
Diploma onaylı psikolog ve diyetisyenlerle internetin olduğu her yerden online görüşme yapabileceğiniz Eczacıbaşı Evital 'le şimdi tanışın.
Görüşmelerinizi %20 indirimle planlamak için OSB25 kodunu kullanabilirsiniz. Evital'i indirmek için: Tıklayın*
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Farkındalık Defteri: https://www.podcastbpt.com/ortamlarda-satilacak-bilgi
Bu bölüm "Evital" hakkında reklam içerir
Transkript
Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Arkadaşlar bugün benim için çok heyecan verici bir konuyla geldim.
Geçenlerde bir kitap okuyordum.
Bibliyoterapist Bican Şah'ın yazmış olduğu Bibliyoterapi Kitap Okumanın İyileştirici Gücü adlı bir kitap.
Zaten kitabın adı bile beni böyle direkt kendine çekmeye yetti.
Ama o kadar hoşuma gitti ki arkadaşlar.
İnanın böyle her satırını şu an sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tabii bunu yapamam. Zamanımız kısıtlı.
O yüzden eğer okumak isterseniz tavsiye ederim.
Özellikle de böyle kitap kurdu olanlara tavsiye ediyorum.
Hatta ecza dolabınıza koyun bu kitabı.
Çünkü hayatta karşılaşabileceğimiz her ruhsal zorluk için kitaplar reçete edilen bir kısım var içerisinde.
Zaten beni orası aldı götürdü.
A'dan Z'ye. Mesela işte depresyondasınız.
D'ye bakıyorsunuz. Orada işte Virgin Wolf'un Mrs.
Dalloway bunu önermiş.
Paul Cole'un Veronica Örmek İstiyor adlı kitabı.
Ya da ben kurgu dışı okumayı seviyorum diyorsanız.
Matt Haig'in kitaplarını işte yaşama tutunmak için nedenler adlı kitabı önermiş mesela.
Susanne Cason'ın... Your Interrupted adlı kitabını önermiş.
Daha bir sürü tavsiye var. Yok işte benim erteleme sorunum var.
İşte haset, kıskançlık sorunum var.
Huzursuzluk, işsizlik, kariyer endişesi, istismar, ağır hastalık, keder, kimlik krizi ne arıyorsanız.
Cinsel kimliği bulma ya da işte aileye açıklama, narsisizm ya da işte ne arıyorsanız arkadaşlar.
Tek tek sayamadım. Şu an A'dan Z'ye her şey var.
Yani kitabın zaten en sevdiğim kısmı burası oldu.
Çerçeveleti basacağım. Bir ara düşündüm dedim tek tek bunları paylaşsam gerçekten hani story falan yetmez.
O yüzden en iyisi sizin alıp okumanız.
Hadi o zaman hemen başlayalım.
Şimdi öncelikle biblioterapi nedir?
Buradan başlayalım. Biblioterapi terimi arkadaşlar ilk kez Amerikalı deneme yazarı Samuel Kratzer tarafından 1916'da ortaya atılıyor.
Kratzer roman okumanın daha uygun fiyatlı ve erişilebilir bir terapi şekli olduğunu söylüyor.
Hatta bazı hastalar için 20.
yüzyılın başlarında terapatik tedavinin önde gelen bir formu olan psikanalizin bile yerini alabileceğine inanıyor.
Psikanalizin kurucu babalarından Freud da zaten biblioterapi terimine yabancı değil arkadaşlar ve o da danışanlarının kendi bilinç dışı arzu ve yönelimlerini keşfetmelerine imkan sağladığı için edebiyatın terapi
açısından çok yararlı bir araç olabileceğine inananlardan.
Hatta Freud'un Yaratıcı Yazarlar ve Hayal Kurma adlı makalesinde yazarlardan şöyle bahsediyor.
Bize rehberlik edebilecek ve duygularımızı işleyip anlamamıza yardımcı olarak daha fazla öz farkındalık ve daha fazla bilgi edinmemizi sağlayabilecek bir terapist gibi bahsediyor
yazarlardan. Bu makalesinde şöyle diyor.
Edebiyat yazarı hem çok ciddiye aldığı yani büyük miktarda duygu yüklediği bir fantezi dünyası yaratır.
Hem de bu dünyayı gerçeklikten keskin bir şekilde ayırır.
Bana göre yaratıcı bir yazarın bize sunmuş olduğu tüm estetik haz böyle bir ön nitelik taşımasından ve hayali bir eserden aldığımız gerçek hazda zihnimizdeki gerilimlerin
özgürleşmesinden kaynaklanır.
Bu etki yazarın bizi kendi hayallerimizden, suçluluk duymadan ya da utanmadan zevk almaya teşvik etmesinden doğmaktadır demiş.
Neden? Çünkü arkadaşlar kitaplar bizlerin aslında en derindeki ihtiyaçlarını ve işte arzularını bize yansıtma konusunda gerçekten eşsiz bir beceriye sahipler.
Başkalarının acı dolu deneyimlerini okumak bir yandan da aslında bize şunu gösteriyor.
İnsan davranışının o uç noktalarını görüyoruz değil mi?
Orada daha iyi bir kavrayış edinmemizi sağlıyor.
Mesela Anne Frank'in Hatıra Defteri ya da işte Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü kitapları bunları okuduysanız eğer orada gördüğünüz gibi aşırı zalimlik kapasitemizle karşılaşıyoruz değil mi burada?
Çünkü mesela bu kitaplar empatik okuma yoluyla başka bir kişinin deneyimini anlamamızı mümkün hale getiriyor.
Böylece biz o insanların acılarını, çektikleri sıkıntıları ve işte deneyimlerini tanımaya başlıyoruz.
Bu şekilde ne oluyor? İçimizde uyandırdıkları o duygular, o acı verici duygular...
Onlarla bir bağlantı kırıyoruz ve bu esnada da aslında kendimizi bir keşfe çıkıyoruz.
Kendimizi analiz etmeye başlıyoruz ve hatta belki de bir katarsize ulaşmayı başarabiliyoruz.
Hani çok önceden bir bölümde demiştim ya bir arkadaşım işte yeni yeni arkadaşlar edinmiş ve onların kitap okumadığını o yüzden de hiç empati yeteneklerinin olmadığını söylemişti.
Bunu konuşmuştuk. İmza kaşe mühür.
Şimdi Platon ne diyor arkadaşlar?
Eğer diyor aklın ve bedenin iyi olmasını istiyorsan ruhunu iyileştirmekle işe başlamalısın diyor.
Bu diyor ilk kuraldır diyor.
Bakın aklınızın ve bedeninizin iyi olmasını istiyorsanız öncelikle Ruhunuzu iyileştirin diyor.
