
Mediamarkt Hakkında detaylı bilgi almak için: Tıklayın
* Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi Twitter: @OrtamlardaB
* Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com *
*Bu bölüm "Mediamarkt" hakkında reklam içerir*
Transkript
Mediamarkt, Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sunar.
Herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Merve. Malumunuz bu pazartesi okullar açılıyor.
Bütün ebeveynlerin gözü aydın.
Biri demiş ki, 3 aydır ne çektiğimi yüce Rabbim ve ben biliriz.
Anlıyorum sizi. Ben de bugün eğitim üzerine biraz konuşalım istedim ve aklıma hemen bir kitap geldi.
Atamızın okulların müfredatına konulmasını istediği kitap.
Grigori Petrov'un Beyaz Zambaklar Ülkesi.
Bugün bu kitap üzerine konuşalım istedim.
Çünkü Atatürk bu eseri okuduğunda hayran olmuştur ve derhal ülkedeki okulların ve askeri okulların müfredatına dahil edilmesini istemiştir.
Beyaz Zambaklar Ülkesi'nin öğrencilerin ülkelerindeki yaşamı yenilemek için.
muhakkak bu kitabı okumalarını istemiştir.
Hatta o zamanlar bu kitap o kadar yoğun bir ilgi görüyor ki arkadaşlar Kur'an'dan sonra en çok okunan kitap haline geliyor.
Peki... Ne anlatıyor da bu kadar etkiliyor atamızı bu eser?
Tüm yoksulluğa, tüm imkansızlara ve elverişsiz olan doğa koşullarına rağmen bir avuç aydının önderliğinde askerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere,
doktorlardan iş adamlarına kadar her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek Finlandiya'yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele
verdiklerini tüm insanlığa örnek olacak şekilde gözler önüne serdiği için bu kadar etkilemiştir.
Yani aslında eğitimle nasıl mükemmel bir ülke yaratılabileceğini gösteren ölümsüz bir eserdir bu.
Evrensel bir kalkınma örneğidir.
Atatürk'ün bu kitapta en çok etkilendiği konulara baktığımız zaman insanların verdiği emekten çok etkilenmiştir o çalışma azimlerinden.
Yeni bir devlet kurma ideallerinden, milli bir dil ve tarih yaratma çabalarından, herkesin ama herkesin ülkesini düşünerek kültürel bir savaş vermesi, çevre bilincinin kazandırılması,
kadın haklarına verilen önem.
Aydınların sadece kendilerinin aydınlanması değil, halka inerek onlara da yol göstermeye çalışması, köylülerin de aydınlatılması, akle ve bilime dayalı öğretmenlerin yetiştirilmesi, eğitim seferberliğinin
başlatılması. Bu kitapta Atatürk en çok bunlardan etkilenmiştir bu konu başlıklarından ki Atatürk ülkenin bağımsızlık mücadelesinde eğitimi temel mücadele alanı olarak ele almıştır.
Unutanlar varsa hatırlatmak isterim.
O yüzden öğretmenliği çok önemser.
Buradan canımız öğretmenlerimize tekrar...
İyi ki varsınız demek istiyorum.
Sizler bu ülkenin mihenk taşısınız her zaman söylüyorum.
Size değerinizi hatırlatmak zorunda kaldığım için gerçekten çok üzgünüm.
Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma yolunda birincil sorumluluğu öğretmenlerimize vermiştir ve bir konuşmasında şöyle söyler.
Bu mesleği refah seviyesi yüksek bir meslek haline getirmeliyiz.
Güvence altına almalıyız.
Saygıya değer...
Bir mevkiye oturtmalıyız.
Bizlerin yapacağı fedakarlık onların yaptıklarının yanında hiç kalır demiştir.
İmza, kaşe, mühür işte Atatürk öğretmenlerimize bu kadar değer ve önem vermiştir.
O yüzden her biriniz ayrı ayrı değerli ve önemlisiniz bizler için.
Lütfen bunu unutmayın. Bu kitaba dönecek olursak kitabın kahramanı Finlandiya eğitim sistemini ve toplum yapısını düzeltmek için uğraşan bir isim Sinelman adlı bir aydın filozof, yazar ve diplomat.
Kitabın yazarı ise Rus Grigori Petrov.
Oldukça iyi bir hatip olduğu söyleniyor gazeteci ve yazar.
Eserleri Sovyet döneminde Rusya'da yasaklanmıştır.
Fikirleri ise kilise yöneticilerini rahatsız ettiği için kiliseden aforoz edilmiştir.
Hatta okulda ders verirken görevinden alınıyor.
Ve sürgün ediliyor. Finlandiya'ya karşı ise bir sempatisi var.
Kitaptaki Sinelman karakteri de aslında Grigori ile böyle büyük ölçüde bir benzerlik taşıyor.
Yani kendisini yansıttığı da söylenir.
Ki 20. yüzyılın başlarında dönemin liberal Rus aydınlarının neredeyse tamamı bu küçücük özerk bölgeye yani Finlandiya'ya karşı bir hayranlık beslemişlerdir.
