
Beşiktaş'ın Hikayesi | 1903 | Kara Kartal | İnönü | Çarşı | Süleyman Seba
15 Ağustos 2026 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
“Kendimi Nasıl İyileştiririm?” kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/0wFlqHl
"Hikayeni Yeniden Yaz!" kitabımı almak için: https://amzn.eu/d/ipC0Vma
Transkript
Herkese merhaba. Türkiye'nin en çok dinlenen kanalındasınız.
Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün yine çok özel bir bölümle geldim.
Size Beşiktaş Futbol Kulübü'nün kuruluş hikayesini anlatacağım.
Süleyman Sabah dönemine kadar olan süreçten bahsedeceğim.
Daha sonra Fenerbahçe ve Galatasaray yapmayı da planlıyorum şimdiden söyleyeyim.
Bu bölümü beni Beşiktaşlı yapan sevgili abime ve tüm Beşiktaş taraftarlarına armağan ediyorum.
O zaman siyahına mahkumuz, beyazına sürgün diyelim ve hemen başlayalım.
Şimdi sizi 1902 yılının dondurucu bir Aralık akşamına İstanbul Serencebe'ye götürüyorum.
O gece Kara Harp Okulu öğretmenlerinden Muhittin Bey ve yanındaki genç subaylar Tepebaşı Tiyatrosu'nda azınlıkların kurmuş olduğu Maccabi isimli kulübün jimnastik gösterisini izliyorlar.
Ama salondan çıkarken genç subayların içleri çok buruk.
Çünkü müthiş bir gösteri izlemişler ama bu gösteride tek bir Türk sporcu bile yok.
İşte o gece Muhittin Bey yanındaki gençlerin o gözlerindeki ateşi görüyor ve tarihi bir talimat veriyor.
Diyor ki Gençler sabah ivedilikle toplanıyoruz.
Hemen arkadaşlarınıza haber salın.
Ve ertesi sabah Medine muhafızı Şeyhül Haram Osman Ferit Paşa'nın Serencebey'deki konağının bahçesinde bu 22 genç toplanıyor.
Aralarında Osman Paşa'nın iki oğlu da var.
Bakın paşa oğlu. Mahalleden spora hevesli olan gençler de var.
İşte bu 22 genç henüz daha futbolun esamesi bile okunmazken barfiks, güreş, halter ve jimnastik idmanlarına başlıyorlar.
Ve fakat devir 2.
Abdülhamit dönemi. Dolayısıyla memlekette çok sert bir istibdat havası var.
Yani baskı hakim.
Halkın hak ve özgürlükleri çok kısıtlanmış durumda.
Gençler idmana başlıyor başlamasına ama çalıştıkları yer Yıldız Sarayı'na çok yakın.
Dolayısıyla saray yakınlarındaki işte bu hareketlilik hemen saray hafiyelerinin dikkatini çekiyor.
Gençlerin çalışmış olduğu idman sahası basılıyor ve gençler hemen karakola çekiliyorlar.
Hatta Fizan'a sürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar.
Düşünün sırf spor yaptığınız için Fizan'a sürüleceksiniz öyle bir devir.
Neyse ki gençleri bu sürgünden Mehmet Şamil Bey'in yazmış olduğu bir pusula ve saray erkanına olan yakınlıkları kurtarıyor.
En önemlisi de şu ki o dönem futbola şüpheli bakılıyor ve bu gençler sporla ilgilenmediklerini, sadece böyle bireysel beden hareketleri yaptıklarını, bireysel sporlarla uğraştıklarını kanıtlıyorlar.
Peki ama neden futbol?
Bu kadar tehlikeli görülüyor ve zamane iktidarı neden gençlerin futbol oynamasından kaygılanıyor derseniz çünkü arkadaşlar bireysel sporlar tek başına yapılır.
Ama futbol dediğiniz bir takım oyunudur ve futbol için gençlerin bir araya gelmesi gerekir ve beraber uzunca vakitler geçirmeleri gerekir.
Bu da padişahın kendi iktidarına karşı muhalif bir örgütlenme, bir darbe hazırlığı olarak yorumlanabilecek bir şey.
Bir de şu var dönemin bazı dini otoriterleri de futbola hoş karşılamıyor.
Haram olduğunu söylüyorlar.
Yabancı ve azınlık sporu olarak görülen bir şey futbol.
İşte bu gibi sebeplerle kötü gözle bakılıyor futbola.
Ve gençler işte o karakoldan kurtarıldıktan sonra 2.
Abdülhamit bir şekilde ikna ediliyor.
Sadece bireysel sporlar yapacaklarını duyunca da bu gençleri desteklemeye karar veriyor 2.
Abdülhamit. ve bu gençlerin Osmanlı Beşiktaş Terbiye-i Bedeniye Mektebi adı altında spor yapabilmesi için bir ferman çıkarıyor.
İşte bu fırtınalı günlerde Mart 1903 yılında Gençlerin Çerkez kökenli sülalelerinden büyük babaları olan Bereket Bey'den ilham alarak kurdukları Bereketiko yani Bereket Jimnastik
Kulübü doğmuş oluyor. İşte bu kulübü kuran gençlerin ailelerinin çoğu Çerkezlerin seçkin boylarına mensuplar.
