
Terappin Hakkında detaylı bilgi almak için: www.terappin.com
OSB20 koduyla ilk terapi seansın %20 indirimli * Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB * Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir*
Transkript
Terapin Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba ben Merve.
Bugün beni çok heyecanlandıran bir bölümle karşınızdayım.
Biliyorsunuz ben psikoloji konularına çok meraklıyım.
Psikoloji hakkında okumayı araştırmayı çok seviyorum.
Geçen gün aklıma şöyle bir fikir geldi.
Dedim ki Merve sen bir psikanalist olsaydın o kırmızı koltukta kimin oturmasını isterdin?
Tabii ki aklıma kim geldi?
Atatürk. Atatürk'ün çocukluğuna inmek isterdim.
Ona böyle bir takım sorular yöneltmek isterdim.
O yüzden dedim ki neden böyle bir bölüm yapmıyorum?
Evet, bugün Atatürk'ün çocukluğuna ineceğiz arkadaşlar.
Psikoloji camiasının en sevilen isimlerinden kıymetli hocamız Prof.
Dr. Vamık Volkan'ın çalışmaları eşliğinde ilerleyeceğiz.
Hazırsanız bugün o kırmızı koltukta...
Atatürk uzanıyormuş gibi bir bölüm olacak bu.
Onun iç dünyasına bakacağız.
Onu daha yakından tanıyacağız.
Hadi o zaman doğduğu günle başlayalım.
Atatürk'ün doğum tarihi biliyorsunuz ki net değil.
Ama Erbay'ın soğukları adı verilen kışın en soğuk 40 gününden birinde doğduğu kesin.
Yani 22 Aralık'ta 30 Ocak arası ama 4 Ocak olduğu tespit edilmişti en son.
Doğduğu döneme bakacak olursak...
O dönemlerde Selanik'in 70-80 bin kadar nüfusu var ve bu nüfusun %50'sini Yahudiler oluşturuyor.
%25'ini ise Türkler oluşturuyor.
Yani Türk nüfusu ikinci en büyük nüfus.
Geri kalanı da Rumlar, Slavlar ve Arnavutlar oluşturuyor.
1480 ile 1520 arası çok yoğun bir Yahudi göçü almış bu bölge.
O yüzden böyle ve 17. yüzyıla baktığımız zaman artık Selanik'te Yahudilerin yaşadığı 56 mahalle var.
Müslümanların yaşadığı 48 mahalle var.
Selanik'in en önemli etnik grubu Yahudiler ve Atatürk gördüğünüz gibi çok kozmopolit bir yerde doğuyor.
Yani etnik çeşitlilik çok.
Selanik Osmanlı İmparatorluğu bünyesine 1430'larda katılıyor ve deniz ticaretinin de oldukça yoğun olduğu bir bölge burası.
Farklı toplumlar, farklı dinler, farklı kültürler var.
İşte böyle bir ortamda büyüyor Atatürk.
Zaten Selanik Osmanlı'nın batılılaşmış şehirlerinden biri olarak ün yapmıştır.
zamanlara baktığımız zaman Türk Müslüman karakteri gitgide daha baskın olmaya başlıyor.
Peki ben neden bunları anlatıyorum?
Sizce doğduğunuz şehir, o şehrin insanları, çevremiz, mahallemiz karakterimizi etkilemiyor mu arkadaşlar?
O yüzden anlatıyorum. Doğduğun ev, doğduğun coğrafya, kaderindir sözünü hepimiz biliyoruz.
Bence doğru. Peki Atatürk'ün doğduğu o meşhur 3 katlı pembe eve gidelim.
Baştan söyleyeyim Atatürk bu evde doğmamıştır.
Sadece bu evde büyümüştür.
Doğduğu ev ise babasının ailesi.
evidir. Pembe evin olduğu yerse bir Türk mahallesi.
Zengin bir mahalle değil o zamanlar ama böyle sıkı komşuluk ilişkilerinin olduğu esnaf ailelerin yaşadığı dayanışmanın olduğu bir bölge burası.
Selenlik'te Türklerde geniş aile dediğimiz yani kadının Eşinin akrabalarıyla birlikte yaşadığı ataerkil özellikteki gelenek var.
Yani aynı evde çekirdek aile ve çok sayıda akraba birlikte yaşıyor.
Kalabalık evlerden bahsediyorum.
Geniş aile ile ilgili şöyle bir şey var.
Bireyler her zaman kimliğini kabul ettirmek ister değil mi?
Bunun için bir çaba gösteriyoruz hepimiz.
Peki bu geniş ailelerde nasıl oluyor hani bireyleşmek?
Bu çaba yani birey olma çabası genellikle böyle çok da şiddetli olmayan ama tartışmaların olduğu, küskünlüklerin olduğu atışmalar, bir takım pazarlıklar bunlarla yüzeye
çıkıyor bu bireyleşme çabası geniş ailelerin içerisinde.
Ve geniş aile üyeleri her biri.
Kendi kişilik yapılarının bütünlüğünü onaylamak için ne yapıyorlar?
Diğer kişiliklerin sınırlarıyla çarpışıyorlar ve sınanmaya ihtiyaç duyuyorlar değil mi?
Ve geniş ailelerde evet ataerkil bir sistem vardır ama ailenin duygusal tonunu kim belirler?
Anne belirler değil mi? Çekirdek ailelerde de bu böyledir.
Atatürk'ün ailesi de aynı bu şekilde.
Selanik'te böyle bir ortam var.
