
Beklentilerin Hayatını Nasıl Etkiliyor? / Plasebo
24 Aralık 2023 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, ben Merve.
Bugün size placebo'nun etkisinden bahsedeceğim.
Zihnimizin mucizevi gücü eminim duymuşsunuzdur.
Beklentilerimizin hayatımızı nasıl etkilediğini konuşacağız.
Önce placebo'dan kısaca bahsedeyim.
Placebo doğrusu galiba.
Placebo. Placebo.
O ne ya? Bir şey söyleyeceğim.
Şimdi baştan söylemek istiyorum.
Benim bazı şeyleri söyleyemediğimi biliyorsunuz.
Daha önce bunu söylemiştim.
Dinozor. Hangi podcast olduğunu hatırlamıyor musun?
Filozof. Yine yanlış söyledim.
Yani ağlı oğlu şeyleri karıştırıyorum tamam mı?
Ve bunu biliyorsunuz artık. O yüzden lütfen placebo dememle alay etmezseniz sevinirim.
Doğrusunu biliyorum ama zorlanıyorum.
Placebo. Hala söyleyemiyorum neyse geç.
Şimdi bu ilaç ya da devaniyetine alınan bir şeyin öznel olarak olumlu etkisi arkadaşlar.
Latince'de placebo hoşnut edeceğim anlamına geliyor.
Nocebo ise bunun tam tersi.
Zarar vereceğim anlamına geliyor.
Bugün tüm tıp dallarında Tanım güçlüklerine bilinmeyen içeriğine rağmen placebo etkisinin varlığı genel olarak kabul ediliyor arkadaşlar.
Sadece etkinlik oranı biraz tartışılıyor.
Placebo gerçek ilaçtan hiçbir farkı olmayan ama aslında gerçek ilaç olmayan işlevsiz bir tedavi aracı.
İçeriğinde de zaten tamamen etkisiz şeyler var.
Zaten buradaki amaç hastayı tedavi olduğuna ikna etmek arkadaşlar.
Diyelim ki mesela gün içerisinde hafif bir soğuk algınlığı geçiriyorsunuz.
Size bir ilaç veriyor ve bu ilacı verirken diyor ki size ya diyor bu Amerika'dan geldi.
Çok etkili bir ilaç.
İşte Türkiye'de de zor bulunuyor.
Kanka bunu içtiğin anda İsviçre çakısı gibi olacaksın.
Hadi hadi iç diyor. Siz de o ilacı alıp gerçekten içtikten sonra birkaç saat sonra kendinizi böyle harika hissediyorsunuz.
Sonra arkadaşınız size diyor ki o sana verdiğim ilaç var ya aslında diyor ilaç değildi.
İlaç görünümünde bir şeydi ama içi boştu diyor.
Sıfır etki. Bu hikaye Nuri Alçı'ya doğru...
Gidiyor. Biskisini hapatmış.
Ya ben nasıl iyileştim o zaman Merve diyorsanız.
E placebo arkadaşlar çünkü siz iyi olacağınıza inanarak o ilacı içtiniz ve bu inançla yani bu zihinsel beklentiyle gerçek bir tedavi olmasa da ortada vücudunuzda iyileşme hisleri oluşmuş oldu.
İşte placebo dediğimiz şey bu.
Placeboyu şeker ilacı olarak da duyabilirsiniz.
Şaşırmayın çünkü içeriği boş.
Bazen içinde şeker oluyor, su oluyor, tuz oluyor, serum fizyolojik tarzı yani bomboş şeyler oluyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında yaralanan Amerikan askerlerinin tedavi...
tedavi ederken Harry Beecher'ın elindeki morfin tükeniyor arkadaşlar ve askerlerine morfin verdiğini söylüyor.
Halbuki vermiyor. Tuzlu su solisyonu veriyor az önce dediğim gibi.
Ama garip bir şekilde bu askerlerin %40'ı bu tedavi sayesinde ağrılarının dindiğini söylüyor.
İşte placebo bu kadar güçlü bir şey arkadaşlar ve bu zihnimizin yani olumlu düşünmemizin gücü aslında.
Teorik olarak baktığımız zaman placebo'nun etkileri klasik koşullanma, beklenti ve ödül modeli gibi görünüyor.
Bu kuramlarla açıklanmaya çalışılıyor.
Hatta hastanın ve doktorun da beklentileri önemli burada.
Verilen ilaçların rengi, sayısı, şekli, az sonra anlatacağım bunları, hastanın kişisel özelliklerine kadar birçok faktörün placebo etkisinden sorumlu olduğu öne sürülüyor.
Mesela ben olaylara böyle kirli, pastı bir camdan bakıyorsam, kötümsersem eğer, yani şunu demek istiyorum, o ilacın bende asla işe yaramayacağını düşünüyorsam, asla iyileşmeyeceğim.
Tam tersini düşünen insan tabii ki daha iyiye gidecekken ben placebo'dan fazla etkilenmeyeceğim.
Ya da ben o doktora zerre güvenmiyorsam, o doktorun hakkında çok kötü şeyler duyduysam bana sen placebo versen ne olur, vermesen ne olur.
E zaten maç 1-0 başlamış değil mi?
O yüzden bunlar da çok önemli.
Placebo o yüzden herkes de aynı etkiyi yapmaz.
Kişiden kişiye farklılık gösterebilir.
Aklıma şey geldi ya, üniversite zamanlarında biriyle tanışmıştık.
Koğlu Park'ta. Bizden böyle yaşça büyük biriydi.
Bir hastalık muhabbeti dönüyordu ve adam şey demişti.
Benim karımda panik atak var.
Sürekli doktora gidiyoruz ama bir gün Ona işte sahte bir ilaç verdim dedi.
Hani yanlış anlamayın sahte ilaç derken.
Vitamin vermiş karısına.
Böyle ilaç kabına vitaminleri doldurmuş.
Demiş ki bu ilaç Türkiye'de yok.