Yani seçkin insanlar. Bu arada 2.
Abdülhamit'in bundan dolayı da korkusunun azaldığı söylenir.
Hani bu kadar saray eşrafının, bu kadar paşazadenin bulunduğu bir kulüpten bana zarar gelmez diye düşünüyor.
Semt halkı ise bu saraylı gençlerin antrenman sahasına saray arabalarıyla gidip gelmesine oldukça sempatik olarak onlara bir lakab takıyor.
Saray arabalı gençler diyorlar semtteki insanlar onlara.
Ama bu lakab sonradan saray arabalı gençler lakabı sonradan rakip taraftarlar tarafından değiştirilerek arabacılar deniliyor arkadaşlar.
İşte bu lakab saray elitlerinden kurulmuş olsa da halkın Beşiktaş'ı nasıl bağrına bastığının İlk nişanesidir saray arabalı gençler.
Bu arada kulübün kurucularından Ahmet Fetkeri Aşeni kendilerine böyle üstenci bir dille arabacılardı yani güya hakaret edip bağıranlara şöyle tarihi bir cevap vermiştir.
Demiştir ki acaba mühendisler, doktorlar, avukatlar, diplomatlar ya da Ameleler şeklinde bağırsaydınız bizim için ne fark ederdi diyor.
Hiçbir şey fark etmezdi diyor.
Neden? Çünkü Beşiktaş kurucuları evet saray çevresinden de ilk oluşturanlar ama hiçbir zaman belirli bir seçkin kesimin, belirli bir zümrenin tek elinde kalmamıştır Beşiktaş.
Yani karakterli olsun prensibiyle kapılarını her zaman toplumun her kesiminden...
Küçük esnafa, işçiye, sade vatandaşa, herkese sonuna kadar açmıştır.
Ve daima Beşiktaş halkın takımı olmuştur.
Boşuna çarşı demiyoruz az sonra çarşıya geleceğim.
Devam edelim. Şimdi 1903'de Bereket Jimnastik Kulübü kuruldu dedim.
1908'e baktığımızda 2.
Meşrutiyet'in ilanıyla artık spor özgürleşiyor.
Eskrimci Fuat Balkan ve jimnastikçi Mazhar Kazancı'nın katılımıyla kulüp...
Yeniden organize oluyor ve Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değişiyor.
Bakın ilk başta jimnastik kulübüydü futbola daha gelmedik.
Ve nihayet 26 Ocak 1911 tarihinde hükümetçe resmen tescil edilen ilk Türk spor kulübü olarak Beşiktaş tarihe geçmiştir.
Hükümetten resmi tescil alınınca semtin gençlerinin spor kulübüne ilgisi büyüyor ve spor yapan üyelerinin sayısı bir anda 150'ye yükseliyor.
Peki adı neden Beşiktaş?
Çünkü kurulup filizlenmiş olduğu yer İstanbul'un Beşiktaş semti.
Serencebey'den dolayı.
Peki neden renkleri siyah beyazdır?
Şunu baştan söyleyeyim.
Beşiktaş'ın rengi hiçbir zaman kırmızı beyaz olmamıştır.
Bu bir şehir efsanesidir.
Neden böyle bir efsane var?
Çünkü Balkan Savaşları'nın matemiyle en başta kırmızı beyaz olan renklerin daha sonra değiştirilerek siyah beyaz olduğu söylenir.
Ama böyle bir şey asla olmamıştır.
Renkler en başından beri siyah beyaz.
Neden siyah beyaz? Çünkü Fransız mektebinde okuyan Mehmet Şamil Bey okul rozetinden esinlenerek en başından beri Doğanın en asil iki zıt rengi olan siyah ve beyazı önermiştir.
Emeğin ve vakarın simgesi olarak siyah, efendiliğin ve masumiyetin simgesi olarak da beyaz.
Bu önerisi derhal kabul edilmiştir ve takımın rengi siyah beyaz olmuştur.
Bu arada yeri gelmişken Beşiktaş'ımızın simgesi olan Ehsanevi Armasındaki o siyah beyaz çubukların hikayesini hemen anlatmak istiyorum.
İlk bakışta armada sadece dikey siyah beyaz çizgiler görüyorsunuz.
Ama bu çizgilerin arkasında dahiyane bir matematiksel şiir gizli.
Çünkü kulübün kurucuları Beşiktaş'ın kuruluş yılını armaya o kadar güzel bir şekilde işlemişler ki.
Parçalar bir araya geldiğinde kulübün ebedi doğum tarihi ortaya çıkıyor.
İlk beyaz çubuk bir rakamını temsil eder.
Üç siyah çubuk üç rakamını, ikinci beyaz çubuk yine bir rakamını temsil ediyor.
Ve Arma'nın bütünü...
tam 9 parçadan oluşuyor.
İşte bu 4 rakam yan yana gelince hicri olarak 1319 tarihini meydana getiriyor.
Dolayısıyla bu da miladi olarak Beşiktaş kulübünün kuruluş tarihi olan 1903 tarihine denk geliyor.