Geniş bir ailede yaşıyorlar.
Sıkı fıkı komşuluk ilişkileri var.
Böyle bir ev. Orta halli bir ev dediğim gibi.
Ve bu ailenin erkekleri okur, yazar.
Bu önemli çünkü o zamanlar bu büyük bir başarı biliyorsunuz.
Babası Ali Rıza Efendi'nin Mehmet adında bir amcası varmış.
Ve bu Mehmet adındaki amca mahalle okullarından birinde öğretmen.
yapıyor ve o bölgede çok tanınmış bir isim.
Kızıl renkli de bir sakalı var.
Hatta bundan dolayı lakabı Kızıl Hafız'dır.
Ali Rıza Efendi'nin babası yani Atatürk'ün dedesinin adı Ahmet'tir.
Ona da kaçak lakabını takmışlardır.
Ona da Kızıl Hafız diyorlar.
Şimdi arkadaşlar bu anlatacağım kısmı az sonra anlatacağım kısmı çok önemli.
Çünkü aile köklerimizdeki travmaların önemini son dönemlerde çok konuşuyoruz.
Tramvanın genetik aktarımını epigenetik yoluyla tramvanın nesiller boyunca aktarılabileceğine eminim duymuşsunuzdur ve bunu destekleyen pek çok araştırma var.
Eğer bu konuyu bir uzmana danışmak isterseniz OSB ailesinin çok sevdiği online terapi platformumuz Terapin var.
Sonunda beklenen o an geldi.
Her gün mesajlar alıyorum.
Merve terapin indirim kodu ne zaman gelecek diyorsunuz.
Bu sefer %20 indirimle geldim arkadaşlar.
Bize özel indirim kodumuz OSB20.
Terapin biliyorsunuz ki uzman klinik psikologların desteğine her an her yerde ulaşabildiğimiz ve dilediğimiz konuda destek alabileceğimiz.
Online bir terapi platformu.
Size özel böyle güvenli bir alanda dilediğiniz konuda aradığınız desteği bulmak için anlatın.
Ne derdiniz varsa anlatın.
İçinizde tutmayın. Çünkü anlaşıldığını hissetmek herkesin hakkı ve gerçekten çok iyi hissettiren bir şey.
Günlük hayatta böyle koştururken o telaş içinde çoğumuz kendi sesimizi duymazdan geliyoruz.
Aman diyoruz Ali Rıza Bey ağzımızın tadı kaçmasın.
Çözüm için atmamız gereken adımları erteliyoruz.
Yapmamız gereken o iç konuşmaları hep erteliyoruz.
Halbuki hepimiz farklı hayatlarda kendi hikayemizin başrolüyüz değil mi?
Evinin konforunda.
İç dünyasında keşiflere çıkmak isteyenler.
Derdini bir uzmana anlatmak isteyenler.
Burası çok önemli. Lütfen derdinizi uzmanına anlatın.
Çünkü onlardan fikir almanız gerçekten başka bir pencere açacaktır önünüzde.
Geçen arkadaşım bana anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor.
Dinledim, dinledim, dinledim.
En son işte tabii kendimce akıllar verdim ama sonra dedim ki bence bir terapine başvur dedim.
Gerçekten bunu söyledim emin olabilirsiniz.
Bütün arkadaşlarıma öneriyorum.
Diyorum ki sen bir bağlan terapine.
Hatta birinin derdi o kadar acilmiş ki beni falan beklememiş.
İndirim kodunu da beklememiş.
Diyor ki ben bağlandım başladım bile.
Neyse şimdi indirim kodunu kullanacak atacağım ona da.
Gerçekten hem arkadaşlarıma öneriyorum canı gönülden sizler de benim arkadaşımsınız artık size de öneriyorum.
Artık kameranız kapalı farklı bir isimle de görüşme yapabileceğinizi biliyorsunuz.
Sistemin sizin ihtiyacınıza en uygulanan psikoloğu mini bir başlangıç testiyle saptayabildiğini biliyorsunuz.
Emer ve ben geceleri kendimi daha kötü hissediyorum dertler üstüme üstüme geliyor diyorsanız 7-24 seans imkanınız olduğunu hatırlatmak isterim ve seans...
Sonrası psikoloğunuzla uygulama üzerinden mesajlaşabiliyorsunuz.
Artık bunları biliyoruz değil mi?
Onlar çok iyi biliyor terapini ve kullanıyorlar, seviyorlar.
Seans ücretlerini psikologlar kendileri belirliyor arkadaşlar.
O yüzden her bütçeye uygun psikolog var terapinde.
Merak etmeyin. Bu sene daha pozitif bir psikoloji ve mental iyi oluşa sahip olacağım diyenlerle buluşma adresimiz neresi?
Tabii ki terapin.
Bize özel %20 indirimden faydalanmak için kodumuz OSB20.
Hadi devam edelim. Şimdi dönelim Atatürk'ün dedesi Kaçak Ahmet'e.
Neden kaçak Ahmet deniliyor?
Bunun hikayesini anlatacağım.
Şöyle 1876 yılının Mayıs ayında Mehmet Bey'in adı yerel bir olaya karışıyor arkadaşlar.
Bir Hristiyan, Bulgar, genç bir kız bir Müslümanla kaçıyor ve Selaniye'ye geliyorlar.
Kızı Müslümanlığa geçirmek istiyor bu genç delikanlı.
Fakat kızın annesi buna engel olmak için Hristiyanlardan yardım istiyor.
