
Kod: 60OSB
Cambly Kids Hakkında detaylı bilgi almak ve %60 indirimden faydalanmak için linke tıklayın: https://cambly.biz/60OSBKIDS
Kod: 60OSBKIDS
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Cambly" hakkında reklam içerir*
Transkript
Anadili İngilizce olan deneyimli eğitmenlerle ister birebir ister grup derslerine katılabileceğiniz online bir eğitim uygulaması olan Cambly'e bugün başla en büyük yatırımı geleceğine yap.
60 OSB kodu ile tam %60 indirimle ilk ve son kez ayda sadece 199 TL'ye abone ol.
Ayrıca ilk dersin ücretsiz.
Bugün kendin için bir adım at.
Namaste. Herkese merhaba.
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Neden yayınımı namaste diyerek açtım?
Sizlere Hint dilinde Sanskritçe merhaba dedim.
Çünkü bugün dünya tarihinin en önemli ruhani liderlerinden, gerçeğin gezgin arayıcısı ve Budizmin kurucusu Siddhartha Gautama yani aydınlanmış olan kişi demektir.
Namı diğer Buda'yı anlatmaya karar verdiğim için yayını da böyle açtım.
Bu arada kendisiyle şöyle de bir anım vardır.
Vakti zamanında böyle rüyamda görmüştüm onu 4 sene önce.
İlk defa işte bu sabah 4-5 gibi kalkıyorum ya ben.
İlk o zaman başlamıştım bundan 4 sene önce.
Ve kendime bir kural koymuştum.
Demiştim ki 40 gün kalkacaksın.
Yani ne olursa olsun 40 gün kalkacaksın.
Neyse başardım ve 40.
gece rüyamda Hindistan'daydım.
Ve kendimi orada hani dev bir Buda heykeli vardır ya.
Onun ayaklarının dibinde yatarken gördüm.
Böyle çok garip bir rüyaydı.
Ve güneş doğuyordu rüyamda da.
Bunun anlamını bilmiyorum ama uyandığımda böyle çok huzurlu, çok mutlu uyandığımı hatırlıyorum.
Sanki böyle medita olmuş gibi gerçekten.
Hatta arkadaşlarım da baya dalga geçti sonra.
Aydınlandın mı, nirvanaya vardın mı falan diye beni tiye aldılar.
Şimdi bu rüyadan sonra yogaya başladığımı, meditasyona başladığımı falan düşünebilirsiniz.
Ama maalesef henüz başlamadım.
Belki bir gün başlarım. Bugün Buda'nın doğumundan ölümüne giden süreci konuşacağız.
Yani Siddhartha'nın nasıl Buda olduğunu konuşacağız aslında.
Şimdi başlamadan önce Buda doğduğu zaman nasıl bir dünya vardı?
Şöyle ki dünya zaten dini ve mitolojik değerleri falan artık sorgulamaya başlamıştı o dönem içerisinde.
Yunanistan'da Pisagor gibi filozoflar mantık çerçevesinde kozmozu inceliyor.
Çin'e bakıyoruz orada Lao Tzu var ve Confucius var.
Ne yapıyorlar? Ahlakı dini dogmalardan ayırıyorlar.
Peki Hindistan'da ne var?
Brahmanizm var. Bunda da kutsal veda metinlerini temel alan antik bir inanç Hindistan'ın alt kıtasına egemen olmuş durumda.
İşte burada da sahneye kim girecek?
Siddhartha yani Buda girecek.
Tıpkı Confucius ve Datsun'un yaptığı gibi bu öğretilere felsefi akıl yürütmeyle meydan okuyacak.
Mevcut inançlara baş kaldıranlar.
Ondan 100 yıl önce falan da Sokrates var.
Benzer işler. Sokrates podcast'im de var dinlemek isteyenler olursa.
Sokrates, Konfüçyus, Buda bu üçü kendi çağları açısından çok radikal düşüncelere sahipler.
O yüzden aradan 100 yıllar geçse bile hala onları konuşuyoruz.
Şimdi... M.Ö.
6. yüzyıla gidiyoruz.
Bu arada 5 de olabilir. Çünkü Buda'nın doğum tarihi henüz kesinleşmiş değil.
Ama uzmanlar yıl 560 diyor M.Ö.
En fazla bu var okuduklarımın arasında.
Hindistan, Nepal, Lumbini'deyiz.
Burası Budistlerin haç bölgesi.
Neden? Çünkü Buda 2500 yıl önce burada doğuyor.
Ve doğmadan önce annesine beyaz bir fil olarak rüyada görülmüş derler.
Hindistan'da fillerin önemini biliyorsunuz.
Dayanıklılık ve güç sembolü.
Aynı zamanda şans içinde kullanılır.
Genelde babasının kral olduğu zikredilir ama çok zengin bir klan lideri de olabilir.
O yüzden Siddhartha'ya prens derler zaten.
Bu arada Siddhartha diyorum aklınıza Herman Hesse'nin Siddhartha kitabı geldi kesin.
O da Buda'nın hayatını anlatan müthiş bir kitaptır.
Okumayan varsa tavsiye etmiş olayım.
Rivayete göre annesi Buda'yı doğururken hiç acı çekmemiş ama Buda doğduktan bir hafta sonra annesi maalesef çok ağır bir hastalığa yakalanıp ölüyor.
Babası da baldızıyla evleniyor anne öldükten sonra.
Bu da hakkında bildiklerimizin çoğu ölümünden yüz yıllar sonra yazıya geçirilmiş sözde anlatılar ve yaşamı adeta bir efsaneye dönüştürülmüş diyebiliriz.
Bu da çok zengin bir ailede doğuyor.
Böyle saray gibi bir evde yaşıyor.
Böyle yediği önünde yemediği arkasında o kadar hedonist bir hayat sürüyor ki babası sayesinde oralara geleceğim az sonra.
Ama onun uyanışı 29 yaşında başlıyor.
Şöyle başlıyor. Babasının sarayının yakınlarında bir orman var ve bu orman hakkında böyle güzel şeyler duymaya başlıyor.
Ve yaşadığı evde hizmetinde bir sürü insan var.