Hatta bir örnek verecek olursam bir Rus aydın o zamanlarda Finlandiya'ya bir seyahatte bulunuyor ve orada görmüş oluyor.
Olduklarını bizlere şöyle aktarıyor.
Diyor ki tramvaya binersin biletçi yok, kontrolör yok.
Parayı kutuya atarsın ve dilediğin yere gidersin diyor.
Bunun üzerine Finli bir öğretmen bu olayın sebebini açıklıyor arkadaşlar.
Ve ona diyor ki Rusya'da bütün Avrupa'da olduğu gibi halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konursa.
Peki o zaman diyor kontrolörleri kim denetlesin?
Biz kontrolere değil halka.
İnsanımıza inanırız diyor.
Bakın bunu bir filmi söylüyor.
Hep diyorum arkadaşlar önce ahlak.
Ahlak çok önemli. Ahlak olmadan din olması sizce mümkün mü?
Bakın Japonlarda eğitime geçmeden önce çok uzun bir süre çocuklara ahlak bilgisi veriliyor.
Ama ahlak bilgisi derken gerçek bir ahlak bilgisinden bahsediyorum ki bakın Japonlara bir devlet görevlisi kimsenin görmediği bir yerde yanlışlıkla kırmızı ışıkta geçiyor ve adam istifa ediyor.
Kimse görmese bile vicdanı görüyor çünkü.
Ve o vicdan ona asla huzur vermiyor.
Elbet onlarda da çürük elmalar vardır ama diğer ülkelere oranda çok daha az.
Yani dünyanın en ahlaklı toplumu deyince elbette Japonlar geliyor aklımıza.
İnsanlar kendileri kadar başkalarının da hak ve hürriyetlerini düşünüyor orada.
Bize de bundan lazım işte.
Bu bölüm de öğütlerle dolu bir bölüm olacak gibi görünüyor.
Okulların açılmasına çok az bir zaman kaldı.
Ve bilirsiniz ki yaşını başını almış insanlar okula giden çocuklara öğütler verirler.
İşte okuyun çocuklar okuyun.
Ah benim şimdiki aklım olacaktı.
Derslerime nasıl çalışırdım gibi öğütler.
Zaman geçtikçe bu öğütler de değişecek gibi geliyor bana.
Mesela ben ileride muhtemelen şöyle öğütler veririm.
Benim zamanımda olsa her gün bilgisayarımdan derslerimi...
İkrar ederdim çocuğum. Ya da ah şimdi senin yaşında olacaktım.
Notbookumu açar düzenli düzenli notlar tutardım yavrum sınıf birincisi olurdum gibi gibi.
Zaman değişti artık teknoloji öğrencilerin eğitim hayatının tam ortasında yer alıyor arkadaşlar.
Teknolojiyi doğru kullanan öğrenciler okul hayatında çok daha başarılı olma şansı yakalıyor.
Biz de aileler, büyükler olarak çocukları eğitim hayatlarını kolaylaştıracak teknolojilerle buluşturabiliriz.
Böylelikle teknoloji yardımıyla daha çok araştırdıkları, daha çok keşfettikleri ve daha çok öğrendikleri bir eğitim hayatı yaşamalarını sağlayabiliriz.
Peki bu teknolojileri nerede bulabiliriz?
Tabii ki Mediamarkt'ta.
Okula dönüş döneminde laptop'tan tablete, akıllı saatten akıllı telefona çeşit çeşit teknoloji Mediamarkt'ta.
Yeni okul dönemine teknolojilerle girmenin Mediamarkt'la tam zamanı.
Daha detaylı bilgi almak isteyenleri açıklamalardaki linke davet ediyorum.
Hadi devam edelim. Dönelim Finlandiya'ya.
Avrupa'nın kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın biliyorsunuz oldukça sert bir iklimi var.
Henüz gidemedim oraya gideceğim.
Havası genellikle sisli.
İlkbaharda da don olayları görülüyor.
Soğuklar ise Ağustos ayından itibaren başlıyor.
Arazisi çok fena.
Ve ülkenin birçok yerinde çıplak granit kayalar var.
Ve diğer yerler işte bataklıklarla kaplı.
Ülkede maden adına hemen hemen hiçbir şey yok.
Tarım çok zor şartlarda yapılıyor.
Halkı da hiçbir...
Bir zaman gerçek anlamda bağımsız olmamış.
Bazen bir komşusunun bazen de diğer bir komşusunun egemenliği altında kalmıştır Finlandiya.
Ve Finler kendilerine Suom ve çok sevdikleri ülkelerine de bataklık arazi anlamına gelen Suomi diyorlar arkadaşlar.
Finlandiya tam 6 asır boyunca İsveç yönetiminde yer aldı ve o dönemlerde özellikten yoksun kaldı.
Bölgede İsveç yasaları ve yönetimi geçerliydi.
Resmi dilleri...
İsveççeydi ve Fince sade ve avam halk dili olarak küçümsenmiş, aşağılanmış bu süreçte.
Fin dilinde gazete ve edebi eserler yok.