Platon diyor bunu. Bu diyor ilk kuraldır diyor.
Ve tedavi sevgili gençlik tedavi bazı tılsımlar kullanılarak gerçekleştirilmelidir.
Ve bu tılsımın adı da güzel sözlerdir demiş Platon.
Bizler de bu tılsımları, bu güzel sözleri edebiyatta bulabiliyoruz değil mi?
Edebiyat gerçekten şifa veren bir şey.
Bu arada kitabın yazarı Bial Hintli.
Hangi kitaptan etkilenip böyle bir yola girmiş Merve diye düşünmüş olabilirsiniz.
Arkadaşlar biblioterapist olmadan önce Bial çok uzun süre terapiye gidiyor.
Sonra bir gün Hanya Yanagihara'nın Değersiz Bir Hayat kitabını okuyor.
Bu arada acayip merak ettiğim bir kitap.
Yani bir vakit bulsam böyle okuyup...
hükürerek ağlamak istiyorum çünkü okuyanlar böyle çok ağlıyor görüyorum Merve manyak mısın niye ağlamak istiyorsun bilmiyorum merak yani hatta iki gün önce arkadaşıma dedim ki bu kitabı okuyorsun açıyorum internetten
hemen bunu alıyorsun niye diyor dedim ben okuyamam şu an bunu sen okuyacaksın ya ben okurum da şu an arkadaşlar tuğla gibi bir şey yani o kitap hani onu okumam için podcast'i bir süre bırakmam lazım Benim makale
okumaktan diyorum ya roman okumaya falan çok fırsatım kalmıyor.
Kırgı dışı okumak zorundayım bu işi yaparken.
Bu işi yapmadan önce ay yılda böyle 250 kitap falan okuyordum.
Hey gidi günlere. Neyse arada yine evre kaçamaklar yapıyorum.
Roman okuyorum. Şimdi arkadaşlar.
Bu kitabı okurken, değersiz bir hayat kitabını okurken Bial buradaki bu kitaptaki baş karakter Sun ile kendi yaşadıkları arasında bir benzerlik görüyor.
Ve bu kitapta çocukluk travmasının bırakmış olduğu miras anlatılıyor aslında.
Ve bu işte çocukluk travmasının yetişkinlik hayatını nasıl böyle bir gölge gibi takip ettiği anlatılıyor.
Bial da açıkçası bundan çok etkileniyor.
Çünkü dediğim gibi kitabın baş karakteriyle kendisinin benzer bir hikayesi var.
İkisinde maalesef cinsel istismar hikayesi.
var geçmişlerinde. Sonra bunu gidip terapistine anlatıyor.
İşte o kitapta onu etkileyen yerleri altını çizdiği yerleri falan anlatıyor.
Terapisti de diyor ki travma sonrası stres bozukluğu.
Yani kısaca şöyle ortada çözülmemiş bir travma var ve o sizin anılarınızı harekete geçiriyor.
Aslında bu hiç şaşırtıcı değil.
Çünkü Başkalarının deneyimlerini inceleyerek aslında kendi karakteriniz üzerine daha iyi bir kavrayış geliştirmenize olanak tanıyor bu kitap okuma meselesini.
Yani kendinizi uzaktan incelemeniz konusunda size böyle güvenli bir liman hissi veriyor.
Şimdi buraya dikkat arkadaşlar.
Sonuçta algıladığımız her şey aslında kendi deneyim merceğimizden geçiyor diyor.
Bakın tekrar ediyorum. Algıladığımız her şey kendi deneyim merceğimizden geçiyor.
Mesela buna bir örnek vereyim.
Epizelos olayı.
Epizelos Atinalı bir asker ve maraton muharebesinde böyle cesurca savaşıyor.
Sonra o savaşta çok garip bir şekilde hiçbir darbe almamasına rağmen aniden görme yetisini kaybediyor ve bir daha asla geri kazanamıyor.
Ve kendisine nasıl görme yetisini kaybettiği sorulduğunda kalkanına gölgesi düşen bir görüntü olduğunu ve bu görüntünün işte hayalete benzeyen bir şey olduğunu söylüyor.
Sonra işte o kalkanından geçip gidiyor o görüntü ve yanındaki adamı öldürüyor.
Yani bu şekilde görmüş. Ve o esnada diyor hayalet diyor sanki diyor benim bedenimin içinden geçip gitti.
Öyle düşünmüş arkadaşlar. Bu da onun görme yetisini kaybetmesine neden olmuş.
Ne dedik? Algıladığımız her şey kendi deneyim merceğimizden geçiyor dedik.
İşte bu olay bir örnek.
Yani Trenvason'un stres bozukluğu deneyimine bir örnek.
Ve bakın antik bir Yunan askerinin hikayesiyle biz şu anda empati yapabiliyoruz.
Edebiyatın gücü. Yani empati yapma ve karşı tarafında sizinle empati kurması edebiyatın birçok süper gücünden biri aslında.
Psikolog Steven Pinker Doğamızın İyilik Melekleri kitabında şöyle bir şey söylüyor.
aydınlanma döneminde toplumun empati yapma kapasitesine bir artış yaşandığı gözlemlenmiş.
Bunun da aslında şundan dolayı olduğunu söylüyor.
romanın özellikle de Samuel Richardson'ın Clarissa ve Pamela romanları gibi böyle İngiliz mektup türündeki romanlarının yükselişiyle alakası olduğunu açıklıyor.
Yani insanlar bunları okuya okuya empatilerinde bir artış olduğu gözlemlenmiş.
Yani evet kitap okumak gerçekten empati yeteneğimizi artıran bir şey.
Biblioterapi iki Yunanca kelimenin birleşiminden türetilmiş arkadaşlar.
Biblion yani kitap ve terapia.
Yani şifa ikisinin birleşimi kitap artı şifa.
1961 yılında bir biyoterapi tanımı ALI tarafından kabul görüyor ve tanımı da şöyle yapılıyor.
Terapiye katkı sağlaması amacıyla seçilmiş okuma materyallerinin tıpta ve psikiyatride kullanımı ayrıca yönlendirmeli okuma yoluyla kişisel sorunların çözümünde verilen rehberlik
olarak açıklanmış. Mesela Montaigne arkadaşlar Montaigne'in denemelerini okumuşsunuzdur.
Terapatik edebiyatın devlerinden biri olarak kabul görüyor Montaigne.
Montaigne'in denemelerini okuduysanız eğer nasıl böyle kendi hayatı üzerinde çok dürüstçe, çok zekice gözlemlerde bulunduğunu görmüşsünüzdür.
Ya da Stovacılar arkadaşlar.