Derken Rumlar kızı kaçırıyorlar ve Amerikan konsolosluğuna götürüyorlar.
Ertesi gün konsolosluğun önünde Türkler Protestolar yapmaya başlıyor.
Olaylar çığırından çıkıyor.
İnanılmaz büyüyor.
Hatta konsoloslar linç ediliyor.
Aralarında ölenler var.
Toplumsal uyuşmazlık had safhalarda o sıralar.
Balkanlarda milliyetçilik enerjisi çok yüksek.
Resmi görevlilere yapılan bu saldırı dış güçleri harekete geçiriyor.
Cinayetten sorumlu olanların cezalandırılmasını istiyorlar.
Bir sürü kişi yakalanıyor.
Dar ağaçlarında asılıyor.
İdam ediyor. Ve bu olaya karışan her kim varsa tehlikeye giriyor.
İşte bu gösterilerde...
Muhtemelen Atatürk'ün dedesi Ahmet Bey de var ve orduyla da ilişkisi var.
O yüzden canını kurtarmak için Makedonya dağlarına kaçıyor ve tam 7 sene boyunca kaçak hayatı yaşıyor.
Hayatının sonuna kadar firariyi yaşamıştır Atatürk'ün dedesi.
İşte bu olay o zaman bir çocuk olan Ali Rıza Efendi'nin Atatürk'ün babasının üzerinde büyük bir heyecan yaratmıştır.
Korku, endişe yani bir çocuk dünyasını düşünün.
Aslında ne fırtınalar kokmuştur, ne kadar derin izler bırakmıştır değil mi bu olay?
Atatürk'ün kuşağına aktarılan psikolojik etkisinin olması da kuvvetle muhtemel.
Az önce bahsettiğim epigenetik işte travmalar nesilleri arası aktarım dedik ya.
Ali Rıza Efendi babası Makedonya dağlarında kaçak sürgün yaşamına katlanırken genç bir delikanlı oluyor ve 1876'da Asakir-i Muavine birliklerine katılıyor.
Bu gönüllü bir ulusal muhafız birliği Osmanlı-Rus savaşı yaklaşırken kurulmuş.
Ali Rıza Efendi'nin okuma yazması olduğu için bir de memur geçmişi var biliyorsunuz.
O yüzden bu muhafız birliğinde üst teğmenliğe kadar yükselmiştir.
Yine tehlikeli bir meslek dikkatinizi çekerim aile geçmişinde.
1878 gibi yani yaklaşık 2 sene sonra falan askerlikten ayrılıyor ve Selanik'e dönüyor.
1870'lerin başında zaten Zübeyde Hanım'la evlendiği düşünülüyor.
Yani evliyken askere gidiyor.
Bu arada Ali Rıza Bey'in hayallerinde sarışın mavi gözlü bir kızla evlenmek var.
Çünkü rüyasında aksakallı bir dede sarışın mavi gözlü bir genç kız gösterip bu senin kısmetindir demiş ona.
O yüzden böyle bir hayali varmış ve bu hayalini...
Ablası gerçekleştiriyor.
Zübeyde Hanım'ı bulan kişi ablasıdır.
Görücü usulü ama tam hayalindeki kız.
Sarışın, mavi gözlü. Zübeyde Hanım'ın ailesinin Konya Karaman'dan gelen yörük grubuna dahil olduğu düşünülüyor arkadaşlar.
Bir yörük Türkmeni. Kendisine Molla Zübeyde denilir.
Çünkü kadınların okuma yazma bilmediği bir dönemde okuma yazma biliyor.
O yüzden. Bir de çok dini bütün bir aileden geliyor Zübeyde Hanım.
Ali Rıza Bey'den 18 yaş küçüktür.
Yani evlendikleri... Her zaman 12-13 yaşlarındaymış.
Şaşırdığınızı biliyorum ama o zamanlar maalesef ki bu normal karşılanan bir şey.
Yani 12-13 yaşında evlenmek.
Çoğumuzun ailesinde maalesef vardır böyle çok erken evlenenler.
Nice ünzileler var arkadaşlar bu memlekette.
İşte bu kadar erken bir evlilik yapmanın zorluğu da şu.
Annelik duyguları tabii ki tamamıyla gelişmiyor.
Yani buna yol açmış olabilir bu kadar erken evlenmek.
14-15 yaşlarında ilk çocuğu Fatma'yı kucağına alıyor.
Fatma'dan 2 yıl sonra Ahmet doğuyor.
3 yıl sonra ise Ömer isimli çocuğu doğuyor.
Çocuklarını büyütmekle meşgulken Zübeyde Hanım hep yalnız kalmıştır.
Çünkü Ali Rıza Bey'in Olimpos Dağı eteklerinde bir gümrük noktasına tayini çıkıyor arkadaşlar.
Bu uzaklıktan dolayı uzun uzun zamanlar ayrı kalıyorlar karı koca olarak.
Ve o sıralar ilk çocukları olan Fatma maalesef ki hayatını kaybediyor.
Ali Rıza Bey Zübeyde Hanım ve çocuklarını yanına aldırıyor.
Gittiği yer çok ıssız bir yer dediğim gibi Olimpos Dağı'nın eteklerinde bir gümrük memurluğu yapıyor.
Ve Zübeyde Hanım'a Gülzar cennetim Zübeyde'm dermiş böyle hitap edermiş.
Fakat genç anne Zübeyde önceden biliyorsunuz geniş bir aileden bahsettim.