Bir arkadaşım getirdi. Anında demiş panik hatanı kesecek.
Ve eşi cidden o vitaminleri içtikçe böyle baya da asortik etkili bir ilaç gibi duruyor.
Böyle kırmızı değişik değişik bir şeyler.
Kadın o ilaçları içtikten sonra kendini baya iyi hissetmiş.
Ve hani doktora gitmeleri baya baya azalmış.
ilk o zamanlar duymuştum ve baya şaşırmıştım.
Placebo etkisinin cerrahi rahatsızlıklarda bile ortaya çıktığı saptanmış.
Şöyle ki bu da beni çok şaşırttı.
1959 yılında meme içi atar damar bağlanmasının koronel hastalığı tedavi ettiğine inanılıyormuş arkadaşlar.
Ama sonradan yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu aslında %63 oranına bir tedavi sağlıyor.
Çok da yüksek değil. Ama hastaların bundan haberi var mı?
Yok. Kendilerine iyileşti zannediyorlar ve iyileşiyorlar.
Koroner bypass operasyonlarında da plesobo etkisinin rolü büyük.
Çünkü şöyle ameliyatta dikilen damarlar tutmamış olsa bile bazı vakalarda iyileşme görülmüş.
Haberleri yok dediğim gibi.
Ve genel olarak etkili olan ilaçların plesobodan ancak 1.3 kere daha etkili olduğu saptanmış.
Bu da çok çarpıcı. Astım, zona, ülser tedavisine de plesobonun etkisi büyük.
%66 oranında çok yüksek bence.
Plesobo etkisi dediğim gibi ne herkeste aynı işliyor ne de...
her hastalık için geçerli değil.
Oldukça değişken bir şey.
Placebo verilenlerde yan etkiler de gözlemleniyor.
Mesela 109 kişi üzerinde ki bunlar çift gör yani her iki tarafta placebo olduğunu bilmiyor.
Hekim de bilmiyor, hasta da bilmiyor.
Buna çift gör deniliyormuş tıpta.
Meta analizi sonucunda bakın meta analiz diyorum yani birden fazla bağımsız çalışmanın sonuçları bunlar.
Placebonun yan etki oranı ortalama %19 çıkmış.
Uykusuzluk, baş ağrısı, bulantı gibi yan etkiler saptanmış ama dediğim gibi bomboş bir şey verilen hiç etki edecek bir şey yok yani.
Hatta çok enteresan placebo yapılan kişilere böyle büyük büyük kapsül ilaçlar verildiği zaman ya da böyle büyük enjeksiyonlar gözlerinin önünde onlara yapıldığı zaman çok daha güçlü bir etki yapıyor.
Sarı kapsülde verildiyse uyarıcı.
veya antidepresan. Beyaz kapsüllerin ise analjezik yani ağrı kesici etki yaptığı saptanmış ve placebo klinik ağrılarda daha şiddetli olan ağrılarda daha etkili bulunmuş.
Cinsiyetle, zekayla, telkine yatkınlıkla herhangi bir bağlantısı bulunamadı.
O yüzden hangi hastalara etki edeceği bilinmiyor.
Tekrar ediyorum burayı. Psikiyatri alanında da placebo kullanılmış.
Uzun süreli şizofrenide %30'da 45 arası.
Anksiyete de neredeyse %60.
Ama obsesif komplesif bozuklukta resmen direnç göstermiş placebo.
%3 ile %13 arası.
Depresyonda etkili mi Merve derseniz bir araştırmaya göre ilk defa bakın ilk defa depresyon otağı geçiriyorsanız ve kadınsanız etkili deniliyor.
Fakat başka bir araştırmada evli ve erkekseniz ya da 65 yaş üzerindeyseniz evet diyor hani gösterebilir placebo etkili olabilir.
Bu iki araştırma arasındaki fark bile aslında placebo hakkında neden tutarlı?
bir şey söyleyemediğimizin kanıtı gibi.
Bu arada depresyonda yani psikoloji sahasında kullanılması pek hoş karşılanmıyor.
Bununla ilgili tartışmalar yaşanmış.
Bir de bir deney yapıyorlar arkadaşlar.
Hastanın koluna placebo krem sürüyorlar.
Yani içi boş bir krem. Elektrik şoku veriyorlar ve o şoktan sonra kremi sürüyorlar.
Diyorlar ki bir ağrınızda azalma olacak oldu mu?
Oldu diyor. Halbuki bomboş bir şey sürülen krem.
Ve beyninde de bunu görüntülüyorlar özel cihazlarda.
Hani yalan değil yani. Beyinde aynı şekilde tepki veriyorlar.
vermiş. Peki Merve hipnozla placebo arasında bir benzerlik olabilir mi?
Evet olabilir. Hipnozdan farklı placebo ama her ikisinde de şu var.
Bir iyileşme beklentisi var değil mi?
Telkin. Yine beyin görüntülenerek yapılan bir çalışma var.
Şöyle sağlıklı insanları hipnotize ediyorlar ve o hipnoz esnasında ağrı hissetmeleri telkin ediliyor bu insanlara ve gerçekten ağrı hissediyorlar.
Beyinlerinde de bu görüntülenmiş.
Klinik ağrısı olanlar da hipnozla yine telkin yapılıyor hissettikleri ağrının azaldığı gözlemlenmiş.
Kronik ağrısı olan ve telkine yatkın olan hastaların beklentiye bağlı olarak hipnoz sırasında ağrılarında bir düzelme olmuş.
Evet ama sonra ne olmuş?
O ağrı geri gelmiş hipnoz sonrasında yani geri gelebiliyor.
Hipnozla placebo arasında evet yakın bir ilişki var.
Çünkü her iki fenomende de telkin ve beklenti modelleri var.
O yüzden beyinde benzer değişiklikler olabiliyor.
Her ikisinde de kişiler değişik derecelerde etkileniyor.
Placebo etkisi nasıl gerçekleşiyor?
