
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
MediaMarkt'ın sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi başlıyor.
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün seçimlerimizi konuşalım istedim.
Çünkü bizi biz yapan şey bir yerde seçimlerimiz.
Ve zor seçimler aslında her birimizin sahip olduğu o gizli gücü açığa çıkarıyor değil mi?
Ve bir seçimi zor yapan şey alternatiflerinin ne olduğu arkadaşlar.
Bunu bir düşünün derim.
Şimdi size çok sevdiğim bir hikayeyi anlatmak istiyorum seçim yapma konusunda.
Naçi ve Tinaçi'nin hikayesi.
zamanlarda doğuştan öksüz kalmış olan iki erkek çocuk varmış ve bu ikiz erkek çocuğu anneleri tarafından sarayın merdivenlerine terk edilmiş.
Öksüzlerden birinin adı Naçi diğerinin adı Tinaçi.
İkisi de her yönden Neredeyse tıp atıp birbirine benziyor bu çocukların.
Çok da güzel çocuklar.
Çocukları olmayan kral ve kraliçe bu ikizleri görür görmez hemen kanı kaynıyor ve hemen onları yanlarına saraylarına alıyorlar.
Onları kendi çocukları gibi yetiştirmeye karar veriyorlar.
Bu arada çocukları sarayın kapısının önüne bırakan anneleri her ikisinin de kundanın içine 12 şerlik birer deste iskambil kağıdı bırakmış.
Kapalı kutuda bir iskambil destesi.
Neyse aradan seneler seneler geçmiş.
Kral ve kraliçe bu ikizleri gerçekten kendi çocuğu gibi sevip büyütmüşler.
Çocuklar genç delikanlı olmuşlar ve 20 yaşına geldikleri zaman kral ve kraliçe onlara demiş ki artık biz yaşlandık.
Bu tahtı ikinizden birine devretmek istiyoruz.
Ama karar veremiyoruz çünkü ikiniz de her yönünüzde tıp atıp aynı.
İşte o yüzden sizi 2-3 seneliğine bu saraydan uzaklaştıracağız diyorlar.
Ve bu süre zarfında sizinle kesinlikle görüşmeyeceğiz.
Çünkü nalet olsun sizi nereden aldık.
Bu devirde çocuk bakmak kolay mı?
Özel okul fiyatları almış yürümüş.
Gidin kendi başınızın çaresine bakın demişler.
Neyse geyik yapmayayım.
Diyorlar ki yani bu sarayın dışında neler yaptığınızı neler başarabileceğinizi görmek istiyoruz diyorlar.
O yüzden gönderiyorlar. Ve bir anda akıllarına işte gerçek annelerinin onlara bırakmış olduğu İskambil desteleri geliyor.
Onları da yanlarına verip bu ikizleri saraydan hop yolluyorlar.
Neyse işte bir süre sonra Naçi...
Annesinin ona bırakmış olduğu İskambil destesini merak edip açıyor.
Ve bu kartlarda her ne yazıyorsa onları tek tek uyguluyor.
Tinaçi ise o İskambil destesini asla açmıyor hatta unutup gidiyor.
Zevkü sefaya dalıyor diyebilirim.
Aradan 2-3 sene geçiyor ve iki kardeş tekrar saraya geri dönüyorlar.
Kral babalarına soruyorlar tahtı kime bırakacaksın baba diye.
Kral da diyor ki oğullarım her ikinizi de çok seviyorum.
İkiniz de benim kıymetlimsiniz ama...
Tahtımı naçiye bırakmaya karar verdim diyor.
Çünkü gördüğüm kadarıyla...
Bu ülkeyi o idare edebilir diyor.
Tinaçi tabi bundan sonra kardeşine baya bir öfke duyuyor, kıskanıyor.
Neden diyor, neden beni seçmediniz, onu seçtiniz, onun benden farklı yaptığı ne var diye sorguluyor.
Tinaçi de kraliyet balosunda Tinaçi'nin sorusuna şöyle cevap veriyor.
Gerçek annemiz yıllar önce bizi kendisine göre iyi sebeplerle bu sarayın merdivenlerine bırakmıştı ve beni içine koymuş olduğu sepete Bir de armağan bıraktı.
Armağan küçük bir beze sarılıydı ve o bezin üzerinde şu sözler yazılıydı.
Bu sevgimden başka size verebileceğim tek armağan.
Bunu al ve zamanı gelince senin için dilediğim yaşamı yaratmakta kullan oğlum.