O yüzden Fin edebi dilinin pek şekillendiğini söyleyemiyoruz.
Yani İsveç kültürü potasında erimişler.
1809 yılında ise Rusya'nın egemenliğine geçiyor Finlandiya ve ondan sonra özel yasalarla yönetilen büyük prenslik statüsü kazanıyor ama yine de olmuyor.
Çünkü yeniden böyle psikolojik açıdan çok zor bir dönem başlıyor Finliler için.
Yüzyıllar boyunca İsveç'in bir parçası olmaya alışmışlar.
Hani Finliler iyi kötü buna alışıyorlar.
Sonra bir anda yepyeni bir kimlik, yepyeni bir aidiyet nasıl olacak değil mi?
Ve kendilerini hiçbir zaman İsveçli görmeseler de ulusal bilinç tam olarak şekillenmemiş arkadaşlar.
Bu dönem için biz İsveçli değiliz.
Rus olmak da istemiyoruz o zaman Finlandiya'da olalım diyor bir film temsilci.
İyi de nasıl olacak yani öyle çat diye hadi bakalım şimdi hemen ulusal bir kimlik oluşturuyoruz arkadaşlar diyemeyiz değil mi?
İşte bu ilk döneme birinci milli uyanış deniyor arkadaşlar ve bu hareketin öncüleri daha yolun en başında halkı kenetleyen başlıca unsurun.
Dil olduğu gerçeğinin farkına varıyorlar.
Bu hareketin öncü ismi Arvidsson diyor ki her şeyden önce ana dilimize saygı göstermeliyiz.
Ana dilimizi korumalıyız.
Dilimiz yaşadığı sürece biz de bir halk olduğumuzu hissedeceğiz.
Atalarımızın dili yok olursa halk da tükenir ve yok olur diyor Arvidsson.
Bu süreçte milli destanlarına da sahip çıkıyorlar ki Kalevela destanı oldukça önemlidir onlar için.
Tolkien de bundan esinlenmiştir bu arada arkadaşlar.
Atatürk'ün Türk dili konusuna ne kadar önem verdiğini biliyorsunuz.
Der ki milli duygu ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.
Dilin milli ve zengin olması milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.
Türk dili dillerin en zenginlerindendir.
Yeter ki bu dil bilinçle işlensin.
Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır der atamız.
Dilimize sahip çıkalım.
Özellikle plaza dili konuşanlara buradan sesleniyorum.
Bu arada az önce Fin halkının bu işte şeylerinden bahsettik ya asırlardır başka ülkelerin hegemonyasında olduğundan bahsettik.
Bunun da aslında milli bir kimlik oluşturmada oldukça zorluk oluşturduğunu söyledim.
Arkadaşlar biz milli bir mücadele verdik.
Topyekun. Neden verdik o mücadeleyi?
Sadece toprak kaybetmemek için mi sizce?
Bağımsızlığımız için mi verdik?
Kimsenin boyunduru altına girmemek için mi verdik o mücadeleyi?
Ve bazen unutabiliyoruz.
Tekrar hatırlatayım istedim.
Kitapta devletlerin tarihi ve yaşam öyküsü için harika bir benzetme var.
Grigori diyor ki birkaç sene önce Moskova'daki Büyük İmparatorluk tiyatrosunun duvarlarında beklenmedik bir çatlak oluştu diyor Grigori ve temelden çatıya kadar uzanan bu dev çatlaklar yüzünden tiyatro
binası bir çökme tehlikesi taşıyor ve enkaz olmasından korkuyorlar tabii insanlara bir şey olacak diye.
Hemen binadaki sorunu bulmak için çalışmaya başlıyor uzmanlar.
Ne oldu da diyorlar bu bina yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı ve ortaya şu sonuç çıkıyor.
Yapanın temeli çürümüş arkadaşlar.
Kara kara düşünüyorlar.
Acaba diyorlar binayı yıkalım mı?
Koskoca çok güzel bir bina yıkalım mı?
Yoksa bunu yeniden mi onaralım?
Nasıl yapalım diye düşünüyorlar.
En son mühendisler karar veriyor.
Yıkmayalım diyorlar. İyice sağlamlaştıralım.
Elimizdeki bu güzel binayı muhafaza edelim diyorlar.
Zaten Avrupalıların en sevdiğim özelliklerinden biri bu.
Ve temeldeki çürükleri çok sağlam granit bir malzemeyle baştan sona değiştiriyorlar.
Neticede ne oluyor? O asırlık bina iyice sağlamlaşıyor.
Yani sağlam temeller üzerinde yükselen dev bir binaya dönüşüyor.
İşte devletlerin ve halkların yaşam öyküsü de Moskova'daki bu imparatorluk tiyatrosunun inşasına benzer diyor arkadaşlar.
Devlet yapısının eskimiş ve çürümeye başlamış olan temelleri, geçmiş dönemlerde etkili olan yönetim şekilleri bugün anlamını yitirmiş ve işleyemez bir halde demek istiyor.
Yani bilge bir atasözünün dediği gibi yeni dönem beraberinde yeni şarkılar getirir demek istiyor.
