
Atatürk'ün En Güzel Anıları Çocukluğu, Gençliği, Askerliği, Aşkları, Arkadaşlıkları
9 Kasım 2021 · 38 dk
PlatformlardaSpotify
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: @ortamlardasatilacakbilgi
Twitter: @OrtamlardaB
Reklam ve İş birlikleri için: ortamlardasatilacakbilgi@gmail.com
Transkript
Ama nereden başlayacağını bilemezsin.
Terapin bu yolculuğun her adımında seninle.
Psikologlara ek olarak diyetisyenler, fizyoterapistler ve spor eğitmenleriyle de bütünsel iyi oluşunu destekliyor.
Terapini Google Play ya da App Store'dan indirip POD500 koduyla alacağın ilk seansını 500 TL indirimli olarak oluşturabilirsin.
Merhabalar, Ortamlarda Satılacak Bilgi'ye hoş geldiniz.
Ben Merve. Bugün Ulu Önder Atatürk'ümüzün ölüm yıldönümü.
Dolayısıyla ben de bugün onun acı, tatlı birçok hatırasına bu podcast'ımda yer vermek istedim.
Öncelikle çocukluğundan başlamak istiyorum.
Neden? Çünkü benim en sevdiğim Atatürk fotoğraflarından birisi.
Hani o salıncakta bir pozu vardır ya Atatürk'ün böyle gülerken.
İşte o fotoğrafı 1930 yılının 28 Kasım'ında Ege Vaporu'nda çekilmiş.
Bana böyle şey geliyor o fotoğraf.
Hani böyle kaç yaşında olursanız olun salıncağa bindiğiniz zaman çocukluğunuz gelir ya aklınıza.
Bence Atatürk de o salıncakta sallanırken çocukluğunun belki de bir döneminin geçtiği köyü hatırlamıştır diye düşünüyorum.
O zaman hadi gelin hep birlikte çocuk Atatürk'ün anılarında bir yolculuğa çıkalım.
Biliyorsunuz ki Atatürk'ün öyle ahım şahım güzel bir çocukluğu olmamış.
Neden? Çünkü 7 yaşında babasız kalmış bir çocuk.
Bununla ilgili bir hatırası var onu paylaşmak istiyorum sizlerle.
Hani böyle her erkeğin hemen hemen işte çocukluk anılarım dediği zaman aklına gelen en önemli günlerden birisi tabii ki Müslüman ülkeler için sünnet günüdür.
Ben de atamızın bu özel gününden sizlere bahsetmek istiyorum.
Hatıralarından okuduğum ve çıkarım yaptığım kadarıyla Atatürk böyle çok fazla acılarını dışarıya yansıtan biri değil.
Hani bir söz vardır ya insan yedisinde neyse yetmişinde de odur diye.
İşte atamızın bu anlatacağım çocukluk hikayelerinden yola çıkarak aslında çok da bir karakter değişimi yaşamadığını gözlemleyeceksiniz.
Atatürk sünnet edildiği gün 16 yoksul çocukla birlikte aynı anda sünnet ediliyor.
Ve dediğim gibi babasını kısa bir süre önce kaybetmiş aslında acı çeken ama acısını belki de içine gömen bir çocuk.
Nereden anladın Merve derseniz şuradan anladım bu hikayesi beni çok etkiler.
Hani böyle bir yerimiz... Anladığında küçükken düştüğümüzde falan anne diye ağlarız ya çoğumuz anne diye ağlarız.
Atatürk sünnet edildiği an o can haliyle ah babacığım diye ağlıyor.
Ve Zübeyde Hanım bir süre önce kaybetmiş olduğu eşini hatırlayarak gözyaşlarına boğulmuş.
Şimdi çocukluğunda oynadığı oyunlar ve oyuncaklardan biraz bahsetmek istiyorum.
Tabii ki o dönem içerisinde oyuncak falan yok.
Çocuklar yaratıcılıklarını kullanarak kendileri oyuncak yaptığı için atamız da aynı şekilde.
Küçükken toprağı kazarak oyuncaktan evler yapıyor ve bu evleri böyle sığınak gibi görüyormuş.
Hatta sağdan soldan taşları topluyormuş.
İşte güya bir tenceresi var o taşları onun içerisine koyuyor.
Etrafta kim varsa işte çingene çocukları mahallede kim varsa hadi gelin sığınağa yemek yaptım beraber yiyelim.
Buradan bile ne kadar paylaşımcı olduğunu anlayabiliyoruz.
Bir de şöyle bir hikayesi var.
Bir gün Aziz diye bir arkadaşı var.
Bu sığınak evlerden birindeler yine.
Çocuk ocağı yakmak isterken yanlışlıkla o ev alev alıyor arkadaşlar.
İşte yedisinde neyse yetmişinde odur diyorum ya.
Atatürk hemen koşarak önce içerideki kızları dışarı çıkarıyor.
Yani küçükken bile kadınlara nasıl değer veriyormuş görüyorsunuz değil mi?
Hatta bütün oyunlarında kız kardeşi Makbule böyle bir prenses gibi davranıyormuş.
Gelelim bu sanat severliğine arkadaşlar.
Çocukluğundan zaten belliymiş o sanat severliği.
Mesela bir tamburası varmış böyle ağaçlardan dallardan kendine tambura yapmış.
O tamburayla da arkadaşlarını eğlendiriyormuş.
Ne kadar yaratıcı olduğunu da buradan görebilirsiniz.
Yine en sevdiği oyunlardan birisi ki zaten bu oyuncak kulübeler yapıyor dedim ya.
aslında Robinson Cruise'culuk oynaması ve oyunlarında işte Robinson Cruise gibi davranıyormuş ben işte ıssız bir adaya düştüm falan diye Ama burada hemen bir parantez açmak istiyorum.
Burada işte ıssız adaya düştüğüm Robinson Cruise'luluk oynuyorum derken hani mutlak yalnızlık falan diye değerlendirmeyin bunu.
Burada aslında şu var. Hani Jean-Jacques Rousseau'nun bir değerlendirmesi var ya Robinson Cruise ile alakalı.
Ben de katılıyorum buna. Hani o Robinson'daki bireyciliği mutlak yalnızlık olarak görmez ya Rousseau.
Şey der işte doğanın yeniden alt edilmesi, uygarlığın yeniden üretilmesini bir başarısı olarak görür.
Ki bence de öyle. Atamız da aynı şekilde düşünüyor.
Neden? Çünkü hatırlarsanız Robinson Cruise'da şöyle bir bölüm vardı.