İnançlarımızla, beklentilerimizle ve belki de geçmiş tecrübelerimiz bunlar kimyasal maddeler tarafından üretilen değişimlerle biyolojik değişimlere sebep alıyor.
Örnek ver Merve. Şimdi beynimizin doğal olarak üretmiş olduğu endorfin var değil mi?
Bu bir ağrı kesici salgı aynı zamanda.
Afyondan üretilen uyuşturucu maddelerle aynı kimyasal etkiye sahip endorfin ve bir çeşit morfin işlevi görüyor.
O yüzden placebo, analjezik ameliyat, Sonrası hastalara uygulandığı zaman bak placebo diyorum gerçek bir şey değil.
Hastalar acılarının azaldığını hissediyor.
Gerçek bir ağrı kesici aldıklarını düşünüyorlar.
Ve doğal olarak üretilen ağrı kesicileri ortaya çıkarıyor vücutları.
Olay bu. Mayo Klinik'in 2002 yılında 30 yıl boyunca sürdürmüş olduğu bir araştırma var.
Sonuçları yayımlandı.
Bu zaman aralığında 447 kişinin durumunu bizzat takip etmişler yakından.
ve zihinsel olarak daha sağlıklı olduğunu gözlemlemişler.
Sonra 800 kişiyi 30 yıl boyunca takip etmişler.
Yine Mayo Klinik ve bu araştırmada da ortaya çıkmış ki iyimserlerin kötümserlerden daha uzun yaşadığını ortaya koymuş bu araştırma.
50 ve daha üzeri yaşlarda olan 660 kişiyi 23 yıl boyunca izlemişler ve onların arasında da benzer sonuçlara ulaşmışlar.
Yaşlanmaya karşı pozitif tavırda olan insanların negatif olanlardan 7 yıl daha fazla yaşadığı kanıtlanmış.
Hatta bu hayata karşı olan tavırları uzun yaşam üzerinde işte kan basıncından, kolesterole sigara durumundan bile daha etkili olduğu saptanmış.
Yani arkadaşlar iyimser olmak, pozitif olmak hayatımıza mutluluklar geçiriyor.
Mutluluğa giden yol iyimserlikten geçiyor.
Şimdi birazcık mutluluktan bahsetmek istiyorum.
Mutluluk nedir? Anlık mı yaşanır yoksa bir süreç midir?
Mutlu olmanın bir formülü var mıdır?
Bu konuyla ilgili pek çok bölüm yaptım ve gördüğünüz gibi mutluluk üzerine pek çok soru var.
Fakat ben mutluluğu farklı bir pencereden ele alacağım.
Daha mutlu olabilir miyiz adlı kitabı yazan Profesör Richard Layard diyor ki İyi olmak sizi mutlu eder ve mutlu olmak size...
iyilik yaptırır. Ben sizi bugünlerde iyi hissettirecek bir formül biliyorum.
Yılbaşında sevdiklerimize hediye almak değil mi?
Niye? Çünkü böylece hissettiğimiz mutluluklar çevremizdeki insanlara iyilik yapmış.
Onları yeni yıla girerken sevindirmiş olacağız.
Peki Merve hediye seçmeye nereden başlayacağım?
Birçok alternatif var benim kafam çok karıştı diyorsanız Media Markt iyi bir başlangıç noktası olabilir.
Kulaklıklardan oyun konsollarına, fotoğraf makinelerinden Dizüstü bilgisayarlara.
Sevdiklerinizi mutlu edecek tüm teknoloji hediyelerini Mediamarkt mağazalarından ya da mediamarkt.com.tr adresinden keşfedebilirsiniz.
Bu bilgiyi sizinle paylaşınca ve ben de şu an kendimi iyi hissettim.
Hatta hemen gidip sevdiklerime güzel bir yılbaşı hediyesi almak istedim.
Bakın teori doğrulanmış oldu.
Herkese şimdiden iyi seneler.
Prof. Dr. Bruce Lipton bilmiyorum duydunuz mu kendisini.
Biraz spiritüel bir bilim insanı.
Biyoloji alanında ihtisas yapmış.
Dünyaca ünlü bir isim ama onu biz aşı karşıtlığıyla da tanıyoruz.
Seveni de çok sevmeyeni de, sahte bilim yapmakla suçlayan da var, kaçık diyenler de var, hayır bilim ve ruh arasındaki köprüyü kurdu diyenler de var ama uluslararası alanda tanınan hücresel bir biyolog
ve genetik bilimci. Dünya onu daha çok inancın biyolojisi adlı kitabıyla tanıdı.
Lipton'a göre genlerimiz her zaman bizim kaderimizi belirlemiyor arkadaşlar.
Kaderimizi belirleyen esas şey...
Bizim algılarımız ve inançlarımız.
Lipton diyor ki, biyolojimiz inançlarımıza uyum sağlar.
Tekrar ediyorum, biyolojimiz inançlarımıza...
Güçlü olan inançlarımızın gerçekten farkına vardığımız zaman gerçek özgürlüğün anahtarını ele geçiririz.
Yani siz inanırsınız, inanmazsınız.
Beni ilgilendirmez. Ben çorap kadınıyım.
Ben inanıyorum böyle şeylere.
Böyle şeyleri deyince hayaletler gibi oldu.
Adamlar bilim insanı ya.
O yüzden inanıyor olabilirim bilmiyorum.
Hal o etkisi. Bir de Joe Dispenza var arkadaşlar.
O da Lipton'la benzer şeyleri söylüyor.
İnancımızla düşüncelerim...
Bizle hayatımızı değiştirebileceğimizi söyleyen bir bilim insanı.
Dispensa'nın zaten Placebo Sensin adlı bir kitabı var, duymuşsunuzdur.
Madem bu konuya el attım, bu kitaptan bahsetmesek olmaz değil mi?
Joe Dispensa diyor ki, bazılarımızın uyanmak için...
alarma ihtiyacı vardır. Benim 1986'da işte bu alarmum çalmıştı.