Annemizin kendi el yazısıyla yazdığı Bir destek kart bu beze sarılıydı.
Her kartın üzerinde bir mücadele konusu yazılıydı.
Bu kartların öteki yüzünde ise seçenekler vardı.
İşte bugün bu kartların bana sundukları seçeneklerden dolayı buradayım.
Sonra Natchi annesinin yıllar önce kartlara yazdıklarını okuyor kardeşine.
İlk kartta şu sözler yazılı arkadaşlar.
Gücünü belirle diyor ilk kartta.
Ve bu kartın diğer tarafında ben güçlüyüm.
ve ben güçlü değilim yazıyor.
İkinci kartta ise dürüstlüğünü belirle yazıyor.
Öteki tarafında ben dürüstüm, ben dürüst değilim yazıyor.
Üçüncü kartta kendine güvenini belirle yazıyor.
Arkasındaysa kendime güvenirim, kendime güvenmem yazıyor.
Dördüncü kartta hedefini ve yönünü belirle yazıyor.
Diğer yüzünde ise hedefimi ve yönümü seçtim ve ne olduğumu biliyorum yazıyor.
Diğer tarafında hedefimi seçmedim yazıyor.
Beşinci kartta başkalarını oldukları gibi kabul edip Etmemeye karar ver yazıyor.
Hemen arkasında başkalarına olduğu gibi kabul ediyorum ve etmiyorum yazıyor.
Altıncı kartta ise kendi kararlarını kendin verip vermemeye karar ver yazıyor.
Kartın diğer yüzünde kendi kararlarımı kendim vermeyi seçiyorum ve kendi kararlarımı kendim vermemeyi seçiyorum yazıyor.
Yedinci kartta kendi eylemlerinden daima sorumlu olup olmamaya.
Karar ver yazıyor. Arkasında kendi eylemlerimden sorumluyum ve kendi eylemlerimden asla sorumlu değilim yazıyor.
8. kartta ise doğruyu yanlıştan ayırıp ayırmamaya karar ver yazıyor.
Arkasında doğruyu yanlıştan ayırmak için daima elimden geleni yaparım ve yapmam yazıyor.
9. kartta inandığın şey uğruna çalışıp çalışmamaya karar ver yazıyor.
Hemen diğer yüzünde ise inandığım şey uğruna çalışmayı daima seçiyorum ve inandığım şey uğrunda çalışmamayı seçiyorum.
10. kartta hatalarından öğrenip öğrenmemeye karar ver yazıyor.
Arka yüzünde ise hatalarımdan öğrenmeyi seçiyorum ve hatalarımdan ders almamayı seçiyorum yazıyor.
11. kartta sevmek ve sevilmek konusunda karar ver yazıyor.
Hemen arka yüzünde sevmeyi ve sevilmeyi seçiyorum ve sevmemeyi, sevilmemeyi seçiyorum yazıyor.
Ve son karta geldik arkadaşlar.
12. kart. Bu basit kartta ne yazıyor biliyor musunuz?
Belki de bu kartların içindeki en önemli kart bu.
Bu kartta şöyle yazıyor.
Yaşamının her detayı için seçme hakkını kullanmayı seç.
Yaşamının her detayı için Seçme hakkını kullanmayı seç.
İşte bu kartın diğer yüzünde ise seçim yapmayı seçiyorum ve seçim yapmamayı seçiyorum yazıyor.
İşte seçim yapmak hayatta bu kadar önemlidir.
Bu 12 maddeyi aklımızdan çıkarmayalım.
Hayatta yönümüzü belirleyen büyük seçimlerimiz.
Varacağımız noktaya bizi ulaştıran şey ise küçük seçimlerimiz.
Bu arada dün karne günüydü ve bazı öğrencilerin böyle yüzü gülüyordu.
Belli ki iyi karne almışlar, mutlular.
Naçiler ve tinaciler gördüm dün.
Seçimlerini çalışmaktan yana kullananlar ve çalışmayanlar.
Eski günler geldi aklıma ya karne güne heyecanımız.
İşte Merve'nin tüm dersleri çok iyi ama matematik çakılmış yine.
Babama ne diyeceğim telaşına düşmüş.
Ama en sevdiğim şey karne gününden sonra böyle işte bir özgürlük hissi geliyor ya.
Arkadaşlarınızla koşa koşa okuldan çıkıp geziyorsunuz dolaşıyorsunuz.
Güzel günlerdi ama karne almanın en güzel yanı nedir diye sorsalar.