İşte adam ekini biçmek için hiçbir şey bulamıyor.
Orak yok, tırpan yok. Ne yapacak?
Gidiyor gemiden kurtarabildiği tek şey büyükçe bir kılıç.
Bu kılıçı alıyor adam tırpan yerine kullanıyor değil mi?
Burada ne oluyor arkadaşlar? İnsan öldürmeye yarayan kılıç bir anda bir emek aracına dönüşüyor.
Şimdi parantezi kapatırken şunu söylemek istiyorum.
Kılıç ile sabahın konusunda atamızın söylediği sözleri hatırlayın.
Ne diyordu? Kılıçla.
Toprak ele geçirenler sabanla toprak ele geçirenlere yenilmekten kurtulamazlar.
İşte bağımsızlığın, özgürlüğün emeğe dayalı politikalarla korunabileceğini en iyi bilen kişilerden biri Atatürk'tü değil mi?
Zorbalığa karşı, sömürüye karşı kimlerin yanında durdu?
Emekçilerin yanında. Yani küçükken oynadığı oyunlar gördüğünüz gibi alelade oyunlar değilmiş arkadaşlar dedikten sonra gelelim okul hayatına.
Burada en sevdiğim anısı tabii ki de o isminin konulduğu an.
Zaten biliyorsunuzdur atamızın adını onun hayatına çok büyük yön veren hatta mentoru gibi gördüğü Üsküplü Mustafa Efendi vermişti.
Hat sahibi o aslında. Hatta ismini verirken şey demiş ya oğlum senin adın Mustafa benim adım Mustafa arada bir fark olsun demiş.
Sende olgunluk var sende bu yaşta Kemal var senin adın Mustafa.
Mustafa Kemal olsun demiş. Bu hikaye beni çok etkiliyor.
Neden bilmiyorum. Bu arada ismindeki Kemal kısmı da Namık Kemal'den geliyor.
Çünkü öğretmeni de tıpkı kendisi gibi çok sıkı bir Namık Kemal hayranı.
Yine burada bir parantez açmak istiyorum arkadaşlar.
Hani şöyle bir söz vardır ya.
Bana kitapta altını çizdiğin yerleri söyle.
Sana kim olduğunu söyleyeyim.
O yüzden ben kitaplarımı paylaşma taraftarı değilim.
Şimdi atamızın da en sevdiği Namık Kemal dizeleri şuymuş.
Belki de altını çizmiştir kim bilir.
Namık Kemal'den en sevdiği dizeler şunlar arkadaşlar.
Felek her türlü esbabı cefalsın toplasın gelsin.
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.
Ne kadar anlamlı demek istiyorum.
Gelelim yaşam gustosuna.
Yaşam gustosunda en çok Tevfik Fikret'ten etkilenmiştir.
Özellikle giyim tarzından.
Ve tarihi kadim kitabından hatta tarihi kadim için der ki Atatürk dünyada yapılması gereken tüm devrimlerin kaynağıdır der o kitap için.
Okumadıysanız okuyun. Evet çok ağır bir kitaptır ama şahanedir.
En sevdiği yazarlar zaten Tevfik Fikret, Namık Kemal, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul.
Abdullah Kamil Tarhan hatta daha öğrenciyken okuduğu kitaplara bakın.
Descartes, Kant, Voltaire, Jean-Jacques Rousseau bunları seviyor.
Hatta Divan şiirinde de çok meraklı.
Divan şiirinde de en sevdiği isim Fuzuli arkadaşlar.
Ondan da en sevdiği dizeyi paylaşacağım sizlerle.
Fuzuli der ki, canımı Canan isterse minnet canıma, can nedir ki kurban etmeyeyim Canan'ıma.
Romantik adam Vesselam atamız.
Gelelim askerlik hatıralarına.
Benim en sevdiğim hatıralarından birisi şu arkadaşlar.
Çanakkale Savaşı'nda biliyorsunuz atamızın göğsüne bir anda bir şarapnel isabet ediyor.
Ama sağ göğsünün cebinde tam o esnada bir saat taşıdığı için o şarapnel saate çarpıyor ve Atatürk kıl payı kurtuluyor.
Neyse akşam oluyor Limon von Sanders'ın karargahına gidiyor.
Bu da işte Atatürk'ün omuz omuza çarpıştığı Osmanlı ordusu genel komutanı.
Adam Alman ama tabi ortak dilleri Fransızca Fransızca konuşuyorlar.
Adam dil biliyor kardeşim. Neyse işte yanına gidiyor ve cebinden o paramparça olan saati çıkarıyor adama veriyor.
Bugünün hatırası olarak bunu kabul etmenizi rica ediyorum diyor.
Tabii Limon Bonsonders bu hediyenin ne kadar kıymetli olduğunu farkında.
Teşekkür ediyor, elini cebine atıyor ve kendi altın cep saatini atamıza armağan ediyor.
Şimdi burada yine bir parantez açmak istiyorum.
Çünkü bu hikaye beni neden etkiliyor biliyor musunuz?
Atatürk'ün ne kadar maneviyatçı bir insan olduğunu gösteren anılarından birisi bu bence.
Ben öyle anıları alelade okumam arkadaşlar.
Böyle altyapısına bakarım burada ne var ne anlamam gerekiyor diye.
Bana bu hikaye şunu anlatıyor.
Atatürk çok maneviyatçı bir insan.
Neden? Çünkü bu kullandığı cep saati 15 yıldır kullandığı saat ve bunu öğrenciyken almış.
Maneviyata değer veren bir insan.
Parası varken de gidip çok çok pahalı bir saat alabilirken almıyor.
Bu saati kullanmaya devam ediyor.
İşte bu maneviyattır arkadaşlar.
Ve orada aslında bu saati o adama hediye etmesi yine maneviyatının bir göstergesi.
Neyse devam edelim arkadaşlar.
Limon Van Sanders öldükten sonra evindeki değerli eşyaların bir kısmı çalınıyor ve Atatürk'ün armağan etmiş olduğu bu kırık saatte arada gidiyor.
Ve o kadar çok aramışlar ki o saat hani müzeye koymak için çok çok aranmış ama bulunamıyor.
Ve hatta Omega firması saatin markası Omega demiştim ya devreye giriyor.
Diyorlar ki bu saati bulana 250 bin İsviçre frankı ödül vereceğiz.
O zaman için büyük para gerçekten.
Şimdi diyeceksiniz ki Mustafa Kemal o armağan edilen altın saati kullandı mı?