Nisan ayında güzel bir Kaliforniya günü bisikletiyle giderken bir anda bir araba çarpıyor ve hayatı darma duman oluyor.
Çok ağır bir trafik kazası geçiriyor.
Kaza sonrası altı omurunda ve bel bölgesinde kırıklar oluşuyor.
Daha 23 yaşında gencecik ve doktorlar diyor ki eğer ameliyat olmazsan bir daha asla yürüyemezsin.
Felç kalacaksın diyorlar.
Ameliyat olmayı reddediyor.
Bu diyor hani gençliğimin vermiş olduğu bir başkaldırıydı belki bilmiyorum ama reddettim diyor.
Çünkü ben bu işin içerisindeydim ve risklerinde farkındaydım diyor.
Yani yine sakat kalma durumu var ameliyata girse de.
Ve bu işi kendi zihninde çözmenin yollarını arıyor arkadaşlar.
Günde 2 saat omurgasının tamamen iyileştiğini düşünüyor.
Tekrar yürüdüğünü canlandırıyor zihninde.
Özlediği ne varsa işte yürümek, koşmak, spor yapmak hepsini en ince ayrıntısına kadar hayal ediyor o gündeki 2 saat.
Ve ne oluyor biliyor musunuz?
O vahim kazadan sadece 9,5 hafta sonra bakın 9,5 hafta sonra hiçbir cerrahi müdahale olmadan Tekrar yürümeye başlıyor.
Her gün tek tek omur omur bel kemiğini zihninde yeniden yapılandırmış.
Tüm varlığımı buna adadım diyor.
İyileşmeye adadım. Geçmişi düşünmeden, gelecek için endişe etmeden, dışarıdaki yaşama takılmadan, semptomlarıma kafayı takmadan, günde ikişer saat tamamen içime dönerek, o içimdeki
görünmez bilinçle, o yaşam kaynağıyla temasa geçerek yapmaya çalıştım bunu diyor.
Bu arada aklıma şey geldi.
Bir TEDx. konuşması vardı.
O mürlik felcinin bana öğrettikleri diye.
Emrah Baki Başoğlu onu da izleyebilirsiniz arkadaşlar.
Onun da benzer bir hikayesi var.
İşte Joe Dispenza o içerisindeki bilinçle temasa geçmeye çalışıyor.
Çünkü diyor bu bilinç trilyonlarca uzman hücre yaratmıştı.
Ve her saniye tek bir hücrede bile yüzlerce bin adet kimyasal reaksiyon oluşturulabiliyorsa bu bilinç tarafından o zaman diyor ben İçime dönerek bu zekayla iletişime geçmeyi denemeliydim.
Ve dediğim gibi her gün istediği sonuçların bir resmini yaratıyor zihninde.
Zihinsel bir prova yapıyor arkadaşlar.
Buradan baktığınız zaman çekim yasası gibi de görünüyor farkındayım.
Belki deli saçması bu ne ya dediniz ama yaşanmış yani bunlar.
Ama ilk başta placebo'yu zaten size araştırmalarla anlattım bilimsel olarak.
Ve dünyada bunu yaşayan pek çok insan var.
Az sonra zaten size örneklerle anlatacağım.
Neyse Joe Dispenza kendisi gibi olan insanları...
Ve farklı farklı ülkelerdeki bu tarz olaylar yaşayan insanların deneyimlerini araştırmaya başlıyor.
Onların nasıl iyileştiğini araştırmaya başlıyor.
Buradaki amacı bilimi maneviyatla birleştirmek ve sonuç olarak bulduğu şey bu tarz mucizevi vakaların hepsinin arkasında güçlü...
zihinsel bir unsurun olduğu bu sonuca ulaşıyor.
Sonra üniversitelerdeki derslere yeniden katılmaya başlıyor.
Nörobilimdeki en son gelişmeleri araştırmaya başlıyor.
Beyin görüntüleme, nöroplastite, epigenetik, psikoneuroimmunoloji üzerine master yapıyor.
Bu insanların ve kendinin nasıl iyileştiğini yani kendi deyişiyle zihni değiştirme bilimini ve onu nasıl yeniden yapılandırabileceğimizi araştırıyor.
Beynimizin bu bağlantıları nasıl oluşturdu?
düşüncelerimizi, nöropsikolojik ilkeleri kullanarak nasıl yeniden programlayabileceğimizi işte bunları tüm insanlara öğretmek için yola çıkıyor.
Placebo etkisi dinlerde bile var arkadaşlar.
İncil mesela mucizevi iyileşme hikayeleriyle doludur.
Hatta 1856 yılında Güney Fransa'daki bir bölgede 14 yaşında bir köylü kızı ben diyor bakire meryemi gördüm.
Tam burada gördüm diyor ve o gördüm dediği yere iyileşmek için akın akın insanlar gitmeye başlıyor.
Çoğu da iyileşerek geri dönüyor garip bir şekilde.
Koltuk değneklerini atanlar mı ararsınız?
Neler neler? İşte bu muhtemelen placebo.
Bir Hint kurusu var. Sayı baba belki duymuşsunuzdur.
Kimine göre çok büyük bir şarlatandı.
Kimine göre yaşayan en etkili yüz tipi röterli insandan biri.
Bence iyi bir ilizyonisti.
Tanrı'nın tezahürü, avatar olarak bile anılan bir isim.
Her neyse ama insanlar sonuç olarak ona inanıyorlardı.
Avucundan böyle kutsal bir kül çıkardığını iddia ediyordu.
Bu külü bedenine sürüyordu insanlar.
Bu şekilde şifa bulacağını düşünüyorlardı.
Bulanlar da var. Muhtemelen placebo diye düşünüyorum.
aklıma şu an Saadettin Tekstoy geldi.
Keloğlan Mağarası mı ne vardı hatırlıyor musunuz?
Oraya girip şey yapıyorlar diye.
Saçım benim, saçım benim.
Dökülüyor saçım benim.
İndim Keloğlan Mağarası'na.
Gür çıkar saçım benim.