Çoğu öğrenci şu an eminim karne hediyesi diye cevap verecektir.
Yani karneden çok karne hediyesini bekleyenler var.
Orada mısınız? Ne kadar mutluluk verici bir şey ya o karne günündeki o hediye.
Gençlere çocukları sevindirmeyi ihmal etmeyelim bu arada.
Karne hediyelerini... Çünkü ileride gerçekten hani o karneyi değil de alınan hediyeyi hatırlıyorlar.
Merve hediye alacağız ama seçemiyoruz yani gençlere çocuklara ne alabiliriz bana bir akıl ver onları ne mutlu eder diyorsanız.
Mesela derslerine yardım edebilecek bir tablet ya da işte spor yaparken kullanabileceği şık bir kulaklık olabilir.
Bunlar güzel seçimler olabilir.
Devir teknoloji devri değil mi?
Siz de. Tablet, kulaklık, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon gibi öğrencilerin hayatına ait tık atacak karne hediyeleri için Mediamarkt mağazalarını ya da mediamarkt.com.tr
adresini hemen ziyaret edebilirsiniz.
En güzel karne hediyelerini keşfetmenin Mediamarkt'la tam zamanı.
Bu arada cezanın şarkısı var ya Mediamarkt'a tam zamanı.
Bütün gün dilimde o var benim düşmüyor dilimden.
Hatta bazen arabada bile açıp Mediamarkt'la tam zamanı kopuyorum.
Podcast'ın sonuna koyacağım.
Siz de kopun cezayla.
Şimdi devam edelim. Size en iyi nasıl seçim yaparız?
Bunun için kullanabileceğiniz bir düşünce sisteminden bahsedeceğim.
Bunu yaparsanız seçimlerinizi böyle daha farkında olarak yaparsınız arkadaşlar.
Birincisi kendinize şu soruyu sorun.
Bu bir tercih mi? Şu an yaptığım bir seçim mi?
Bir tercih mi? Bunu sorun.
İkincisi eğer cevabınız evetse hemen kendinize şunu sorun.
Peki gerçekten bu benim tercihim mi?
Bunu sorun. Bu sizin tercihiniz mi?
Üçüncüsü eğer gerçekten bu seçimi siz yapıyorsanız hiç kimsenin etkisi ve tesiri altında kalmadan mı yapıyorsunuz?
Bunun da net kararını verdiyseniz evet benim seçimim bu diyorsanız şu soruya cevap verin.
Neden bu seçimi yaptınız?
Benim bu seçimi yapmamın sebebi şu, şu, şudur diyebilir misiniz?
Kendinize bunu açıklayabilir misiniz?
Bunu yaparsanız seçiminize daha yakından bakmış olacaksınız.
Hani üniversite tercihi gibi düşünün.
O üniversitenin o bölümünü gerçekten siz mi seçtiniz arkadaşlar?
Yoksa anneniz babanız mı seçti?
Bunu bir düşünün. Yani bu benim seçimimdi Merve.
Evet tamamen %100 benim seçimimdi diyebilir misiniz?
Evet diyenler gerçekten çok şanslı.
Peki neden o bölümü seçtiniz?
Yani altında yatan nedenler neydi?
Kafanızda ne vardı tam olarak?
Hadi bunu bir düşünün.
Çünkü şu an o seçimin sonucunu yaşıyoruz çoğumuz değil mi?
Üniversite tercihlerimizin sonucunu yaşıyoruz hayatımızda.
Bir önceki bölümde size...
Atatürk'ün psikolojisini anlatmıştım.
Onun çocukluğuna indik.
Çok sevdiğiniz o bölümü.
Ve daha 12 yaşındayken Rüşdiye'ye girmeyi, asker olmayı kafasına koyduğunu anlatmıştım.
Annesini karşısına aldı değil mi bunun için?
Ve aralarına büyük bir soğukluk girdi.
Ama Atatürk seçimini yaptı.
Yani kendi kaderini kendi çizdi.
Daha 12 yaşında. Ha sonuç kötü de olabilirdi değil mi?
Annesi haklı da çıkabilirdi.
Her şey olabilirdi. Annesini dinleseydi ne olacaktı?
Dini eğitim veren bir okula gidecekti.
Belki o tarafta da...
iyi olacaktı bilemeyiz. Ama gitmedi sonuç olarak.
Kendi tercihinin neticesini yaşadı.
Yani demem o ki hayat her zaman ama her zaman bir seçimdir arkadaşlar.