Hayır arkadaşlar hiç kullanmıyor.
Dediğim gibi Atatürk o kadar maneviyatçı bir insan ki şimdi anlattığımdan anlayacaksınız.
Vurulduğu esnada hemen yanı başında genç bir teğmen var ve bileğindeki saati çıkarıyor Atatürk'e veriyor.
Yani atamız o altın saati kullanmak yerine bu saati kullanmış yıllarca.
Hatta şöyle bir olan yaşanıyor 1922 yılında işte büyük taarruzun arifesi İngiliz bir general var Charles Townshend diye adam Konya'ya geliyor milletvekili sıfatıyla amacı da işte İngiliz parlamentosu adına pazarlık
edecek. Neyse akşam yemeğinde buluşuyorlar ve Atatürk kolundaki saati bir anda çıkarıyor İngiliz generali uzatıyor ve diyor ki Türklerin bir adeti vardır biz daima misafirimize
hediye veririz benim hediyem de bir emanettir diyor.
Bu saati bana...
Anafartalarda bir Türk askeri verdi.
Hayatını kaybeden bir İngiliz subayından almış.
Saatin arkasında askerinizin künyesi var.
Lütfen rica ediyorum o askerin ailesini bulun ve bu emaneti ona teslim ederseniz çok minnettar olurum diyor.
Hatta bu saatin yanına bir de kırmızı mercan rengi kendisinin çok sevdiği bir tesbihi var onu da ilave ediyor.
Sonra ne mi oldu Merve derseniz şey oluyor.
General Townshend o geceye dair hatıralarını şöyle anlatıyor.
Bu zamana kadar pek çok hükümdarla pek çok devlet başkanıyla görüştüm.
Ama o geceki kadar ezildiğimi hiçbir zaman hatırlamıyorum diyor.
Yalnız çok kral bir hareket değil mi yaptığı?
Şimdi bir başka anısına geçmeden önce hemen bir film tavsiyesi vereceğim aklıma gelmişken.
Türk işi dondurma diye bir film var arkadaşlar.
Bunu lütfen izleyin.
Çünkü şimdi anlatacağım olayla çok paralel bir film bu.
Şimdi yine Çanakkale'ye gidelim arkadaşlar.
Buradan bir hikaye anlatacağım size.
Bir galı Mehmet Çavuş ismini hiç duydunuz mu bilmiyorum ama bundan sonra asla unutmayacağınıza çok eminim.
Bu adam Caz İngilizlere karşı neredeyse tek başına mücadele ediyor arkadaşlar.
Mermisi bitiyor tüfeğini kırıyor İngilizlere fırlatıyor.
Tüfek parçası kalmıyor taş fırlatıyor.
İstihkam küreği ile saldırıyor.
Daha sonra başından çok ciddi bir yara alıyor.
Avuçları paramparça oluyor kan içinde kalıyor ama yine de o İngilizleri püskürtmeyi başarıyor.
Tabii bütün bu olayları Mustafa Kemal duyuyor ve bu kahramanlığı ödüllendirmek istiyor.
Muharebe madalyası verilmesini sağlıyor.
Ve daha sonra İstanbul gazeteleri tarafından Bigalı Mehmet Çanakkale'nin bir sembolü haline geliyor arkadaşlar.
İşte Mustafa Kemal tarafından madalya sahibi yapılan memleketin her köşesine tanıtılan Bigalı Mehmet Çavuş aslında kim biliyor musunuz?
Mehmetçik kavramının isim babası.
Bigalı Mehmet'in verdiği bu ilhamla bu olaydan sonra Türk askerine...
Mehmetçik denilmeye başlanıyor arkadaşlar.
İşte Çanakkale böyle insanlar sayesinde geçilmedi, geçilemedi.
Peki ya hep erkekler mi dediğinizi duyar gibiyim.
Hayır kadınlar da vardı arkadaşlar.
Mesela Kara Fatma.
Kara Fatma'yı hep böyle dilimizde kötü bir şekilde pelesenk etmişiz ama Kara Fatma'nın bugün gerçek öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Atamız tam Ankara'ya gitmek üzere yola çıkacak.
Karşısına bir kadın dikiliyor.
Esmer, kara kaşlı, kara gözlü, simsiyah giyinmiş bir kadın.
Tüfeğine kadar simsiyah bir kadın.
Bu kadının adı arkadaşlar Fatma Seher.
34 yaşında Erzurumlu bir kazıncağız.
Binbaşı eşini Sarıkamış'ta kaybetmiş.
Ve atamızın karşısına dikilip diyor ki bana at ver, bana silah ver.
Ne olur bana iş ver diyor.
Atatürk de bunu görünce çok duygulanıyor ve diyor ki keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma diyor.
Yani Kara Fatma ismini aslında Fatma Seher'e Mustafa Kemal Atatürk takmıştır.
Ve hatta aralarında kendi kızının da olduğu 15 kadınla birlikte bir milis müfrezesi kuruyor Kara Fatma.
Aradan 2 ay geçtikten sonra bu emrindekilerin sayısı 700'e katlanmış.
Böyle bir kadından bahsediyorum.
Kara Fatma budur aslında.
Ve Kara Fatma istiklal madalyasına layık görülmüş bir kadındır.
Ve o da tıpkı Bigalı Mehmet Çavuş gibi kendisine maaş bağlanmasını kabul etmemiştir.
İşte gerçek vatansever arkadaşlar.
Emekli maaşını bile Kızılay'a bağışlamış bir kadın Kara Fatma.
Şimdi gelelim atamızın ne kadar mütevazı olduğunu gösteren bir anısına.
Şimdi arkadaşlar Sivas Kongresi yapılacak.
Sivas'a gidiyorlar ve o kongrenin toplandığı binada kalacaklar.
Binanın da en üst katı en geniş odası ve tabii ki de Mustafa Kemal için tahsis edilmiş.
Neyse heyeti geri yakalanında yerleştiriyorlar ama bir sorun çıkıyor.
Kazım Karabekir geliyor sonradan ve bilin bakalım ne yok?
Oda yok. Bir tane oda var.
Oda çok kötü. Kahve ocağının yanında böyle penceresiz, daptar, çok kötü bir oda.
Herkes yerleşmiş ve kimse yerini Kazım Karabekir'e vermek istemiyor.
İnanılmaz bir olay çıkıyor.
Hatta işte Refik Saydam'la Mazhar Müfit birbirine giriyor.
Biri diyor ki senin kaldığın oda daha münasip sen versene diyor.