Tarak tutar saçım benim.
Yani cidden bu mağaraya gidenler olmuştu ya o dönem saçım çıkacak diye.
Çıktı mı? Var mı gidenler?
Bir yazsınlar. Bir dakika Keloğlan Mağarası'ndan arıyorlar.
Ya bu arada bu mağaranın hikayesi de çok komik.
Bir tane genç varmış çoban işte bir kıza aşık olmuş ama kızı adama kel diye vermemişler.
Böyle bir şey olabilir mi?
Kel olan mağarası bile daha inandırıcı bundan.
Neyse işte o kel adamcağız küsmüş mağaraya kapanmış.
Sonra mağaradan bir çıkmış saçları var.
Böyle bir şey olabilir mi?
Sonra hikayenin devamı daha komik.
Bir bakmışlar adamın saçları var.
Demişler ki kızımızı sana veriyoruz.
Bir şey diyeyim mi?
Bu Keloğlan var ya bütün kellerin itibarını sarsan adamdır.
Artık adam mıdır çocuk mudur neyse.
Amerika'da Pitbull var.
Bir o adama bakın.
Bir de bizdeki hikayeye bakın.
Keloğlan ne ya? Aşın artık şunları.
Neyse devam edelim.
Birinci Dünya Savaşı sırasında bir ordu psikiyatristi olan Benjamin Simon bombardıman şoku, travma sonrası stres bozukluğu, korkunç savaş deneyimi yaşayan askerleri Yardım etmek için hipnoz
yöntemini kullanıyor. Çok da faydasını görüyor.
İşte orduda kullanılan bu hipnoz teknikleri o kadar başarılı oluyor ki sivil doktorlar da bu etkilenebilirlikle ilgilenmeye başlıyorlar yani hipnozla.
Ama bunu hastalarını böyle transa geçirmek yerine onlara hastalıklarını iyileştirecek ilaçlar olduklarını söylüyorlar.
İşte şekerli ilaçlar dedik ya placebo için.
Placebolarla yapmaya çalışıyorlar ve hastaların da çoğunlukla iyi olduğunu gözlemlemişler.
Çok çarpıcı örnekler vereceğim arkadaşlar.
Emekli bir ayakkabı satıcısı olan Sam London 1970'lerin başında yutkunma sorunları yaşamaya başlıyor.
Neyse işte doktora gidiyor.
Maalesef yutak kanseri teşhisi konuluyor.
Ve o günlerde bu kanserin tedavisi olmadığı düşünülüyor arkadaşlar.
Hatta bu hastalıktan o zamana dek kurtulabilen olmamış.
Bunu da biliyor ve doktoru da ona aynen bunları söylemiş zaten.
Sonra bir ameliyat geçiriyor bu kanseriyle alakalı.
Ama ameliyattan sonra durumu daha da kötüye gitmeye başlıyor.
Kanser karaciğerinin sol lobuna yayılmış ve doktorlar diyor ki maksimum birkaç ay daha yaşayabilirsin.
Ve doktoruna ne olur diyor beni en azından yılbaşına kadar yaşat, yılbaşını göreyim en azından.
Doktoru elimden geleni yapacağım diyor ve onu taburcu ediyor.
Arada sırada tekrar doktoruna görünüyor.
Aslında durumu da gayet iyiye gidiyormuş.
Ama yılbaşı geçtikten bir hafta sonra hastaneye tekrar getiriliyor.
Fenalaşmış bir durumda geliyor.
Hemen işte tekrar tahliller yapılıyor vesaire.
Bir de ne görüyorlar? Bütün kan tahlilleri aslında iyi.
Sadece küçük bir zatüre başlangıcı var.
Zatüre. Kanser değil.
Başka da bir hastalığı yok. Ama Sam hastaneye getirildikten 24 saat sonra maalesef hayatını kaybediyor.
Ve yine ilginç olan şey şu.
Sonradan anlaşılıyor ki Sam Long'da aslında yanlış teşhis konulmuş.
Adam kanser falan değilmiş.
Yutak kanseri falan değil.
Ya da işte kara ciğerinden zatürreden falan hayatını kaybetmemiş.
Herkes ona hayatını kaybedeceğini söylediği için çok az bir zamanı kaldığını söylediği için bu başına geldi deniliyor.
Joe Dispenso'ydu. söylüyor.
Ya nasıl? Çok çarpıcı değil mi bu hikaye?
Buna inandığı için bunu yaşaması.
Gerçekten düşüncelerimizin bu kadar güçlü olması çok korkutucu ya bir yerde.
Bir başka örnek vereyim.
26 yaşında bir üniversite öğrencisi.
İşte kız arkadaşıyla ayrılıyorlar.
Depresyona giriyor. Bu arada zaten çok sık depresyon yaşayan birisiymiş ve o süreçte bir antidepresan ilacının deneme ilanlarına katılıyor.
Sonra bir gün tekrar işte kız arkadaşıyla görüşüyorlar, konuşuyorlar derken o görüş Düşmeler beklediği gibi geçmiyor.
Daha da beter ayrılıyorlar.
İyice depresyona giriyor.
Yıkılıyor adeta. Gidiyor.
O deneme ilaçları var ya antidepresanlar.
Onlardan 29 tane içiyor.
İntihar teşebbüsü. Ama çok geçmeden o ilaçları içtikten sonra hemen pişman oluyor.
Beni kurtarın diye yardım istemeye başlıyor.
İşte komşuları geliyor. Onu buluyorlar.
İşte yerlerde kıvranırken buluyorlar onu.
Hemen acile kaldırıyorlar falan.
Ve bir bakıyorlar işte gittiğinde nabzı çok kötü bir durumda.
Kan basıncı korkunç seviyelerde.
Gerçekten intihar eden biri gibi yani.
Doktorlar işte muayene ediyorlar.
Kalp çarpıntısı, hızlı solunum.
Bunların dışında bir şey bulamıyorlar.