Ve biz o formayı her giyişimizde Beşiktaş'ın köklerini o kuruluş tarihini üzerimizde taşıyoruz.
Peki jimnastik kulübü olarak başlayan bu hikaye nasıl oldu da futbola evrildi?
Şimdi arkadaşlar modern futbol Türkiye'de 19.
yüzyılın sonlarında gayrimüslim gençlerden oluşan karma takımlar arasında oynanıyordu.
Çok geçmeden bu merak bizim gençlerimize de sıçradı.
Şimdi olayların nasıl başladığını anlatacağım size.
23 Temmuz 1911 gecesi.
Aralarında şiir lakaplı Beşiktaş futbol tarihinin çok önemli bir ismi merhum Refik Osman'ın da bulunduğu çocuklar dışarıda oyun oynuyorlar.
Ve bir anda gökyüzünün kırmızıya boyandığını görüyorlar ve hemen yangın çıktığını anlayıp oyunlarını bırakıp yangının çıktığı yere doğru koşmaya başlıyorlar.
Bu yangın tarihe geçmiş büyük Hasköy yangınıdır.
Bu esnada da kışlanın önünde İngiliz askerleri bir topu tekmeleyerek aralarında değişik bir oyun oynuyorlar.
Çocuklar da bu oyunu görünce yangını manganı unutup böyle büyülenmiş gibi bir anda bu oyunu izlemeye başlıyorlar.
Askerler futbol oynuyor ve bir ara askerlerden seken top çocukların önüne düşüyor.
Mahallenin afacanlarından yumurta yaşar topu alıp kaçırıyor ve arkadaşları da koşarak peşinden gidiyor.
Sonra o topu alıp Refik Osman'ın evinin tavan arasına saklıyorlar ve böylece Beşiktaş'a ilk kez futbol topu gelmiş oluyor ve semtte ilk kez futbola adım atılmış oluyor.
Ve futbol gençler arasında o kadar yaygınlaşıyor, o kadar çok seviliyor ki Beşiktaş semtinde...
İki tane futbol takımı kuruluyor.
Birisi Basiret, diğeri Valideçeşme takımı.
Sonra Valideçeşme takımının kurucusu olan Ahmet Şerafettin Bey daha 17 yaşında.
Bu iki takımı tek bir çatı altında birleştiriyor ve Beşiktaş Jimnastik Kulübü'ne katıyor.
Beşiktaş'ın resmi futbol şubesi bu şekilde kuruluyor ve kulüp artık sarayın paşazadelerinden çıkıyor ve semtin çocuklarına yani halka iniyor, halkın gücüne kavuşuyor.
Ama maalesef bu büyük heyecan 1914'de Birinci Dünya Savaşı'nın patlamasıyla yarım kalmıştır.
Çünkü seferberlik ilan ediliyor ve kulüpteki sporcu gençlerin tamamı vatan savunması için hiç düşünmeden cepheye koşuyorlar.
Binansız ve eşyasız kalan kulüp savaş sonuna kadar İstanbul'da kalmış olan Ahmet Fetkeri Bey tarafından tek başına açık tutulmaya çalışılıyor.
Birinci Dünya Savaşı'nda Beşiktaş futbol takımı 11 kişilik takımdan 8 evladını birden şehit vermiştir.
Bu yüzden Beşiktaş'ımızın büyük gelecek vaat eden ilk takımı bu şekilde kaybolup gitti.
Ama arkalarında o ölümsüz Beşiktaş ismini bıraktılar.
Şehitlerimizi buradan rahmetle anıyorum.
Savaş bittiğinde Şeref Bey cepheden dönüyor ama kulübün arkasındaki sahanın bostana çevrildiğini görüyor ve arkadaşlarıyla bir gece duvardan atlıyorlar.
50 kişi kazmalarla küreklerle o bostanı temizliyorlar ve tekrar saha haline getiriyorlar.
Şehit olan arkadaşlarının anısını yaşatmak için Beşiktaş takımını tekrar kuruyorlar.
Daha doğrusu ayağa kaldırıyorlar ve amaçları bu takımı en kısa sürede zirveye taşımak.
Beşiktaş Cuma Ligi'ne alınmayınca isyan ediyor ve kendi ligleri olan İstanbul Türk İdman Birliği Ligi'ni kuruyor.
Ve Beşiktaş 1920 yılında bu ligi namalum şampiyon tamamlayarak tarihinin ilk şampiyonluk kupasını bu şekilde kaldırıyor.
Ve 1924 yılında Beşiktaş Cumhuriyet'in ilk resmi İstanbul şampiyonu ünvanını da kazanmıştır.
Burada tek tek başarılarımızdan bahsetmeyeceğim.
Daha çok köklerimizi ve tarihimizi anlatmaya çalışıyorum.
Şimdi Şeref Bey'in en büyük ideali Beşiktaş'a yakışan modern bir stadyumdu.
Ve ilk başta yangından harap olmuş olan Çıran Sarayı'nın bahçesini kiralamak istedi.
Ve bunun için Ankara'da bürokrasiyle tek başına savaş verdi orayı kiralayabilmek için.
Ki Beşiktaş'ın en büyük efsanelerinden biridir Ahmet Şerefettin Bey.