Ne isterse anında ayağına getiriliyor.
Çok şatafatlı, çok lüks dolu bir hayatı var.
Ama onun kafasında sürekli o sarayın yakınında bir orman var dedim ya orası var.
Acaba orada ne var? Sürekli bunu düşünüyor.
Nilüfer çiçekleri nasıl?
Bunları hayal ediyor. Bu arada doğduğu zaman Buda'nın bastığı yerlerde bebekken notuz çiçeği açıyormuş.
Tabii ki bu bir rivayet.
Ama bu sefer istediği şey bir hizmetlinin gidip kendisine Nilüfer çiçeği getirmesi değil.
Kendi gözleriyle görmek, kendi deneyimini yaşamak istiyor.
E Merve gitsin görsün ya ne duruyor demiş olabilirsiniz.
Hayır öyle bir dünya yok.
Çünkü babasının çok büyük endişeleri var.
Neden? Çünkü vakti zamanında bir kahin babasına diyor ki Oğlun ya kral olacak ya da evden ayrılıp çok büyük bir dini lider olacak diyor.
Oğlunun imparator olmasını isteyen babası onu dini bir lider olmaması için dünyevi zevklerle sürekli gözünü boyuyor.
Yani yeter ki dışarıyı merak etmesin.
Burada çok mutlu çok lüks bir hayat sürsün.
Bu konfora alışsın ve gerisini hiçbir zaman düşünmesin ve meyletmesin diyor.
İşte bu dayı dünyadan sakınan zengin babası.
Artık günün birinde ona engel olmayı başaramıyor.
Çünkü oğlu kentte bir gezintiye çıkmak istiyor.
Sokaklarda dolaşmak istiyor.
İşte baba bunu duyduktan sonra oğlunun karşılaşabileceği ne kadar kötü görüntü varsa, ne kadar felaket varsa hepsini temizlettiriyor.
Bütün sokaklara çiçekler döktürüyor.
Ki oğlu saraydaki hayatın aynısının dışarıda olduğunu zannetsin diye.
Halbuki durum öyle değil. Dilencileri, hastaları, engellileri, yaşlıları yani acı çeken kim varsa oğlunun karşısına çıkmasına engel oluyor.
Neden? Çünkü onun bu dünyadaki acılara şahit olmasını istemiyor ama işte planları tutmuyor.
Buda sokağa çıktığı zaman bir bakıyor her yer çiçeklerle donatılmış birbirinden güzel mutlu insanlar böyle sevgi dolu herkes.
Bütün dünya buna inansa konsepti var dışarıda hayat bayram olsa filmi var ya onun gibi onun tadında sahneler.
Derken gözüne tuhaf bir şey takılıyor böyle zar zor yürüyen işte her tarafı kırış kırış olmuş yaşlı bir adam.
Hayatında hiç görmediği bir şey Buda'nın bu.
Yaşlılık nedir bunu bile bilmiyor.
Babası yaşlılığı bile ondan saklamış inanabiliyor musunuz?
karşısında böyle bir şok oluyor.
Hemen arabacısına dönüp soruyor.
Bu tuhaf şey de ne diyor. Arabacı prensi onu rahatsız edecek şeylerden korumakla yükümlü ama yine de dayanamıyor.
Söylüyor. Bu diyor ihtiyarlık.
O yüzden bu hale gelmiş diyor.
Bu da tabii merak ediyor.
O ne diyor. İhtiyarlık ne demek diyor.
Benim de mi başıma gelecek diyor.
Evet diyor arabacı senin de başına gelecek.
Buda diyor ki hemen arabayı en yakın estetik cerrahın önüne çek.
Neyse Buda prens keyfi kaçıyor tabi baya.
Derken sonrasında hasta bir adamla karşılaşıyor.
Ve en sonunda da sokakta bir cesetle karşılaşıyor.
Ve adeta dehşete düşüyor.
Çünkü insanın gerçek varlığını görüyor.
İlk kez gerçekten insana ne kadar kırılgan olduğuna tanık oluyor.
Ve bu onu çok sarsıyor.
Bilmediği şeyler çünkü. Bu da en son sokakta kutsal bir adam görüyor böyle derviş gibi.
Ve ondan ilham alıyor.
Ve böylece adeta kaderi mühürlenmiş oluyor.
Bu gördükleri aslında ne?
Dört gerçek dediğimiz olay.
Yaşlılık, hastalık, ölüm ve acı.
İşte bir gece yarısı henüz 29 yaşındayken.
Bu da evi terk ediyor.
Yeni doğan çocuğuna ve karısına son bir kez bakıp çıkıp gidiyor evden.
Bu gece de Bhagavad Gita'da önemli bir simgedir.
Karanlık bir gecede tüm yaratıklar sessizlik içinde bekleyen kişiyi aydınlatmak için uyanır.
Ama bu yaratıklar için gündüz olan şey görmesini bilen bilgi kişi için.
Ve bu gördüklerinden sonra hayatının yanlış olduğunu düşünüyor Buda ve hayatıyla beraberinde getirdiği her şeyle bağını kesmeye karar veriyor.
Tüm zenginliği arkasında bırakıyor.
Yani adeta varoluşsal bir kriz yaşıyor.
M.Ö. 6. yüzyılda bile varoluşsal sancı çekenler var.
Bu da büyük bir yolculuğa çıkıyor.
Issız Himalayaların yamaçlarından ayrılıyor ve güneye doğru gidiyor.
Gezgin bir dilenci oluyor arkadaşlar.
Yani yaşamını insanların ona kendi istekleriyle verdikleriyle sürdürmeye başlıyor.
Şimdi dilenci dedim diye şaşırmayın.
Budacılıkta dünyadan böyle el ayak çekip tefekküre dalmak bu.
Maddi ihtiyaçlarınızı da başkaları karşılıyor.
O yüzden bizim dilencilerimizi de karıştırmayın.
E tabi bu da dilenci olduktan sonra insanlar çok şaşırıyorlar.
Çünkü bu kadar büyük bir serveti olan genç bir adamın böyle bir yoksulluğu seçmesi insanları tabi ki şaşırtıyor.