Alice'i düşünün. O tavşanı takip etmeyebilirdi.
Alice değil mi? Normal, standart hayatına devam edebilirdi ama etmedi.
Yaşamlarını en çok kontrol eden insanların yaşamlarına bakın.
Onların eylem seçimlerini, başarı ve içsel doyuma ulaşamamış insanlarınkiyle bir kıyaslayın.
Şunu göreceksiniz. Yaşam da kendince.
Bakın kendince diyorum. En iyiye ulaşanların yaşamlarının her detayında eylem seçimleri üzerinde daha çok kontrol uyguladıklarını göreceksiniz.
Neden? Çünkü başarılı insanlar seçimleri üzerinde daha çok kişisel sorumluluk alan insanlar.
Ya geçen gün malum platformda...
Kar Kardeşliği filmini izliyordum zaten paylaştım arkadaşlar izleyin diye.
Çok etkileyici bir film ama gerçek olduğunu bilerek izleyince böyle bin katı etkiliyor insanı.
Zaten şu an bu bölümü çekme sebebim bu film oldu.
Nedenini az sonra anlatacağım.
Filmin gerçek hikayesi 1972 yılında Uruguay uçağı.
Ant dağlarının ortasında bir buzula çarpıyor ve düşüyor.
Kazadan hemen sonra 12 kişi hayatını kaybediyor.
33 kişi ise sağ kalıyor.
Dondurucu bir soğuk var.
Yani Ant dağlarının ortasında.
Eksi 40 derecede. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde düşünsenize.
Kala kalıyorsunuz ve tam 72 gün.
72 gün orada kaldılar.
Geriye sadece 16 kişi kaldı hayatta.
Ve arama kurtarma çalışmaları 11 gün sonra son buldu.
Herkes artık onların hayatta olmayacağını düşündü.
Yani olamaz dediler. Hayatta değillerdir.
Ümitlerini kestiler. Ya düşünsenize Ant Dağları'nın ortasındasınız.
3500 metre yükseklikte bir dağ.
40 derece, eksi 40 derece.
Yiyecek hiçbir şey yok. Su yok.
Hiçbir şey yok. Yani nasıl hayatta kaldıklarını o filmden izleyin.
Spoiler vermeyeceğim. 18 yaş altı lütfen izlemesin Kar Kardeşliği filmini.
Yani sabaha kadar mide bulantım geçmedi.
Çok etkilendim. İşte sonunda içlerinden 3 kişi arama kurtarma çalışmalarının durduğunu öğrenince orada bir radyo...
Oradan öğrendiler.
Ant dağlarını aşmaya yardım aramaya karar verdiler ve yola çıktılar.
Bir seçim yaptılar. Bu üç kişiden biri geri döndü.
İşte bu hayatlarının en büyük seçimiydi şüphesiz.
Ya o soğukta 3500 metre davı aşıp kurtulacaklardı ve geride kalanlara yardım edeceklerdi ya da yolda hayatlarını kaybedeceklerdi.
Bir seçim anıydı bu.
Kendimi düşündüm ne yapardım diye ve filmi izleyenler bazıları aç kalmayı tercih ettiler ve bu yüzden hayatlarını kaybettiler.
Orada da bir seçim yapmak zorunda kaldılar.
Yani düşmanıma dilemem öyle bir seçimi.
Neyse işte o filmi izleyin.
Yani yaptığımız seçimlerin hayatımıza olan...
Etkisini net göreceksiniz.
Madem böyle bir olay anlattım.
Heyecanlandınız bence. E devamını getirelim değil mi?
Survivor hikayelerini sevenler toplansın o zaman.
Hatta hemen şu an aklıma P'nin yaşamı filmi geldi.
Yani düşünsenize bir Bengal kaplanıyla Pasifik okyanusunun ortasında uyduruk bir salda kala kalıyorsunuz.
Ama hani zorlayıcı bilginiz var.
Yine de bence çok korkunç.
Hani her türlü bilgin olsa da bir kaplanla denizin ortasında kalıyorsun.
Hani kaplanı denize atsam e Bengal kaplanı yüzmeyi biliyor.
geri gelecek her türlü. O olmaz.
Kendimi denize atsam köpek balıklarına yem olacağım.
Ne yapacağım yani? Set seçebilirsen.
Eğer bu filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.
Müthiş bir film. Bu filmin hikayesi gerçek değil.
Yani iyi ki gerçek değil. Ama ben size gerçek olaylar anlatayım.
Biz ne yapardık? Bir düşünelim ben anlatırken.