Çünkü gerçekten kendini, hayatını tam anlamıyla Beşiktaş'a adamış olan çok kıymetli bir isimdir.
Beşiktaş'ın artık özdeşleştiği feda kelimesinin kökleri de Ahmet Şeref Bey'den gelir.
Çünkü feda Beşiktaş'ın sadece sportif bir kulüp değil.
bir inanç ve bir fedakarlık ocağı olduğunun ebedi felsefesidir.
Çünkü Şeref Bey Beşiktaşlı gençlerin idman yapabilmesi için Çırağan Sarayı'nın bahçesini kulübe kazandırmayı kafasına koyuyor ve Ankara'da bu iş için izin alabilmek adına amansız bir mücadele veriyor
ve o sıralar o kadar hasta ki o kadar ağrılar içerisinde ki Hatta sahada hakemlik yaparken sık sık bayıldığı söyleniyor.
Ama Ankara'da bakanlar kurulu kararı çıkana kadar Ahmet Şeref Bey tedavisini reddetmiştir ve Ankara'dan hiçbir yere ayrılmamıştır.
Nihayet stadyum izdini alıyor ama artık ihmal ettiği hastalığı iyice ilerliyor ve kendisine kanser teşhisi konuluyor arkadaşlar.
Cerrahpaşa Hastanesi'nde ölüm döşeğindeyken dostu Enver Bey yanına geliyor.
Diyor ki dostum şerafettin çok hastasın biliyorsun ama yatakta olman gerekirken hala Beşiktaş hala Beşiktaş diyerek sitem ediyor.
Şeref Bey işte o anda iğne ipliğe dönmüş bedeniyle o hasta haliyle doktoruna dönüp son nefesinde kısık bir sesle tek bir kelime fısıldıyor.
İşte o kelime fedadır arkadaşlar.
Yani Beşiktaş'a Canım feda olsun demiştir son sözlerinde.
Ve 39 yaşında hayata gözlerini yummuştur Şeref Bey.
Beşiktaş için gerçekten canını feda etmiştir.
Beşiktaşlılar da onun anısına stada Şeref Stadı adını vermişlerdir.
Bir de Baba Hakkı vardır.
Onu da anmadan geçmeyelim.
Şanlı Beşiktaş formasını 17 yıl boyunca gururla taşıyan Baba Hakkı.
Kulübümüzün efsanelerinden biri.
Hakkı Yeten. Onun o saha içindeki mutlak otoritesi, o sarsılmaz disiplini.
Takımını adeta bir baba gibi sahiplenmesi.
O yüzden tribünler ve camia tarafından kendisine baba ünvanı layık görülmüştür.
Baba hakkının 1. Dünya Savaşı'nda babası şehit düşmüştür arkadaşlar ve yetim kalmıştır.
Ve 5 kardeşiyle beraber çok...
büyük bir yoksulluk içerisinde büyümüştür.
O yüzden baba mesleği olan askerliği seçerek Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne girmiştir.
Ama o dönemler askeri okul öğrencilerinin sivil bir kulüpte oyun oynaması yasak olduğu için Şeref Bey onun sırf Beşiktaş forması giyebilmesi için zekice planlar yapmıştır ve onu gerçekten Beşiktaş
'ımıza kazandırmıştır. Hakkı yeten sivil olarak futbola devam edebilmek için askeri okuldan istifa etmiştir ve gerçekten çok yoksul dediğim gibi.
de diktirilen bir takım elbise, bir gömlek ve siyah beyaz bir ipek kravat karşılığında Beşiktaş'a transfer olmayı kabul etmiştir baba hakkı ve bu onun 17 yıllık Beşiktaş kariyerinde
aldığı ilk ve son transfer ücretidir.
Ya Beşiktaş böyle bir takım.
Şimdi Beşiktaş formasıyla çıktığı 439 maçta 382 gol atarak muazzam bir gol istatistiğine de imza atmıştır Baba Hakkı.
1939-1943 yılları arasındaki o altın çağımızda üst üste 5 kez kazanılan şampiyonluklarımızın da baş mimarıdır Kaptan Hakkı Yeten.
Baba hakkı Beşiktaş'ın Hüsnü Samman'dan sonra ikinci babasıdır arkadaşlar ve oyundaki otoritesi o kadar büyüktür ki hakemler bile kararlarında ona saygı duymuşlardır.
Futbolu bıraktıktan sonra kulübe teknik direktör ve başkan olarak da hizmet ederek Beşiktaş'ın o asil duruşunu sonraki nesillere aktarmıştır.
Bir de size Beşiktaşlı Şükrü Bey'den bahsetmek istiyorum yeri gelmişken.
14 Mart 1930 yılında Beşiktaş ile vefa arasında oynanan maçta Şükrü Bey bir gol atıyor ve takımı 2-1 öne geçiriyor ki bu maçta yeniden takım elenecek.
Yani çok kritik bir maç. Herkes coşmuş stat ayakta.
Bir anda Şükrü Bey hakemin yanına giderek diyor ki hakem bey attığım gol nizami değildir.
Topu kaleye elimle havale ettim diyor.