Değişen ve yenilenen nesiller, yeni anlayışlar, yeni gayeler ve taleplerle gelir demek istiyor.
O yüzden bu yeni nesil insanlara geçerliliğini çoktan kaybetmiş o yönetim şekilleri zorla dayatılamaz.
Yeni nesillerin hayatının temelini mantıklı, adil ve sağlam bir devlet yönetimi esasına göre şekillendirmek gerekir diyor.
Buna da örnek olarak eski İran, Osmanlı, Avusturya, eski Rusya ve eski Almanya'yı veriyor.
Onların çöküşlerini örnek veriyor.
Eski ahitte anlatılan bir hikaye vardır arkadaşlar.
Babil kralı acımasız Belşezar bir ziyafette sarhoşken birden duvarda vücutsuz bir insan eli belirir ve parmaklarıyla sarayın duvarına şöyle yazar.
Hiçbir kraliyet büyücüsü ve danışmanı uzun süreler bu alameti yorumlayamaz ama en sonunda bunun ne demek olduğunu anlarlar.
Mene, Tanrı senin krallığını saydı ve onu sona erdirdi demek.
Terazide tartıldın ve eksik bulundun demek.
Peres ise ülken bölündü demek.
Mene tekel peres.
Ve bu korkunç kehanet aslında hayat gücünü yitiren eski devletin kaçınılmaz sonunun habercisi olduğunu söylüyor.
Yani düşüncesiz olmayın.
Devletinizin temelini nasıl sağlamlaştırabileceğinizi, halkınızın eğitim ve kültür düzeyini nasıl yükseltebileceğinizi düşünün diyor liderlere.
Ülkelerin güçlü veya zayıf, halkların gelişmiş veya geri kalmış olmasının altında yatan tek neden yöneticinin adil veya yetersiz olması değil.
Yönetici nasıl biri olursa olsun iyi veya kötü, kahraman ya da zalim her zaman halkının canından bir candır, onun bir parçasıdır, ruhunun bir yansımasıdır.
Yani halk nasılsa...
Onu yönetenler de öyledir diyor.
İşte bu yüzden de her halkın hak ettiği iktidarlara ve yöneticilere sahip olduğu eskiden beri söylenine gelmektedir diyor arkadaşlar.
Çok çarpıcı değil mi? İngiliz düşünür Cariel ise Kahramanlar adlı kitabında halk kitlelerinin cansız bir balçık yığını olduğunu ve heykeltıraşın eli dokunmadığı sürece öylece kalacağını söyler.
Ama sonunda bir kahramanın çok büyük bir şahsiyetin ortaya çıkıp bu balçığa şekil verdiğini ve o kitlelerden istediğini yaratabileceğini iddia eder Cariel.
Sezar, Napolyon, Büyük Petro gibi işte Atatürk'ün yapmaya çalıştığı da buydu.
Ya da işte Cengiz Han'ın milyonlarca Moğolu Asya steplerinden toplayıp onu...
Onlara önderlik etmesi gibi.
Tolstoy'a göre ise durum tam tersidir arkadaşlar.
Ona göre hayatı yaratan, yönlendiren ve bütün olayların nitelik ve akışını belirleyen güç belli başlı kişiler değil, Napolyonlar değil, halk kitleleridir diyor Tolstoy.
Yazarımız da diyor ki halk içinden şimşeğin çıktığı bir buluttur.
O bulut elektrik yüküyle yüklü olduğu zaman şimşek çakar.
Ama içerisinde elektrik olmayan bulut sadece bir su buharı birikintisidir.
Şimşek çaktıramaz diyor.
İşte halk da bulut gibidir diyor.
Kimliğinde kahramanlık ve büyüklük ruhu yaşayan bir halk büyük insanlar ve kahramanlar yetiştirebilir.
Burayı tekrar etmek istiyorum.
Kimliğinde kahramanlık ve büyüklük ruhu yaşayan bir halk büyük insanlar ve kahramanlar yetiştirebilir.
Yani bir nevi şöyle de diyor aslında mesela Almanya'yı Dünya Savaşı'na 2.
Wilhelm sokmadı. Onların savaşa girme nedeni Almanya'nın kaba ve vahşi ruhunun Bismarck, Wilhelm gibi şahsiyetlerde tecelli etmesiydi ki buraya da Hitler'i de ekleyelim.
Roma'yı Neronlar, Komoduslar yıkmadı.
Aksine uzun ve yıkıcı savaşlar nedeniyle ruhu cılızlaşmış olan maneviyat yoksunu Roma halkı, ahlak yoksunu tiranları ve cellatları iktidarın zirvesine çıkardı.
Yani halk yaptı diyor. Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de kötü aşağılık insanlar çıkabilir.
Ama bunların hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken nedir?
Halk kitlelerine hakim olan ruh halidir diyor.
İşte Finlandiya'da bu kadar küçük...
ve nüfusu az olan bir ülkede böylesine fakir bir ülkede ulusun refahı ve şerefinin yöneticilerin değil vatandaşın iradesine bağlı olduğu gerçeğini anlatıyor aslında bu kitap.