Öbürkü de diyor ki ben niye senden emir alıyorum?
Atatürk de bunları duyuyor diyor ki bir dakika tamam okey ben geçerim ya ben geçerim diyor.
Tabii herkes pişman oluyor bir anda ama gerçekten kongre bitene kadar atamız o kahve ocağı gibi yerde kalmış biliyor musunuz?
Geniş odaya geçmemiş. Hatta aklıma gelmişken şunu da söyleyeyim.
Amerikalı bir istihbaratçı geliyor arkadaşlar biz İngilizlerle savaştayken ve adam gözlemlediği şeyleri gazetesinde de paylaşmış ve diyor ki Ben diğer devlet başkanlarında gördüğüm hiçbir şaşa hiçbir merasimi
Mustafa Kemal Paşa'da görmedim diyor.
Hayatımda çok az insan beni bu kadar etkileyebilmiştir diyor.
İnsanların uğrunda ölmek isteyeceği tipte bir adam demiş Mustafa Kemal Atatürk için.
Ne kadar onur verici.
Hatta aynı adam şunu da söylemiş.
Diyor ki İngilizlerle savaştayken adamlar hamlet oynatıyor diyor bizler için.
Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir ortam var ya.
1921 yılındayız.
Kurtuluş Savaşı'nın ortasında her yer toz duman develer geziyor sokakta.
Ama Ankara'da hamlet oynuyor.
İnanabiliyor musunuz? Ve Ankara kasaba yani.
Ve adam gördüklerine inanamıyor.
Gazetesinde de şöyle demiş.
Adamlar İngilizlerle savaştılar ama Shakespeare'in eserini sahneye koymuşlar.
Alkışlıyorlar, eğleniyorlar falan.
Gerçekten Türkler bana sanatın milli sınırları olmadığını gösterdiler.
Beni buna ikna ettiler diyor.
Ve adamlar bunları savaş sırasında yapıyor diyor.
Yani şimdi geldiğimiz noktaya bakarak gerçekten üzücü demek istiyorum.
Bir anı daha kendi memleketim olan aşkım İzmir için gelsin arkadaşlar.
Beni dinleyen İzmirliler benim için lütfen boyoz yer misiniz?
Ankara'da hiç güzel boyoz yok.
Neyse konumuza geçelim arkadaşlar.
Şimdi size Gavur İzmir olayının gerçek yüzünü anlatacağım.
Anlatacağım ki siz de bir ortamda bir daha Gavur İzmir falan diye bir şey duyarsanız lütfen bunu böyle çatır çatır ortamlarda satın.
Olun mu? Olun mu yalnız olur mu?
Ege deyince şivem değişti bir anda.
Ya bir söz var ya hani çok güldük işte ağlayacağız falan diye.
Gerçekten bu podcast'ta bu olacak yani.
O kadar inişli çıkışlı olduk ya bitcoin grafiği gibiyim şu an.
Bir başladım böyle üzüntülü sonra gülüyorum.
Birazdan ağlayacağım. Kusura bakmayın.
Şimdi konuya geri dönelim.
Şimdi Gavur İzmir nereden geliyor arkadaşlar?
Gavur İzmir Mümin Aksoy'dan geliyor.
Mümin Aksoy kim?
Gerçek bir vatansever arkadaşlar.
Bu vatansever derken şunu kastediyorum.
Hani Barbaros Şansa'nın meşhur bir sözü var ya.
Ben vatansever değilim arkadaş.
Ben vatanperverim diyor. Bu adam vatanperver.
Ciddi anlamda vatanperver.
Onu söyleyeyim. Mustafa Kemal'in istihbarat elemanı.
Yunan tarafına çalışıyor.
O yüzden gavur diyorlar adama.
Yani Yunan tarafına çalışıyormuş gibi göründüğü için.
Bundan dolayı adama gavur lakabını takmışlar.
Halbuki adamcağız Mustafa Kemal'in sağlam bir ajanı.
Ama sonrasında Yunanlılar bu olayı anlıyorlar.
Bu adamın ajanlık yaptığını.
Ve onu idama mahkum ediyorlar.
Ama atamız tabii ki olayın peşini bırakmıyor.
Ve rehine verip onu geri almayı başarıyor.
Ve daha sonrasında zaten istiklal madalyası veriliyor.
İşte benim güzel İzmir'ime gavur denilmesinin sebeplerinden birisi de bu hikaye arkadaşlar.
Keşke herkes gavur olsa demek istiyorum şu anda.
Bu arada aklıma gelmişken hemen ortamlarda satılacak bir bilgi vereyim size.
Atatürk'ün 3 şehrin nüfusuna kayıtlı olduğunu zaten biliyorsunuzdur.
Bir tanesi İzmir Göztepe'dir.
Bir tanesi Ankara Hacı Bayram.
Bir tanesi de Gaziantep Bey Mahallesi'dir arkadaşlar.
Biraz daha atamızın arkadaşlık ilişkilerinden bahsetmek istiyorum.
Tabii ki bu noktada Nuri Conker'den bahsedeceğim.
Çocukluk arkadaşı. arkadaşı, mahalle, okul, silah arkadaşı ve ona annesi ve eşinden başka Kemal diye hitap edebilen tek kişi Nuri Conker'di arkadaşlar.
Mesela ikisinin Kuru Kestane diye bir anısı var.
Benim çok hoşuma gidiyor. Safiye Ayla'dan dinlemiştim ben de.
Sizlerle de story ile paylaşırım bunu.
Olay şöyle arkadaşlar bir gün Nuri Conkel ile Atatürk işte bir masada oturuyorlar.
Atatürk dönüyor diyor ki Nuri diyor hatırlıyor musun?
Hayat bir kuru kestanedir diyor.
Nedir bu kuru kestane olayı?
Olay şöyle arkadaşlar. Selanik'te atamız yeni subay olduğu bir dönem.
Çok az bir maaşı var ve iki arkadaş buluşuyorlar.
Diyor ki sende ne kadar var bende şu kadar bende şu kadar var diyor.
E diyorlar ufak bir rakı içebiliriz bu parayla.
Her zamanki aynı meyhaneye gidiyorlar.
Siparişler veriliyor. Sipariş dediğimde çok az rakı ve çok az su.
Masada meze namına hiçbir şey yok.
Çünkü ceplerindeki para meze.
Bizi almaya yetmiyor.
Tabii restorandaki işte garsonlar biliyorlar sürekli müşterileri.