O dönemde tabi Brahmanlar dediğimiz Hint kas sisteminin en üst segmentinde yer alan din adamları var.
Rahip sınıfı. İşte bu adamların görevi vedaları, kadim ilahi öğretileri kutsal yerlerde söylemek.
Bugün de öyle hatta. Bir de tanrılara bereket ve düzenin devamlılığı için sunular yapıyor bu rahipler.
Eski yazıtları da ezbere biliyorlar.
Bizdeki hafızlar gibi düşünebilirsiniz.
Peki Buda onlar hakkında ne düşünüyor?
Buda'ya göre katı kast sistemi ve işte bu tanrılara yapılan sunular...
Bunlar kör inanç ve nesilden nesile aktarılmış bilgiler.
Bir gerçekçiliği yok. Dünyadaki varlığımızı bunlarla açıklayamayız diye düşünüyor ve yola devam ediyor.
Ganj'a doğru gidiyor.
Burası çok önemli biliyorsunuz Ganj Nehri.
Ve o dönemde bu bölgede çok büyük bir gelişim var.
Yeni yeni şehirler kuruluyor.
Sokaklar böyle altın, gümüş, inci taşıyan arabalarla dolu.
Büyük bir kentleşme görüyor orada.
Ve bu da şunu fark ediyor.
Şehirler fırsatlarla dolu.
Evet ama insanları...
Özünden, köklerinden uzaklaştırıyor bu şehirler.
İçine döndürmüyor bunu düşünüyor.
Ve o aralarda da aklına şu soru takılıyor.
Biz öldükten sonra ne oluyor?
Bize ne oluyor? Bunu düşünmeye başlıyor.
O dönemde de Samsara dediğimiz yenilenme dönüşüne inanıyor insanlar.
Renkarnasyon ölüm ardından yeniden doğum.
Yani böyle karmik hesaplaşmalar karma bunlar.
Benim de bir zamanlar kafayı takmış olduğum bir durumdu bu.
Yani kendi kendime diyordum ki ölünce ben cidden ölmek istiyorum diyordum.
Çünkü beni ölüm değil öldükten sonra o sonsuz yaşam muhabbeti var ya o korkutuyor.
Yani hayatın anlamı bence bir yerde nihayete eriyor olması bana göre öyle.
Yani bu sonsuz döngü fikri beni çok korkutuyor.
Doğ öl bir daha doğ bir daha öl bir de ne olarak geleceğin de belli değil dünyaya.
Parma hesabını ekle üstüne.
Ne ektiysen onu biçeceksin abi diyorlar sana.
Bu çok korkunç bir şey yani.
Neyse bu da Samsara'yı bayağı düşünüyor.
Bayağı kafayı takmış buna. Diyor ki ben bu döngüyü nasıl kırabilirim acaba?
Şimdi diyeceksiniz ki sen kalk öyle bir sarayı terk et.
Git dilencilik yap. Bir de kafayı bunlara yor.
İşin mi yok senin? Şimdi şöyle o devirden kalan şiirler var.
Birinde şöyle bir cümle geçiyor.
Ben bayağı gülmüştüm buna. Evde geçen hayat dar bir esirlik hayatıdır.
Evi terk etmekte hürriyet vardır.
YKS'yi kazanan öğrenci modu Buda.
Neyse işte Buda böyle 6-7 sene dolaşıyor ve o zaman diliminde birkaç rahiple tanışıyor.
Bunlardan Nirvana'ya ulaşmayı öğreneceğini umut ediyor.
Ve bu rahipler ona Nirvana'ya ulaşmak için genelde böyle bütün şark mutasavvıflarını tavsiye ettiği fenafil nefsi öneriyor.
Yani nefsi tüm arzularından arındırman gerek diyorlar.
Yani bütün acılarından kurtulmanın yolu duygusal hazlara boyun eğdirmek diyorlar.
Böyle düşünüyorlar. Ama bu da burada aradığını bulamıyor.
Aradığım bu değil diyor. Tekrar yola düşüyor ve bir ormanda inzivaya çekiliyor.
Tabiattan güç almayı umuyor burada ve burada kendisine eşlik eden 5 kişi var arkadaşlar.
Bu süreçte işte kendini mahvediyor.
O kadar aşırılıklara gidiyor ki.
Çünkü buradaki amacı gerçekten vücuduna boyun eğdirmek.
Neden? Çünkü onlara göre yaptığımız tüm insani aktiviteler ruhumuzda olumsuz bir toz zerresi bırakıyor ve bu tozdan arınmak için.
Kimi oruç tutuyor, kimi aylarca aç, susuz, hareketsiz kalıyor.
Amaç ne? Önceki davranışlarının, hayatlarının olumsuz sonuçlarından kurtulmaya çalışmak.
Yani kalıcı ruhun o samsara döngüsünden kurtulmasını sağlamak.
Renkarnasyondan kurtulmak.
İşte Buda 6 sene bunu uyguluyor, bunu yapıyor.
Kendinden arınmaya çalışıyor.
Günde bir pirinç tanesi yediği anlar oluyor.
Ve o kadar aç ki ve nefesini de tutuyor bu arada.
Omurgaları karnına yapışmış açlıktan ölmek üzere ve şunu fark ediyor.
Çektiği acı işte yememesi içmemesi bunların hepsi onun zihnini gölgeliyor.
Derken açlıktan o kadar bitap düşüyor ki böyle yığılıp kalma aşamasındayken köylü bir kız geliyor yanına ve ona bir kase pirinç yediriyor.
Ve bunu gören o beş eşlikçisi var ya Buda'nın.
Adeta şok oluyorlar onun pirinç yediğini görünce bir kase dolu dolu pirinç yediğini görünce bizimle değilsin artık diyorlar ve Buda'yı terk ediyorlar.
Buda da diyor ki ben diyor böyle mutluluğa falan ulaşamadım abi böyle bir pirinçle olacak iş değil bu.
Siz böyle devam edin ben diyor orta yolu bulmaya gidiyorum.
Peki bu beş yoldaşı neden bu kadar sinirlendi Buda'ya küsecek kadar?
Çünkü Buda'nın nura ereceğine inanıyorlardı.