Stovacılıkla bilissel davranışçı terapi aslında birbirine çok benziyor.
Yani Epictetus ne diyordu?
İnsanlara sıkıntı veren şey aslında yaşadıkları şeyler değil.
Yani olan bir tane şeyler değil.
Bunlar hakkındaki çıkarımlarıdır, düşünceleridir diyordu.
Bu yaklaşım bilissel davranışçı terapinin de temelinde var.
Burada da düşünce... Kişilerimizin duygularımız ve fiziksel duyumlarımız üzerindeki etkisine bakılıyor.
Mesela arkadaşlar bir olay yaşıyoruz işte sonra o olayı kendimizce yorumluyoruz ve ardından yorumumuz doğrultusunda yine kendimizce duygusal bir tepki hissediyoruz değil mi?
Bakın kendi yorumumuz doğrultusunda bir duygusal tepki yine kendi duygusal tepkimiz.
O yüzden herkesin her olaya verdiği ve vereceği tepki bu yüzden farklıdır.
Atıyorum mesela biri ihanete uğrar, yiri göğü inletir.
Başka biri ihanete uğrar.
Okey ya sıkıntı yok. Anladınız mı?
İkisinin de verdiği tepki başkadır.
Çünkü dediğim gibi olaylara bakışımız farklı, duygusal çıkışımız farklı bu.
Hepimiz kendi yorumumuz doğrultusunda bir duygusal tepki veriyoruz.
Psikolog Albert Ellis stoğacıları takip ederek olaylar hakkındaki düşüncelerimizi ya da fikirlerimizi değiştirerek duygularımızı değiştirebileceğimiz öne sürenlerden biri.
Stoğacılık batı düşüncesi ve edebiyatının çok...
büyük bir bölümüne etki etmiştir ve bir şifa kaynağı, bir kavrayış imkanı sağlamıştır.
Mesela şair William Wordsworth stoğacılardan teselli bulanlardan biridir.
Ya da Freud. Freud antik Yunan tragedyalarından çok etkilenmiştir ve psikanalitik teorilerini geliştirirken birçok stoğacı metin ve fikirden yararlanmıştır ki özellikle Sophocles ve Euripides.
Hatta Freud'un psikanalize en önemli katkılarından biri adını Sophocles'in Kral Oedipus oyunundaki Oedipus karakterinden alan Oedipus kompleksi kavramı.
Yani küçük bir erkek çocuğunun mesela annesine sahip olabilmek için babasıyla olan rekabeti ya da kızın babaya sahip olmak için anneyle olan rekabeti.
Yani çocuğun aynı cinsiyetten olan ebeveynini karşı cinsten ebeveyninin dikkatini ve sevgisini celp edebilmek için bir rakip olarak görmesi.
Şimdi Freud yaratıcı yazarlar ve gündüz düşleri makalesinde diyor ki yazarlar için şöyle söylüyor.
Utanç duymadan ve kendimizi suçlamadan kendi hayallerimizin, kendi fantezilerimizin tadını çıkarmamızı sağlayan insanlardır diyor yazarlar için.
Ve bizler için okumanın hoş olmayan sonuçlarla karşılaşma riskini almadan bastırılmış gerilimleri serbest bırakmak için güvenli bir alan sağlayarak en içteki düşüncelerimizi,
arzularımızı ve çatışmalarımızı keşfetmemize izin verdiğini öne sürüyor.
Freud da biliyorsunuz çok sıkı bir kitap okurudur.
Bir yer diyor ki arkadaşlar geleneksel terapi olarak düşündüğümüz şey nedir?
Konuşma terapisi değil mi? Bunu böyle adlandırıyoruz hani geleneksel terapi.
O zaman diyor Biblioterapi de benim okuma terapisi olarak adlandırdığım şeydir.
Bu çok hoşuma gitti okuma terapisi.
Okumak hayal gücü aracılığıyla bilinç dışı zihne neredeyse anında erişim sağlayarak iyileşmeye ek bir boyut kazandırır diyor.
Çünkü sayfadaki kelimeler aslında bizimle konuşmakla kalmaz.
Aynı zamanda bizi bilinç dışımızın derinliklerine doğru büyülü bir yolculuğa çıkarır diyor.
Ve burada yıllarca ihmal ettiğimiz zihnimizin dehlizlerini ziyaret eder ya da varlığından haberdar dahi olmadığımız kısımlarla ve arzularla burada karşılaşırız diyor kitap okurken.
Freud'un o konuşma terapisinde serbest çağrışım metodu vardır ya yani böyle işte düşüncelerimizi, kelimelerimizi, aklımıza gelen diğer her şeyi böyle özgürce paylaşırız serbest çağrışım metodunda.
İşte bu biblioterapide aslında otomatik olarak etkinleşmiş oluyor.
Karakterler işte o karakterlerin kendilerini içinde buldukları durumlar ve işte yazarın o yazdıkları aracılığıyla yani aslında biz dolaylı bir deneyim aracılığıyla edemiyat dışarıdan bir terapiste ihtiyaç
duymadan unutulmuş anıları ortaya çıkarıyor.
Yeniden bağlantı kurmamız için zihnimizi sürekli tetikliyor.
Sonra zaten bu süreçte ortaya çıkan düşünce ve duyguları eğer isterseniz bir psikologla konuşabilirsiniz bir profesyonelle.
Tıpkı Bial'in yapmış olduğu gibi.
Size her zaman böyle gönül rahatlığıyla önermiş olduğum dijital bir sağlık platformu var.
Evital online bir platform.
Burada psikolog ve diyetisyenlerin yanı sıra pek çok sağlık profesyoneliğiyle online olarak dilediğiniz yer ve dilediğiniz saatte randevu oluşturarak görüşebiliyorsunuz.
Bu arada kullanıcı dostu bir arayüze sahip olduğu için 7'den 70'e herkes çok kolay bir şekilde kullanabiliyor Evital'i.
Bir de bazen bir uzmanla yetinmeyebiliyoruz.
Sonuçlarımızı, raporlarımızı başka başka doktorlara danışmak istiyoruz ki bu çok iyi bir şey.
Birçok farklı uzmandan görüş almak istiyoruz.
Yine bu noktada evital çok iyi bir seçenek arkadaşlar.
Diyetisyene, psikoloğa gitmek istiyoruz.
Fakat işten, güçten, trafikten, zamansızlıktan bir türlü...
Evital online bir dijital platform olduğu için internetin olduğu her yerden yer ve zaman sorunu yaşamadan randevumuzu oluşturup bir sağlık profesyonelinden destek alabiliyoruz.
Hatta az önce bir takipçim mesaj atmış.