Diyorlar ki aman işte öyle olur mu falan.
Hayır diyorlar ısrarla.
Sen bize rakıyla su getir hani.
Mahcup da olmak istemiyorlar büyük ihtimalle.
Neyse masaya işte rakı ve su getir diyor.
Aradan bir süre geçiyor.
Atamız diyor ki ya Nuri diyor benim...
Boğazımdan gitmiyor böyle kuru kuru diyor.
E ne yapacağız? E senin diyor cebinde falan bir şey yok mu diyor hani ağzımıza atsak falan.
Nuri Conker cebini karıştırıyor karıştırıyor.
İçinden böyle küçük kuru bir kestane çıkıyor.
Atatürk de diyor ki ver bari onu geveleyeyim ağzıma atayım da diyor.
Sonra da o efsane repliği söylüyor.
Nuri diyor hayat işte bazen.
bir kuru kestanedir diyor.
Dediğim gibi Nuri Conker onun can arkadaşı.
Hatta ömrü boyunca her yerde ona eşlik etmiş.
Conk bayırında bile o yüzden zaten Conker soyadını Mustafa Kemal Nuri Conker'e vermiştir.
Conk bayırından geliyor bu da arkadaşlar.
Bazen anlatmak istersin ama nereden başlayacağını bilemezsin.
Terapin bu yolculuğun her adımında seninle.
Psikologlara ek olarak diyetisyenler, fizyoterapistler ve spor eğitmenleriyle de bütünsel iyi oluşunu destekliyor.
Terapini Google Play ya da App Store'dan indirip Pod 500 koduyla alacağın ilk seansını 500 TL indirimli olarak oluşturabilirsin.
Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar yakın arkadaşını neden bir yere getirmemiş?
Çünkü asla onun tarzı olan bir şey değil ve Nuri Conker'in de asla tarzı değil.
Hiçbir zaman böyle bir şey talep etmediği gibi atamız da hiçbir zaman böyle bir şeye müsaade etmezmiş.
Liyakat önemli bir şey arkadaşlar değil mi?
Biraz da aşk ilişkilerinden bahsetmek istiyorum.
Aşk ilişkisi deyince tabii ki de aklımıza hemen Fikriye Hanım geliyor.
O büyük aşkı değil mi? Kendini kalbinden vurup intihar eden hanımefendi.
Sonrasında zaten Mustafa Kemal ve Latife Hanım'ın evlilikleri bir daha asla yoluna girmiyor.
Şimdi anlatacağım anısına ben hem çok gülmüştüm hem de çok üzülmüştüm.
Olay şöyle arkadaşlar bir akşamüstü atamız ve eşi Latife Hanım bahçede oturuyorlar böyle keyif içerisindeler.
O sırada da işte Mustafa Kemal'in bir köpeği var Albert diye.
Albert böyle bir sürü yavrusu olmuş o onu kovalıyor o onu kovalıyor çok böyle neşeli güzel bir ortam var.
Atamız da dönüp Latife Hanım'a diyor ki bak Fikriye ne kadar güzel oynuyorlar değil mi?
İnanılmaz bir kriz çıkıyor.
Kendisine Fikriye denilen Latife Hanım baygınlık falan geçiriyor o derece.
Hatta hemen babasına telgraf çekmiş.
Babacığım derhal beni gelip buradan alıyorsun diye.
Muammer Bey de apar topar geliyor işte ortalığı sakinleştiriyor falan ama tabii ki bu daha sonun başlangıcı.
Daha sonra zaten boşanıyorlar biliyorsunuz ki.
Ama ben de Fikriye Hanım ve Latife Hanım için şunu düşünüyorum.
Tıpkı Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım'ın aktardığı gibi.
Bence de Latife Hanım Atatürk'ü sevmiştir.
Fikriye Hanım ise Mustafa Kemal'i sevmiştir.
Yani Latife Hanım sonuca Fikriye Hanım ise sebebe aşıktı diyebiliriz.
Hatta bu konuda Latife Hanım'ın babası da aynı yorumda bulunmuş.
Demiş ki kızım bir cumhur reisiyle evlendiğini zannediyordu ama Mustafa Kemal'le evli olduğunun farkına varamadı demiş.
Zaten Latife Hanım daha sonrasında pişman oldu biliyorsunuz ki.
Bir de beni çok güzel detaylardan birisi şu.
Latife Hanım işte ilk o ölüm haberini aldığı gün 10 Kasım 1938'de İsviçre'de bir zatüre tedavisi görüyor hastanede.
Gazeteyi bir açıyor Atatürk'ün ölüm haberi ve o an diyor beynimden vurulmuşa döndüm diyor Latife Hanım.
Ve demiş ki... Ben iki kere öldüm.
Biri 1925'te boşandığı gün, biri de 1938'te demiş.
Şimdi de atamızın kadınlara verdiği değeri anlatan en sevdiğim anılarından birini paylaşacağım sizlerle.
Önceden kadınlar nüfus sayımında bile sayılmıyor.
Büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyor.
Düşünün öyle bir yok sayılıyoruz.
Şimdi sene 1923 arkadaşlar.
İzmir İkiçeşmelik'te bir Ankara sineması var.
Bu sinemayı da Türkiye'nin ilk sinemacısı Cemil Filmer işletiyor.
Mustafa Kemal eşi Latife ile birlikte buraya geliyor.
Locaya oturuyorlar. Sonra şöyle dönüp bir salona bakıyor.
Bir bakıyor her yer hınca hınç dolu ama hepsi erkek.
Tabii sinirleniyor bir an. Dönüp diyor ki Cemil burada neden hiç kadın yok diyor.
Adam da diyor ki paşam diyor yalnızca salı günleri kadınlar sinemaya gelebiliyor diyor.
Atatürk yaverine dönüyor diyor ki o dışarıda bizi bekleyen kalabalık vardı ya diyor bizi karşılamak için.
Oradaki bütün kadınları içeri alıyorsun hemen diyor.
Ve bir anda salonun yarısı boşalıyor içeriye kadınlar geliyor.
Kadınlar alkışlaya alkışlaya ağlaya ağlaya o salonu dolduruyorlar.
Ve koridorlar bile her yer tıklım tıklım kadın oluyor bir anda.
Ve hep beraber Şarlo İdama Mahkum filmini izliyorlar.
Yani önceden bırakın sinemada böyle hep beraber kadın erkek film izlemeye yan yana bile gelemeyen kadın ve erkekler bir sinemada film izliyor.
İnanabiliyor musunuz? Bu bir milat ya.