Bu arada en sevdiğim sorulardan biri bu.
Hani şu an fark ettim. Sen olsaydın ne yapardın?
Bu soruyu çok soruyorum ya.
Yani empat kişilik olanların en sevdiği soru bu sanırım.
En sevdiğim programlardan biri de Ahmet Mümtaz Taylan'ın Empati programı.
Tam benlik. Oscar'ım olsa bu.
Bu arada Türkiye'de ilk vereceğim oyunculardan biri Ahmet Mümtaz Taylan.
Bayılıyorum oyunculuğuna. Şimdi o zaman ben de size sorayım ne yapardınız diye.
Mesela bu hikayede siz olsaydınız ne yapardınız?
Şimdi anlatacağım hikayede.
Steven Callahan diye bir adam var.
5 Şubat 1982'de teknesi Napolyon Kanarya Adaları'nın 800 mil kadar açığında bir fırtınaya yakalanıyor ve alabora oluyor maalesef.
Steven 30 yaşında daha gencecik bir adam ve denizin ortasında şişme botuyla kala kalıyor.
Yanında böyle çok az bir malzeme var ve...
Çişme botu maalesef hava kaçırmaya başlıyor.
Su içmek için yağmur yağmasını bekliyor.
Balık avlamak için eğreti bir zıpkın yapıyor.
İşte kaya midyesi yiyor.
Kaya midyesine kuşlar geliyor.
Onları da yiyor. Hep böyle kurtarılmayı bekliyor bir şekilde.
Balık avlamak için eğreti bir zıpkın yapıyor.
Kaya midyelerini yiyor.
Kuşları bile yiyor yani açlıktan ne yapsın.
Hep kurtarılmayı bekliyor.
Ve o arada botu batıya doğru sürüklenmeye devam ediyor.
Ve 76 gün sonra bulunuyor.
İnanabiliyor musunuz? 76 gün.
Denizin ortasında kalıyor tek başına.
Ve sağ kalmayı başarıyor en önemlisi.
Evet bu adam tecrübeli bir denizciydi belki.
Belki o yüzden sağ kaldı diye düşünebilirsiniz.
Ama bence sadece bu yeterli değil.
Zaten bu olaydan sonra bir kitap yazdı.
Denizde kayıp 76 gün diye.
Orada da ruh halini şöyle anlatıyor.
Konumuz seçimlerimiz demiştim en başta.
O yüzden burası çok ömerli.
Diyor ki şimdi bir seçim yapmalıyım.
kendime yeni bir hayat için yol göstermek ya da pes edip kendi ölümümü seyretmek.
Becerebildiğim sürece işte buna karşı koymayı seçtim diyor.
Yani ölmeye karşı koydum.
Yani ya kendine yeni bir hayat için yol gösterecekti ya da hemen oracıkta pes edip Kendi ölümünü seyredecekti ama o direnmeyi seçti ve bu seçimi onu hayatta tuttu.
Şimdi bir deneyden bahsedeceğim size.
Fareler üzerinde yapılmış bir deney bu.
Labirentteki farelere böyle dimdirek doğrudan bir yol gösteriyorlar.
Bir de birkaç yola ayrılan başka bir yol var.
Yani iki seçenek veriyorlar.
Doğrudan yolda ayrılan o seçenekli yolda Eninde sonunda aynı miktarda yiyeceğe götürüyor bu fareleri.
Ve buna rağmen birkaç denemeden sonra neredeyse her fare ayrılan yolu tercih ediyor.
Doğrudan gitmeyi seçmiyorlar.
İşte bu seçme arzusu doğal bir dürt arkadaşlar.
Ve büyük olasılıkla da hayatta kalmamız için gerekli bir destek olabilir.
1976'da bir huzur evinde bir çalışma yapılıyor bu konuyla alakalı.
Seçimlerimizle alakalı.
65-90 yaş aralığındaki huzur evi sakinleriyle yapılıyor bu.
Huzurevi iki katlı arkadaşlar ve huzurevinin bir sosyal koordinatörü var.
İlk olarak birinci katla bir toplantı yapıyor.
Birinci kattaki huzurevi sakinleriyle.
Onların her birine birer bitki veriyor.
Kendisi veriyor bu bitkiyi.
Ama diyor ki bu bitkiye sizin yerinize size bakan hemşire bakacak.
Siz bakmayacaksınız. Sonra diyor ki Perşembe ve Cuma günleri sinema gecesi yapacağız.