Yani adam bir kase pirinci gömünce bunların hayalleri yıkıldı.
Çünkü amaçları nura ermiş kişinin müridi olabilmekti.
E sen senelerce aç susuz kal aydınlanacak lan adam ben de müridi olacağım falan diye bekle.
Sonra adamı bir kase pirinci gömerken göm.
Çok acı gerçekten. Neyse bu da kendinden soyutlanma olayını da böylelikle terk ediyor.
6 sene hop çöpe gidiyor.
Ama Samsara döngüsünü kırma planına devam tabii ki.
Bir de bu da bu süreçte şunu fark ediyor.
Bizim kesin olarak bilebileceğimiz tek şeyin dünyayı nasıl deneyimlediğimiz ve ne çeşit deneyimler yaşayacağımıza da zihnimizin karar veriyor olduğunu fark ediyor.
Ve meditasyonla kendi zihninin işleyişini sorgulamaya başlıyor.
Çok derin bir sorgulama bu.
Ve presokratik non filozofu Herakleitos zaten hemen hemen aynı zaman diliminde yaşamışlardır.
Onun ulaştığı bir sonuca varıyor.
Değişim kaçınılmaz abi.
Yani dış dünya sürekli değişiyor.
Biz sürekli değişiyoruz. Her şey akıyor.
Her şey değişiyor. Pantarayı dediğimiz olay.
Kalıcı öz ne o zaman?
Yani bunu düşünmeye başlıyor.
Neden? Çünkü kişinin kendini özünden bağımsız doğasını keşfetmesi gerekiyor.
Böyle düşünüyor. Özgürleşmenin yolu da kalıcı özden.
Yani benden kurtulabilmek.
Ben işte acının esas sebebi ben ve kendini tanırsan şayet dünya senin olur kafasına giriyor yüzlerce yıl önce bu da.
Yani bilişsel psikolojiyi sen mi kurdun yoksa kral diye sim geldi.
Neyse bu da artık 35 yaşında bir ormana gidiyor.
Bir gece bilgi ağacı denilen Bodhi ağacı kutsal Hint incir ağacıdır bu.
İşte bu ağacın altında oturuyor ve şuurunu kendi şahsiyetinden tecrit etmeye çalışıyor.
Nasıl? Derin bir meditasyona girerek ve çok sayıda eski yaşantısını deneyimlemeyi başarıyor.
Ve Nirvana'ya ulaşıyor işte bu ağacın altında.
Aslında o ana kadar Siddhartha'ydı ama artık o günden sonra bu da oluyor.
Yani uyanmış kişi oluyor.
Hırs, arzu, cehalet bunların hepsinden arınıyor.
Nefretten arınıyor ve ruhsal bir ışıkla doluyor içi.
Adeta yeniden doğuyor ve bu yeniden doğuş onun son doğumu oluyor.
Çünkü zaten Nirvana...
manevi bir kurtuluşa ermektir.
Karmik borcunun falan kalmamasıdır.
Tekrar doğma ihtiyacının olmamasıdır.
Çünkü zaten ruhum böyle yeterince kamil olmuş oluyor, olgunlaşmış oluyor.
E zaten bu da ızdıraplarımızın nedenini neye bağlıyor?
Dünyevi endişelerimize değil mi?
Bencilliğimize, ben odaklı, öz odaklı oluşumuza bağlıyor.
Peki bu da Nirvana'ya ulaşma aşamasında neler yaşadı?
Bunu şöyle açıklamış. Ruhum her çeşit hırslara, dünyevi işlere, Hata ve cehalete bağlanmaktan kurtuldu.
Yeniden doğma zarureti artık son buldu.
Benim için yeniden varoluş diye bir şey yok.
Benim istediğim tek şey bu.
Tekrar var olmak istemiyorum.
İşte Nirvana arkadaşlar.
Yani metafizik şeyler olmadan tam bir özgürlüğe ulaşmak gibi.
İnsanın sadece kendi kendine, kendi içerisine deneyimleyebileceği bir şey.
Ve aslında Buda'nın amacı şu.
Yani Buda bir prensti. Belki bir gün kral olacaktı bilmiyoruz.
Ama o bu dünyanın krallığını istemedi.
Gökyüzünde bir kralla Nirvana'ya ulaşmak istedi.
İşte o ağacın altında dört büyük gerçeği, mükemmellik yolunu ve bu yolun sekiz aşamasını orta yolu ve nirvana gerçeğine ulaştı.
Yani insanın içindeki ölümsüzlüğü keşfetti.
Bunların hepsine ayrı bir podcast yapacağım merak etmeyin.
Şimdi zihinsel yeteneklerini kullanarak insan olmanın tam olarak ne demek olduğunu keşfetmiştir bu da.
Tam potansiyelini nasıl kullanabileceğini keşfetmiştir.
Bizler de tam potansiyelimize ulaşmayı keşfedebilir miyiz bilmiyorum ama kendimizin daha iyi bir versiyonuna sahip olmamız bence mümkün.
Cambly Kids ile 4-15 yaş aralığındaki çocuklar tamamı ana dili İngilizce olan en kaliteli eğitmenlerle birlikte İngilizceyi kalıcı olarak öğreniyorlar.
Şu anda Cambly Kids'de yılın en büyük indirimi var.
60 OSB Kids kolu ile %60 indirimden faydalanın.
Çocuğunuza özgüvenli İngilizce konuşma becerisi hediye edin.
Bu da aydınlandığı ağacın altında tam 28 gün oruç tutmuştur.
7 çarpı 4 defa sayılar önemli sayıların gizemi diye bir bölümüm var dinlemek isteyenler için.
İşte bu ilk 7 günde 7 dikkatinizi çekelim yine 7.
Bu da derin düşüncelere dalıyor.
Ve yedinci günü takip eden gecede varlığın ızdırabının köklerini arıyor.
Ve zihninde bunun sebebinin cehaletten kaynaklandığını anlıyor.
İşte doğum, ihtiyarlık, ölüm, elem, sıkıntı, ızdırap, ümitsizlik bunlar yani bunların sebep olduğunu öğreniyor.