Şimdi başka bir anısına geçmek istiyorum.
Uçaklarla ilgili bir anısından bahsedeceğim size.
Neden? Çünkü dikkat ettiyseniz Atatürk'ün hiç uçakta çekilmiş bir fotoğrafı yoktur.
Genelde böyle işte vapurun güvertesinde, otomobilde, tren penceresinde hatta traktörün üstünde bir fotoğrafı bile var.
Ama uçakta yani hareket eden bir uçakta çekilmiş hiçbir...
fotoğrafı yok. Oysa ki biliyorsunuz ki Atatürk uçakları sevdirmek için halka çok büyük bir çaba göstermiştir.
Bunun sebebi de şu arkadaşlar 1910 yılında Ali Rıza Paşa ile birlikte Picard'in manevralarını izlemek için Paris'e gidiyorlar herkes aşağıdan böyle uçakların manevralarını izliyor falan derken bir anda uçuşa
katılan uçaklara yabancı subaylar da binebilir diyorlar.
Tabi ki Atatürk gönüllü olarak hemen öne çıkıyor ben binmek istiyorum diye ama Ali Rıza Bey hemen engel oluyor.
Hayır diyor binemezsin bileğinden tutmuş böyle tutmuş resmen gidemezsin diye.
Yani iyi ki de gitmemiş iyi ki de bileğinden tutmuş çünkü o bineceği uçak kalkıştan hemen sonra irtifa kaybedip çok kötü bir şekilde çakılmış ve canlı bir tabuta dönmüş Atatürk'ün gözlerinin önünde.
Günden sonra bir daha asla uçağa binmemiş.
Şimdi gelelim bir başka anısına.
Bu anısını ben çok seviyorum.
Şimdi 1931 yılının sonbaharında bir gece böyle masada toplaşmış Atatürk ve arkadaşları.
Genelde zaten yemek yerken konuşmayı tercih edermiş.
O sırada da bir eğitim konusu gündemde eğitim konusu var.
Aydın milletvekili Reşit Galip var masada.
Bu adam da çok lafını esirgemeyen çok atak bir derimci.
Neyse adam tutuyor.
Mustafa Kemal'in Harbiye'den öğretmeni olan hatta Milli Eğitim Bakanı.
Fırat Saga'yı çok sert bir dille eleştiriyor.
Gerici bir adam diyor.
Mustafa Kemal dayanamıyor.
Diyor ki sen benim burada bulunmayan hocam için bu şekilde konuşamazsın.
Müsaade etmem diyor. Reşit Galip de geri vites yapmıyor.
Diyor ki biz karşılık beklemeden yırtık gömlekle çalışıyoruz.
Siz de bize azarlıyıveriyorsunuz diyor.
Sonra inanılmaz gergin bir ortam.
Mustafa Kemal diyor ki yoruldunuz artık buyurun istirahat edin diyor.
Kibarca sofradan kalkmasını talep ediyor.
Ama Reşit Galip geri adım atmıyor.
Tam tersine dikleniyor diyor ki burası sizin sofranız değil beyefendi burası milletin sofrası diyor.
Biz burada milletin işlerini görüşüyoruz burada oturmak sizin kadar benim de hakkım diyor.
İnanılmaz soğuk bir ortam gergin bir ortam ve Mustafa Kemal demokrasi tarihine geçecek bir davranışta bulunuyor.
Diyor ki o zaman ben kalkayım diyor.
Ve gerçekten kalkıp salondan çıkıp gidiyor.
Neyse bu olay kulaktan kulağa yayılıyor arkadaşlar.
Bu tatsızlığa yine Mustafa Kemal son veriyor.
Bir hafta sonra Reşit Galip'i yine yayılıyor.
Yemeğe davet ediyor. Hiçbir şey olmamış gibi onunla sohbet ediyor.
Ve hatta Reşit galibi.
Kendisine kafa tutan bu dik başlı adamı alıp Milli Eğitim Bakanı yapıyor arkadaşlar.
İşte Atatürk böyle bir adam.
Şimdi de bu meşhur içki muhabbetiyle ilgili bir anısından bahsedeceğim size.
Bir gün inanın Atatürk'e dönüp diyor ki ya diyor gazeteciler dedikodu yapıyor bu memleketi daha ne kadar 11 sarhoş idare edecek diyorlar diyor.
Atatürk de dönüp ona diyor ki pardon diyor 11 sarhoş mu?
Halt etmişler diyor ya bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor diyor.
Ve sonra dönüp diyor ki hiçbiriniz hiçbir işi layığıyla yapamıyorsunuz diyor.
Peki neden böyle diyor diyebilirsiniz.
Çünkü Atatürk etrafındaki insanlardan çok bezmiş.
Hatta bununla ilgili Celal Şengör'ün rahmetli dedesi dermiş ki herkes Atatürk'ü içkiden öldü zanneder.
Hayır demiş Atatürk kahrından öldü demiş.
Bir başka içkiyle olan anısı da şudur arkadaşlar.
Genelde böyle camları açık tutarmış içerken pencereleri perdeleri falan açarmış.
Tabi herkes tedirgin oluyor işte paşam içtiğinizi görmesin halk falan diyorlar.
O da dönüp demiş ki arkadaşlar bakın Burak'ı vaktiyle padişahlar da içiyordu.
Ama aramızdaki fark şu onlar saraylarının dört duvarı arasında gizlenip böyle ikiyüzlü bir şekilde içiyorlardı.
Ben ise aziz milletimin huzurunda yapıyorum.
Şerefimle içiyorum şerefe dermiş.
Şerefe paşam. Şimdi atamızın yoksullara olan tavrından bahsedeceğim bir anısıyla beraber.
Bu da çok hoşuma gidiyor. Valla bu podcast bitmeyecek yine arkadaşlar.
Konuşuyorum, konuşuyorum. Olay şöyle.
Bir gün orman çiftliğinde atamız böyle Marmara Köşkü'ne doğru yürüyor yavaş yavaş.
Neyse ağaçların arasında bir tane ürüyoru böyle bir adam çıkıyor.
Padişahım, padişahım diye adam haykırıyor.
Adamı saldırgan zannediyorlar.
Hemen yaka paça tutup uzaklaştırıyorlar.
Mustafa Kemal de merak ediyor.
Çağırın bakayım diyor. Ne istiyormuş o?
Neyse adamı getiriyorlar.
Adam yazık Cumhuriyet'ten falan haberi yok.
Gariban bir adamcağız.