Böyle bir itirafta bulunuyor ve golü iptal ettiriyor arkadaşlar ve o karşılaşma o gün evet beraber bitiyor ama Beşiktaşlı futbolcular her zamanki gibi gayri ahlaki bir şekilde gayri ahlaki bir golle
kazanmaktansa erdemli bir beraberliği büyük bir huzurla karşılamışlardır ve sonraki karşılaşmada zaten Beşiktaş galip gelmiştir.
Beşiktaş aynı zamanda Türk futbol tarihinde en fazla centilmenlik kupası alan takım ünvanına sahiptir.
19 kez centilmenlik kupasını kucaklamayı başarmıştır.
Peki neden Karakartal diyoruz Beşiktaş'ımıza?
Buna da değinelim. 19 Ocak 1941 bir pazar günü şeref stadında siyah beyazlılar maçı farkla önde götürüyorlar.
Ama rakip kaleye o kadar büyük bir baskı yapıyor ki büyük bir stres var, büyük bir heyecan içerisindeler taraftarlar.
İşte o heyecanlı anlarda stadın Atatürk panosu bulunan tribününden Mehmet Göl'ün isimli bir balıkçının gür sesi yükseliyor taraftar.
Mehmet Göl'ün haydi Karakartallar saldır...
Kırın kara kartallar diye bağırmaya başlıyor.
Ve bunu ilk kez duyan Beşiktaş taraftarı bu benzetmeye eşlik ediyor.
Çok beğeniyorlar. Ve hep birazdan haydi kara kartallar diye tezahürat yapmaya başlıyor Beşiktaş taraftarı.
Ve rakiplerini adeta böyle gökyüzünden süzülüp inen bir kartal gibi yenen bu takıma en uygun sembol işte bu şekilde bulunmuş oluyor.
Ve bu tarihi günün ardından Beşiktaş tüm dünyada kara kartallar olarak anılmaya başlanmıştır.
İşte halkın takımı diye boşa demiyoruz.
Arması için, sloganı için milyonlarca lira harcamamıştır çünkü Beşiktaş.
Halktan geçimini böyle balıkçılıkla sağlayan, bir kulübede yaşayan, fedakar bir Beşiktaş taraftarının benzetmesini alıp işte böyle kullanmışlar.
Derler ki ana hakkı eşikte taşta, baba hakkı Beşiktaş'ta.
Ve Beşiktaş'ın ebedi sembolü Karakartallar Şeref Stadı'nda Balıkçı Mehmet'in sesiyle doğmuştur.
Bir başka beni duygulandıran olay Çanakkale siperlerinde can veren şerefli Beşiktaş evlatlarının ve ebedi kulüp marşının hikayesidir.
Ona da değinmek istiyorum. Çanakkale zaferinin ardından İstanbul'a dönen Anafartalar kahramanı atamız Mustafa Kemal Paşa geceyi geçirmek üzere Beşiktaş'a annesi Zübeyde Hanım'ın akaretlerdeki evine gidiyor.
Atatürk evinin arka bahçesinden hemen bitişikteki Beşiktaş kulübüne geçiyor ve kendisi cephedeyken annesine, kız kardeşine göz kulak olan Beşiktaşlı zabitlere ve idarecilere teşekkür ediyor.
O gece atamız uyumaya çalışırken sokaktan ve kulüp binasından yükselen coşkulu seslerle bir anda uykusu kaçıyor.
Çünkü yaşları henüz çok genç olan yüze yakın çocuk ve delikanlı hep bir ağızdan Beşiktaş'ın o güzel marşını söylüyor.
Diyorlar ki, Türkçesini çevirerek aktarıyorum arkadaşlar.
Bugün birlikteliğimizi göstererek hayatı güzelleştirdik.
Gençliğin yolunda birleşmek yüce bir amaç değil miydi?
Yükselmek ve ilerlemek için azmi bayrağımız yaptık.
Çünkü kararlılıkla verilen hiçbir emek boşa gitmez.
Geçen her dakika bize mutluluk veren bir ezge olsun.
Kulübümüzde yeniliğin ve gelişmenin yıldızları parlasın.
Bütün dünya bizim fedakarlığımıza ve birlikteliğimize imrensin.
Biz 11 arkadaşız ama arkamızda daha niceleri var.
Hayatın sunduğu bu güzellikleri dar görüp yanılmayalım.
Ağırbaşlı, sakin, temiz ve dürüst olalım.
Ama bütün bunların yanında güçlü ve cesur da olalım.
Mustafa Kemal işte bu marşı dinlerken çok duygulanıyor.
Çünkü cephede şehit düşen askerlerimizi düşünüyor ve bu marşın şiiri Çanakkale'de şehit düşen Beşiktaş futbol takımı kaptığını şair Kazım'a aittir arkadaşlar.
Ve bu marştaki biz on bir arkadaşız ama daha arkamız var dizesi cephede şehit düşen o Beşiktaşlı kahramanların, kulübün ve vatanın hiçbir zaman arkasız kalmayacağını, yeni
nesillerin her zaman o bayrağı devralacağını simgeleyen ebedi bir yemeğine dönüşmüştür.
Gelelim Beşiktaş'ımızın armasında gururla taşıdığı ay yıldızlı Türk bayrağının hikayesine.