Sonra o bilgi ağacını terk ediyor, yola devam ediyor.
Ha bu arada hani önceden kendisiyle uzun zaman vakit geçiren beş kişi vardı.
Yani pirinç yedi diye Buda'yı terk etmişlerdi.
Onlar Buda'nın Nirvana'ya erdiğini duyunca Nirvana'ya ermek...
Nur Nirvana'ya ulaştığını duyunca geri dönüyorlar.
Hatta ilk vaazını da onlara vermiştir.
Ne demiştir bu da bu vaazda?
Şunu söyler. Ruhani bir ömür yaşamak isteyenler için iki yol vardır.
Biri zevk hayatıdır.
Her çeşit hazlara vurgun olunan hayattır.
Bu hayat sefil, boş ve şerefsiz bir hayattır.
Diğeri de riyazet yoludur.
Yani perhiz yolu.
Dünyadan el etek çekme yoludur.
İşte bu ikisi de çok hazin ve çok boştur.
Mükemmel bu iki yoldan da uzaktır.
Nedir o yol kısaca? 8 dallı mukaddes yoldur.
Yani 8 aşamalı yoldur.
Bunu başka bir podcastta açmayı düşünüyorum ama kısaca değineceğim tabii ki.
Şimdi 8 dallı mukaddes yol ne arkadaşlar?
8 aşamalı yol şu.
Birincisi doğru farkındalık.
İkincisi doğru davranış.
3 doğru amaç.
4 doğru yaşam biçimi.
5 doğru çaba.
6 doğru yoğunlaşma.
7 doğru sözlülük.
Ve 8 doğru anlayış.
Yani bunlar o kadar güzel ki.
Bence şu gün bile geçerli bu darma çarkının 8 aşamalı sembolü kutsal yolu.
Neyse devam ediyorum Buda'nın vaazlarına.
Şöyle diyor doğum, ızdırap, ihtiyarlık, hastalık, ölüm, sevdiklerimizle bir araya gelmek, daha sonra onlardan ayrılmak, arzularımıza ulaşamamak.
İşte bunların hepsi ızdıraptır.
Varlık susuzluğudur ki insanı doğumdan doğuma sevk eder.
Zevk insanı hırs ve açgözlülüklerden ayırmaz.
Arzuyu tamamen mahvederek bu susuzluğu söndürmeli ve arzudan kurtulmalıyız diyor.
İşte bu da beş müridine bunları söylemiştir.
Hatta onlara ölürken demiştir ki ey müridiler ben her türlü beşeri ve ilahi bağlardan kurtuldum.
Siz de kurtulun. Yollara düşün çoğunluğun selameti için bu mezhebi bütün ruh ve metinlere uygun olarak vaaz edin demiştir.
İşte kendisi de bu öğretisini yaymıştır.
Ölene kadar 80 yaşında öldüğü söylenir.
Bir de ölmeden önce bizzat kendi kendinizin meşalesi olun demiş.
Kendinizden başka yardım aramayın demiş.
Ve öleceğini anladığı vakit gitmiş saf tertemiz bir nehirde yıkanmış.
Zaten öldükten sonra cesetini yattılar büyük bir törenle yakıldığı söyleniyor.
Şimdi şu orta yol meselesine değinmek istiyorum.
Bu da kendini böyle dünyevi zevklere bırakmakla çile çekme arasında böyle orta bir yol olması gerektiğine inandırmış bu sonuca varmış.
İşte ona göre bu orta yolda bizi gerçek mutluluğa aydınlanmaya götürecek olan yoldur.
Bir de şunu fark ediyor. Acı çekmek evrensel.
Bu bizim varoluşumuzun bir parçası.
Bundan kaçışımız yok. Bize esas acı veren şeyin ne olduğunu bulmamız gerekiyor.
O bulmuş. Diyor ki arzu ve beklentileriniz size acı veren şeyler.
Arzu ve beklentiniz.
Neden? Çünkü onları karşılayamadığımız zaman acı çekiyoruz.
Ve bağlılık adını verdiği arzular sadece duysal arzularımızı ve dünya virüslerimizi kapsamıyor.
Bu arzularımızı doyurmak evet bize kısa süreli mutluluk veriyor ama uzun süreli bir gönül ferahlığı sağlıyor mu?
Hayır. Hatta der ki huzur içten gelir.
Onu dışarıda aramayın der bu da.
Çok güzel bir söz bu. Her şeye sahip olduğunuz bir an vardır ama...
Belki o anda çok kendinizi mutsuz hissediyorsunuzdur.
İşte orada durup şunu düşünmeniz gerekiyor Buda'ya göre.
İçinizde o dolmak bilmeyen yani garip bir boşluk var ya.
İşte o boşluğun kaynağı ne?
Buda'nın bu yola baş koymasının sebebi işte o içinde doymak bilmeyen bir boşluk olması.
Bir anlam arayışı, bir çözüm arayışı.
İşte bunu aydınlandıktan sonra dört yüce gerçek olarak ele alıyor Buda.
İlk gerçek şu.
Acıdan kaçış yok. Yani acı hastalanma ve yaşlanma aracılığıyla doğumdan ölüme kadar varoluşumuzun bir gerçeği, doğal bir parçası.
Buna acı çekme hakikati diyoruz.
Duka. İkinci gerçek şu.
Acının nedeni arzularımız.
Duysal hazları özlemek ve dünya nimetlerine bunlara bağlanmamız.
İşte buna acının kaynağı hakikati diyoruz.
Samudaya. Üçüncü gerçek şu.
Acı... İnsanın özlem ve bağlılıklarından kendisini kurtarmasıyla sona erdirilebilir sadece.
Buna acının sona ermesi hakikati diyoruz.
Ve dördüncü olarak da sekiz aşamalı yol.
Arzuyu bertaraf etmenin ve egonun üstesinden gelmenin çaresi.
Buna da acının sona ermesine giden yol hakikati magga diyoruz.
Sekiz hakikatten az önce bahsetmiştim zaten.
İşte Buda'nın müritleri bu sayede bilgileşiyorlar ve meditasyonla sonunda Nirvana'ya ulaşmayı başarıyorlar.