İşte o yüzden her bir bireyin eğitimi bu kadar önemli.
Çünkü bireylerin eğitim düzeyi o ülkenin geleceğini tayin ediyor.
Burayı tekrar edeyim mi arkadaşlar?
Bireylerin eğitim düzeyi ülkelerinin geleceğini tayin ediyor.
İşte o yüzden eğitim çok önemli.
Çünkü seçecekleri kişi kendi içlerinden biri olacak.
Atatürk çok donanımlı ve oldukça eğitimli biriydi ve halkını da daima kendisi gibi görmek istedi hatırlarsanız.
Çünkü kurduğu cumhuriyetin bekası buna bağlıydı.
İnsanların eğitim seviyesine bağlıydı.
Finlandiya'nın yüksek refaha ulaşma sebeplerinden bir diğeri de Fin halkının çalışkanlığıdır arkadaşlar.
Arkadaşlar sadece eğitim değil çalışkanlıkları, azimleri, topraklarına olan bağladıkları ve sevgileri.
Toprağa bağladık çok önemli bir şey ki çok basit bir örnek vereyim.
Bakın Finlandiya'da pek çok yerde granit taşlar var ve Rusya'dakiler bu taşlara şeytan şekerliği diyorlar ve yüzüne bile bakmıyorlar o granit taşların.
Ama Finlandiya'dakiler ne yapıyor?
O taşları en iyi şekilde değerlendirmişler.
Parklara, bahçelere dönüştürmüşler o Rusların yüzüne bakmadığı granit taşları.
Ağaçlar ekmişler, çiçekler ekmişler o zor toprakları, o bataklıkları.
Yani kendi ülkelerini yaşanabilir kılmak için o kadar büyük bir çaba sarf etmişler ki bu çok kıymetli.
Ve her bir toprak parça.
kullanılabilir hale getirmek için birkaç nesil azimle çalışmış canla başla tamamen canı gönülden vatan sevgisiyle yapmışlar bunları.
Birkaç nesil diyorum bakın bir nesil yetmez o bilinç için.
Ve diyorlar ki bilgiyle 10 kez, 100 kez, 1000 kez güçlendirilmiş emek.
Sadece çalışmak gerek.
Biz genç halklar, Alman, Fransız ya da İngiliz'den 2-3 hatta 10 kat daha fazla çalışmalıyız.
Onlara yetişmeliyiz ve onları geçmeliyiz diyor.
Bakın insanlar bunu söylüyor Finlandiya'da.
Atatürk de benzer düşüncede ve diyor ki hiçbir şeye muhtaç değiliz.
Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır.
Çalışkan olmak diyor Atatürk.
Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız.
Daha az zamanda...
Çok büyük işler başaracağız.
Servet ve onun neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak...
çalışkan olanların hakkıdır diyor atamız.
İlk işimiz milleti çalışkan yapmaktır diyor.
Bu çalışma için sonsuz mücadele için Finler diyorlar ki yani sonsuz mücadele demekmiş bu.
Bu arada yüz ölçümü bizim ülkemizin yarısından bile daha az Finlandiya'nın ama o dönemlerde bile pek çok okul varmış ve nitelikli okullar böyle apartmandan bozma okulları hayal etmeyin çok nitelikli okullar ve eğitime çok
büyük para harcamışlar.
Zenginler önceden bağışlarını böyle Farklı farklı yerlere yaparken bir anda bütün bağışlar eğitime kayıyor.
Sınıflarına baktığınız zaman oldukça hava dar ve temiz ki Finlandiya'nın eğitim sisteminden bahsedeceğim size.
Finlandiyalı gençler boş zamanlarını kışın saatlerce kayak yaparak geçiriyorlar.
Yazın yüzmeyle ve başka spor aktiviteleriyle geçiriyorlar.
Atatürk'ün gençlerin sporuna vermiş olduğu önemi zaten biliyorsunuz.
Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyor değil mi?
O sözünden belli ve 19 Mayıs gençlik ve spor bayramı.
Bir memleketin spor faaliyetlerinin o milletin gelişmişlik düzeyini gösterdiğine inanıyordu Atatürk.
Bu arada spor yapan gençler biliyorsunuz uyuşturucudan ve zararlı alışkanlıklardan uzak kalıyorlar.
O yüzden çocuklarınızı lütfen spora yönlendirin.
Hatta bunu dün bir arkadaşımla konuştuk.
Dedi ki bana yardıma gelen bir abla vardı.
Üç çocuğu da dedi çok çok iyi yerlere geldi Merve.
Çok güzel okuttu onları dedi ve tek başına bir kadın bunu yapan.
Arkadaşım da sormuş hani abla bu işin sırrı nedir?
Bu çocuklar nasıl bu kadar başarılı oldu diye.
Kadın da demiş ki üç çocuğumu da küçük yaşta demiş sporla ilgilendirdim.
Yani kötü şeylere bulaşmasınlar diye.
Üçü de demiş güzel bir şekilde okudu ve başarılı oldular demiş.