Merve senin sayende Evital'de terapiye başladım.
Boşanma sonrası bir süreç yaşadığını dile getirdi.
İşten geldim ve az sonra seansım var.
Bana çok iyi geldi. Çok teşekkür ediyorum demiş.
Hayat kalitesinin arttığını söylemiş.
Gerçekten çok mutlu oldum.
Bu arada Eviter'i kullanan takipçilerimden çok güzel dönüşler alıyorum.
O yüzden Can'ı gönülden öneriyorum.
Arkadaşlar Evital'in amacı şu.
Sağlığı daha erişilebilir bir hale getirmek.
O yüzden mutlaka deneyimlemenizi isterim.
Avantajlı seans paketleri var.
Bütçenize uygun olan seçenekler mevcut.
Taksit imkanınız da var.
Emel ve ben bir denemek istiyorum.
Çok merak ettim diyorsanız.
Psikolog ve diyetisyenlerle ücretsiz bir ön görüşme yapabiliyorsunuz.
Bu arada sistemdeki bütün sağlık profesyonellerinin diplomaları onaylı.
Altını çizerim. Evital Sağlık Bakanlığı tescilli bir platform.
Bunun da altını çizmek isterim. Bir de arkadaşlar Evital'de çok güzel mental testler var.
Ücretsiz. Kendini daha iyi tanımak isteyenlere bu testleri çözmelerini tavsiye ederim.
Merve bize özel indirim kodu yok mu?
Var arkadaşlar. OSB25.
Bu kodla %25 indiriminiz olacak Evital'de.
Evital hakkında daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Bize özel kodumuzu da açıklamalara bırakıyorum.
Hadi devam edelim. Biblioterapinin en önemli öncülerinden biri olan Dr.
Caroline Schroetz, biblioterapinin okuyucunun...
kendisi ya da yakınlarını bir öyküde ya da bir başka edebiyat eserinde gördüğünde bir tanıma şoku yaşamasıyla mümkün olduğunu söylüyor.
Bakın bir videoterapi böyle bu şekilde mümkündür diyor.
Ve geleneksel psikoterapiyle bağlantı kurarak edebir bir metnin bir iyileşme aracı olarak nitelendirilebilmesi için şu üç niteliğin karşılanması gerektiğini düşünüyor.
Nedir bu üç nitelik?
Birincisi özleşleşme.
okuyucunun metinle ya da o ilgili karakterle kitaptaki bir şekilde onunla özdeşleşip bağ kurmamız.
İkincisi Yani okuduğunuz metnin kendi duygularınızla böyle bağlantı kurması ve o duygularımızı serbest bırakmasına imkan tanıması.
Buna zaten katartik yöntem deniliyor arkadaşlar.
Üçüncüsü de içgörü arkadaşlar.
Yani metin o karakterin karşılaştığı sorunlardan yola çıkarak okuyucunun kendi durumuna ilişkin içgörü edilmesini mümkün kılıyor.
Ve bu bireyin içgörü ve öğrenmeyi aslında terapatik bir şekilde bütünleştirmesini sağlıyor.
Şimdi arkadaşlar bir kitabı okurken...
Kendi içinizde böyle bazı yerlerde bir bağlantı kuruyorsunuz.
Ya da işte bir empati ya da bir onaylamayı benimsiyoruz.
Ya da bazı kısımlar belki böyle bize çok tehditkar geliyor.
Belki egomuzu zorluyor.
Bazı pasajları reddedebiliyoruz.
Oralarda bir gezinin arkadaşlar.
Yani okurken öyle dümdüz okumayın.
Yani duygularınıza bakın demek istiyorlar.
Nerede ne hissediyorsunuz? Ben mesela dün okuduğum romana bu ne abi?
Aman tanrım inanamıyorum falan yazmışım.
Öyle bir şok geçirmişim ki.
Merve ne okuyorsun bize de söyle.
Şimdi arkadaşlar bitmeden söylemek istemiyorum.
Önce bir sonunu göreyim. Kötü çıkarsa falan diye önermiyorum.
Ama beni böyle şu anda duygudan duyguya sürüklüyor.
Ve böyle okumak için çıldırıyorum.
Ve böyle kitaplara bayılıyorum.
Hani şey demiştim ya bir bölümde.
Bazı kitaplarda böyle yerimden kalkıyorum.
Bu ne abi ya çok iyi.
Bu kitap da öyle gibi benim için şu anda.
Böyle kitaplara bayılıyorum.
Böyle heyecan veren, kendini okutmak isteyen kitaplara bayılıyorum.
Ama çok kitap önermiyorum farkındaysanız.
Çünkü birine roman önermek gerçekten çok riskli bir şey.
Beğenmeyi de bilirsiniz. O beni korkutan bir şey.
Çünkü kitap yani zevke hitap eden bir şey ya.
Bu Biel'in kitabını önerme sebebim kurgu dışı arkadaşlar.
Roman değil. Roman bence herkese hitap etmeyebilir.
Herkesin roman zevki başka.
Herkesin popisi başka gibi oldu bu da.
Şimdi arkadaşlar geleneksel terapide aktarım denilen bir şey var duymuşsunuzdur.
Danışanın o önceki bastırılmış duygularıyla işte bunların daha sonra terapisi ve danışan ilişkisine tekrarlanması arasındaki bağlantıyı görmesini sağlıyor.
Sonra bu edinilen yeni bakış açısı veya içgörü bizi o bastırmış olduğumuz duygulardan kurtarıyor.
Biblioterapide ise aktarım nasıl oluyor?
Okuyucu... Kitaptaki bir karakterle kendini özdeşleştiriyor ya da bir hikayede sunulan ve duygusal bir tepkiyi tetikleyen belli bir durumla karşılaştığında gerçekleşiyor okuyucu.
Böyle bir an yaşadınız mı arkadaşlar ya?
Yani kendinizi böyle bir kitap karakteriyle inanılmaz özdeşleştirip ya da işte o okuduğunuz kitapta büyük bir duygusal bir şey vardır bir olay.
Oradan tetiklendiniz mi?
Bana bunları yazın Instagram'da bu gönderi postunun altına yorumlarınızı bekliyorum.
Şimdi bu duygular aktarım dediğimiz şey buradaki bu duygular.
Yazara ya da karaktere yansıtılıyor biz okurken ve o eski...
huzursuz çatışmanın aslında edebiyat yoluyla farklı bir şekilde deneyimlenmesini mümkün kılıyor.
İşte biz bunun üstüne gidip çalışırsak yeni bir bakış açısı kazanabiliriz.
Stoğacıların yaptığı gibi. Yani buradaki okuma sürecimiz aslında bizim o bastırılmış duygularımızı bilinç dışından kurtarmak için bir katalizör görevi görebiliyor.