Türk futbol tarihinde eşine az rastlanır bir onura dayanıyor bunun hikayesi.
Çünkü Beşiktaş armasında Türk bayrağını taşıma hakkını kazanan ilk kulüptür.
Boşuna Beşiktaşlı değilim arkadaşlar.
Beşiktaş Türkiye Futbol Federasyonu tarafından Türk milli takımı temsilcisi olarak kabul edilmiştir.
Ve yabancı kulüplerle oynanan kritik maçlarda milli takımı doğrudan temsil etmiştir.
İşte bu müsabakalarda göstermiş olduğu önemli başarılar neticesinde ödüllendiriliyor ve TFF tarafından kulübün armasına Türk bayrağını kullanma hakkı resmen bu şekilde tescil ediliyor.
Ve Beşiktaş'ın armasındaki Ay Yıldız'ın ayrıca çok özel bir yeri var.
Çünkü 20. yüzyılın başlarında dediğim gibi İstanbul'da modern sporun özellikle de futbolun öncüleri arasında gayrimüslimler, yabancılar vardı ve dolayısıyla Beşiktaş böyle bir dönemde 1903 yılında bir
Türk spor kulübü olarak doğmuştur ve daha sonra resmen tescil edilen ilk Türk spor kulübü olmuştur ve Ay Yıldız Beşiktaş'ın tarihinin daha en başından beri karşımıza çıkıyor çünkü kulübün 1906
tarihiyle ilk rozetinde bir hilal ve onun içinde bugünkünden farklı olarak altı köşeli bir yıldız vardı ve Beşiktaş'ın resmi tarihçesine göre bu altı köşeli yıldız 1908'de ikinci meşrutiyetin ilanına
kadar kullanıldı. Ama daha sonraki tarihi Beşiktaş armalarında da Ay Yıldız varlığını sürdürmüştür.
Ve eski Türkçe harflerle BCK'nin yer aldığı armada ortada Türk bayrağının Ay Yıldızı bulunuyordu.
Ve bugün baktığımız Beşiktaş armasında da yine aynı sembolü görüyoruz.
Türk bayrağının ayı ve beş köşeli yıldız.
Yani Beşiktaş'ın armasındaki Ay Yıldız sonradan böyle rastgele eklenmiş bir süs değildir.
Kulübün en eski rozetlerinden itibaren izini sürebildiğimiz Beşiktaş tarihinin çok eski, değerli bir parçasıdır.
Gelelim Beşiktaş tarihinin en önemli, en kıymetli isimlerinden birine sevgili Süleyman Sabah'dan bahsediyorum.
Süleyman Sabah'ın Beşiktaş için önemi sadece Beşiktaş'ımıza çok kupa kazandırmış bir başkan olması değil.
Yani asıl mesele bugün Beşiktaşlılık duruşu diye tarif ettiğimiz o anlayışın en güçlü sembolüne dönüşmesi.
Süleyman Sabah 1943 yılında Beşiktaş'a giriyor ve 1945'te A takıma yükseliyor.
23 Kasım 1947'de İnönü Stadyumunun açılış maçında.
İsveç takımına attığı gol bu tarihi mabette bir Türk futbolcunun atmış olduğu ilk gol olarak tarihe geçmiştir.
Sabah 28 yaşında sakatlanıyor.
Ama Beşiktaş kulübünden hiçbir zaman kopmuyor hayatının sonuna kadar ve 1 Nisan 1984'te Beşiktaş başkanlığına seçiliyor ve kulübü tam 16 sene kesintisiz bir şekilde yöneterek tarihin
en başarılı dönemine imza atıyor.
Çünkü onun yönetim felsefesi paraya değil ahlaka ve prensiplere dayalıydı ve para yerine her zaman Beşiktaş'ın duruşunu ve değerlerini korumayı seçmiş bir isimdir Sabah.
Ve onun döneminde Beşiktaş'ımız 5 lig şampiyonluğu.
4 Türkiye kupası ve toplamda 21 kupa kazanmıştır.
Ve Süleyman Sabah çok beyefendi, çok centilmen biri olduğu için de gönüllere taht kurmuştur.
Hatta şöyle bir olay anlatayım size.
1996-97 sezonunda Beşiktaş Gençler Birliği ile işte bir maça çıkıyor ve maçındaki bir gençler birliği ama bir anda Beşiktaş tribününden dönemin Fenerbahçe Başkanı Alişen'e küfürlü
tezahüratlar gelmeye başlıyor.
Süleyman Sabah bundan rahatsız oluyor.
Önce başkanlık lojasından çıkıp yapmayın işareti yapıyor Beşiktaşlılara ama yok tribün devam ediyor.
Bu sefer kalkıp gidiyor taraftarların arasına oturuyor.
Bakın hiç bağırmıyor.
Kimseyi tehdit etmiyor. Bir anons geçirtmiyor.
Sadece gidiyor seyircilerin arasına oturuyor taraftarların.
Ve bir anda Alişen'e edilen hakaretler kesiliyor.
İşte otorite ile saygınlık arasındaki fark böyle bir şey.