Zihinlerini disipline etmeyi başarıyorlar.
Bir de Buda'nın başlangıçta bir amacı vardı hatırlıyor musunuz?
O Samsara döngüsünü kırmak reenkarnasyonu.
Ölümle yeniden doğum arasında mahkum kalanlar için de Buda'nın bir mesajı var arkadaşlar.
Karma, karma kavramını yeniden formalize etmiştir Buda.
Bu karma olayı zaten çok önemli.
Kısaca şöyle değinecek olursam.
Fiziksel ya da zihinsel hiç fark etmez.
Her türlü eyleminizin bedelidir, sonucudur.
Düşündüğünüz her şeyin ya da yaptığımız eylemlerin sonuçlarını ya bu hayatınızda ya da sonraki hayatınızda mutlaka bedelini bir şekilde ödersiniz.
Mutlaka hayatlarınızı etkiler der karma.
Böyle bir kural. Ve sonraki yaşantı olayı zaten reinkarnasyon, yeniden doğuş.
Samsara dedik ya. Sonsuz ölüm ve yeniden doğum zinciri Samsara.
Hatta belgeseli de var aklıma gelmişken.
Adı da Samsara zaten.
Görsel bir şölen arkadaşlar hem de doğum, ölüm, yaşam, renkarnasyon bunları o kadar güzel anlatıyor ki ama sözle değil sadece görsel var hiçbir söz yok.
Hem de kapitalizmi, karmaksıma, yabancılaşma meselesini, tüketim toplumunu o kadar güzel anlatır ki bu belgesel izlemenizi tavsiye ederim.
Gerçekten gaza geldim şu an gidip tekrar izleyesim geldi.
Neyse bu da bu karma samsara kavramını yeniden formalize ediyor.
Neden? Çünkü karmanın yani yeniden doğuşun seviyesini iyileştirebileceğine inanıyor.
Fakat Hindistan'da ne var?
Kas sistemi böyle bir muhabbet var biliyorsunuz.
Aşağı sınıfa yani aşağı kasta mensup olanların kendini karma ritüelleriyle falan iyileştirmesi oldukça zor.
İşte bu da burada devreye giriyor ve diyor ki kardeşim sen iyi niyetliysen, sen iyi düşünceliysen, temiz kalpliysen gerçekten o zaman kaderini değiştirebilirsin.
Sadece bu hayatta değil, sonraki yaşantılarında da.
İşte Budizm'in temelinde olan şey bu.
İyilik yapmak, insanlara iyi davranmak, temiz kalp.
İşte bu da kaderini değiştirme gücünü ne yapıyor arkadaşlar?
Rahiplerin elinden alıyor, Budizm'i uygulayan kişilere teslim ediyor.
Üst sınıf olan nahipler kaderini iyileştirebiliyor ama aşağı sınıfta böyle bir şey yok.
Artık bu mümkün değil. Buda diyor ki hayır sen aşağı sınıfsın hiç fark etmez.
Kalbin temiz mi gel kardeşim.
Yani Buda diyor ki senin sınıfının, kastının, cinsiyetinin bunların hiçbir önemi yok.
Gel diyor ne olursan ol gel.
Herkes kendini özgürleştirebilir, iyileştirebilir.
Kimse Samsara'ya mahkum değil diyor.
Yani herkesin reinkarnasyonla iyileşme şansı var.
İşte Buda bunları savunuyor ve o dönem için çok radikal bu yaptıkları.
Gerçekten ahlak devrimi yapmış Buda kendi zamanında.
Herkes kendi bacağından asılıyor.
Herkes kendi ahlakının bedelini ödüyor.
Tanrıyı suçlama gibi bir durum söz konusu değil.
Her şeyin sorumluluğu sende.
Yani diyor ki siz kurban değilsiniz.
Her şey sizde bitiyor.
Kendi kendinizin ışığı olun bu yüzden.
Kendinizden başka bir sığınak aramayın.
Sizler... Kendi kaderinizin efendilerisiniz.
İşte bu kişisel özgürleşmeye giden çok büyük bir adım.
Bu da sayesinde gerçekleşiyor.
Bir de şöyle bir durum var. Diyelim ki önceden işte atıyorum ticaretle uğraşan birisiniz ve işiniz gereği aşağı kastaki insanlarla görüşmek zorundasınız.
İşte o zaman siz kirlenmiş kabul ediliyorsunuz.
Bunu zaten 10 kitap 10 biyografi podcastimde Gandhi'yi anlatırken baya uzun uzun anlatmıştım.
Gandhi'nin küçükken o evdeki hizmetli çocukla olan diyaloglarını hatırlayın.
Bence çok da değişmedi Hindistan ya şu an bakıyorum da hatta aklıma gelmişken size bir kitap öneriyim.
Küçük Şeylerin Tanrısı Arunjati Roy'un kitabı 1960'ların sonunda bile Hindistan'da nasıl bir kas sistemi olduğunu okuyun görün kendi gözlerinizle.
Ne diyordum ticaretle uğraşanlar?
Onlar böyle aşağı sınıftan biriyle işleri gereği bile olsa temas ettiği zaman kirlendiğini düşünüyorlardı.
Bu dizim bu tüccarlara da yaramıştır arkadaşlar sıradan insanlara da yaramıştır.
Bir de Buda'nın sangalar dediğimiz gezgin müritleri oluyor daha sonra.
Hatta bir kral 120 bin Brahman'la Buda'yı ziyarete geliyor bir gün ve onun vaazını dinledikten sonra o kadar etkileniyor ki komple onun müridi oluyorlar.
120 bin Brahman ve kral.
İnanılmaz etkileyici bir adammış çağında ama tıpkı Sokrates gibiymiş.
Yani Sokrates podcastında anlatmıştım ya o da insanlara böyle bilirkiş gibi üstten bakmıyor diye.
Böyle sorularının cevabını sana bulduruyor Sokrates.
Buda'da da öyle didaktik bir kişilik söz konusu değil.
Yani her ikisi de her şeyi bilen bir tavırda değil.
Üstten üstten bakmıyorlar insanlara.
Sen de ne deyip sana yol gösteriyorlar.