Geniş bir ailede çocuklarına bakıyordu ama burada yapayalnız kalıyor ve kaldıkları yerde böyle incin top oynuyor öyle söyleyeyim.
Yunan eşkıyaları var. Çok tehlikeli bir yer.
Hatta Zübeyde hanımı kaçırmaya yeltendikleri de söylenir.
Yani her an böyle tetikte bir saldırı beklentisi var.
Bunun yarattığı duyguları düşünün.
Duygular ailenin ortak belleğinde yer etmiş olabilir arkadaşlar ama bu ailenin yaşadığı en büyük trajedi en büyük felaket psikanalizin babası Freud'un da dediği gibi bir çocuğun anne babasından
önce ölmesi korkunç bir felakettir bir aile için.
Atatürk'ün doğumundan önce dediğim gibi ilk çocukları Fatma onu kaybediyorlar.
Paşa Köprüsü'ne taşınmadan önce de Ahmet ve Ömer maalesef hayatını kaybediyor.
Ahmet'in ölümüyle ilgili ailede anlatılan son derece korkunç bir olay var.
Lütfen burayı çocuklarınıza dinletmeyin.
Biraz süre vereyim kapatmanız için.
Şöyle ki Ahmet ölümünden sonra denize yakın bir yere gömülüyor ve o gece dalgalar yükseldiği için cesedi açığa çıkıyor.
Ve çocuğun cesedini çakallar parçalıyor.
Yani bunu görmüşler. Bu olay evde sürekli konuşuluyor.
Yani Atatürk'ün doğup büyümüş olduğu ev.
Bir yas evi. Yani kendisinden önce üç kardeşi vefat ediyor.
O annenin Zübeyde Hanım'ın psikolojisini de düşünün.
Yaslı bir anne ile büyümüştür Mustafa Kemal Atatürk.
İşte bu olaylardan sonra Ali Rıza Bey Gümrük'teki işini bırakıyor ve kereste ticaretine başlıyor.
Tüccar bir ortağı var. Bu işten iyi bir kar elde ediyor.
Zenginleşiyorlar. Zaten pembe evi de öyle satın almışlardır.
O sırada dördüncü çocukları olan Mustafa doğuyor.
Atatürk yani Atatürk ekonomik olarak güzel bir zamanla doğuyor.
Babası oğlunun orduda kariyer yapmasını istiyor ve bunun için beşiğinin yanına doğduğu zaman bir asker kılıcı asmıştır.
Şimdi neden adı Mustafa arkadaşlar?
Burası çok önemli. Ali Rıza Bey'in bir kardeşi var.
Onun adı da Mustafa ve küçükken Ali Rıza Bey yanlışlıkla kardeşi Mustafa'nın beşiğini ters çeviriyor ve kardeşi hayatını kaybediyor.
Kazara olmuşmuş ama kardeşinin ölümüne yol açmasının suçluluğunu ömür boyu üzerinden atamamış.
İşte o yüzden oğluna Mustafa adını koymuştur.
Mustafa ölen kardeşinin yerine konmuş bir çocuk.
gibi yani öyle varsayılıyor.
Bu konuyu ben size Van Gogh ve Salvador Dali bölümünde anlatmıştım.
Onlar da aynısını yaşamıştı.
Sıkıntılar çıkmıştı psikolojilerinde bu konuyla ilgili.
Bu pek iyi bir şey değil.
Yani yeni doğan çocuğa kaybedilen bir kişinin imgesini yüklemek ister istemez o yeni doğan çocuğa kaybedilen kişiyi canlı tutmak gibi böyle bilinç dışı bir görev verilmiş gibi
oluyor. İşte bu olaya da ikame çocuk deniliyormuş arkadaşlar.
Bu bilgi cepte dursun ikame çocuk.
Bir de şu var Zübeyde Hanım önceden dediğim gibi 3 çocuğunu kaybetmiş yaslı bir anne ve ister istemez şunu düşünüyor.
Yani Mustafa'nın da mı kaderi aynı olacak?
Bunu düşünüyor ister istemez.
Kendini buna psikolojik olarak hazırlamış bile olabilir.
Hatta çok değişik bir bilgi öğrendim şaşırdım.
Zübeyde Hanım bu yaşadıklarından dolayı böyle çift kişilikli bir kadın gibiymiş.
Yani bu yaslardan sonra ruh hali elbette çok karışık.
Canlı renklerde dantel bluzlar giyiyor, saçlarına mücevherler takıyor.
Yastı bir anne dikkatinizi çekerim.
Bu yaz tutmayı inkar etmek olabilir diyor Vamuk Hoca.
Bir de misafirliğe gitme kültürü var ya o zamanlar çok yoğun bir kültür bu.
Kalkarken böyle misafirlerle uzun uzun vedalaşılırmış böyle bir gelenek var ama Zübeyde Hanım bunu yapmıyor.
Çat diye kalkıp gidiyor hiç vedalaşmadan çok kısa kesiyor.
İşte veda etmekteki bu tutumu yasını inkar etme çabası olabilirmiş.
Buna çok şaşırdım. Bir de kendini böyle iyice dine vermiştir.
Zaten dindar bir kişilik ama daha çok dine veriyor kayıplarından sonra.
Ve Atatürk doğduğu zaman yine bir yaz sürecinde olduğu için sütü gelmiyor ve Atatürk'ü siyahi bir anne emzirmiştir.
İlk psikolojik engellenmesi.
Burada yaşanmış olabilir deniliyor hani emzirememiş ya.