O yüzden bunu bir altını çizmek isterim arkadaşlar.
Sinelman Aydınlar'ın halka...
Aydınlatması gerektiğini söylüyor.
Topyek'in bir aydınlanma seferliğinden bahsediyor.
Halkı derin uykusundan uyandıracaksınız diyor aydınlara.
Ve aydın olmak gösterişli bir kıyafet giymek falan değildir.
Aydınlar halkın beynidir.
Halk bizi yani biz aydınları eğitimimiz bittikten sonra iyi maaşlı bir işe girerek akşamları lokantalarda oturmak veya sözde okuma salonlarında kağıt ve domino
oynayalım diye Bu hayatı yaşayanlar aydın değil, aydın süpürüntüleridir.
Aydın olarak sizlerin vazifesi halkın zekasını, vicdanını, irade ve enerjisini uyandırmak ve harekete geçirmektir.
Halkın düşünme yeteneğini canlandırmak, işçileri, köylüleri ve toplumun alt kesimlerini daha iyi bir hayat kurmak için ne yapmaları gerektiği konusunda Eğitmektir.
Sizin göreviniz budur diyor Aydınlar'a.
Hatta halkınızın cehaleti, halkınızın kabalığı, aymazlığı, ahlaksız hayat tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır diyor Aydınlar'a.
Yani bu durumun suçlusu da sizsiniz demiş.
Halkın nasıl çalışması gerektiğini, fakir de olsa sağlıklı bir hayatı nasıl şekillendirebileceğini, kendisinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyabileceğini anlatın.
Mutlu bir aile hayatı kurmanın yollarını anlatın.
Eşlerin birbirlerine davranışını, çocukların nasıl yetiştirileceği konusunda halkı aydınlatın diyor.
Onları disipline ve düzene alıştırın diyor.
Vicdan ve sorumluluk duygusunu geliştirin.
Kendi halkına ve başkalarının haklarına saygı duyması gerektiğini onlara terkin edin.
Kısaca halka iyi örnek olun diyor.
Suomumizin yani bataklıklar ülkemizin büyük bir aile olduğunu, Fin halkının Oduncusu, işçisi, dul çamaşırcı kadınlarıyla bütün fertleriyle sizin kardeşleriniz
olduğunu sakın unutmayın.
Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır diyor.
Ve o kadar güzel bir örnek veriyor ki arkadaşlar.
Kenevirden yapılan halatı örnek gösteriyor.
Önce kenevir liflerinden ince iplikler hazırlanır.
Ardından bu iplikler bir araya getirilerek sicim yapılır.
Birkaç sicimin bir araya getirilerek örülmesi sonucu büyük okyanus gemilerini rıhtıma bağlayan sağlam ve kalın halatlar ortaya çıkar.
İşte bizim işimizde tıpkı buna benziyor diyor.
Etrafa saçılmış iyi niyet kırıntılarını bir araya getirerek birleştirmek suretiyle 2 milyonluk halkımız için dev bir kültür ve eğitim hazinesi oluşturabiliriz diyor.
Ve öğretmenlere de diyor ki sizleri fedakarlığa çağırıyorum.
Ama hepinizi değil bunu yapmaya.
Gerçekten hazır olanları çağırıyorum.
Çünkü öğretmenler arasında bu mesleğe layık olmayan öğretmen ruhundan yoksun insanlar bulunduğunu biliyorum.
Lütfen okulu bırakıp kendinize başka işler bulun.
Her türlü işi yapın ama canlı bir ruha ve derin bir bilgiye sahip insanların bulunması gereken yerleri lütfen işgal etmeyin diyor ki bence çok haklı bu konuda.
Sinelman din adamlarına da bir çağrıda bulunuyor arkadaşlar.
İnsanları sevgi...
dolu ve vicdanlı olmaya teşvik etmeleri için onlara bir çağrıda bulunuyor.
Ve onlara da iyi ya da kötü her ne olursa olsun onlar da bizim içimizden çıktılar diyor.
Onların da bizden farkları yok diyor.
Yani halk düzenbazsa, halk hainse, yalancıysa, menfaatçiyse o halkın içinden çıkacak din adamları da böyle olacaktır demeye getirmiş.
Ve ona göre din insanların diğer insanlarla, dünyayla ve tarladaki ürünlerle bağlantıda olduğu duygusudur.
Adalet konusunda da yasaları korumakla görevli olan memurlara sesleniyor Sinelman ve diyor ki adaletsizlik konusunda baş öğretmenler yasaların bekçisi olan görevliler.
Onlar halka yasalara uymamayı öğretiyorlar.
İşte bu nedenle kanunların uygulayıcısı olan siz memurlardan yeni Finlandiya adına bir ricada bulunmak istiyorum.
Vatandaşlarımızın yasalara daha saygılı ve daha derin bir adalet duygusuna sahip bireyler olarak yetiştirilmesi için lütfen bize yardımcı olun diyor.
Gelelim pedagojiye. Bu konuda da elbette konuşmuş.
Ebeveyn ve çocuklara sesleniyor.