Alişen Süleyman Sabah'ın kendisi için yapmış olduğu bu jesti hayatı boyunca...
asla unutmayacağını söylemiştir.
Şimdi Beşiktaş tribünlerinin sembolü haline gelen üçlü çekme ritüeli.
Çok severim. Bu ritüel nasıl ortaya çıktı?
Şimdi bir rivayete göre bu üçlü çekme Beşiktaş taraftarı sırf küfür etmesin diye icat edilmiş.
Ve fakat öyle mi? Değil.
Bu üçlünün yaratıcılarından biri Cengiz Öncül yani Tatava Cengiz.
Meşhur Beşiktaş amigosu.
Tatava Cengiz 1970 Dünya Kupası'ndaki Meksikalı taraftarların ritmik bir şekilde elçi...
Tırpmasından esinlenerek bunu Beşiktaş'a uyarlıyor ve üçlü çekmeyi buluyor.
Stadyuma yayıyor sonra. Hatta sadece üçlüyü değil işte konfeti şovu, arabalarla şampiyonluk konvoyu yapmayı, işte bayrak asarak kutlamalar yapmayı bunları da onun başlattığı söyleniyor.
Kendisi 1970'lerde Beşiktaş kapalı tribününün önde gelen amigolarından biridir.
Bu arada 24 Ekim 2007'de İnen Üstad'ında Beşiktaş-Liverpool maçında Beşiktaş taraftarının çıkarmış olduğu tezahürat sesi rekor kırdı.
132 desivert.
Böyle de bir taraftarı var Beşiktaş'ımızın.
Gelelim Beşiktaş'ımızın kimliğine ve çarşı grubuna.
Çarşı alayına karşı.
Şimdi alayına karşı mı bunu anlatacağım az sonra ama Beşiktaş'ı diğer kulüplerden ayıran.
En belirgin özellik.
Onun saha içindeki başarılarından ziyade dediğim gibi saha dışındaki ahlakı, duruşu ve dürüstlüğü.
Şimdi az sonra çarşıdan bahsedeceğim ama oraya gelmeden önce bir İneni Stadyumundan bahsetmek istiyorum.
İneni Stadı Beşiktaş için biliyorsunuz önemi çok büyük.
Çünkü bizim için o bir stadyumdan çok Beşiktaş'ın hafızası öyle söyleyeyim.
Ve tabii Süleyman Sabah'la da arasında çok özel bir tarihi bağ var.
Dediğim gibi stadın tarihindeki ilk golü atan futbolcudur Süleyman Sabah.
İnönü Stadı Dolmabahçe'de 19 Mayıs 1947 yılında açıldı ve başlangıçta İnönü Stadı yalnızca Beşiktaş'a ait değildi.
İstanbul'un önemli futbol sahalarından biriydi.
Ve fakat yıllar geçtikçe Beşiktaş'la öyle bir özdeşleşti ki taraftar için İnönü ile Beşiktaş neredeyse aynı şeyi çağrıştırmaya başladı.
Tabii bir başka kritik dönüm noktası da Süleyman Sabah döneminde yaşandı.
Çünkü kulüp İnönü Stadı'nı 1998 yılında...
49 yıllığına kiralamıştır.
Bu Süleyman Sabah'ın yaptığı en iyi hamlelerden biri olarak görülüyor.
Yani 1947'de futbolcu olarak stadın ilk golünü atan kişi yarım yüzyıl sonra başkan olarak aynı stadın Beşiktaş'ımıza uzun süreli bir şekilde tahsis edilmesini sağlayan yönetimin
başındaydı. O yüzden de Beşiktaş eşittir inönü.
Gelelim çarşıya.
Çarşı nasıl ortaya çıktı? Şimdi 1980'li yılların başlarında Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray lig maçlarını ortaklaşa İnönü Stadyumu'nda oynuyor.
Çünkü o zaman her büyük takımın kendine ait bir stadı yok.
O dönemde stadın akustik açıdan en güçlü yeri olan kapalı tribünü ele geçirmek rakip taraftarları arasında büyük bir yarış ve prestij konusu.
Bir de Beşiktaş semtinde o yıllarda rakip takım taraftarlarının yoğunlaşmasının ardından Beşiktaşlı gençler diyorlar ki burası Beşiktaş biz neden dağınık geziyoruz?
Biz de birleşelim ve tribünde hep beraber birlikte hareket edelim.
diye düşünüyorlar. Ve 1981-82 sezonu civarında bu gençler daha organize bir şekilde hareket etmeye başlıyor.
Ve 1982 çarşının kuruluş yılı oluyor arkadaşlar.
Neden adı çarşı? Çünkü maçtan önce Beşiktaş taraftarı, Beşiktaş'ın merkezindeki çarşıda, balık pazarı çevresinde, kahvelerde ve dükkan aralarında buluşuyor.
Yani bu semtin çevresinde buluşuyorlar.
Sonra hep beraber İnönü Stadyumuna doğru yürüyorlar.
Ama işte zamanla o buluşma noktası grubun kimliği.
Yine dönüşüyor ve çarşı oluyor.
Zamanla başka bir karakter kazanıyor.