Örnek ver Merve. Mesela bir yere gelen bir danışanı var.
Scott Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'sini okuyor.
Oradaki Daisy karakteri var ya ona Acayip gıcık oluyor.
Ben de gıcık olmuştum itiraf ediyorum.
Ama bazısı daha ekstra gıcık oluyor yani bu kadın gibi.
Bu Daisy karakterinin onda tetiklemiş olduğu duygular var belli ki.
Yani ekstra ekstra öfkeleniyor çünkü.
Peki bunun altından ne çıkıyor?
Annesine duymuş olduğu öfke çıkıyor.
Yani bunu Daisy karakterine yansıtıyor arkadaşlar.
Daisy karakteri hatırlıyorsanız çok zenginlik takıntısı olan, statü takıntısı olan bir kadındı.
Ve aynı annesine benzetiyor danışan bu kadını.
Çok küçük bir örnek aslında bakın bu.
Bunu niye anlattım? Çünkü siz de böyle ayar olduğunuz, öfkeden çıldırdığınız kitap karakterlerini bir düşünün.
Ya da böyle inanılmaz hayran olduklarınız varsa, ağladıklarınız, ne bileyim hangi kitapta hangi duygunuz tetiklendi ağladınız ya da işte çok yoğun bir empati beslediniz.
Neden korktunuz? Niye suçlu hissettiniz?
Nerede öfkelendiniz? Bunları bir düşünün.
Siz de ne gibi duygular uyandırdığını düşünün okuduklarınızın.
Mesela arkadaşımla biz bir dönem hep aynı kitapları okuyorduk.
İşte bu hafta bunu okuyacağız, bu hafta bunu okuyacağız.
Altını çizdim. Çizdiğimiz yerlere oturup tartışıyorduk böyle saatlerce ve şunu fark ettim arkadaşlar.
İkimiz de aslında altını çizdiğimiz yerlerde yaralarımızı görüyorduk.
Hani Nazan Bekiroğlu diyor ya birine altı çizili kitaplarınızı vermek yaralarınızı emanet etmektir bir bakıma.
Çok doğru bence. O yüzden eğer hoşlandığınız biri varsa ondan.
Canım altını çizdiğim bir kitap varsa ben de okumak isterim.
diyerek yaralarını öğrenebilirsiniz.
Hani böyle kendini açmayan biriyle beraberseniz.
Bazısı anlatır da bazısı anlatmaz.
Oradan görebilirsiniz. Şimdi arkadaşlar dediğim gibi kitabı okurken işte nerede ne duygu hissediyorsunuz?
Nerede nasıl bir empatiniz var?
Niye korktunuz? Neden suçlu hissettiniz?
Neden öfkelendiniz? Bunları bir düşünün.
Yani o kitabının sizde uyandırmış olduğu duyguları düşünün.
Psikiyatr Muray Bovi diyor ki kişinin duygularını düşman edinmesindense dost edinmesi daha iyidir.
Kendisini sorunlu yansıtmalardan kurtarması için insanın onların farkına varması gerekir.
İşte biblioterapi buna vesile olabilecek yollardan biri.
Terapotik bir uygulama olarak biblioterapinin faydaları kısaca şöyle arkadaşlar.
Bir kere öz farkındalığımızı arttırıyor.
Bu arada ebeveynler dikkat.
Kitaplardaki karakterler ve durumlar hakkında bilgi sahibi oluyoruz ve bu şekilde kendi duygularımız ve davranışlarımız hakkında yepyeni içgörüler kazanıyoruz.
Okumak hayal gücümüzü harekete geçiriyor, duygularımızı netleştiriyor ve kendi insani sorunlarımızı da aslında kabullenmemizi sağlıyor.
Ve meditasyon gibi aslında kitap okumak da beyinde o yürütme işlevini artıran ve duyguların daha iyi düzenlenmesini sağlayan değişiklikler yaratıyor.
Ve böylece biz belirli bir duruma uygun...
gelecek duyguyu daha iyi bir şekilde seçebiliyoruz.
İşte stres anı, anksiyete, depresyon semptomları bunları azaltabiliyoruz.
Bakın sadece kitap okuyarak ve sadece okumak değil yazmak da biliyorsunuz bir terapi.
Bir de arkadaşlar çok şaşırdığım bir bilgi vardı bu kitapta.
Şöyle ki araştırmalar biblioterapinin aslında kaçıngan bağlanma stiline sahip olan insanlar için özellikle çok daha faydalı olabileceğini gösteriyor.
Bu bağlanma stillerini daha önce anlatmıştım.
Aşkı bulmanın bilimsel yolu diye bir bölümüm var.
Uzun uzun konuşmuştuk oldular hatırlar ama hatırlamayanlar ve yeni gelenler için şöyle söyleyeyim.
Dört ana bağlanma stili var arkadaşlar.
Bunlar bizim erken çocukluk dönemimizde bakım verenlerimizle yaşamış olduğumuz deneyimlerle şekilleniyor.
Güvenli bağlanma duymuşsunuzdur ki en sağlıklısı budur.
Herkese dilerim güvenli bağlanan insanlarla karşılaşırsınız umarım.
Umarım siz de öylesinizdir.
Güvenli bağlanma stiline sahipseniz yakınlık kurma konusunda rahatsınızdır.
Ve işte aşkta yakın ilişkiler kurmaya pek çekinmezsiniz.
Kaygılı bağlanma stiline sahipseniz partnerinize aşırı bir bağımlılık geliştirebilirsiniz.
Sürekli böyle terk edilme ve reddedilme endişesi içinde olabilirsiniz.
Tabi bunlar çok özet bilgiler yani bu kadar basit değil bu mevzu.
Ben kısa geçiyorum şimdilik.
Kaçıngan bağlanma stiline sahipseniz bağımsızlık ve özelliklik için çok güçlü bir arzunuz vardır.
Yani başkalarına böyle daha az güvenirsiniz, duygusallıktan kaçınırsınız böyle bir tarafınız olabilir.
Bir de düzensiz var arkadaşlar bu sonradan çıktı.
Bu da kaygılı. Yargılıyla kaçınganın kombosu gibi.
Yani yakınlık isteyen ama hiç kimseye de güvenmeyen.
Bir zebram olsun ama çizgili olmasın diyenler.
Reddedilmekten terk edilmekten çok korkanlar.
Dediğim gibi kaçınganma...
Kaçınganma ne ya? Yeni bir stil buldum.
Kaçınganma bağlanma. kaçıngan bağlanma stiline sahipseniz biblioterapi size ekstra iyi geliyormuş.