Herkes katılacak diyor bu kattaki.
Ama gününü de filmini de biz seçeceğiz ve size ileteceğiz seçimlerimizi diyorlar.
Yani aslında burada yapmaya çalıştıkları şey şu.
Hani evet sizde bir şeyler yapabilirsiniz ama bu olayda tüm sorumluluk bizim elimizde sizde değil.
Yani seçimleri biz yapıyoruz.
Siz sadece sonucunu yaşıyorsunuz.
gibi bir kapıya çıkıyor. Sonra işte bu sosyal koordinatör ikinci kata çıkıyor.
Oradaki huzur evi sakinlerine diyor ki bu arada bunlar görüşmüyorlar.
Birinci kat ve ikinci kat. Onu engelliyorlar yani.
Birbirlerinden haber almıyorlar. Size diyor bir bitki vereceğim.
Bu bitkiyi siz seçeceksiniz.
Vereceğim bitkilerin arasından.
Bu bitkiye bakıp büyütmek tamamen sizin sorumluluğunuzda.
Gelin diyor istediğiniz bitkiyi alın buradan.
Perşembe ya da cuma günü sizin seçeceğiniz bir günde ister perşembe ister cuma hangi gün istiyorsanız bir film gecesi olacak.
Sizin seçtiğiniz film olacak.
Hani ister katılın ister katılmayın karar sizin diyor.
Yani burada verilen mesaj açık ve net.
Hani bu sizin hayatınız onunla ne istiyorsanız yaparsınız.
Seçimler tamamen size ait.
3 hafta geçiyor aradan ve bu grupları inceliyorlar.
Ne çıkıyor biliyor musunuz? Kendilerine daha çok seçenek sunulan huzurevi sakinlere çok daha mutlu ve çok daha dikkatli...
seçeneksiz hisseden grupsa bunların %70'inin fiziksel sağlığının bozulduğunu gözlemliyorlar.
Seçenekte olan grubun sağlığı ise buraya dikkat %90 daha iyiye gitmiş.
Çok çarpıcı. Yani araştırmalar diyor ki ufak bile olsa seçim yapma imkanı bize olumlu bir etki yapar gibi de diyordu ya ilk ben şu an kendimi çok seçeneksiz hissediyorum.
Ya en basiti dünyanın en güzel hayvanat bahçesini düşünün.
Hani öyle bir hayvanat bahçesi tabii ki yok da.
Her hayvan kendi alanında daha mutlu.
Yani şöyle düşünün bildiğiniz işte tropik bir orman gibi ya da işte nerede yaşıyorsa o hayvan onun aynısı olsun.
Tamamen böyle hayvanların doğal yaşamına adapte edilmiş, uydurulmaya çalışılmış bir hayvanat bahçesi hayal edin.
Hayvanların avlanmasına bile gerek yok.
Hani her gün yemekleri, suları, her şeyleri veriliyor.
Güvendeler, birbirlerini avlamıyorlar, av olmayacaklar hiçbir şekilde.
Ama ne oluyor? çoğu hayvan yine de firar etmek istiyor.
Yani o ceylan oradan çıksa aslanlara yem olacak belki ama istemiyor orada kalmak.
Çünkü neden? Kendi yaşamları üzerinde bir seçim şansları yok değil mi?
Kendi hayatlarını başkaları kontrol ediyor.
Özgür değiller. Hayvanat bahçelerinde canı cehennemi bu arada.
Hani bu bir örnekti. Hani insanı koyun bunun yerine aynısı.
Özgür olma ihtiyacımız zarara bile yol açsa yine de çok güçlü, çok güdüleyici bir etken hayatımızda.
Yaşamımızı kendi kontrolümüze altında tutmanın sağlığımız üzerinde çok olumlu etkileri var.
Başımıza gelen olaylar her ne olursa olsun yani onları yorumlarken bile seçenekler yaratıyoruz değil mi?
Kendimize en uygun olanını seçiyoruz ayrı da.
Yaşamak için kendimize böyle daima hikayeler anlatıyoruz.
Bir yol buluyoruz. Seçenekler buluyoruz.
Yani işte malımızı, mülkümüzü, işimizi, sevdiklerimizi kaybediyoruz ama yine Seçim üzerine bir hikaye yaratıyoruz.
Bu hikayeye sarılıyoruz ve seçim yapabilme yeteneğimizi korumaya çalışıyoruz.
Hani geçen size Marcus Aurelius bölümünde Kıbrıs'ı Zenon'a anlatmıştım.