İntihar gibi görünüyor ama bunların dışında da bir şeyler olması lazım ama yok.
Fakat konuşması değişmeye başlıyor.
Hani bilincini kaybedenler konuşması değişir ya.
Öyle bir profil sergiliyor.
Sonra hangi ilacı içtin diye soruyorlar.
İçtiği ilacı gösteriyor.
Ve en başta anlattığım placebo ilacı.
İçtiği ilaç aslında. Farkında bile değil.
Yani boş ilaç içmiş.
Öğrendikten sonra hemen eski haline dönüyor.
Yani bunun placebo ilacı olduğunu öğrendikten sonra.
İşte buna da arkadaşlar bu örneği nocebo diyoruz.
Nocebo. Hani hep iyileştirici etkiden bahsettim.
Bu da madalyonun öteki yüzü Nocebo.
1940'larda Harvard psikoloğu Walter Bradford Cannon Nocebo üzerine çalışıyor ve bu olguyu Voodoo ölümü diye de adlandırmış.
Hani Voodoo bebeği vardır ya böyle kötü büyü yaparlar bir bebeğe böyle iğne batırırlar hatırladınız mı Voodoo?
İşte Cameron bunları incelemeye başlıyor.
Yani işte büyü sonucu ya da işte bir lanet sonucu olduğu iddia edilen işte ani hastalanmalar, ölümler, yaralanmalar, zehirlenmeler, enfeksiyon.
belirtisi olmamasına rağmen bunlara ilişkin anlatılara dayalı bir dizi hikayeden oluşan raporları inceliyor.
İşte onun bu araştırmaları bugün hastalık yaratabilen duygulara, korkulara yol açan psikolojik tepki sistemleri olarak bildiğimiz şeyin zeminini hazırlıyor.
Voodoo Ölüm mü denme sebebi şu.
Hani placebo'da kişiler iyi olacağına inanıyor dedik ya.
O şekilde iyileşiyorlar. Bunda da tam tersi arkadaşlar.
Hani voodoo lanetinin onları öldüreceğini düşünüyorlar.
Ve buna çok güçlü bir şekilde inanıyorlar.
Bir de kurbanlı ailesi dışlıyor.
İşte toplum dışlıyor.
O yüzden de hani o kötü sonu daha hızlı oluyor deniliyor.
Bilemiyorum hatta. Yani nocebo olumsuz etkileri olan düşünce, inanç ve beklentilerimizin etkisi diyebiliriz.
İnsanları 1960'larda aslında etkisiz bir maddenin sırf o şeyin ona zarar vereceğine inanıldığında gelişebilen zararlı etkilerini atfen nocebo denilen yani latince placebo'nun
tam tersi olan nocebo terimini gündeme getiriyor.
Placebo dediğim gibi faydam dokunur, nocebo zararlıyım anlamına geliyor.
Nocebo etkisi yaygın bir şekilde ilaç araştırmalarında karşımıza çıkıyor.
Placebo alan insanlara diyorlar ki hani bu ilacın yan etkileri de var.
Onlar da özellikle uyarıldıkları zaman o ilacın yan etkisi konusunda bunları yaşıyorlarmış.
Nosebo yaşıyorlarmış. Çok ünlü bir araştırma var bu konuda.
1962 yılında Japonya'da bir grup çocuk üzerine yapılan bir araştırma bu.
Bu çocukların hepsinin sarmaşık zehrine alerjisi var.
Ve araştırmacılar her bir çocuğun kolunu zehirli sarmaşık yaprağı ile ovalıyor.
Ama çocuklara bu yaprakların tamamen zararsız olduğunu söylüyorlar.
Kontrol için zararsız bir yaprak da sürüyorlar.
ve gruba diyorlar ki bu zehirli bir yaprak.
Halbuki Tamamen boş bir yaprak yani zehirsiz bir yaprak.
Ve sonunda ne oluyor biliyor musunuz?
Zararsız sarmaşık sürdükleri çocuklar ama zararlı olduğunu söyledikleri çocukların kolları kızarıyor, alerji oluyorlar.
Ve gerçekten zehirli sarmaşık sürüp bu yaprakta hiçbir zehir yok dedikleri çocukların kollarına hiçbir şey olmuyor.
13 çocuktan 11'ine hiçbir şey olmuyor.
Zehirli sürdükleri halde zehirli sürmedik diyorlar.
Kolları da kızarmıyor. Çünkü niye?
O sarmaşığın onları incitmeyeceğine tamamen zararlı.
Bu yeni düşünce eski anılar ve inançlara üstün gelmiş arkadaşlar ve gerçek zehrin zararsız olarak değerlendirilmesine yol açmış zihinlerinde.
Daha da önemlisi şu ki biz şunu gördük bu deneyden sonra.
Bu çocuklar düşüncelerini değiştirerek aslında fizyolojilerini kontrol altına almayı başardılar değil mi?
Dönüştürmeyi başardılar. Peki şimdi düşüncelerimizin bedenimizin üzerinde etkisi yoktur diyebilir misiniz?
Düşüncelerimizin bedenimizin üzerinde gerçek fiziksel çevreden belki de çok daha büyük bir etkiye sahip olduğunu gördük.
Psikonoloji adı verilen bilimsel araştırmalar düşünce ve duygularımızın bağışıklık sistemimizi nasıl etkilediğini inceliyor.
Duygularım, düşüncelerim benim bedenimi nasıl etkiliyor bunu inceliyorlar.
1960'larda Nosebo üzerine yine çok çarpıcı bir araştırma yapılıyor arkadaşlar.
Araştırmacılar 40 astım hastasına içinde sadece ve sadece...
Su buharı olan spreyler veriyorlar.
Ve bu spreylerin çok tahriş edici bir özelliği olduğunu söylüyorlar.
Alerjiden olduğunu söylüyorlar.
Halbuki dediğim gibi sadece boş bir su spreyi.
Ve bu deneklerin %48'i yani 40 kişiden 19'u solunum yollarında sorun yaşadıklarını söylüyorlar.