Çünkü arkadaşlar neden iyi geliyor?
Burada aslında size kitaplar tarafından bir özellik sağlanıyor.
Hani ne zaman böyle duygusal olarak bunalmış hissederseniz o kitabın kapağını kapatıp kaçabiliyorsunuz.
Yani her şey sizin elinizde.
Kafka der ki bazı kitaplar insanın kendi kalesindeki hiç bilmediği odaları açan anahtarlar gibidir.
Bence çok güzel bir söz. Akademisyen ve edebiyat eleştirmeni Norman Holland ise tüm edebiyatın aslında çocuk edebiyatı olduğunu söylüyor.
Ve kitapları okurken aslında yaptığımız şeyin en iyi kısmının okunmuş olduğumuz o metin ile ödüphane dönem öncesi zevklere geri dönme konusundaki o kabul görmemiş fantezilerimiz arasındaki duygusal
çağrışımları harekete geçirmek olduğunu savunuyor.
Klasik psikoanalitik teoride bu bir çocuğun gelişiminin ilk aşamalarında özellikle annesiyle ve birinci bakım vereniyle kurmuş olduğu ilişkiyle ilgili olarak deneyimlemiş olduğu duygusal
ve duygusal zevkleri ifade eder diyor.
Çocuk edebiyatı gibi derken Norman Holland aslında o bilinçaltımızdaki bastırılmış arzular ve duygusal çağrışımlarımıza dokunduğunu savunuyor.
Mesela Harry Potter kitabı, Harry biliyorsunuz yetim bir çocuktu ve işte anne ve babasına duymuş olduğu özlem onun karakterini ve kararlarını şekillendiriyordu değil mi?
Biz de bu tür kitapları, hikayeleri okurken aslında kendi geçmişimizdeki, o çocukluğumuzdaki duygusal deneyimlere geri gidebiliyoruz.
Tıpkı kayıp zamanın izindeki kurabiyeler gibi hani yiyip geçmişe dair anılarımızı hatırlayabiliyoruz kitap okurken.
Şair William Wordsworth'un çocuk insanın babasıdır dizesi gibi arkadaşlar.
Çocuk insanın babasıdır.
Yani çocuklukta geliştirdiğimiz deneyim ve davranışlar.
bizim aslında yetişkinlikte kim olacağımızı şekillendiriyor demek bu.
Freud ve takipçilerinin çalışmalarında da benimsenen fikir bu biliyorsunuz.
Ruh sağlığı uzmanları danışanlarına boşuna şey demiyor.
Hadi çocukluğunuza inelim.
Tabii bu şekilde denilmiyor ama.
Çocukluğunuza inelim. Bunu tiye alıyor bazı insanlar.
Gerçek aslında bu yani.
Çünkü genellikle kişiliklerimiz, inançlarımız, tutumlarımız ne zaman şekilleniyor?
Çocukluk deneyimlerimizle şekilleniyor.
O yüzden çok önemli çocukluğuna inme mevzusu.
Dalga geçmeyin. Peki bizler nasıl biblioterapiye başlayabiliriz Merve?
Nasıl kendi kendimize biblioterapi yapabiliriz?
Şimdi kitapta zaten bu çok detaylı anlatılıyor.
Ben yapmak isteyenler için çok kısa bir şekilde anlatabileceğim.
Çünkü zamanımız kısıtlı.
Bir yer bizi şöyle yönlendiriyor bu konuda.
Şimdi öncelikle arkadaşlar sorununuz ne?
Yani şu anda hayatınızda üzerinde çalışmak istediğiniz bir alan var mı?
Bir problem var mı? Ya da şu an dediğim gibi karşı karşıya olduğunuz bir sorun var mı?
Mesela işte yaz sürecindeyim Merve.
Depresyondayım, anksiyetim var.
Cinsel yönelimimi açıklayamıyorum aileme vs.
vs. olabilir. Her şey olabilir.
Özellikle ilgilendiğiniz bir şey var mı?
Bir akım. Ya da işte merak ettiğiniz kültürel bir konu var mı?
Şu anda okuduğunuz ve bağ kurduğunuz bir kitap veya geçmişte okuduğunuz ve sizi gerçekten böyle çok etkileyen, hakkında böyle daha fazla bilgi edinmek isteyeceğiniz bir kitap, bir konu, bir
yazar ya da bir karakter var mı?
Bu sorulara karşılık gelen kitaplar bulmanız ve okumanız gerekiyor.
Ve tabii aynı zamanda okumaktan hoşlandığınız türler neler?
Kurgu mu? Kurgu dışı mı?
Hangi yazım tarzını tercih ediyorsunuz?
Okumaya haftada ne kadar zaman ayırabilirsiniz?
Çünkü ona göre kısa ya da uzun kitaplar tercih edeceksiniz.
Bunlar da önemli. Şimdi Bial kitapta dediğim gibi bize yardımcı olmuş ve işte bir sürü kitap önerisi vermiş.
Hatta testler vardı arkadaşlar.
Ben onları da yaptım. Hani bakalım gerçekten benim sevdiğim tarzı bulabilecek mi o kitap türlerini diye.
Nokta atışı oldu test sonucu.
Eğer paylaşabilirsem...
bunu Instagram'da gönderi postu olarak hazırlayıp bu podcast'tan önce mutlaka paylaşacağım.
Size de yapacağım o testi.
Şimdi bu arada bir yer kitapta kendisini çok etkileyen kitapları ve neden etkilendiğini, çocukluğumdan itibaren işte gençlik döneminde şundan etkilendim, çocukluğumda bundan etkilendim, yetişkinliğimde şöyleydi diye tüm samimiyetiyle
bunları paylaşıyor. Şöyle ki kendisinin sınırlar ve sınır koyma konusunda sorunları var ve diyor ki Terapiden ve anne olduktan sonra sınır koyma konusunda büyük bir aşama kaydetmiştim.
Ama yine de içimi kemiren bir şey vardı.
Bir şeyler eksikti.
Toni Morrison'ın En Mavi Göz kitabını okuyana kadar bunun ne olduğunu anlamamıştım.
Kitapta Morrison siyahi toplum içindeki ırkçılıkla ataerkil bir toplumda kadın olma mücadelesiyle ve sınıf dinamikleriyle yüzleşiyor.
Ve bunların hepsi bana inanılmaz derecede tanıdık geliyordu.
Her ne kadar son derece.
rahatsız edici olsa da Morrison'ın yazdıkları bende büyük bir yankı uyandırdı ve onun hepimizin yaşadığı duyguları belki daha az şiddetli yollardan olsa da zekice yakaladığını hissettim.