Şimdi diyeceksiniz ki Merve madem bu didaktik değil de bu keşişlerin neden her gün uyması gereken 227 kural var.
Evet. Öyle ama Budizm'in ilk zamanlarında öyle pek kural kaide yok.
Zamanla böyle keşiş sayısı arttıkça o uyumu ahenki korumak için bir takım kurallar tabii ki getiriliyor.
Hala da bu disiplinle yaşamaya devam ediyorlar.
Şimdi ben Buda'yı bu kadar övdüm okey ama hiç hoşlanmadığım tarafları da var.
Kadınlara olan yaklaşımı.
Hindistan'da zaten kadınlar oldukça aşağı bir sınıf olarak görülüyor.
Kocası ölen dulların vakti zamanında yakıldığını biliyoruz.
7-8 yaşındaki kızların evlilik için ideal yaşta olduğunu düşünen bir ülke burası Hindistan.
Budizm'de de kadınlara tutun oldukça sert.
Yani kadınların yılanla eş tutulduğunu, onların nankör ve hain olduğunu ifade eden kutsal metinler var.
Buda'da kadın aramıza girdikten sonra Budizm'in uzun yaşayabileceğini zannetmiyorum demiştir.
Bu da sonradan yumuşuyor kadınlara karşı hatta onlara ayrı bir tarikat da kurmuştur.
Bunun sebebi de baş müridi Ananda ve süt annesi hatta teyzesinden dolayı onlar çok bastırıyorlar, çok kararlı duruyorlar.
Saçlarını böyle keşişler gibi kestiriyorlar, kazıtıyorlar.
Safran rengi elbiseler giyiyorlar.
Bayağı bir mücadele ettikten sonra bu da artık sonunda dayanamıyor.
500 seçkin kadına keşişelik hakkı veriyor.
Yani bu hakkı veriyor vermesine ama bir sürü de kural koymuş.
Mesela kurallardan biri şöyledir.
Hiçbir keşişe asla bir keşişi uyaramaz.
Sadece keşişler keşişelere uyarabilir.
Veya işte bir keşişe tarikata girişinin üzerinden isterse yüzyıllar geçmiş olsun.
Yine de saygıda asla kusur etmeyecektir bir keşişe karşı.
Bir keşiş gördüğü zaman onu saygıyla selamlayacak.
Önünde ayağa kalkacak.
Ellerini bağlayacak ve onu...
Onurlandırmak zorundadır.
Keşişeler keşişlerin karşısında konuşamazlar.
Sadece keşişler keşişlerin karşısında konuşabilir gibi gibi gibi.
Gerçi Confucius da böyle kadınlara karşı.
Homeros da böyle. Aziz Thomas da böyle.
Yani kadınları böyle bir aşağı görme durumları var çoğunda nedense.
Neyse bütün bunlara rağmen Manastır'a giren ve Nirvana'ya ulaşan kadınlar var mı Merve?
Tabii ki var. Yine de her şeye rağmen şunu söyleyebiliriz.
Budizm'de kadının konumu...
Budizm öncesindeki Hindistan'a göre daha saygın ve daha onurlu.
En azından bunu söyleyebilirim.
Yani Buda'nın neden kadınları istemediğine de bir tık değinmek istiyorum.
Şöyle çünkü keşiş olmak isteyen kişinin ilk yapacağı şey evini, ailesini, çoluğunu, çocuğunu hepsini terk etmek zorunda.
Bu durumda ne olacak? Aile birliği dağılacak.
Bunun endişesini taşıyor.
Sanki adam evi terk edince dağılmıyor değil mi?
Bir de şu var tarikata katılacak kadınların hepsi üst sınıf.
Seçkin kadınlar, zengin kadınlar.
Bunların neden dilenci olmak istediğini anlayamıyor.
Sanki kendisi bunu yapmamış gibi.
Yani neden bu kadar zorlu bir hayatı seçmek istediklerini anlamlandıramıyor.
Bir de sürekli geziyorlar dağ bayır.
Kadınların başına bir şey gelmesinden korkuyor.
Hırsızlık, eşkıyalık, ırzına geçilme gibi bunlardan korkuyor.
Bekaret, iffet çok önemli o dönem.
Hala da Hindistan için bu geçerli.
Kadının yeri evidir anlayışı var.
Evdeki sorumluluklarını ihmal eder diye düşünüyor.
İşte bunun gibi sebepler var ama burada da Buda'yı komple suçluyoruz diye bir şey yok.
Çünkü toplum zaten böyle.
Sadece Buda'ya mahsus bir şey değil.
Tabi bunlar Budist meslepler arasında bile değişkenlik gösteriyor kadınlara bakış açısı.
Bu konuda ben Zen Budizm'li kadınlar için en iyisi olduğunu düşünüyorum.
Kadın erkek eşitliğine daha yakın bir yerde durduğu için.
Şimdi Buda'nın özelliklerinden biri de şu arkadaşlar ders anlatmaz.
Yani müritlerinden soru sormalarını ister.
Sonra bu soruları böyle kısa kısa cümlelerle, bilmecelerle, kıssalarla falan cevaplar.
Neden böyle yapıyor? Çünkü Sokrates gibi bize öğretilmiş olanı sorgulatmaya çalışıyor.
Zihnimizi eski alışkanlıklarından, o eski düşünce kalıplarından uzaklaştırmamızı istediği için bunu yapıyor.
Peki Buda'nın öğretileri neden bu kadar çığraştı?
Çünkü evrensel bir cazibesi var.
Hala bu cazibesi. koruyor.
Bir de daha önceden bir prens de nasıl bir prens her şeyden elini ayağını çekip böylesi mütevazi ve zor bir yola girdi diye düşünüyor insanlar.
Bir de ayrıcalıklı bir sınıfa hitap etmemesi.
En önemlisi bu. Herkese hitap etmesi, kapsayıcı olması.
Bundan dolayı bu dizim bu kadar yayılıyor ve evrensel bir hale geliyor.
Buda 80'li yaşlarına geldiği zaman yardımcısı anan da ona diyor ki sen öldükten sonra biz ne yapacağız?