Korkunç zengin bir tüccar işte gemi ticaretleri yapıyor.
Bütün malları mülkleri batıyor dedim gemiyle ve karaya çıktığında 5 parasız kalıyor.
Düşünsenize hiçbir şeyiniz yok gemiden indiğinizde.
Sonra ruhani bir yolculuğa çıktı ve neticede sutağcı oldu Kıbrıs'ı Zenon.
Malları battığı zaman yine önünde aslında seçenekler vardı.
Hani geriye döneceğim sıfırdan başlayacağım hani ticari hayatıma sıfırdan geri başlayacağım diyebilirdi.
Ya da ne sorguladı?
Bütün mallarım gittiği zaman geriye kalan kişi kim ya?
Hani ben mallarım olmadığı zaman aslında neyim param pulum olmadığı zaman?
Kendine bu soruyu sormayı tercih etti.
Bu da bir seçenekti. Kendine bambaşka bir yol çizebilirdi ki öyle yaptı.
Buradan bir hikaye yarattı kendine.
Belki de kendi için en elverişli olan hikayeyi yine kendi seçti.
Ne demiştik en başta? Seçimlerimiz bizi...
Biz yapan şeylerdir. Bir de şu var.
Kendinize sorun. Tercih yaparken öncelikle ve en çok istediğinizi Kim belirliyor sizi neyin mutlu edeceğini?
Siz mi belirliyorsunuz yoksa etrafınızdakiler için neyin iyi olduğunu mu göz önünde bulunduruyorsunuz?
Kendiniz mi o kararı alıyorsunuz yoksa çevre etkeni mi var?
Aslında her ne kadar hayır çevremin etkisinde kalmıyorum demiş olabilirsiniz ama kalıyoruz ya.
Çünkü içine doğduğumuz kültür, yaşadığımız coğrafya bunlar çok büyük rol oynuyor seçimlerimizi yaparken.
Hatta yetiştiriliş tarzımız bile.
Bireyselci bir ailede mi büyüdünüz yoksa işte birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için.
Böyle bir ailede mi büyüdünüz?
Bu çok önemli. Sanki babamız Karl Marx'mış gibi konuştum şu an.
ABD gibi böyle daha bireyselci toplumlarda yetişenlere bakın.
Onlar seçim yaparken öncelikle ben üzerine odaklanmışlardır.
Çünkü öyle öğretilmiştir onlara.
Kültürel psikolog Harry Trendis'in işte Bireyselcilik ve Toplulukçuluk adlı bir kitabı var.
Orada bireyselcileri şöyle tanımlıyor.
Öncelikle kendi tercihlerinin, ihtiyaçlarının, haklarının ve diğerleriyle yaptıkları anlaşmalarını yönlendirdiğini ve kişisel amaçlarının başkalarının amaçlarından daha öncelikli olduğunu söylüyor.
İnsanlar kendilerini bireysel çıkarları, kişilik özellikleri ve eylemleriyle de tanımlamış olarak görürler.
Mesela şöyle işte ben bir sinema uzmanıyım ya da ben çok çevreci bir insanım, çevreye çok duyarlı biriyim gibi bir dünya görüşü belirttim değil mi?
Bu dünya görüşünde...
Kişinin eksiksiz tam biri olmak için hayatta kendi yolunu belirleyebilmesi son derece önemlidir.
Kendi yolunu belirlemek de seçimlerimizden geçiyor.
Ve bunun karşısında olan herhangi bir engel açıkça bu bireyselciler tarafından adaletsiz bulunuyor.
Çağdaş bireyselciliğin kökleri nereden geliyor?
17. ve 18. yüzyıl Avrupa'sındaki aydınlanmaya kadar iniyor.
Aydınlanma üzerine podcast'ım var dinleyebilirsiniz.
Yunan düşünürlerin işte özellikle Sokrat, Platon, Ariston'un çalışmaları ya da İşte protestan reformunun, katolik kilisesinin merkezi otoritesine karşı çıkışı, Galileo gibi, Isaac Newton gibi kişilerin dine
başvurmadan dünyaya açıklama yöntemlerinin sağladığı gelişmeler.
Bunlar çok önemliydi. Neden?
Çünkü bunlar akıl yürütme yetkisi adına topluma uzun süre hükmetmiş olan gelenekleri reddettiler.
Yeni bir dünya görüşüne yol açtılar.
Her insan işte krallar, din adamları gibi dış mercilere bağımlı olmak yerine ne yaptı?