İşte o yaratıcı pankartları, tezahüratları, mizahları, toplumsal olaylara olan duruşları ve çarşı özellikle 1990'larda çok geniş kitlelere yayılıyor.
Ve bütün bunlar organik bir şekilde oluyor.
Hani meşhur bir sloganları var.
Çarşı her şeye karşı.
İşte bu slogan da aslında anarşist bir yaklaşımdan ziyade haksız olan her duruma karşı anlamında.
Hani bu durumlara karşı takındıkları tavırdan dolayı çarşı her şeye karşı diyorlar.
Çarşı Van depreminde yetimin boynundaki atkıdır.
Karabük'te maden işçisinin ayağındaki bottur.
Yeri gelir çarşı kansızlığa karşı der.
Kızılaya toplu kan bağışı yapar.
Yeri gelir çarşı nükleere karşı der.
Çevresine sahip çıkar.
Yeri gelir teröre karşı durur.
Yeri gelir... köy okullarına kitap taşır, şiddete, ırkçılığa, kadına şiddete karşı durur.
Yani çarşı kimsesi olmayanların kimsesidir.
Özetle çarşı her şeye karşı değildir.
Çarşı haksızlıklara.
adaletsizliklere ve baskıya karşıdır.
Bu bir tavırdır, bir duruştur ve Beşiktaş taraftarı o kadar sadık bir taraftardır ki şampiyonluksuz geçen upuzunu 14 yıl boyunca bile yine de ne sevgisinden bir zerre eksilmiştir
ne de bağlılığından. Asla Beşiktaş'ından vazgeçmemiştir ve tribünlerde hep bir ağızdan Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma diye haykırmıştır.
Bu arada bugün ulusal bir gururla kutlamış olduğumuz 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nın mimarı da Beşiktaş'tır.
Çünkü 1935 yılında düzenlenen Atatürk Spor Günü bir Beşiktaş'ta olan Ahmet Fetkeri Bey'in kongrede sunmuş olduğu tarihi öneriyle resmiyet kazanmıştır.
Ve Türkiye'nin ilk kadın sporcularından ve dünyaca ünlü arkeoloğumuz Halet Çambel ve Suat Aşeni de Beşiktaş'ın çatısı altında yetişmiş sporculardır.
Halet Çambel 1930'larda Beşiktaş'ın kadın eskrim takımında spor yapıyordu ve 1936'da Berlin olimpiyatlarına...
Bizi temsilen Suat Fetkeri ile beraber gittiler ve olimpiyatlarda Adolf Hitler ile tanışmaları teklif edildi.
Ve tanışmayı direkt reddettiler çünkü Hitler ile tanışıp onunla el sıkışmak istemediler.
Nazi rejimine karşı oldukları için.
Yani çarşı adaletsizliklere, zulme ve baskıya her daim karşıydı.
Güçlü olana yakın durmak yerine...
Gerektiğinde dağ gibi dimdik karşısında durmayı bilmiştir.
Bu arada bu bölümde futbol ağırlıklı gittik ama Beşiktaş işte eskrim olsun güreş, kim inder güreşini Türkiye'ye yayan kulüptür Beşiktaş.
Atletizm 1911-1921 arasında 10 yılda 8 şampiyonluk alan efsane bir kadrosu var atletizm dalında.
Voleybol, halter, boks bu gibi branşlarda da öncü bir rol oynamıştır.
Ve 1903 yılında Serence Bey'de Bir avuç gencin bir araya gelmesiyle başlayan bu müthiş hikayeyi 2000 yılına kadar anlattım.
Eksiklerim olduysa affola.
Hikayemiz hala yazılmaya devam ediyor ve bu değerli formayı taşıyan kıymetli isimleri buradan tek tek saygıyla ve sevgiyle anıyorum.
Efsane kaptanımız Sanlı Sarı Alioğlu.
Kadife Bilekli Vedat Okyar.
Bir neslin çocukluğunun fon müziği olan o üç isim.
Metin Ali Feyyaz Üçlüsü.
Sol ayağımız Sergen Yalçın.
Voleci Şeref Görkey.
En büyük golcülerden Şükrü Güles'in, oyun zekasıyla ve tekniğiyle Yusuf Tunaoğlu, Şeref Bey, Baba Hakkı, Şükrü Güles'in, Rıza Çalınbay ve adını sayamadığım onca kıymetli
isime buradan selam olsun.
Bu bölümü beni çok duygulandıran Süleyman Sabah'ın vedası ile kapatmak istiyorum.
Beşiktaş'ımızın onursal başkanı Süleyman Sabah'ın sizi özlediğim zaman yanınıza bir Marti olarak geleceğim dediği rivayet edilir ve 23 Kasım 2025'te.
Beşiktaş-Samsun spor maçı öncesinde yaralı bir martı sahaya inmiştir ve uzun süre orada kalmıştır.
Ve o gün Süleyman Sabah'ın İnönü Stadyumundaki o ilk maçında o ilk golü atmasının tam 78.
yıl dönümüydü. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay. Bir efsane vardır bilirsiniz.
Süleyman Sabah'ın söylemleriyle ilgili bir gün bir martı olarak İnönü'ye sizin önünüze aranıza geleceğim demişti.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