Deneklerden 12'si bildiğiniz astım krizi geçiriyor.
Sonra hemen diyorlar ki size çok iyi gelecek bir sprey var.
Bunu deneyin. Bu da aslında placebo.
Dümdüz bir buhar veriyorlar yine.
Hepsinin nefesi anında düzeliyor.
Yani araştırmacılar zihinlerine yerleştirilen düşüncelere, beklentiye göre davrandı değil mi?
Buradan çıkan sonuç bu. Kendime nazar değdirmek istemiyorum ama ben kolay kolay hastalanmam.
Grip falan olmam.
Hiç de dikkat etmem. Hastalandı bu podcastten sonra.
Kışın böyle saçım ıslak sokağa çıkarım falan.
Arkadaşlarım der işte hasta olacaksın böyle sokağa mı çıkılır?
Çıkıyorum yani. Hatta bir dönem en sevdiğim şey şuydu.
Eskiden yatağım böyle pencerenin önündeydi.
Kışın kar yağarken penceremi açıp yatardım sabaha kadar.
En sevdiğim şeylerden biri buydu.
Böyle nefes aldığımı hissediyordum resmen.
Niyeyse. Herkes böyle ne yapıyorsun sen hasta olacaksın falan diyordu.
Ama hiç de olmuyordum. Çünkü bende o inanç yokmuş.
Onu fark ettim. Hani kesin hastalanacağım.
Ben bunu yaparsam hastalanırım.
Hiçbir zaman ağzımdan böyle bir şey çıkmadı.
Ve bütün bu araştırmalar bana bunu düşündürdü.
Acaba dedim o yüzden mi hasta olmuyorum.
Hani olsam bile...
maksimum 1-2 gün. Ayakta atlatıyorum o hastalığı.
Emer ve senin bağışıklığın güçlü belki diyorsanız oldlar bilir.
Bir ara ben kan vermiştim işte saçlarım dökülüyor falan demiştim.
Saçım benim saçım benim.
Keloğlan mağarasında bilmiyorum gitsem.
Kan değerleri böyle yerlerde sürünüyordu.
Sonra doktor bana dedi ki sen dedi iyi ayakta geziyorsun ya.
Buraya iyi gelmişsin yani demir diye bir şey kalmamış sende dedi.
Böyle bir sürü ilaçlar verdi falan.
Ya ben bunu duyana kadar çok iyiydim ya.
Kendimi çok iyi hissediyordum.
Ne zaman o doktordan çıktım bana dedi ya sürünüyorsun işte.
Demirim bitmiş falan. Kendimi resmen böyle perişan, bitik, halsiz öyle hissediyorum.
Yani kolum kalkmıyor.
Abi yıllardır yaşamışsın bu şekilde.
Hiçbir şeyin yoktu değil mi?
Doktor deyince mi oldu? Ama oldu yani.
Covid döneminde de mesela hiç bilmeden 4-5 defa falan Covid'lilerle yan yana, dip dibe oturmuşum.
Sohbet etmişiz böyle ağız ağıza yani hiç haberim yok.
Sonradan öğrendim Covid olduklarını.
Aradılar berber biz Covid'mişiz.
Ya o ana kadar hiçbir şeyim yok hani söylemeseler.
Ama öğrendim ya.
Aman tanrım yani resmen psikolojik covid geçiriyorum.
Gidiyorum testler veriyorum negatif çıkıyor.
Kendimi nasıl inandırdıysam kendi kendimi covid yaptım ya psikolojik olarak.
Yani demek istediğim şu.
Belki biz de o Japon çocuklar gibi işte hani zehirli sarmaşık sürdüler ya çocuklara.
Belki biz de onlar gibiyiz.
Ya da dümdüz böyle buhar verilip astım nöbeti geçinen o astımlılar gibiyiz belki de.
Yani arkadaşlar acaba hasta olacağımızı düşündüğümüz için mi hasta oluyoruz?
Soruyorum size. Şimdi placebo'ya dönecek olursam.
Daha o kadar çok örnek var ki anladım.
Atacağım böyle. Sabaha kadar buradayız.
Şimdi 1994 yılında bir cerrah var.
Bruce Mosley bir deney yapıyor.
Dizlerindeki artrit ağrısını hafifletmek amacıyla 10 hastaya ameliyat yapıyor.
Bildiğiniz ameliyat. Hastaların hepsi erkek ve gaziler yürümekte problem yaşayan insanlar.
10 kişiye anestezi uyguluyor.
Ameliyat nasıl yapılıyorsa aynı şekilde bir prosedür uygulanıyor.
Ertesi gün onu birden işte koltuk değnekleri ağrı kesicilerle beraber taburcu ediliyorlar.
Aslında bu doktorun...
Yaptığı şey şu. Bu 10 kişiden ikisine standart artroskopik cerrahi uyguluyor.
Yani gerçekten onlara ameliyat ediyor.
Üçünün dizine sadece yüksek basınçlı su enjekte ediyor.
Yani çürümüş artritli maddeleri yıkıyor ve temizliyor.
Ve kalan 5 kişiye düzmece ameliyat yapıyor.
Yani hiçbir şey yapmıyor.
Ama dizlerine böyle sanki gerçekten ameliyat olmuş gibi uyduruktan bir kese atıyor.
Dikiyor, kapatıyor. Sonra ameliyattan sonra bu hastaların hepsi...
Eskiye nazaran çok daha iyi olduklarını, ağrılarının azalmış olduğunu, hayat kalitelerinin arttığını söylüyorlar.
Sahte ameliyat olan ama bundan asla haberi olmayanlar, dizilerine sadece yüksek basınçlı su uygulanan hastalar kadar iyi oluyorlar.
Aradan 6 ay geçiyor, hala çok iyiler.
6 yıl geçiyor, placebo ameliyat olan yani hiçbir işlem uygulanmayan, sadece kese atılan hastalar ve bundan haberi olmayan hastalarla tekrar görüşüyorlar.