Bütün umudunun yeni gelen genç neslinin iyi yetişmesinde olduğunu söylemiş.
Ve gençlere adam olmayacaklarını söyleyenlere de çok güzel bir laf söylüyor.
Diyor ki gidin diyor kendinizi suçlayın eğer gençlere bunu söylüyorsanız.
Çünkü diyor baş nereye giderse ayaklar da oraya gider.
Yani diyor ki siz nasıl yetiştirdiyseniz çocuklar da öyle olacaklar, gençler de öyle olacaklar diyor.
Anneler ev işlerinden başlarını kaldıramıyor.
Memuriyet, ticaret ve diğer işlerle uğraşan babalar akşamları ya meyhanedeler ya da kulüpte oturup...
Kağıt oynuyorlar diyor. Çocuklarla hiç kimse ilgilenmiyor.
Buna zamanları yok. Ayrıca çocuklarla uğraşmak sıkıcı ve meşakkatli bir iştir diyor.
Çocuklar da konuşmuyor.
Hayatlarının nasıl geçtiğini sormuyorlar.
Zaman bulunca biraz okşayarak ellerine bir oyuncak veriyorlar ve çocuklar hadi şimdi gidin kendiniz oynayın diyorlar.
Çocukluk dönemi çocuk aklı ve kalbi bakımsız tarla gibi boş kalıyor diyor.
Çocuklar anne babalarıyla aynı evde.
Ama bir yetim gibi büyüyorlar diyor.
Onları çok iyi yedirip giydiriyorlar ve sağlıklarıyla ilgileniyor olabilirler.
Fakat çocuğun zekası ve kalbinin temizliği konusunda çok çok az kafa yoruyorlar diyor.
Yani bakımsız, terk edilmiş, boş arazilerde ne bir gül biter ne elman ne de başka bir şey yetişir değil mi?
Oralarda en fazla ısırgan otu, deve dikeni falan biter.
Sen o çocuğa ne verdin ki ondan ne bekliyorsun diyor.
Bu topyekun aydınlanmada anne ve babalara da çok iş düşüyor.
Çünkü iyi büyüt... Üçünmüş bir çocuk tabii ki topluma da faydalı olur.
Keşke bizde de evlenmeden önce böyle bir eğitim olsa işte nasıl aile olunur gibi bir eğitim.
Sonra nasıl ana baba olunur gibi bir eğitim verilse keşke herkes üremese diyorum ben her zaman.
Hani İlber Hoca diyor ya sabah kahvaltıyı birlikte yapmayacaksınız.
İyi geceler diyemeyeceksiniz.
O çocuğa masal anlatmayacaksınız ya da okumayacaksınız.
Akşam yarım saat o çocukla konuşamayacaksınız.
Çocuk doğurmayın diyor. Anne babalar diyor çok para kazanıyor.
Çocuğun istediğini alıyorlar ama yanlarında yoklar diyor İlber Hoca.
hoca. Bence dünyada ebeveynlik ehliyeti olmalı arkadaşlar.
Yani çünkü herkesin psikolojisi uygun değil bence çocuk büyütmeye.
Neyse bunlar ayrı mevzular.
Devam edelim. Sinelmen profesörlere hitap etmiş olduğu bir konuşmasında diyor ki sizler diyor çok büyük işler yapıyorsunuz ama hayata dair bilgileri işte sokağa, halk kitlelerini ulaştırıyorsunuz ama diyor sizin yüksek okullarınızdan
yetişenler, gençler hayata dair hiçbir şey bilmeden mezun oluyorlar.
Onların beyni kitaplardan edindikleri bilgilerle dolu.
Ama Kendilerinin bir hayat bilgisi yok diyor.
Bence bu konuda çok haklı.
Hatta size Atatürk'ün Anıları bölümünde sanırım bahsetmiştim.
Onun Robinson Cruise'culuğundan bahsetmiştim.
Sinelman da Robinson'u çok övüyor ama anlayanlar için aslında onun bir bilgelik kaynağı olduğunu söylüyor Robinson'un.
Çünkü o hayatın efendisidir diyor.
Gerçek hayatın hakimidir diyor.
Gerçek hayatın hakimi deyince aklıma şu an bir kitap geldi.
Hemen arada onu önereyim.
Kazancakisi'nin Zorba kitabı arkadaşlar.
Oradaki Zorba karakteri.
Bu anlattığı... Güzel bir örnek olacaktır.
Yani hayatı bilmek ve deneyimlemek ayrı bir şey.
Kitabı bilgiyle donanmak çok başka şeyler.
Bu arada kitap önermeyi de çekiniyorum arkadaşlar.
Çünkü zevklerimiz uyumayabilir ve lanet olsun dostum bu ne biçim kitap dersiniz diye açıkçası bir çekiniyorum.
Neyse artık beğenmezseniz küçük İskendervari küfürlerinizi açığım.
Her zaman söylüyorum. Şimdi Robinson'a dönecek olursak ne yaptı Robinson?
Dalgalar onu ıssız bir adaya attı ve o tek başına hayatta kalmayı başardı değil mi?