Asla yeterince iyi biri olamadığımız hissinden ve ötekileştirilmekten tutun, sevilmeye ve olduğumuz gibi kabul edilmeye duyduğumuz özleme kadar romanda picolanın kahverengi yerine Mavi
gözlere sahip olma arzusu yalnızca içselleştirdiği ırkçılığa işaret etmekle kalmıyor.
Aynı zamanda etrafındakiler tarafından gerçekten görülme özlemini de ortaya koyuyordu.
Picola için mavi gözler güzelliğin ve arzuladığı sevgi, saygı ve...
kabulün sembolüydü.
Piccolo'nun hikayesi kadınlar ve erkekler arasında net bir ayrımın olduğu, erkeklerin üstün görüldüğü Doğu Afrikalı bir Hint topluluğunda bir kız çocuğu olarak büyürken ki kendi görünmezliğimi hatırlattı
bana. Erkek çocukları doğduğunda anneleri kutlanır, kız çocukları doğduğunda ise teselli edilirdi.
Kadınlar yemek ve temizlik işlerini yaparken erkekler oturma odasında dinlenir ve entelektüel sohbetler yaparlardı.
Kızlar yurt dışındaki okullara ve prestijli üniversitelere gönderilse bile birincil görevleri hala erkeklerin ihtiyaçlarına hizmet etmekti.
Kadınlar için evlilik genellikle kariyer beklentilerini ev kadınlığının keyfiyle değiştirmek anlamına geliyordu.
En azından benim onlu yaşlarımın sonlarında ve yetişkinliğimin başlarında toplumumuzdaki kadınlar tarafından modern alınan şey buydu.
Piccolo'nun deneyimlediği beyazlık arayışına benzer bir şekilde bizim toplumumuzda da açık tenli ve sevimli olmaya yönelik bir ön yargı vardı.
Bir kadın olarak biraz daha koyu tenli olmak Hoş karşılanmazdı.
Bu yüzden ne ha pahasına olursa olsun bronzlaşmaktan kaçılırdı ki.
Bolca güneşli Kenya'da bu çok zordu.
İşte bu noktada Toni Morrison'ın yazdıklarını faydalı buldum diyor arkadaşlar.
Hani az önce dedim ya tanıklık şoku diye bir şey var.
Onu Toni Morrison'ın bu En Mavi Göz kitabında yaşıyor.
Çünkü kendisi de bir ırkçılığa maruz kalıyor.
Yaşamış olduğu coğrafyada bir görülmeme hissi dedim ya.
Şöyle diyor arkadaşlar bu görülmeme hissi bu kitapta karşılaşmış olduğu ve kendine de çok aşina bulduğu his.
Profesyonel çevresi tarafından da pekiştiriliyor.
Çünkü Londra'da bir finans sektöründe çalışıyor.
Orada da işte ateerkil bir kültür hala varlığını sürdürüyor böyle bir ortam.
Çalışanların çoğu erkekti diyor, beyazdı diyor.
Ve bazen diyor böyle bir toplantı odasına girerdim, merhaba derdim.
O zaman bile insanlar bana öyle bir bakardı ki hani böyle bakışlarıyla, vücut dilleriyle bana orada istenmediğimi, orada asla kabul görmediğimi zaten hissettirip gösterirlerdi diyor.
Ama arkadaşlar bu Morrison'ın En Mavi Göz kitabını okuduktan sonra günlüğüne yazdıkları onun aslında duygularını açığa vurmasına yani kabule geçmesine çok yardımcı oluyor.
Şimdi bir kitabı okuduktan sonra onun üzerine düşünüp aslında biz de bu şekilde bir edebi günlük tutabilirsek gerçekten hem iyi bir şekilde içe bakış yapmış olacağız hem de farkındalığımız artacak ve dediğim gibi edebiyatın
o terapatik yönünden de beslenmiş olacağız.
Şimdi bakın bir yan şöyle yazmış arkadaşlar bu kitapla ilgili olan hisleri için.
Bunu niye okuyorum? Çünkü biz de bu şekilde yol alabiliriz.
Hani bu bir örnek. olsun diye bir an şöyle demiş uygun sınırlar koymak, fazlasıyla nazik olmak ve her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın önüne koymak gibi ilişkilerde beni
rahatsız eden onca şey arasında en zorlayıcı olanı görülmeye başkaları için görünür bir şekilde ulaşılabilir olmaya yönelik.
derin arzudur. Piccolo'nun deneyimi her ne kadar sıra dışı olsa da bize içinde büyüdüğümüz toplulukların insanı ne kadar derinden etkileyebileceğini, güçlerinin her yerde olduğunu ve hayatımızın
geri kalanında dünyayı deneyimleme şeklimizi etkilediğini hatırlatıyor.
Öyle ki ister arkadaş grupları, ister iş ortamları olsun, daha sonraki yaşamımızda da ne kadar sinir bozucu olursa olsun aynı tür topluluklara bilinçsizce çekiliyoruz.
Çünkü görünmez Zihin verdiği o tanıdık his başka bir yerde var olmaktan daha rahat geliyor.
Görülme, duyulma ve varlığına eşlik edilmesi isteği Başkalarının genellikle erkeklerin ihtiyaçlarını karşılayarak ve başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyarak
büyümüş olan bizler sıklıkla hiçbir zaman kabul edilmediğimizi ve duygularımızın, ihtiyaçlarımızın ve arzularımızın ihmal edildiğini hissedebiliriz.
Biz birer fidan olarak yeterli besin ve bakım olmadan kavurucu güneşin altında kendi başımızın çaresine bakmaya bırakıldık.
Böyle yazmış. Ne kadar güzel bir içe bakış değil mi?
İşte biblioterapide bu var arkadaşlar.
Edebi günlük tutmak ki eğer buna üşeniyorsanız ben günlük yazamam diyorsanız ses kaydı da alabilirsiniz.
Hatta bir sürü metot var kitapta anlatılan.
Ses kaydı da bence çok okey.
Hani ben önceden böyle kitapları bitirince o kitapla ilgili hislerimi bir ses kaydı tutuyordum ki daha önce de bahsetmiştimdir.
Böyle 10 sene öncesine ait ses kayıtlarım hala duruyor.
Hani yazmaya üşenenler için bu da bir yol.
Peki nasıl edebiyi günlük tutarız?
Şimdi okuduğunuz tüm kitapların ve onların üzerinizde bıraktıkları etkinin bir günlüğünü tutun arkadaşlar.
Az önce okuduğum gibi bir şeyler.
Ya iyi ya da kötü bir edebiyat eserinin size tetiklemiş olduğu duyguları mutlaka yazın.
Hatta okurken yazabilirsiniz.