O sıralar Ali Rıza Bey kereste ticaretiyle uğraşıyor ve Rum eşkıyalar sürekli kereste sevkiyatını engelliyorlar.
Ve Ali Rıza Bey'i tehdit edip sürekli alıkoyuyorlar.
Eşkıyalar tarafından kaçırılıyor düşünün.
Ve kerestelerini vermek zorunda kalıyor.
Canı sürekli tehlikede ama her defasında bir şekilde ellerinden kaçmayı kurtulmayı başarıyor.
Ve eve döndüğü zaman tabii ki başından geçenleri anlatıyor.
Atatürk nelerle büyümüş bakar mısınız?
Bu hikayelerle büyümüş buraya kadar anlattıklarımın hepsini Atatürk duyarak büyümüş, yastığı bir anne var, kardeşlerin kaybı var, çakallar tarafından parçalanmış bir kardeşten bahsettim, kaçak
bir dededen bahsettim, bir sürü şey anlattım size.
Şimdi de babasının hikayesi girdi devreye.
İşte belki de zihninde babası şöyle olmuştur.
Hani büyük engeller karşısında ayakta kalmayı başaran cevval, cesur bir adam değil mi?
Böyle idealleştirilmiş bir imge yaratmıştır babası için.
Ama sonunda Ali Rıza Bey'in geçimini sağladığı ormanı...
Eşkıyalar yakıyor ve Ali Rıza Bey işsiz kalıyor.
Sonra tuz ticaretine atılıyor ve orada da başarısız oluyor.
Derken bunalıma giriyor ve yaşamının zaten son zamanlarında çok fazla alkol tüketiyor ve bağırsak tüberkülozuna yakalanıyor.
Mustafa daha 7-8 yaşındayken babasını kaybediyor.
İşte bu noktada onun babasının cesur bir macera perest olarak idealleştirilmiş imgesiyle değersizleştirilmiş imgesini belki bütünleştiremeyeceğini düşünebiliriz.
Ay Rıza Bey'in vefatıyla Zübeyde Hanım ne oluyor?
3 çocuğuyla daha 30 yaşında gencecik bir kadın kala kalıyor.
Ve Naciye adındaki evladını da 10 yaşındayken kaybediyor.
4 çocuğunu ve eşini kaybeden yaslı bir anne.
Ve onunla büyüyen Mustafa Kemal Atatürk ve Makbule.
Yani bir çocuğun kronik yas içindeki bir anne tarafından yetiştirilmiş olması burası çok önemli.
Ne oluyor biliyor musunuz?
Yetişkin olduğu zaman.
Belki hani bu onu mutlaka kurtarıcı pozisyona sokmaz ama böyle bir ortamda büyüyen çocuklar kendi zekalarına, çevrelerindeki etmenlere, iç dünyalarından gelen bilinç dışı ya da bilinçli duygu düşüncelere
ve fantezilere göre çocukluk travmalarına uyum sağlıyorlarmış.
Yani Atatürk'ün bilinç dışı kurtarıcı onarıcı olma fantezisinin gelişmesinde çocukluk çevre koşullarının rolü ve baba faktörü çok önemli.
Peki bu bilinç dışı fantezi ne?
Belki ilk kez duydunuz.
Burası önemli arkadaşlar.
Lütfen dikkatli dinleyin.
Şöyle ki küçük bir çocuk gerçek dünyada olup biten ve işte travma yaratan olayları tam olarak anlayamaz değil mi?
İşte bu olayları iç dünyasındaki isteklerle, iç dünyasındaki korkularla karıştırabilir ve bunun sonucunda da bilinç dışında bu olayların nedenlerini aradığı ve onların
ortaya çıkardıkları duygularla başa çıkmak için kullandığı bir hikaye yaratır.
İşte bu hikayeye psikanalistler bilinç dışı fantazi adını verir.
Kişinin üzerindeki etkisi yaşam boyu süren bilinç dışı fantazi öyküsü mantıklı bir düşünce sistemi.
İçermez. Atatürk'ün bilinç dışı öyküsünün varlığı ancak başkalarıyla olan ilişkilerinde, yaptıklarında, yazdıklarında, söylediklerinde buralarda yüzeye çıkıyor.
O yüzden bunları takip etmemiz gerekiyor ve sürekli yinelenen bazı temalar aracılığıyla biz bunu fark ediyoruz.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak Mustafa, Mustafa derken çocuk halini kastediyorum.
Annesinden daha iyi annelik görebilmek için bilinç dışında onu böyle kurtarabildiği, annesini kurtarabildiği, onu onarabildiği ve o yasını ortadan kaldırabileceği görkemli
bir fantezi kurmuş olabilir mi?
İşte bu kurtarıcılığa dayanan bilinç dışı fantezinin bir sonucu olarak onda ölümsüzlük duygusu ve düşüncesi oluşmuş olabilir.
Hep ölümsüz olmayı vurgular değil mi sözlerinde ölümsüz Atatürk?
Hatta ne diyordu? Milletim beni istediği yerde yatırsın yeter ki beni unutmasın.
Kendisi bir ikame çocuk olduğu için ölen kardeşlerini içinde canlı tutarak annesinin yasını gidermeye çalışmış olabilir mi?
Olabilir. Kendisi ölümsüz olursa annesi yas tutmaktan kurtulur mu?
Kurtulur değil mi? Bunları düşünmüş olabilir.
Daha sonra zaten onun milletini kurtaran bir kurtarıcı lider rolü oynamasında da bu bilinç dışı fantezisinin rolü çok büyük.