Elisi için, buraya dikkat, doğru ve iyi olanı keşfetme becerisine sahiptir.
Bunun keşfi aslında bu.
Bireyselci ideolojinin esası şudur.
Seçimin, fırsatlar yani bir bireyin arzu ettiği şey olabilme ya da yapabilme becerisinin desteklenmesi açısından düşünülmesidir.
Toplulukçuluk için kimi örnek verebiliriz?
Japonya olabilir. Bireyselcilikte ABD dedim, toplulukçuluk için Japonya dedim.
Neden? Çünkü toplulukçu toplumların üyelerine baktığınız zaman bu insan...
İnsanları seçim yaparken öncelik hakkının bizde olduğu öğretilir bu insanlara.
Ben değil biz. Ve kendilerine öncelikle aile, meslektaş, köy ya da ulus gibi ait oldukları grup açısından bakarlar kendilerine.
Öyle görürler. Ve bu toplulukların üyeleriyle olan bağlılıklarını her şeyden üstün tuttuklarını söyleyebiliriz.
Topluluğun amaçlarına, kendi kişisel amaçlarından çok...
daha fazla önem vermeye isteklidirler toplulukçuluk içerisine dahil olanlar.
Kendilerinden önce ait oldukları grubu düşünürler ve mutlu olunacaksa bir bütün olarak ihtiyaçları karşılandığı zaman mutlu olabileceklerine inanırlar.
Japonlara ait bir söz vardır arkadaşlar.
Yani anlamı şu kaybetmek kazanmaktır anlamında.
Ne demek istiyorlar? Kaybetmek kazanmaktır.
Yani diyor ki istediğini elde etmenin huzur ve uyumu korumaktan daha az arzulanan bir şey olduğunu kastediyor bu sözde.
Toplulukçu dünya görüşünün etkileri kimin seçim yapması gerektiğinde de tabii ki devreye giriyor arkadaşlar.
ABD ve Japonya'nın farkına bakın.
Biri bireyselci, biri toplulukçu ve nasıl seçim yaptıklarını anlatmaya çalıştım.
Yani şunu demeye çalışıyorum.
Toplulukçu bir kültürde büyüdüyseniz Japonya gibi bu insanlar kendilerini sadece kişisel özellikleriyle tanımlamazlar.
Bunun yerine kimliklerini belli gruplarla olan ilişkileri kanalıyla yorumlarlar ve uyumlarını korumaya çalışırlar.
Bu uyum mevzusu çok önemlidir.
Doğuda daha çok kadercilik var, toplulukçuluk var diyebilirim.
Batıda da bireyselcilik daha hakim.
Özellikle de aydınlanma sonrası.
Yani kısacası arkadaşlar evet doğduğun yer kaderin seçimlerini bile belirlemede doğduğumuz coğrafyanın etkisi çok büyük.
Yetiştiğimiz kültürün etkisi çok büyük.
Bu konuyu sonlandırırken şunu söylemek istiyorum.
Seçme yeteneği.
Büyük ölçüde ne istediğimizi bilmemize bağlı.
Ne istediğinizi biliyor musunuz?
Ve seçimlerimiz geleceğimizin mimarları olmamızı sağlıyor.
Seçimlerimiz sadece istediğimiz ya da ihtiyaç duyduğumuz şeylerle ilgili değil.
Kim olduğumuzla ve neyi temsil ettiğimizle de ilgili.
Umarım her zaman kendimiz için en iyi seçenekleri buluruz.
O zaman sizi teknolojiye dair her zaman...
en iyi seçeneklere sahip Mediamarkt mağazalarına davet ediyorum.
Mediamarkt.com.tr adresine de göz atabilirsiniz.
En güzel karne hediyesi seçenekleri keşfetmenin Mediamarkt'la tam zamanı.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Görüşmek üzere. Bay bay. Altyazı
M.K.
Altyazı M.K.
Uçuralım çal biz duyuralım Hedefini göster 12'den vuralım Çık yola tam gaz yaşa bu firarı Mediamarkt'la tam zamanı Sende ışık var kameranı aç Akışına uyarır sen akımını seç Ve ertelemenin
hiç yok yararı Mediamarkt'la tam zamanı Evde mesai kravatını tak Bitince işler dans numaranı yap Sen seç beğen al biz yaparız ayaranı Mediamarkt'la tam zamanı Yaşama
saatlerimiz esnek Bitmiyor içimizdeki istek Hayallerim varsa bizde destek MedyaMart'la tam zamanı
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
