı kişiliği ön plana çıkmaya başlıyor.
Okudukları sayesinde zaten biraz da insan iletişimi kurmaya başladıktan sonra okul hayatında değişime uğruyor.
Ve 1895 yılında artık Basel Üniversitesi'ne kaydoluyor.
Tıp fakültesine. Babası o sıralarda çok hastalanıyor.
İyice depresyona giriyor.
Ve Paul Jung'a daha sonra kanser teşhisi konuluyor.
Ve Jung 19 yaşındayken babasını kaybediyor.
Ve bu olay ona aslında biraz da aile reisi sorumluluğu yüklüyor.
Ve çok değişiyor. İyice dışa dönük bir karaktere dönüşmeye başlıyor.
Hayatının ilerleyen dönemlerinde artık persona adını vereceği şey açığa çıkmaya başlıyor adeta.
Önceden böyle çok basit bir hayat süren Jung.
de iyice kitap kurduğuna dönüşüyor.
İşte kampüs hayatının hızına kendini kaptırıyor.
Hatta alkol almaya içmeye başlıyor.
Jung'a zaten üniversitede arkadaşların taktığı bir lakap var arkadaşlar.
Fıçı Jung'un lakabı.
Carl Jung sarhoş olduğu zaman çok gürültücü birine dönüşüyormuş.
Hani onu gerçekten böyle hayal edemedim.
Çok zor. Dansçı kızlarla sohbet etmeler, kur yapmalar, hatta dans etmeler.
Jung dans ediyor ve iyi olduğunu görüyor dans ettikçe bu konuda.
Hatta Fransızca konuşan bir kızla tanışıyor bir gece.
Çok fena aşık olmuş kıza.
Ertesi gün hemen koşarak alyans almaya gidiyor bir dükkana.
Ama parası yetmiyor, alyansları alamıyor.
Birkaç sene bu kız arkadaşıyla nişanlanmadan ilişkisi devam ediyor.
Daha sonra ayrılıyorlar. Ve bu üniversite döneminde yapmış olduğu okumalar, okuduğu kitaplar.
sayesinde ilgi alanları bayağı genişliyor ve özellikle psikolojik olaylara karşı hep ilgisi vardı zaten.
Burada had safhalara ulaşıyor.
Bunların rapor edildiği kayıtları okuyor.
Bunu çok seviyor okumayı. Ölümü öngören rüyalar var bu raporlarda.
Fırtına, depremi önceden hisseden hayvanlar, hayaletler bunlara çok çekiliyor.
Bu arada Jung'un kendi aile tarihi geçmişinde de psikolojik olarak hassas kişiler var.
Bir akrabaları var kuzeni kadın adı Helen Presswork, medium ve bir seans esnasında evdeki böyle sağlam masa parçalanıyor, çekmecedeki bıçak dörde ayrılıyor ve hatta trans sırasında kadın
Jung'un çizmiş olduğu mandalayı tarif ediyor hiç görmeden.
Jung da bu kuzenini Helen'i araştırma konusu olarak doktora tezinde çalışıyor.
Doktora tezinin adı sözde okült olguların psikolojisi ve patolojisi üzerine.
Bu konuda açıklaması şöyle, bilimde somut gerçekler ve bunların tarihsel geçmişleri, karşılaştırmalı dinde ise felsefenin de içine girdiği manevi problemler bana çok çekici geliyordu.
Bilimde anlam ve dinde de abrizm faktörünü gözden kaçırdım.
Bilim çok büyük ölçüde bir numaralı kişiliğin ihtiyaçlarını karşılarken insan ya da tarih çalışmaları...
İki numaralı kişiliğime faydalı öğretiler sağladı.
Bu iki kutup arasında kaldığım için uzun bir süre hiçbir şey üzerinde karar kılamadım der Jung.
Ve artık profesyonel olarak bir alanda uzmanlaşma aşamasına geliyor.
Kendince söylediği doğa ve ruhun çarpışmasının gerçek olduğu yer olan psikiyatri de karar kılıyor.
Ve karar verdiği anda diyor ki kalbim aniden çarpmaya başladı.
Ayağa kalkmak ve derin bir nefes almak zorunda kaldım.
Çok heyecanlanmıştım.
Benim için tek olası amaç olan psikiyatri bir ışık parlamasıyla önümde netleşmişti.
İlgimi çeken iki akım yalnızca burada birlikte akabilir ve ortak bir nehirde yataklarını oluşturabilirlerdi.
Burada biyolojik ve ruhsal gerçekler için ortak olan her yerde aradığım ama hiçbir yerde bulamadığım bir ampirik alan vardı.
Sonunda doğa ve ruhun çarpışmasının gerçekleştiği yeri bulmuştum.
Tabi bu yaptığı seçim çevresinde bir hayal kırıklığına sebep oluyor.
Şaşkınlık yaratıyor. Kendini yabancı hissetmeye başlıyor tekrar ve eski yarası yeniden yeniden sızlamaya başlıyor.
Ama Jung artık kararını veriyor.
İyi ki de bu kararı vermiş.
Ve bir podcastın daha sonuna geldik.
Bugün Jung'un çocukluğunu, gençliğini, hatıralarını konuştuk.
Ürkünç detaylarıyla.
O zaman onun çok sevdiğim bir sözüyle sonlandırıyorum bu bölümü.
Görüşünüz. Ancak yüreğinizin içine baktığınızda berraklaşır.
Dışa bakan düş görür, içe bakan uyanır.
Kendi içine daha derinden bakmak isteyenleri terapine davet ediyorum.
Açıklamalara bıraktığım linkten siz de online terapi yolculuğu sürecine hemen başlayabilirsiniz.
Üstelik bize özel %20 indirimimiz var.
Kodumuz OSB20.
Bu cumartesi, pazartesi ve çarşamba tekrar görüşmek üzere.
Beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Instagram adresimde açıklamalarda olacak.
Merve biz de buradayız ve seni dinliyoruz demek isteyenler bana bu adresten ulaşabilir.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Çok konuştum. Hadi bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