Atatürk tarih arenasında annesinin yerini alan Türkiye'yi kurt...
Yani bir yanıt alamadı o yüzden erken yaşta Kendi kendine güvenmeyi, kendi özgürlüğüne sahip olmayı bunları öğrendi.
Daha doğrusu öğrenmedi, zorunda kaldı.
Kurtarıcı rolü yavaş yavaş gelişmeye başladı.
Hatta çocukluğuyla alakalı şöyle bir yazısı var.
Diyor ki çocukluğumdan beri oturduğum evde ne ana, ne kız kardeş, ne de bir ahbapla beraber bulunmaktan Hoşlanmazdım.
Ben yalnız ve müstakil bulunmayı daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır.
Bakın bu yazısı ölen kardeşlerinin kaderini yaşamaktan, kronik yaz sürecinde olan ve sürekli kaygılar yaşayan bir anneye sahip olmaktan kendini koruma amacıyla kendi iç gücüne döndüğünü
gösteriyor. Yani bir çocuğun kendi iç gücüne dönüşünü psikanalist Arnold modeli erken olgunlaşma olarak tanımlar.
Atatürk neden erken olgunlaştı?
Bu yüzden ve bu süreç onun çocukluğunda aslında kendine güveninin artmasını sağladı ve bu güvende kişiliğinin temelinin oluşmasına yol açtı değil mi?
Ve bu artmış özgüveni çocukluğundaki acizliğine karşı bir savunma, bir uyum işlemi görüyor ve Annesinin kronik yası ve iyi annelik bakımı alamayışı da bununla baş etmede ona yardımcı
oluyor. Bir de şu var arkadaşlar birincisi annesi belki de onun da diğer evlatları gibi gideceğini düşündü.
Onu da kaybedeceğini düşündü.
O yüzden belki de ona çok fazla bağlanmak istememiş olabilir.
Yakınlık kurmamış olabilir.
Ya da ikinci bir ihtimal tam tersi olabilir.
Ölen çocuklarının yerini onunla doldurmaya çalışmış olabilir ve haliyle çok üstüne gitmiş olabilir.
Acaba hangisi diye sordunuz şu anda.
Şöyle ki birden fazla evladını kaybetmiş anneler.
bir klinik çalışma yapılıyor.
Bu çalışmadan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz.
Her ikisi de mümkün arkadaşlar.
İki zıt algıya sahip bir anne olabilir.
Ve çocuk Mustafa annesinin kendisiyle ilgili algısının her iki boyutunu da hissetmiş olabilir.
Yani iki annesi var gibi düşünün.
İkinci annesinin özel çocuğu olmak isterken birinci annesinin beklentilerinin gerçekleşmesinden korkuyor olabilir.
Ve bununla başa çıkma yollarından biri nedir?
Ölümsüz olma isteği ve aynı zamanda annesini kronik yastan ve kaygılarından kurtarmak olabilir.
İşte bu duruma uygun bilinç dışı bir fantaziye sahip.
Yani her iki annesinin de kendisiyle olan ilişkisi onun bir savunma bir uyum çabası olarak erken olgunlaşmasını sağladı.
Kendine güveninin artmasını destekledi ve ne oldu özel biri olduğu duygusunu besledi değil mi?
Bu durumda onun daha sonra gelişecek kişiliğinin temelinde yer alıyor.
İşte burası çok önemliydi.
Peki erken yaşta kaybetmiş olduğu babası onun psikolojisinde sizce nasıl bir rol oynadı?
Biliyorsunuz annesi onu dini eğitim veren bir okula yollamak istiyordu.
O dönemlerde de batılı tarzda eğitim veren okullar yine var ama o devrin ebeveynleri batılılaşmayı Müslüman yaşam tarzına yönelik bir saldırı gibi görüyorlar.
Ve çocuklarını bu okula göndermek istemiyorlar.
Kası onu batılı tarzda bir eğitim veren Şemsi Efendi mektebine göndermek istiyor.
Şemsi Efendi tam öyle bir kişilik.
Annesi ise dini eğitim veren bir okula göndermek istiyor.
Anne ile babanın arasında bayağı şiddetli bir münakaşa yaşanıyor.
En son tabii ikisinin de gönlü oluyor.
Önce mahalle mektebine başlıyor.
İşte dini bir eğitim görüyor.
Sonra hemen oradan ayrılıyor ve Şemsi Efendi'nin mektebine kaydoluyor.
Ve biraz zaman sonra da zaten babası vefat etmiştir.
Şemsi Efendi'nin onun hayatındaki rolü çok büyük.
Çünkü onu bir baba figürü olarak görüyor adeta.
İdealleştirilmiş bir baba imgesi var.
Onun devamı niteliğinde görebilirsiniz.
O yüzden size biraz Şemsi Efendi'den bahsetmek istiyorum.
Şemsi Efendi'yi açmış olduğu mektepten dolayı gericiler tehdit ediyorlar.
Canıyla tehdit ediyorlar üstelik bu mektebi kapatması için.
Ama Şemsi Efendi asla geri adım atmıyor, kapatmıyor.
Yakıyorlar, yıkıyorlar yine onarıyor, yine başlıyor.
Yani öyle bir azim ki neler neler yapıyorlar ama o bütün öğrencilerinin evlerini tek tek ziyaret ediyor ve eğitim vermeye devam ediyor.
Ne yaparlarsa yapsınlar öğretmeni yıldıramıyorlar.