Bu arada galiba besin zehirlenmesinden öldü Buda.
O da diyor ki ben öldükten sonra da lütfen aydınlanmayı aramaya devam edin.
Ve bu da öldükten sonra ardında yazılı hiçbir şey bırakmıyor.
Kim gibi? Sokrates gibi değil mi?
O da arkasında hiçbir şey bırakmamıştı.
Ve yerine geçecek birini de tayin etmemiştir.
Neden? Çünkü diyor ki eğer ben böyle bir şey yaparsam birinizi birinizden üstün tutmuş olurum.
Ve bu benim bilgeliğime yakışmaz diye düşünüyor.
Buda öldükten sonra müritlerin kafası çok karışıyor.
Çünkü artık hatalarını düzeltecek bir Buda yok.
Sonra 500 kişi toplanıyorlar.
Bir davranış ve inanç kuralları oluşturuyorlar.
İşte Budizm doktrini böyle oluşuyor arkadaşlar.
Ama çok sonraları çok çok sonraları yazıya geçiriliyor.
Homeros destanı gibi ya da işte Ramayana destanı gibi çok uzun bir süre sözlü olarak kalıyor.
Neden peki? Belki de şundan dolayı olabilir.
Bunun ayrıcalıklı bir azınlığın elinde kalmasını istemiş olabilirler.
Sadece bizim sözlü aktarımımıza bağlı kalsın diye düşünmüş olabilirler.
Yazıya döktükleri zaman yozlaşabileceğini düşünmüş olabilirler.
Tüccarların ele geçtiği zaman kontrolümüzden çıkabilir diye düşünmüş de olabilirler.
Ama sonuç olarak bu da öldükten yüzlerce yıl sonra yazılmıştır.
Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler ve öğretileri.
Ve öğretileri ilk kez M.Ö.
1. yüzyılda yazıya dökülmüştür.
Çok uzun bir zaman bakar mısınız?
Zaten sonra Konfüçyusçuluk ve Taluculukla yarışıyor.
Yani Çin ve Güneydoğu Asya'ya kadar yayılıyor.
Hatta M.Ö. 3.
yüzyılda öğretileri Yunanistan'a kadar gelmiş Buda'nın.
Ama Batı felsefesine pek etki etmiş mi?
Hayır. Yine de çok büyük benzerlikler var mı?
Evet. Nerede? Mutluluğa ulaşmakta.
İşte o akıl yürütmeleri benzer diyebiliriz.
Bu arada Budizm'in dünyaya yayılmasını sağlayan kişi bir despottur arkadaşlar.
Çok ironik bir durum.
Yani bu kadar sevgi ve merhamet üzerine, iyilik teması üzerine kurulmuş bir öğretinin bir despot tarafından yayılması.
Kim o despot? Büyük Ashoka.
Yani Budizm'i yayan M.Ö.
3. yüzyılda egemen olmuş Büyük Hint İmparatoru.
Muhteşem Ashoka'da deniliyor.
Adamın 30 milyonluk bir nüfusu var olduğu söyleniyor arkadaşlar.
Gençliğinde Caligula'yı aratmamıştır.
O kadar zalimdir ki zalimlikleriyle meşhurdur.
Bir de adamın böyle özel işkence odaları falan var.
Babası öldükten sonra 99 kardeşini öldürtmüş.
Ayrıca 500 vezirini de ortadan kaldırtmış.
Ama bu kesin mi derseniz bir kesinliği yok.
Budist kaynaklarda geçiyor orada okudum.
Belki de Budizm öncesinde daha zıt gösterebilmek için bile olabilir.
Ama sadist mi? Evet çok kan dökmüş bir tiranlı bunlar kesin.
Asoka yaptıklarının bir anda farkı...
varıyor. O kadar sadist olduğunun.
Asoka diye de bir biyografi filmi var izlemek isteyenler için.
Neyse işte yaptıklarının kötülüğünü fark edince bir anda değişmeye karar veriyor ve yeni inançlarını taşlara kazıtıyor.
Dev dev sütunlar yaptırıyor.
Buraya kazıtıyor. Ve öyle bir dönüyor ki zalimliğinden.
Bırakın insanı öldürmeyin.
Vejetaryen olmuştur bu adam.
Ve ülkenin dört bir yanına Budist tapınakları yaptırıyor.
Bir anda melaike kesiliyor.
Ve Budizm'in etkisiyle şiddet karşıtı çok...
ahlaklı bir yaşam sürdüren bir bireye dönüşüyor.
Köleleri serbest bırakıyor, idam cezasını kaldırıyor, hayvan kurban etmeyi yasaklıyor, her yere böyle ücretsiz hastaneler kurduruyor, papağanları, maymunları, kirpileri bunları koruma altına alıyor, insan hakları
beyannamesi tadında Asoka fermanı bile çıkarttırıyor ve ölmeden önce bütün malının mülkünü bağışlıyor.
Bu da böyle bir hikayeydi arkadaşlar.
Bir podcast'ın daha sonuna geldik.
Sizleri Buda'nın en sevdiğim sözüyle uğurlamak isterim.
Zihin her şeydir.
Ne düşünürseniz o olursunuz.
Aşağı bırakmış olduğum linkten Cambly'nin muhteşem indirim detaylarına bakmayı da unutmayın.
Seni Instagram'da takip etmek isteriz Merve diyenler için de adresimi aşağıya bırakıyorum.
Instagram'da da baya güzel bir topluluğumuz var.
Oradan da böyle Ortamlarda Satılacak Bilgi'ler veriyorum ara ara.
Böyle deyince de güzel bir topluluk falan aklıma şey geldi.
Ne yapalım abi öyle bir topluluk işte içeride oturuyoruz.
4-5 kişiyiz ama grubun içinde farklı insanlar var diyen çocuk var ya o geldi aklıma.
E sizi madem onunla uğurlayayım.
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay. Geçen gün oturuyor musun?
Ne yaptın sen? Ya ne yapalım abi böyle bir topluluk işte içeride oturuyoruz.
4-5 kişiyiz ama. Grubun içinde farklı insanlar var.
Yukarıdan bir ses yükseldi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