Adamlar diyorlar ki gayet iyiyiz.
Çok güzel yürüyoruz ağrımız sızımız yok diyor.
Halbuki hiçbir şey yapılmadı onlara.
Yaşamımızı geri kazandık falan diyorlar.
Çok iyi hissediyoruz diyorlar.
Ataistler bunu açıklasın.
Bu ne? Doktor bu ne?
70'lerin sonunda yapılan bir araştırma var.
Bu çok çarpıcı geldi bana ve placebo'nun gerçekten tam olarak böyle aktif ilaçların yaptığı gibi doğal ağrı kesiciler olan endorfin salgalarını tetiklediğini gösteren bir araştırma bu.
20 yaş dişleri yeni çekilmiş olan 40 diş hastasına Ağrı kesici yerine placebo veriliyor arkadaşlar ve placebo ilaç aldığını bilmeyen hastalar gerçekten de hiçbir ağrı
hissetmiyorlar. Ama sonra araştırmacılar bu hastalara naloxin diye bilinen bir morfin antidotu veriyorlar.
Bu kimyasal olarak aslında beyindeki morfin ve endorfin algılayıcı kısımlarını bloke ettiği için hastalar bu sefer tekrar ağrı hissetmeye başlamış.
Yani bu şu demek oluyor hastalar placebo aldıkları zaman kendi endorfinleri Kendileri üretmiş vücutları.
İnsan bedeninin kendi eczanesi gibi davranmasına şahit oluyoruz bu araştırmada.
Acaba bedenimiz kendi ilacını kendi üretebilme yeteneğine sahip mi dediniz değil mi şu anda?
Hintli bir guru varmış Maharushi Mahesh Yogi.
Bunun bir öğretisi Transantendel Meditasyon.
Eminim bunu duymuşsunuzdur.
ABD'de 1960'larda The Beatles grubunun üyelerinin yoğun ilgisiyle iyice ünlendi bu meditasyon tekniği.
Bu tekniğin hedefi şu.
Günde iki defa 20 dakika meditasyon yapıyorlar.
Sadece 20 dakika bir mantrayı tekrarlayarak zihinlerini böyle dingin bir hale sokmaya çalışıyorlar.
İşte bu uygulama Harvard kardiyoloğu olan Herbert Benson'ın dikkatini çekiyor.
O da buna çok benzeyen bir teknik kullanmaya başlıyor.
Rahatlama tepkisi adı vermiş buna.
Ve sonuç şu ki Benson sadece düşünsel desenlerdeki değişimle insanların gerginlik yaratıcı tepkileri üretmeyeceklerini ve böylelikle de kan bası...
Sıncını düşürüp kalp atışlarını normalleştirebileceklerini ve sonuçta da tabii ki derin bir rahatlama hali sağlayabileceklerini keşfediyor.
Şimdi başka bir podcastta demiştim hani gülüşümüz bile bizi iyileştiriyor.
Bedenimizin kimyasını değiştiriyor diye beynimizi kandırıyoruz.
Şimdi sonuç olarak düşüncelerimiz hayatımızı etkiliyor.
Kesinlikle bence bu doğru.
Olumlu ya da olumsuz kafanızdan geçenler neler?
Beklentileriniz neler? Bunları bir düşünün.
Placebo eşittir.
Şartlanma, beklenti ve anlamlandırma şeklinde ilerliyor.
Üç temel unsurdan oluşuyor.
Kendi placebonuzu görün arkadaşlar.
Neye inandığınızı. Dış dünyamızı belki kontrol edemeyiz.
Evet ama iç dünyamızı edebiliriz.
İnançlarımız... algılarımız, çevremizle olan etkileşimimiz.
Bunlar hep içsel dünyamıza etki eden şeyler.
Bu bölümü Jim Carrey'nin muhteşem hikayesiyle kapatıyorum.
Jim Carrey 1980'lerin sonlarında Los Angeles'a gidiyor ve o sıralarda iş arayan yoksul bir aktör biliyorsunuz.
Daha hiç kimse tarafından tanınmıyor ama büyük büyük hayalleri var ve bir kağıda, bir paragraf uzunluğunda bir metin yazıyor.
Burada doğru işler yapan, doğru insanlarla tanışmak istediğini, doğru kadrolar, Doğru filmlerde rol almak istediğini yazıyor.
Başarılı olmak istediğini ve dünyada bir fark yaratmak istediğini yazıyor bu kağıda.
Sonra her gece Hollywood'un tepesine bir yere gidiyor.
Sırt üstü yatıyor.
Yıldızlara bakarak bunları düşünmeye başlıyor.
O kağıda yazmış olduğu her anı.
Tek tek hayal ediyor. Sanki gerçekten olmuş gibi kalbinde hissederek hayal ediyor.
Hatta kendisine 10 milyon dolar değerinde bir çek bile yazıyor.
Oyunculuk hizmetleri karşılığında 10 milyon dolar.
Şükran 1995 yazıyor bu çekte ve yıllarca o çeki cüzdanında taşıyor.
Sonunda 1994 yılında Jim Carrey gerçekten doğru bir filmde.
doğru bir kast ile oynayıp yıldız olmayı başarıyor.
Tam 10 milyon dolarlık bir çek kazanıyor arkadaşlar.
O... kendisi hakkında zihninde ne tasarladıysa onu yaşayanlardan sadece biri.
Yaşamımız belki de zihnimizin aynadaki bir görüntüsüdür.
Kim bilir belki de bilincimiz, bilinç dışı duygularımız kaderimizi kontrol eden ilk taslakları oluşturuyordur.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Yeni yılda sevdiklerini ve kendini mutlu etmek isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Bu pazartesi yepyeni bir bölümle tekrar görüşeceğiz.
Hafta çok sık bölüm gelecek.
O yüzden beni her nereden dinliyorsanız bildirimlerinizi açmayı unutmayın arkadaşlar.
Beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için de adresimi hop aşağıya bırakıyorum.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