Ve bu adam orman çiftliğinde ameli olarak çalışıyor.
Diyor ki haftada bir gün para ödüyorlar.
Açım diyor. Mustafa Kemal çok üzülüyor ve yaverlerine dönüp diyor ki bu işin sorumlusu kim?
Bana bunu çabuk söyleyin. Maaşları ödeyen orman mühendisini tutup getiriyorlar.
Tabi Atatürk çok öfkelenmiş ve mühendise dönüp diyor ki sen diyor hiç aç kaldın mı diyor adama.
Tabi cevap beklediği yok ama sonra diyor ki bundan böyle diyor her gün yemeği ödeyeceksin bu adama diyor.
Hatta yetmiyor Tarım Bakanı'na telefon açıyor direkt.
Ve diyor ki adama sen diyor aç kaldın mı hiç diyor Tarım Bakanı'na o kadar sinirlenmiş ki.
Ve Tarım Bakanı arkadaşlar bu olaydan sonra istifa etmek zorunda kalıyor.
Şu an içinizden şunu dediğinize o kadar eminim ki.
Vay be bir dönemler istifa etmek diye bir şey varmış.
Şimdi de sanatçılara verdiği değeri gösteren iki anısını paylaşacağım.
Birisi benim için çok komik çok güldüğüm bir hikayedir.
Birisi de zaten Safiye Ayla arkadaşlar.
Safiye Ayla'yı biliyorsunuz çok beğendiğini.
Hatta onun için dünya çapında bir sanatçı diyor Safiye Ayla için.
Bence de öyle. Onun sesinden Yanık Ömer türküsünü ve Yemen türküsünü çok severmiş dinlemeyi.
Bir günde diyor ki Safiye Ayla hep sen diyor bana.
misafir geliyorsun. Bir akşam da biz sana misafir geleceğiz.
Çarklarını diyor kendi evinde söyleyeceksin diyor.
Safiye Ayla mutluluktan uçuyor ama şöyle bir problem var.
Safiye Ayla öksüz yetim yani yetimhanede büyümüş öğretmen olmuş maaşı deseniz çok az çok yoksul bir genç kız.
Evinde hiçbir eşyası hiçbir şey yok ve durup düşünüyor ben diyor koskoca Mustafa Kemal'i nasıl ağırlayacağım diyor.
Halbuki olay şu arkadaşlar Mustafa Kemal zaten vaziyetten çok hakim vaziyete zaten kendisini bu amaçla davet ettiriyor.
Çünkü ertesi gün Safiye Ayla'nın evinin önünde.
İki tane kamyonet duruyor.
Salondan mutfağına kadar birbirinden güzel ev eşyaları göndermiş onun için.
Sürpriz bir hediye yapmış.
İşte sanatçıya verilen değer arkadaşlar.
Böyle olur demek istiyorum.
Bir de en sevdiğim anılarından birisi şu.
Vallahi çok gülüyorum buna. Bir gün tren seyahatindeler.
İşte Atatürk kahvesini yudumluyor.
Yanında da kütüphanecisi Nuri Ulusoy var.
Nuri Ulusoy dönüp diyor ki ya diyor gramofona bir plak koy da dinleyelim diyor.
Neyse adamcağız böyle kapağına bile bakmadan tesadüfen bir plak seçiyor koyuyor.
Çalmaya başlıyor. Mustafa Kemal bir anda koltuğundan bir sıçrıyor.
Çabuk diyor onu kapat başka bir plak koy derhal.
Nuri Ulusoy nereden geldiğini şaşırıyor bir anda.
Apar topar hemen o plağı çıkarıyor.
Çalan da Münir Nurettin arkadaşlar.
Hemen Safiye Ayla plağı koyuyor.
Tamam diyor şimdi oldu diyor.
Sonra hızını alamıyor.
Diyor ki o adamın diyor bütün plaklarını buraya getir çabuk.
Münir Nurettin'in diyor ne kadar plağı varsa topla bana ver diyor.
Hemen topluyorlar adamın plaklarını veriyorlar Atatürk'e.
Alıyor hepsini. Camı diyor açın çabuk.
Camdan aşağı fırlatıyor adamın plaklarını.
Ama acayip öfkeli ve herkes çok merak ediyor.
Yani ne olmuş olabilir bu kadar?
Olay şu arkadaşlar. Ya tabii hemen öğrenemiyorlar bunu.
Aradan bir süre geçtikten sonra soruyorlar.
Diyorlar ki paşam ya neden böyle bir şey yaptınız çok merak ediyoruz diyor.
Atatürk de gülerek anlatıyor.
Diyor ki hatırlarsanız diyor Münir Nurettin Bey Dolmabahçe Sarayı'na gelmişti.
Burada işte çok güzel şarkılar söylüyorduk falan.
Ben de çok keyiflenmiştim diyor.
Bir an diyor eşlik etmeye kalkıştım diyor.
Sonra Münir Nurettin bir anda şarkısını kesiyor.
Atatürk'ün kulağına eğiliyor diyor ki bana fazla yaklaşmayın.
Tabii ki böyle bir şey değil.
Bunu yapmasam olmazdı.
Diyor ki paşam diyor lütfen benimle birlikte söylemeyin.
Şarkıyı bozuyorsunuz diyor.
Rahat söyleyemiyorum diyor.
Tabii ki bunu kimse duymuyor.
Ama Atatürk'ün gururu inanılmaz incinmiş.
Çok güzelmiş. O yüzden o gün plakları aşağı atmış.
Olay buymuş yani. Şarkı söylemeyi o kadar seviyor ki çok güzelmiş.
Şimdi şöyle diyenler olur. Ay ne kadar kibirli bir adammış falan diyenler olabilir.
Hayır bu çok çocuksu bir öfke arkadaşlar.
O da farkında zaten. Sonradan pişman oluyor.
Ve Nürnurettin'i tekrar dolma bahçeye davet ediyor.
Bakın plaklarını aşağı atmış adam.
Hayır diyor gelsin o ben yine onu dinleyeceğim diye.
Dinliyor ama artık eşlik etmiyor arkadaşlar.
Şimdi de atamızın doğal sevgisiyle ilgili olan.
Anılarından paylaşmak istiyorum biraz da.
Biliyorsunuz en büyük hayallerinden birisi İstanbul'u ormanlar içerisinde bir şehre dönüştürmekmiş.
Umarım bu hayali gerçek olur demek istiyorum.
Bir de benim en sevdiğim anılarından birisi şudur.