Asla korkmayan, geri adımı atmayan, pes etmeyen biri Şemsi Efendi.
Bu önemli. İşte onun bu hali kime benziyor arkadaşlar?
Az önce bahsettiğim eşkıyalarla kıyasıya, canı pahasına mücadele eden Ali Rıza Efendi'ye benziyor.
Atatürk'ün babasına. İşte babası öldükten sonra Şemsi Efendi'yi idealleştirip bir baba figürü olarak algılamış olabilir.
Daha sonraları aile ekonomik bir darlığa düşüyor Sübeyde Hanım.
Dayısının yanına çiftliğe taşınıyorlar.
Bu arada dayısı Ali Rıza Bey ile evlenmesine vesile olduğu için biraz da böyle hani kız kardeşinin bu durumundan dolayı ızdırap duyuyor öyle söyleyeyim.
Hani biraz suçluluk duyuyor gibi bir şey var ortada.
O yüzden oraya taşınıyorlar.
Kargaları kovalamış olduğu o meşhur çiftlik.
Dayısı da Rum ve Bulgar eşkıyalardan korkan çiftlik sahiplerini korumak için Selaniye 30 kilometre uzaklıkta bir çiftlik.
Çiftlikte kahyalık yapıyor. Sonra Selanik'e dönüyor.
Başka bir mahalle mektebine başlıyor.
Ama çok mutsuz. Çünkü bir öğretmeni var Kaymak Hafız adında.
Mustafa Kemal'i öyle bir dövüyor ki öğretmeni.
Kanlar içinde kalıyor.
Ve o gün o okulu terk ediyor.
Ama şöyle bir şey var. Çocukken de kendisinin diğerlerinden farklı, daha üstün bir çocuk olduğunu farkında.
Ruhunda iz bırakan, travma ve yoksulluklara karşı bir savunma, bir uyum olarak abartılı bir kendilik.
imgesine sahip. Çocukken çok az arkadaşı var.
Oyunlara pek fazla katılmıyor.
Uzaktan izlemeyi tercih ediyor.
Hatta bir keresinde birdir bir oyununa katılmasını istiyorlar ama reddediyor.
Çünkü eğilmeyi kabul etmiyor.
Başka birinin onun sırtından atlaması onun için kötü bir şey yani.
Eğilemeyecek kadar gururlu bir çocuk.
Atlayacaksanız diyor ben dik dururken atlarsınız diyor.
Çocuk Mustafa'nın mahallesinde Albay Kadri adında biri varmış ve bu albayın oğlu Aslan.
Böyle jilet gibi bir askeri üniforması var.
Çok kıskanıyor onu.
Hatta sokaklarda gördüğü genç teğmenleri kıskandığını söyler o dönemlerde.
O da askeri üniforma giymek istiyor.
E tabi bunun için askeri rüşdiyeye kaydolması gerekiyor ama onun zamanında askerler züppe gibi görünüyorlarmış.
Hani zaten her sokakta kabadayılar var.
Evet kabadayıya alışık halk ama askere değil askeri bir züppe gibi görüyor.
Annesi zaten kesinlikle istemiyor ama o annesini dinlemiyor.
Daha 12 yaşında kendi kararını kendi veriyor ve yolunu çiziyor.
Askeri rüşdiyeye eğitime başlıyor.
Annesiyle bundan dolayı arasına bir soğukluk girmiştir.
Kulla beraber böyle bambaşka bir dünyaya adım atıyor Atatürk.
Annesinden ayrılıyor. İlk başlarda annesinden psikolojik olarak ayrılmakta karşılaştığı zorluklarla baş etmek için bulmuş olduğu kurtarıcı, onarıcı bilinç dışı fanteziden bahsettim.
Bir erkek çocuk arkadaşlar 3-5 yaşlarındaki yani psikanalistlerin ödipal dönem adını verdikleri o dönemde önce babayla annenin sevgisi için rekabete girer ve oldu
ki her şey yolunda gitti diyelim o zaman babayla bir özdeşim yapar.
İşte çocuk Mustafa ödipal...
dönemdeyken babasının idealleştirilmiş yönüyle özdeşim yapıyor.
Onarıcı, kurtarıcı bilinç dışı fantezisini canlı tutuyor.
Annesinden psikolojik olarak ayrılamadığı için annesinin ideal anne imajı babasını da ideal baba imajıyla yan yana tutuyor ve gençliğinde kendisi için ideal anne babayı simgeleyen kişiler
arıyor. Daha sonra ideal anne ve baba imajlarını kendi içine alıyor.
Sonunda da ne oluyor?
Yeni Türkiye için ideal ata.
İdeal ana oluyor. Neden ana diyorum?
Sadece ata değil. 24 Kasım 1934'te Mustafa Kemal'e Atatürk soyadı veriliyor biliyorsunuz.
Ve bu radyoda anons edilirken bir dil sürçmesi yaşanıyor.
Yani yaşandığı rivayet ediliyor.
Atatürk yerine yanlışlıkla Anatürk deniliyor.
Freud'a göre biliyorsunuz dil sürçmelerinin arkasında ne vardır?
Bilinçaltımızda saklı olan bir düşünce vardır değil mi?
Gerçek ve söylenilmek istenen şey o dil sürçmesi.
Vamık Volkan da diyor ki eğer böyle bir şey cidden yaşandıysa şaşırmamak lazım.
Çünkü o yeni Türkiye'deki Türklerin sembolik ebeveyniydi.