Ben öyle yapıyorum. Kitabı okurken hemen not düşüyorum yanına.
Kitapta Biel böyle kendisine gelen danışanlara önermiş olduğu kitapları ve işte onların çok böyle kısa hayat hikayelerini de anlatıyor.
O da bize... yol gösteriyor. Mesela bir kadın danışanı vardı aseksüel.
O mesela kendisiyle böyle bir bağlantı kurmak istiyordu.
Kendini ifade biçimi yapmak istiyordu diyelim.
Fantastik kurgu ve genç yetişkin kurgularında kendi cinselliğini anlatan karakterler varsa onları okumak istiyordu.
Ona City of Strife üçlemesini önerdi.
Kanser hastası olan bir danışanı geldi.
Ona işte Paul Canati'nin Son Nefes Havaya Karışmadan kitabını önerdi.
Bunu da çok merak ediyorum bu arada.
Sonra işte Louis Hay'in Düşünce Gücüyle Tedavi diye bir kitabı var çok meşhur.
Onu önerdi ki kanalımda bunun da bir bölümü var.
Düşünce gücüyle tedavi diye.
Anne olduktan sonra kendini yeniden keşfetmek isteyen, daha doğrusu kendini unutan eski bir avukat danışanı vardı.
Annelikte iş hayatı arasına sıkışıp kalıyor.
Mesleğini bırakıyor. Sonra mesleğe geri dönmek istiyor falan.
Böyle bir kadın. Ona Julia Baird'ın The Queen kitabını önerdi.
İşte anı ve biyografi türü sevdiği için bunu öneriyor.
Burada da arkadaşlar Kraliçe Victoria'nın çocuk yetiştirme konusundaki hayal kırıklıklarını vurgulayan mektupları var.
İşte çocuk sonrası evliliğinin nasıl gölgede kaldığını anlatıyor.
Hatta durun arkadaşlar o mektuplardan birini günlüğünden Kraliçe Victoria'nın günlüğünden bir kısmını okumak istiyorum ki bence burada da çok güzel bir içe bakış var.
Bakın Kraliçe Victoria anne olduktan sonra günlüğüne şöyle şeyler yazmış ki işte bu kadın danışanın da bunları okuması aslında dediğim gibi kendisi için bir içe bakış sağlayacak.
Hikayesiyle bir bağlantı kuracak.
Okuyorum. Bakın diyor ki anne olduktan sonra vazgeçmeniz
gereken zevkler ve...
Almanız gereken önlemler.
Evli bir kadının yaşadığı boyunduruğu hissedebilirsiniz.
8 ay boyunca 9 kez yukarıda adı geçen düşmanlara katlanmak zorunda kaldım ve itiraf etmeliyim ki bu beni çok yordu.
İnsan kendini o kadar sıkışmış hissediyor ki aslında en iyi ihtimalle kendinin sadece yarısıymışsın gibi geliyor.
Özellikle de ilk ve ikinci seferde.
Ben buna gölgede kalan taraf diyorum.
İnsanın sevdiği evden, anne babasından ve kardeşlerinden koparılması bir yana ve bu nedenle bence bizim cinsiyetimiz en imrenilmez olanı.
Böyle yazmış günlüğüne. Bir de arkadaşlar annelikle ilgili çok güzel bir söz vardı bu kitapta.
Diyor ki tamamen ve sadece insan olarak kalın.
Annelik muhteşem bir armağandır ancak Kendinizi yalnızca annelikle tanımlamayın.
Dolu dolu bir insan olun ki çocuğunuz da bundan fayda sağlayacaktır deniliyor.
İmza, kaşe, mühür ve bir başka kadın danışanı siyahi ve kimliğinin temsilini arıyor arkadaşlar ve kurgu eserlerde siyahi kahramanlar okumak istediğini söylüyor.
Özellikle bu George Floyd olayından sonra çok fazla siyahi danışanın geldiğini söylüyor.
Fark edilmek, duyulmak, değer ve sevgi görmek istiyor.
Ona kendisi Carty Williams'ın beyaz erkek arkadaşıyla uzun süreli bir ilişki yaşayan bir gazetecinin hikayesini anlatan Queenie romanını öneriyor.
8 yaşında disleksi olan bir erkek çocuğa grafik romanlar öneriyor.
İşte Ricky Riordan'ın Percy Jackson ve Olimpostolar serisinin çizgi roman versiyonlarını öneriyor.
Orada da kitabın kahramanı Percy Jackson kendini her zaman diğer arkadaşlarından biraz böyle farklı hisseden bir çocuk.
Bunun nedeni de ölümlü bir anne ve Yunan tanrısı Poseidon'un oğlu olması.
Percy'nin dışlanmayı deneyimlediğini görmenin, onu böyle kendi izolasyon duygularını tartışmaya sevk edeceğini umarak bu kitabı öneriyor.
Bence kitap önerim geçmiyor arkadaşlar.
İzlediği terapi yolunu da anlatıyor zaten.
Hem de edebi küratörlük yapıyor.
Bir de arkadaşlar okumak zaten biliyorsunuz stresi azaltma üzerinde çok büyük bir etkiye sahip.
Ki bununla ilgili 2009 yılında nöropsikolog Dr.
David Leavis tarafından yürütülen bir araştırma var.
Buna göre günde 6 dakika kitap okumanın stres düzeylerini %68 oranında azalttığını ortaya koymuş.
Buna karşılık müzik dinlemek, stres seviyelerimizi %61, bir fincan çay içmek, %54 yürüyüş yapmak %42 oranında stresimizi azaltıyormuş.
Dolayısıyla okumanın gördüğünüz gibi diğer boş zaman aktivitelerine kıyasla çok daha üstün bir stres azaltma şekli olduğunu söyleyebiliriz.
Bir bölümün daha sonuna yaklaşırken Brene Brown'un şu sözüyle kapatmak istiyorum bu bölümü.
Diyor ki hikayemize cesaretle yaklaşıp onu sahiplendiğimiz zaman sonunu da...
Biz yazarız. Biblioterapi yani kitapların iyileştirici gücü o hikayeyi sahiplenip sonunu bizim yazmamız için aslında bir yol arkadaşlar.
Fernando Pessoa'nın dediği gibi kitap okumak bir başkasının kılavuzluğunda.
Rüyalar görmek gibidir.
Rüyalarda buluşmak dileğiyle sevgili kitapseverler.
Kendinize iyi bakın arkadaşlar. Instagram'a da bekleriz.
Beni hangi platform üzerinden dinliyorsanız takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Çünkü bu ay çok fazla bölüm gelecek.
Evital Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Evital hakkında daha detaylı bilgi almak için sizleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