Bu Yalova çiftliğinde ahşap bir köşk var arkadaşlar.
Bu köşkün hemen yanında da bir çınar ağacı var.
Çınar ağacının dallarını kesiyorlar.
Atatürk bunu görece tabii ki deliriyor.
Diyor ki hayır ağacı kesemezsiniz.
E ne yapacağız paşam binayı kaydıracaksınız diyor.
Ne yapsın? Salk ne etsek binayı nasıl kaydırsak derken bir teknik ekip getirtiyor oraya.
Ve binayı kazdırıyor temel seviyesine iniyor adamlar.
Tren rayları getirtiyorlar düşünebiliyor musunuz?
Santim santim temelin altına kaydırılıyor ve bina komple rayların üstüne oturtuluyor.
Ya sene 1930 işte arkadaşlar bir ağaç için.
Binayı yerinden kaydıran bir adam Atatürk.
Şimdi bu kadar anısını paylaşmışken tabii ki anılarında çok büyük bir yere sahip olan Salih Bozok'tan bahsetmeden bu podcast'ı bitiremezdim arkadaşlar.
Salih Bozok atamızın en yakın arkadaşlarından birisi Selanik'ten mahalle arkadaşı, çocukluk arkadaşı, nikah şahidi, yaveri yani kısaca atamızın hayatında çok büyük bir ehemmiyete sahip.
Ve Salih Bozok Atatürk'ü o kadar çok seviyor ki canını verecek kadar.
Yalnız bu canını verme olayı sözün lafın gelişi değil arkadaşlar.
1938 yılının ilkbaharında atamıza siroz teşhisi konuluyor ve doktorlar o kadar ümitsiz konuşuyorlar ki Salih Bozu bir karar alıyor.
Atamıza bir şey olduğu anda beylik tabancasını çıkarıp kalbine ateş edip intihar edecek.
Ki zaten bu intiharı daha öncesinde planlamış.
Nereden anladın diyeceksiniz.
Çünkü doktorlara gidip bir insan tam olarak kalbinin neresinden vurulursa ölür.
Bunu öğrenmeye çalışıyor ve öğrendikten sonra her sabah tentürtüyotla doktorun dediği yeri işaretliyor ki o kara haberi alır almaz kendini vurup öldürebilmek için.
Ve hatta zaten 9 Kasım'da defterinde şöyle yazmış.
Allah'ım ya Atatürk'ü kurtar ya da benim canımı al demiş.
Ve ailesine de bildirmiş.
Ona bir şey olursa ben yaşamak istemiyorum demiş.
Zaten atamız dokuzu beş geç işte vefat ettiğinde Salih Bozok o sırada baş ucundaymış ve en son hareketi atamızın elini tutup öpmek olmuş.
Daha sonra zaten arkasından bağırıyorlar Salih yapma hani bir delilik yapacağını fark ediyor herkes.
Koşarak odasına iniyor kapısını kapatıyor ve hiç düşünmeden beylik tabancasını çıkardığı gibi kalbine nişan alıyor ve ateş ediyor.
Fakat büyük ihtimalle o esnada eli titriyor.
Kalbine tam isabet etmiyor kurşun ve kurtuluyor Salih Bozok ama çok ağır bir şekilde yaralanmış.
Fakat hastaneden çıktıktan sonra da zaten 2 yıl sonra vefat ediyor.
Çünkü canlı bir cenaze gibi yaşamış çok ağır bir depresyona girmiş.
2 sene sonra zaten kurşunla delemediği kalbi belki de kederinden bir süre sonra kalp krizi geçirip duruyor arkadaşlar.
Kendisinin de dediği gibi zira güneşin daimi ziyası altında yaşayanlar.
Medit bir karanlığın ne müthiş bir uçurum olduğunu bilemezler.
Ne güzel söylemiş değil mi?
Güneş demiş atamızı. Çok anlamlı bu sözleri benim için.
Ama benim en sevdiğim anıları şu Atatürk'te ikisinin.
Atamız Fransız bir şairin hayatı tanımlama şeklini çok beğenmiş olmalı ki Salih Bozo şunları söylemiş bir gün.
Demiş ki hayat kısa biraz aşk biraz hayal ve sonra günaydın.
Hayat boş biraz umut.
Biraz öfke ve sonra iyi akşamlar.
Salih bunlardan birini ezberle ve sen hayatı nasıl anladıysan ona göre bunlardan birini benimse demiş.
Şimdi ben de size sormuş olayım.
Siz hangisini benimserdiniz?
Cevap yazmak isteyenler Instagram'dan ortamlarda satılacak bilgi hesabından bana ulaşabilirler.
Şimdi podcast'in sonuna yaklaşırken beni en çok etkileyen hadiselerden biriyle sonlandırmak istiyorum.
Atamızın vefatından 9 gün sonra defnedildiğini biliyorsunuz.
Çünkü nereye defnedileceği uzun bir süre netleşmemişti.
19 Kasım Cumartesi günü Dolmabahçe Sarayı'nda cenaze namazı kılındı.
Daha sonra cenaze alayı böyle bir insan seleçliğinde Gülhane Parkı'na doğru gidiyor.
Atamızın naaşı tam Karaköy civarından geçerken birdenbire bir bakıyorlar Atatürk'ün bayrağı sarılı tabutuna gökyüzünden rengarenk düğmeler yağıyor.
Herkes çok şaşkın.
İşte o düğmeler Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Yahudi vatandaşlara ait arkadaşlar.
Atatürk'ün Hitler'in zulmünden kurtardığı Yahudiler.
Atatürk'e bir saygı emaresi olarak balkonlarından aşağı rengarenk düğmeler atıyorlar.
Çünkü Yahudilerin çok sevdikleri insanları uğurlama şekli bu şekilde oluyor.
Yani matem gelenekleri bu şekilde.
Ama bunun aslında çok derin bir anlamı var arkadaşlar.
Bu şu demek ben senden sonra çok eksiğim anlamına geliyor.
Biz de ondan sonra çok eksiğiz.
Sevgi, saygı ve minnetle ölene dek kalbimizdesin.
Bazen anlatmak istersin ama nereden başlayacağını bilemezsin.
Terapin bu yolculuğun her adımında seninle.
Psikologlara ek olarak diyetisyenler, fizyoterapistler ve spor eğitmenleriyle de bütün seri yoluşunu destekliyor.
Terapini Google Play ya da App Store'dan indirip pod 500 koduyla alacağın ilk seansını 500 TL indirimli olarak oluşturabilirsin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