Kendine sıfırdan ev yaptı, buğday ekip biçti, vahşi hayvanları evcilleştirdi, ilkel kabilelerle tanıştı, arkadaş oldu.
Ben o adaya düşsem gerçekten 15 dakika sonra can verirdim eminim.
Hiç öyle bir tip değilim yani.
falan işbenlik değil. Yani biz de diyor Robinson örnek almalıyız.
Kendi halkanızın içinde sizler de birer Robinson olun diyor.
Herkes kendi işinin Robinson olsun diyor.
Mesela kek satan tatlıcı bir adam var o konferansta.
Ben diyor ne alaka hani kek satarak nasıl Robinson olabilirim?
Hani böyle büyük bir şey nasıl başarabilirim?
Sonra düşünüyor sadece diyor ballı kek satmakla yetinmesem böyle büyük çapta bir ticaret yapsam nasıl olur acaba?
Ve bütün ülke genelinde bal üretimi organize edip bu işi daha geniş çapta yapmayı düşünüyor.
Ki bunun ülkeye büyük bir katkısı olur değil mi arkadaşlar?
Ve konferans sırasında bu tatlıcı adamın yanında bir de yumurta satan bir arkadaşı var.
Ayakkabıcı arkadaşı var. Üç kişiler.
O kadar etkileniyor. Bunlar ki bu konuşmadan ayakkabıcı olan parasını biriktiriyor, Paris'e gidiyor ve 3 yıl Paris'in en iyi ayakkabı atölyesinde çalışıyor ve ayakkabı tasarımcısı oluyor.
Derken çok büyük bir marka oluyor, büyük bir deri fabrikasının sahibi oluyor ve Avrupa'ya açılmayı başarıyor.
Ülkesine bu şekilde katkı sağlıyor.
Pazarda yumurta satan adam da işini epeyce ilerletiyor.
Yumurta ihracatına başlıyor ve markalaşıyor.
O da ülkesine bu şekilde katkı sağlıyor.
Hatta Finlandiya köylülerine de yumurta satıyor.
Kurta işinde destek veriyor.
Onlara da istihdam sağlıyor.
Hep beraber kalkınıyorlar.
Ve o en başta anlatmış olduğum tatlıcı adam Yervinen diye bir reçel markası yaratıyor ve dünyaya açılıyor.
Bu arada kitapta katılmadığım yerler oldu.
Onlardan pek bahsetmedim.
Çünkü o devirle bu devir bir değil arkadaşlar.
Ondandır diye düşünüyorum. Bazı düşüncelerini de çok bağnaz buldum.
Hani her şeyde katılıyor değilim.
Onu da belirteyim. Ama dediğim gibi o zamanın konjonktürü ne gerektiriyorsa onları söylemiş olabilir belki.
Çünkü bir asır önce oldu bunlar.
Ama tabii ki kitapta söylenenlerin %80'i bence hala geçerli.
Bir de köylülerin de kalkınması, onların da eğitimi alması, aydınlanması gerektiğini söylüyor.
Atatürk de bunu çok önemsemişti biliyorsunuz.
Aslında daha pek çok şey var ama genel hatlarıyla böyle arkadaşlar.
Sinelman ve hareketi Finlandiya'nın yaşam şartlarının çok zor, halkının çok eğitimsiz ve yoksul olması ile başka ülkelerin boyunduru altında olmasına karşın nasıl ayağa kalktığının hikayesidir, bir
kalkınma hikayesidir.
'ın en önemli savaşlarından biri de kültür savaşıydı arkadaşlar.
Zaman geçtikçe Finlandiya'da filmli sanatçıların eserlerinin sergilendiği, müzelerin açıldığı, heykel ve resim sanatının geliştiği, tiyatroların açıldığını görüyoruz.
Türk devriminin de biliyorsunuz en karakteristik özelliklerinden biri aynı zamanda bir kültür devrimi oluşudur.
Atatürk, Cumhuriyetimizin 10.
yılında Türk kültürünü medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağım diyor.
Az zamanda... çok büyük işler yaptık.
Bu işlerin en büyüğü temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Fakat yaptıklarımıza asla kafi görmeyiz.
Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız.
Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız demiştir atamız.
Bu podcast mi Beyaz Zambaklar ülkesinde Papaz McDonald'ın...
tarafından kaleme alınan ve Finlandiya halkı için adeta bir rehber niteliğinde olan Güneş kitabındaki şu sözlerle sonlandırmak istiyorum.
Devam et, ışıklarını söndür, hayat meşalelerini kır, parçala.
Ben ve silah arkadaşlarımsa aydınlık görevimizi yapmayı sürdüreceğiz diyor.
Aynı atamızın dediği gibi.
Öğretmenler, yeni nesil sizlerin eseridir ve bütün ümidim gençliktedir.
Gençler o ümitleri boşa çıkarmayacaksınız.
Buna adım gibi eminim.
Hepinize bu yeni eğitim ve öğretim yılında başarılar diliyorum.
Mediamarkt Ortamlarda Satılacak Bilgi'yi sundu.
Bir başka bölümde tekrar görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