Atatürk, Anatürk. Türk halkının çoğu onu hem ana hem de baba simgesi olarak algılıyordu.
Karizmatik liderlerin çoğu sadece böyle algılanır.
Şimdi dönelim ergenliğine.
13 yaşındayken annesi yeniden evleniyor ve çok üzülüyor bu duruma.
Çok öfkeleniyor annesine.
Çünkü annesinin dünyasında her zaman bir numara olma arzusu var.
Hep bu. Zaten hep bir numara olmak istiyor Atatürk.
Kendi yaşıtlarından da hatta büyüklerinden de üstün olma gayesi var.
Hatta bir gün Mustafa adlı öğretmeni sınıftakilere diyor ki aranızda kimler kendine güveniyor?
Ayağa kalksın onları tartışmacı yani müzakereci yapacağım diyor.
Atatürk kalkmıyor.
Çünkü diyor ki ayağa öyleleri kalktı.
ki ben kalkmamayı tercih ettim diyor.
Sonra birinin müzakeresi altına giriyor ve bir noktadan sonra artık tahammül edemiyor.
Ayağa kalkıyor ve diyor ki ben bunlardan çok daha iyisini yaparım diyor öğretmenine ve yapıyor da zaten.
Sonra öğretmeni eski müzakereciyle alıyor.
Onun müzakeresi altına veriyor.
Bir de arkadaşlar meşhur bir olay vardır bilirsiniz.
Öğretmeni işte ona diyor ki oğlum senin adın da Mustafa benimki de Mustafa hani karışmasın arada bir fark olsun.
Senin adın Mustafa Kemal olsun demiştir.
Bu olayı hepiniz biliyorsunuz ama bu olayı tarihçi Şevket Süreyya Aydemir aynı zamanda Atatürk'ün dava arkadaşıdır.
Çok farklı aktarıyor. Sınıfta Mustafa ismine başka bir öğrenci varmış.
Onunla aslında öğretmeni isimleri karışmasın diye ona Mustafa Kemal demiştir.
Yani öğretmenle isim karışacağından değil öğrenciyle karışmasın diye dikkatinizi çekelim.
Kendini öğretmenle denk geliyor.
Öğrenciyle denk görmüyor.
Dikkat! Kendilik kavramı çok yüksek Atatürk'ün.
Kemal zaten olgunluk demek, tamlık demek değil mi?
Erginlik anlamına geliyor ki kendisiyle çok uyumlu.
Atatürk annesinden işte ikinci evliliğini yaptığı için annesi gitgide uzaklaşıyor.
Askeri okulu bitirdikten sonra da onu görmeye gitmiyor.
Çok kırgın annesine. Selaniye gidiyor yaz tatillerinde ama annesine çoğu zaman uğramıyor bile.
Annesi de hep böyle onun gönlünü almaya çalışmış.
Ne zaman oğlu onu ziyarete gelse eşi Ragıp Bey'den ona saygı göstermesini istiyor.
Yani Mustafa Kemal odaya girdiği zaman Ragıp Bey ayağa kalkıyormuş.
Dikkatinizi çekelim. Yani Türk davranış kalıplarının tamamı.
Tamamen tersi olan bir şey ama iyi de bir sonuç vermiş.
Bu olaylardan sonra üvey babasını yavaş yavaş kabule geçmiştir.
Atatürk'ün en önemli özelliği bu.
Asla ikinci olmayı kabul etmiyor.
Gençlik döneminde hani özendiğimiz örnek aldığımız isimler vardır.
Bunlar da bizim psikolojimiz üzerinde çok önemlidir.
Onun rehberi ise o dönemlerde Namık Kemal diyebiliriz.
En çok zaten Vatan yahut Silistri eserini biliyoruz değil mi?
Buram buram milliyetçilik kokan bir eserdir o.
Size daha önce Cumhuriyet bölümünde bahsetmiş olduğum bir Namık Kemal hadisesi vardı.
Atatürk onun şu dizelerini değiştirmişti hatırlarsanız.
bağrına düşman dayamış hançerini bulunmaz kurtaracak bahtı kara maderini bu namık kemalin dizeleri arkadaşlar meşhur atatürk bunu değiştiriyor diyor ki bakın buradaki kurtarıcı
rolüne dikkat diyor ki bulunur kurtaracak bahtı kara maderini bir kurtarıcı pozisyonu var Başka bir günde Mustafa Kemal okul döneminde arkadaşlarıyla böyle devlet için
nasıl bir gelecek istediklerini hayal ediyor.
İlerideki hükümetindeki bakanlık ve liderlik konumlarını paylaştırıyor Atatürk ve kendi rolünü soran arkadaşlarına hani senin bu hükümetteki görevin ne diye soruyorlar.
Ben de bu görevleri veren kişiyim diyor.
Kendisi olduğunu söylüyor ve dediğini de yapıyor zaten.
Bu bölümü sevdiyseniz devamı gelsin istiyorsanız yani Atatürk'ün gençlik dönemi o dönemdeki psikolojisini de çek Merve diyorsanız ona da bir bölüm yap diyorsanız bana Instagram'dan yazabilirsiniz.
Terepin'in sunduğu Ortamlarda Satılacak Bilgi'nin sonuna geldik.
Terepin'de bize özel %20 indirimimiz var şu an.
Kodumuz osb20.
Açıklamalardaki linkten detaylara ulaşabilirsiniz.
Bu cumartesi yepyeni bir bölümle tekrar görüşmek üzere.
Görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
